İçeriğe atla

Onun beyânındadır ki, akıl ve rûh Bâbil kuyusundaki Hârût ve Mârût gibi su ve çamur içinde mahbûsturlar

14. bölüm / 26 · 1863 kelime · ~10 dk okuma

620. O iki pâk Hârût ve Mârût gibi, burada korkunç kuyuda bağlanmışlardır.

Bu sürh-ı şerîfte sûre-i Bakara'da olan وَمَا أُنزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ أَحَدٍ حَتَّى يَقُولَا إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْ فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِهِ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِهِ وَمَا هُم Ya'ni "Yahûdîler Bâbil'de Hârût ve Mârût ismindeki iki meleğe nâzil olan şeyi ta'lîm ederler. Halbuki o iki melek "Biz ancak nâsa fitneyiz, küfr etme!" demedikçe bir kimseye ta'lîm etmezler. Böyle iken nâs onlardan koca ile karı arasını onunla tefrîk ettikleri şeyi öğrenirler. Halbuki onlar onunla hiçbir kimseye zarar verici değildirler; ancak Allah'ın izniyle zarar verirler; ve onlar onlara zarar veren ve kendilerine menfaati olmayan şeyi taallüm ederler." âyet-i kerîme-sine işâret buyrulur. Bu iki melek hakkında Kur'ân-ı Kerîm'deki sarâhat bu âyet-i kerîmede mezkûr olan mefhûmdan ibâret olduğu hâlde, I. cildin 543 numaralı beyt-i şerîfindeki îzâhâtta naklolunan kıssayı rivâyet ederler. Burada onun tekrar zikri zâiddir; ve esâsen bu kıssa hakkında ulemâ arasında ihtilâf vardır. Ve bu iki melek hakkında I. cildin 3361 ve 3385 numaralı beyitlerinde de ma'lûmât vardır. Burada bu ihtilâfın beyânına lüzûm yoktur. Cenâb-ı Pîr efendimizin âdet-i seniyyeleri, kıssa sahîh olsun olmasın, ondan birtakım hikmetler çıkarıp tâlib-i hakîkat olanları işâret ve îkaz buyurmaktır. Nitekim bu şerh-i şerîf ile âtîdeki beyitlerde aklı ve rûhu sihir ta'lîm eden Hârût ve Mârût'a teşbîh buyurmuşlar ve birtakım hikmetler beyân etmişlerdir. Ya'ni haddizâtında ednâs-ı tabîiyyeden pâk olan akıl ve rûh bu âlem-i süflîde korkunç bir kuyu mesâbesinde olan cism-i unsurîde bağlı ve mahbûs olmuşlardır.

621. Süflî ve şehvânî âlem içindedirler. Cürümden dolayı bu kuyu içinde bağlı olmuşlardır.

Ya'ni, Hârût ve Mârût hadd-i zâtında pâk olan iki melek oldukları hâlde, nefsâniyet âlemine nüzûl edip esîr-i şehvet oldukları cihetle kendilerini Bâbil kuyusunda ta'zîb ettikleri gibi, arşa mensûb olan akıl ve rûh dahi bu âlem-i tabîatta esîr-i şehvet olduklarından, bu cürümleri sebebiyle bu cisim kuyusu içinde bağlı ve mahbûs kalmışlardır.

622. Sihri ve sihrin zıddını iyiler ve şerliler bî-ihtiyâr bu ikiden öğrendiler.

Ya'ni, sihri ve sihrin zıddı olan sihir bozmayı iyiler ve kötüler ihtiyârsız olarak bu iki melekten öğrendiler. Zîrâ sihir havânık-ı âdât nev'inden bir şey-dir ve tab'-ı beşerde havânık-ı âdâta karşı bilâ-ihtiyâr bir meyl-i azîm vardır. بضارين به من أحد إلا بإذن الله ويَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنفَعُهُمْ (Bakara 2/102) Ya'ni "Yahûdîler Bâbil'de Hârût ve Mârût ismindeki iki meleğe nâzil olan şeyi ta'lîm ederler. Halbuki o iki melek "Biz ancak nâsa fitneyiz, küfr etme!" demedikçe bir kimseye ta'lîm etmezler. Böyle iken nâs onlardan koca ile karı arasını onunla tefrîk ettikleri şeyi öğrenirler. Halbuki onlar onunla hiçbir kimseye zarar verici değildirler; ancak Allah'ın izniyle zarar verirler; ve onlar onlara zarar veren ve kendilerine menfaati olmayan şeyi taallüm ederler." âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.

Bu iki melek hakkında Kur'ân-ı Kerîm'deki sarâhat bu âyet-i kerîmede mezkûr olan mefhûmdan ibaret olduğu hâlde, I. cildin 543 numaralı beyt-i şerîfindeki îzâhâtta naklolunan kıssayı rivâyet ederler. Burada onun tekrar zikri zaiddir; ve esâsen bu kıssa hakkında ulemâ arasında ihtilaf vardır. Ve bu iki melek hakkında I. cildin 3361 ve 3385 numaralı beyitlerinde de ma'lûmât vardır. Burada bu ihtilafın beyânına lüzûm yoktur. Cenâb-ı Pîr efendimizin âdet-i seniyyeleri, kıssa sahîh olsun olmasın, ondan birtakım hikmetler çıkarıp tâlib-i hakîkat olanları işaret ve îkaz buyurmaktır. Nitekim bu şerh-i şerîf ile âtîdeki beyitlerde aklı ve rûhu sihir ta'lîm eden Hârût ve Mârût'a teşbîh buyurmuşlar ve birtakım hikmetler beyân etmişlerdir. Ya'ni haddizâtında ednâs-ı tabîiyyeden pâk olan akıl ve rûh bu âlem-i süflîde korkunç bir kuyu mesâbesinde olan cism-i unsurîde bağlı ve mahbûs olmuşlardır.

623. Lakin ona nasihat verirler ki, "Sakın sihri bizden öğrenme ve toplama!"

Bu ve âtîdeki beyt-i şerîfte yukarıda zikrolunan إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْ (Bakara, 2/102) ["Biz ancak nâsa fitneyiz, küfr etme!"...] âyet-i kerîmesinin mefhû-mu beyân buyrulur.

624. “Ey filân biz bu sihri ibtila ve imtihan için öğretiriz."

“Biyâmûzîm”, fiil-i müteaddidir, ya'ni melekler sihir öğrettikleri kimseye derler ki: "Ey filân biz sihri iyi ve kötü birbirinden ayrılmak için öğretiriz. Binâenaleyh sen sihri ızrâr-ı nâs için öğrenip küfretme!" Nitekim hadîs-i şerîfte حَدُّ السَّاحِرِ ضَرْبَةٌ بِالسَّيْفِ ya'ni "Sâhirin haddi ve cezası kılıç ile bir darbedir" buyrulmuştur. Binâenaleyh ehl-i sünnet indinde sihrin vücûdu hakîkattir, velâkin sihir yapmak küfürdür.

625. Zîra imtihan için ihtiyar şart olur. Sana iktidarsız bir ihtiyar olmaz.

Ya'ni, sihri öğrendikten sonra onunla amel edip etmemek husûsunda muhtârsın. Binâenaleyh biz bu sihri senin saâdetin ve şekāvetin meydana çıkmak için öğretiriz. Eğer ehl-i saâdetten isen sihri öğrenirsin ve fakat yapmazsın; ve eğer ehl-i şekāvetten isen sihri öğrenip yapar ve onunla ibâdullahı ızrâr edersin. Velhâsıl sihri yapmak ve yapmamak senin kudretin dâhilindedir ve kudretin olmasa ihtiyârın ve irâden dahi olmaz.

626. Meyiller uyumuş köpekler gibidirler, onlarda hayır ve şer gizlenmişlerdir.

İnsanın meyilleri ve arzûları uyumuş köpeklere benzer. Nitekim uyumuş köpeklerin hâl ve şanları ve iyilikleri ve kötülükleri belli değildir. Onların azgınları ve mûnisleri vardır. Fakat uykuda hepsi mûnis görünürler. Uyandıkları vakit halleri meydana çıkar. İnsanın meyilleri de böyledir. Onları tahrîk eden sebeb olmadıkça hayırları ve şerleri meçhuldür. Meselâ meyl-i şehveti uyumuş olan bir kimsenin iffeti ve fücûru belli değildir. Onun karşısına güzel bir kadın çıkıp kendi tarafına dâvet ettiği vakit o kimsenin afîf veyâ fâcir olduğu zâhir olur. Sâir meyiller de böyledir.

627. Vaktâki kudret yoktur, bu saf uyumuştur; odun parçaları gibidir ve susmuştur.

“Rede”, “saf” demektir; “ten zeden”, susmak ve sâbit olmak ma’nâsınadır. Ya’ni, bu meyiller dahi uyumuş olup hayır ve şer izhârına kudretli olmadığı vakit ateşe mukârin olmayan odun parçaları gibidir ve sâbittir. Odun parçaları ateşe mukârin oldukları vakit nasıl alevlenir ise uyuyan meyiller dahi onları tahrik eden esbâbın zuhûruyla uyandıkları vakit mâhiyetlerini izhâr ederler.

628. Tâ ki ortaya bir leş gele, köpekler üzerine hırs sûrunun nefhi vurulur.

Bu beyt-i şerîfte huzûzât-ı nefsâniyye “leş”e teşbîh buyrulmuştur. Ya’ni, ortaya bir leş geldiği vakit İsrâfil (a.s.)ın sûru üfürüldüğü zaman nasıl ölüler dirilirse, uyuyan köpekler üzerine de hırs sûru öylece nefhedilmiş olur. Bunun gibi ortaya bir hazz-ı nefsânî geldiği vakit, o meyillerin saffı üzerine hırs sûru çalınmış olur.

629. Vaktâki o mahallede bir eşek leşi oldu, onunla yüz uyumuş köpek uyandı.

630. Ketm-i gayba gitmiş hırslar yakadan baş çıkarıp hücûm getirdi.

[630] “Tâhten”, cenk ve yağmâ kasdıyla bir kimsenin üzerine koşmak (Bahâr-ı Acem).

631. Her bir köpeğin üzerinde mû-be-mû diş olmuştur ve hîleden dolayı kuyruk sallayıcı olmuştur.

Ortadaki leşi gören her bir köpeğin üzerindeki kıllar baştan başa birer diş olmuş ve o leşi kendine hasretmek tedbîrinden dolayı kuyruk sallayıcı olmuştur. Ehl-i dünyâ dahi bunlar gibidir. Ortada bir hazz-ı nefsânî gördükleri vakit, ona nâil olmak için her birisi baştan başa hırs kesilir ve birbirlerine karşı müdâhane kuyruklarını sallamağa başlarlar. Nitekim hadîs-i şerifte الدنيا جيفة و طالبها كلاب ya'ni "Dünyâ bir cîfe ve bir leştir ve onun tâlibi köpeklerdir" buyrulur.

632. Onun yarı aşağısı hîle, yukarısı o gazabdır, zayıf ateş gibi o odun bulur.

Ya'ni, köpeğin iki hâli vardır. Birisi kuyruğunu sallayıp yaltaklanmak ve müdâhane etmektir ki, bu hâl-i süflîsidir; ve biri de öfkelenip hırlamak ve saldırmaktır ki, bu yüksek hâlidir. Onun bu iki hâlinin süflîsi de ulvîsi de berbâddır. Ehl-i dünyâ dahi böyledir. Ellerinde kuvvet olmadığı vakit meyillerini ve arzûlarını icrâya fırsat bulmak için yaltaklanırlar ve müdâhane ederler ve fırsat buldukları zaman dahi emellerini icrâya mâni' olanları kahrederler. Onların bu öfkeli hâli oduna mülâkî olan bir zayıf ateşe benzer.

633. Lâ-mekândan şu'le şu'le erişir, alevin dumanı göğe kadar gider.

Ya'ni, o zayıf ateş, odunu bulduğu vakit lâ-mekân olan âlem-i gaybdan şu'le şu'le ona yardım gelir, alevin dumanı havaya çıkar. Cismânî ve nefsânî olan kimselerin hâli de böyledir.

634. Ten içinde yüz böyle köpek uyumuşlardır; vaktaki bir şikâr yoktur, onlar gizlenmişlerdir.

Bu beyt-i şerîf 622 numaralı beyt-i şerîfin te'yîdidir. Ya'ni, insanın cisminde mahfi olan böyle yüzlerce meyil ve arzû köpekleri uyku içindedirler. Herbir emeline ve meyline muvâfik bir şikâr ve av önüne çıkıncaya kadar gizli bir hâlde kalırlar.

635. Yâhud gözü dikilmiş doğanlar gibidir. Hicabda bir saydın aşkından yanmıştır.

Yâhud insanın cisminde mahfi olan meyiller ve arzûlar, gözleri kapatılmış doğan kuşlarına benzerler ki, o doğan kuşu bir hicâb ve perde içinde, "Âh bu hicâblardan kurtulsam da avımın arkasında koşsam!" diye bir saydın aşkından yanmış tutuşmuştur. Bu beyt-i şerîfte terdîddeki nükte budur ki; Bir insanın bir şeye olan meyli ya kâmilen uykuda olur ve o meyil sâhibinin bu meylinden haberi olmaz. Bu meyil önüne bir fırsat çıktığı vakit zâhir olur ve sahib-i meyl kendisinde böyle bir meyil olduğunu o vakit anlar. Bu meyiller uyuyan köpeklere benzer. Veyâhud meyil sahibinin herhangi bir şeye meyli uyanmıştır ve sahibinin böyle bir meyli olduğundan da haberi vardır; fakat meyl sâhibinin elinde fırsat olmadığı için arzûsunu icrâ edemez. İşte bu meyiller dahi gözleri kapatılmış olan doğan kuşlarına benzer. Bu meyil sahibi dâimâ fırsat gözler ve şikârına nailiyet aşkıyla yanar tutuşur. Nitekim bir şâir kendi hâlini şöyle beyân eder: Heves-i vuslat-ı dildâr ile yanar tutuşur.

636. Vaktaki külâhı kaldırırsın ve şikârı görür, ondan sonra dağlığı tavaf eder.

Vaktāki doğanın gözünü kapatan külâhı başından kaldırırsın ve şikârı görür, ondan sonra o avı yakalamak için dağlık mahaller etrafında devreder. Bunun gibi emelinin icrâsına fırsat gözleyen sâhib-i emel dahi, doğanın külâhının kalkmasına benzeyen fırsatı eline geçirdiği vakit, artık şikârının etrâfında tavâf eder durur.

637. Hastanın şehveti sakin olur, onun hatırı sıhhat tarafına gider.

Hastanın taâma olan iştihâsı ve meyli sâkin olur ve uykudadır. O yiyecek ve içecek düşünmez; onun hâtırı ve meyli sıhhat tarafına müteveccihtir.

638. Vaktaki ekmeği ve elmayı ve karpuzu görür, zevk ve günah korkusu mahall-i cenge gelir.

"Beze", muhtefi günah ma'nâsınadır. Perhizsizliğe "beze" ve günah ta'bîr buyrulması tıb nokta-i nazarından kabahat olmasına göredir. Veyâhud المعدة بيت الداء والحمية رأس الدواء ya'ni "Mi'de hastalık evidir ve perhîz devânın başıdır" hadîs-i şerîfine muhalefet olmasına nazarandır. Ya'ni, hasta meselâ ekmeği ve elmayı ve karpuzu gördüğü vakit, onları yemenin zev- “Âh bu hicâblardan kurtulsam da avımın arkasında koşsam!” diye bir saydın aşkından yanmış tutuşmuştur. Bu beyt-i şerîfte terdîddeki nükte budur ki; Bir insanın bir şeye olan meyli ya kâmilen uykuda olur ve o meyil sâhibinin bu meylinden haberi olmaz. Bu meyil önüne bir fırsat çıktığı vakit zâhir olur ve sahib-i meyl kendisinde böyle bir meyil olduğunu o vakit anlar. Bu meyiller uyuyan köpeklere benzer. Veyâhud meyil sahibinin herhangi bir şeye meyli uyanmıştır ve sahibinin böyle bir meyli olduğundan da haberi vardır; fakat meyl sâhibinin elinde fırsat olmadığı için arzûsunu icrâ edemez. İşte bu meyiller dahi gözleri kapatılmış olan doğan kuşlarına benzer. Bu meyil sahibi dâimâ fırsat gözler ve şikârına nailiyet aşkıyla yanar tutuşur. Nitekim bir şâir kendi hâlini şöyle beyân eder: Heves-i vuslat-ı dildâr ile yanar tutuşur.

639. Eğer çok sabırlı ise görmek onun fâidesidir; o teheyyüç onun gevşek olan tab'ına iyidir.

Eğer hasta çok sabırlı ise bu gıdaları yemeyip temâşâsıyla iktifâ etmek has-taya fâideli olur. O teheyyüç ve mizâcın harekete gelmesi hastalık sebebiyle gevşek olan onun tab'ına kuvvet verir ve kuvvetten sıhhat hâsıl olur. Binâ-enaleyh gıdâyı görmekle iktifâ etmek onun hakkında iyidir. Ya'ni tarîk-ı Hak sâliki, sıfât-ı nefsâniyyesine karşı sabırlı ise, bu esbâb-ı huzûzu görüp sabret-mekle rûhunda kuvvet hâsıl olur ve bu kuvvet ile emrâz-ı nefsâniyyeden ça-buk kurtulur; ve eğer sabırlı değil ise o huzûzât-ı nefsâniyye ve lezzât-ı cis-mâniyyeyi temâşâdan kaçıp uzlet etmelidir.

640. Ve eğer sabır olmazsa, binâenaleyh görmemesi iyidir. Zırhsız olan adam-dan ok uzak olmak evlâdır.

Ve eğer hastanın bu gıdâlara karşı sabrı olmazsa, onları görmemesi ve uyuyan yılanın uyandırılmaması daha iyidir. Nitekim zırhsız adamdan ok uzak olması hayırlıdır. Ya'ni o gıdâ hastaya ok gibidir ve hastanın za'f-ı mi-zâcı da zırhsızlık gibidir.