İçeriğe atla

فَخُذْ أَرْبَعَةٌ مِنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ إِلَيْكَ âyet-i kerîmesinin tefsîri

1. bölüm / 26 · 5229 kelime · ~27 dk okuma

30. Bu beşerin gönül sıkıcı dört vasfı vardır. Bu dört, aklın çarmıhı olmuştur.

Bu beşerin gönül sıkıcı ve nefret verici olmak üzere dört esaslı fenâ sıfatı vardır. Bu dört tâne kötü sıfat beşerin aklını çarmıha germiş ve bağlamıştır. Bu dört sıfat yüzünden beşer aklını kullanarak doğru hareket edemez.

31. Ey aklın güneşi, sen vaktin halîlisin. Yol vurucu olan bu dört kuşu öldür!

“Aklın güneşi”nden murâd, akl-ı küldür. İnsân-ı kâmil akl-ı külle vâsıl olduğundan hitâb umûmen her asırdaki insân-ı kâmile ve husûsan Çelebi Hüsâmeddin hazretlerinedir. “Atyâr”, “tayr”ın cem'ü'l-cem'idir. “Hüş”, akıl ma'nâsına olan “hûş”un muhaffefidir. Ya'ni, “Ey insân-ı kâmil, İbrâhim Halîl (a.s.) yukarıda zikrolunan âyet-i kerîmede beyân buyrulduğu üzere dört kuşu öldürmüş idi. Sen dahi verâsetin hasebiyle vaktin Halîl'isin. Beşerin Hakk'a giden yolunu vurucu olan bu dört kuşu, ya'ni bu dört kötü sıfatları öldür ve izâle et!”

32. Zîra bunlardan her bir kuş karga gibi akıllerin akıllarının gözünü çekicidir.

“Dîde-keş”, vasf-ı terkîbîdir, göz çekici demektir ki, “gözü oyup kör etmek”ten kinâyedir. Ya'ni, “Beşerdeki bu dört kötü ahlâktan her birisi karga gibi akıl sahiblerinin akıllarının gözünü oyup kör edici olmuştur ve aklın başında bir büyük belâdır.” inanmıyor musun? buyurdu. Dedi: Evet, inanıyorum, velâkin kalbim mutmainn olmak için istiyorum. Hak Teâlâ buyurdu ki: Dört kuş al, elin ile parçalayıp eczâlarını birbirine karıştır, sonra onlardan birer parçasını her bir dağın üzerine koy, sonra onları çağır, sana koşa koşa gelirler. Bil ki Allah Teâlâ azîz ve hakîmdir". Müfessirler bu dört kuştan birinin kaz, birinin tâvus ve birinin karga ve dîğer birinin dahi horoz olduğunu beyân ederler. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu kuşların ma'nâlarını bu sürh-ı şerîfde îzâh buyururlar ki her birisi beşerdeki evsâf-ı zemîmeden birisine işarettir. Ve bu sürhun yukarıdaki ebyât-ı şerîfeye irtibâtı insân-ı kâmilden yüz çeviren kimselerin sıfât-ı zemîmesi cihetindendir.

33. Cismin dört vasfı Halîl'in kuşları gibidir. Bunları boğazlamak cana yol verir.

"Cismimdeki dört kötü vasıf İbrâhim Halîl (a.s.)ın boğazladığı kuşlar gibidir. Bunları kesip öldürmek ve bu kötü huyları izâle etmek insanın rûhuna bu âlem-i süflîden âlem-i ulvîye yol verir ve can bunların kaydından kurtulur. "Bismil", boğazlamak ma'nâsınadır.

34. Ey Halil, iyinin ve kötünün halasında onların başını kes, tâ ki ayaklar sedden halâs ola!

"İyi"den murâd, müteşerri' olan mü'minlerdir; ve "kötü"den murâd, ehl-i fisk olan mü'minlerdir. Zîrâ müteşerri' olan mü'minler dîbâcede beyân buyrulduğu üzere elinde ışık tutup sefere çıkmamış olan kimseler gibidir. Binâenaleyh onlarda nefsin kötü sıfatları bâkîdir. Nitekim evliyâullahdan birisine "Mürşidini mi çok seversin, yoksa İmâm-ı A'zam hazretlerini mi?" diye sormuşlar. "Mürşidimi daha çok severim" demiş. Sebebini sormuşlar. Cevâben: "Bu kadar zamandan beri İmâm-1 A'zam hazretlerinin ictihâdâtı dâiresinde amel ettim. Nefsimin kötü sıfatlarından hiçbirini izâle edemedim. Vaktâki mürşidimin hizmetine girdim. O sıfatlar benden birer birer zâil oldu. Binâenaleyh elbette mürşidimi daha çok severim" demiş. Müteşerri' olan mü'minlerin hâli böyle olunca ehl-i fisk olan mü'minlerin hâli nasıl olur? Ya'ni, "Ey vaktin Halîl'i olan Hüsâmeddin Çelebi hazretleri, müteşerri' olan ve olmayan mü'minleri, bu dört kötü sıfatı izâle [için] tarîk-ı Hakk'a sevket, bu tarîkda onların rûhlarının ayaklarına sedd ve mâni' olan bu sıfatlar kalksın ve bu zavallılar bu ayak bağından kurtulsunlar!"

35. Küll sensin ve cümle senin eczândır. Aç ki, onların ayağı senin ayağındır.

Ma'lûm olsun ki, insân-ı kâmil cem'iyyet-i esmâiyyenin mazharıdır ve nâkıs insanlar ise esmâ-i müteferrikanın mazharıdırlar. Binâenaleyh insân-ı kâmil onların küllü ve onlar insân-ı kâmilin cüz'üdürler. Ve bu esmâ-i müteferrikadan her biri bu nâkıs insanların ayaklarını kendi dâirelerinde bağlamıştır; ve onlar ancak âlem-i vücûdda bu isimler ile yürürler. Binâenaleyh bu isimler onların ayakları olur. İnsân-ı kâmil ise onların mazharı oldukları esmâyı da hâizdir; ve muktazâ-yı hâle göre onlardan bu esmânın ahkâmı da zâhir olur. Böyle olunca, insân-ı nâkısların bu ayakları insân-ı kâmilin dahi ayakları olmuş olur. İmdi insân-ı kâmil bu nâkıs insanların ayaklarını esnâ-yı sülûklerinde birer birer dîğer esmâ tarafına da açar; ve isti'dâdı olanları âkıbet cem'iyyet-i esmâiyye makāmına eriştirir. Bu beyt-i şerîfde Çelebi Hüsâmeddin (k.s.) hazretlerinin cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhariyetlerine işaret buyrulmuş oluyor.

36. Alem senden rûh-zâr olur. Yüz askerin arkası bir süvârî olur.

"Halk-ı âlem senin tasarrufundan dolayı rûh-ı insânînin mahall-i tecellîsi olur ve sen onların arkasında bir süvârî kumandan gibi onları idare edersin. Nitekim yüz piyâde askerinin hareketi cihetini ta'yîn ve idare eden arkalarındaki bir süvârî kumandandır." Bu beyt-i şerîfde esmâ-i müteferrikaya mezâhir olan insanlar piyâde neferine ve cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhar olan insân-ı kâmil süvârî kumandana teşbîh buyrulmuştur.

37. Zîra ki bu ten dört huyun makāmı oldu; onların adı fitne isteyici dört kuş oldu.

Zîrâ ki bu cism-i unsurî dört kötü huyun kökleştiği bir yerdir. Ve bunlar nâkıs insanların akıllarına hâkimdir. Binâenaleyh onları kendi hallerine bırakmak olmaz. Çünkü o dört kötü huyun adı fitne ve fesad tarafına meyleden dört kuştur.

38. Eğer halk için ebedî dirilik istersen bu dört uğursuz kuşun başını kes!

39. Tekrar onları başka nevi'den diri et ki, ondan sonra onlardan zarar gelmesin!

Cenâb-ı Pîr efendimizin beyân buyurduğu dört sıfat âtîde îzâh buyrulduğu üzere "hırs" ve "şehvet" ve "câh" ve "emel"dir. Bunlara "kuş" ta'bîr buyrulması, hepsinin hevâ-yı nefste tayarân etmelerindendir. Ve âlem-i sûrette bunlardan her birisini temsil eden kuşlar kaz, horoz, tâvus ve kargadır. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye kitabında bu kötü sıfatlardan her birisini hevâ-yı nefs tarafından rûha gönderilmiş olan birer elçi misâliyle îzâh buyururlar. Ve bu kötü sıfatlardan her birisinin hakîkati sâbittir. Meselâ hırs cismin muktezâsı olup bu muktezâ-yı cismânînin beşerden külliyyen izâlesi mümkin değildir. Sıfat-ı hırs beşer üzerinde kendi hakîkati îcâbınca müessir olur. Ehl-i gaflet bu sıfat-ı hırsı rızâ-yı Hak olmayan işlere tevcîh ederler. Vaktâki insân-ı kâmil sâlikin bu sıfat-ı hırsını bu hareketinden ta'tîl eder ve öldürür, ondan sonra onu rızâ-yı Hak olan işlere tevcîh edebilecek olan bir isti'dâd ile diriltir ki, artık beşer üzerinde bu hırsın zararı kalmaz, belki nef'i olur. Meselâ sâlik evvelce dünyâya harîs iken, sonra maarif-i ilahiyye tahsîline harîs olur; ve diğer sıfatlar da bunun gibidir. Beyt-i şerîfde bu kuşlar öldürülüp "başka nevi'den diri edilmesi"nin ma'nâsı budur.

40. Dört yol vurucu mânevî kuş halaikın kalbinde vatan etmişlerdir.

Tarîk-ı Hak'ta sâliklerin yolunu vuran ve nefsin havâsında uçan bu dört mânevî kuşun yuvası nâsın kalbleridir.

41. Mâdemki cümle gönüllerin beyi oluyorsun, bu devirde ey halîfe-i Hak sensin.

"Ey Hüsameddin Çelebi hazretleri, mâdemki cümle gönüllerin beyi ve hâkimisin ve bu devirde Hakk'ın halîfesi olan bir insân-ı kâmilsin!" Bu beyt-i şerîf husûsen Çelebi hazretlerine ve umûmen asrın insân-ı kâmillerine hitâbdır.

42. Bu diri olan dört kuşun başını kes! Fânî olan halkı ebedî et!

Sâliklerin kalblerini yuva yapmış olan bu dört diri kuşun başını kes öldür! Fânî olan rûh-i hayvânîlerinin ahkâmında müstağrak olan bu halkı, rûh-ı insânînin ahkâmından müstağrak etmek sûretiyle ebedî et!

43. Kaz ve tavusdur, karga ve horozdur. Bu nüfûsda olan dört huyun misalidir.

bunlardan her birisini temsil eden kuşlar kaz, horoz, tâvus ve kargadır. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye kitabında bu kötü sıfatlardan her birisini hevâ-yı nefs tarafından rûha gönderilmiş olan birer elçi misâliyle îzâh buyururlar. Ve bu kötü sıfatlardan her birisinin hakîkati sâbittir. Meselâ hırs cismin muktezâsı olup bu muktezâ-yı cismânînin beşerden külliyyen izâlesi mümkin değildir. Sıfat-ı hırs beşer üzerinde kendi hakîkati îcâbınca müessir olur. Ehl-i gaflet bu sıfat-ı hırsı rızâ-yı Hak olmayan işlere tevcîh ederler. Vaktâki insân-ı kâmil sâlikin bu sıfat-ı hırsını bu hareketinden ta'tîl eder ve öldürür, ondan sonra onu rızâ-yı Hak olan işlere tevcîh edebilecek olan bir isti'dâd ile diriltir ki, artık beşer üzerinde bu hırsın zararı kalmaz, belki nef'i olur. Meselâ sâlik evvelce dünyâya harîs iken, sonra maarif-i ilahiyye tahsîline harîs olur; ve diğer sıfatlar da bunun gibidir. Beyt-i şerîfde bu kuşlar öldürülüp "başka nevi'den diri edilmesi"nin ma'nâsı budur.

44. Kaz hırsdır ve horoz, o şehvettir. Mansıb tavus gibidir ve karga ümniyyettir.

"Ümniyyet", murâd ve maksûd ve arzu ve emel ma'nâsınadır. Ya'ni, "Âlem-i sûrette "kaz", hırsın timsâlidir. Zîrâ kazın aslâ gagası yerden kalk- maz, dâimâ yemek ile meşgüldür ve belâhet ile muttasıfdır. Ve "horoz" şeh- vetin timsâlidir. Zîrâ sâika-i şehvetle kesret-i cimâ'a mübtelâdır. Ve "tâvus", câh ve mansıbın misâlidir. Zîrâ onun tüyleri süslüdür ve ehl-i mansıb dahi bu tâvus gibi müzeyyen elbiseler giyer. Ve "karga", murâd ve emelin misâlidir. Zîrâ karga her kuştan ziyâde selâmet-i hayatının muhafızı olduğu için pek muhterizdir ve iki yüz sene kadar yaşayabilir.

45. Onun muradı odur ki, ümîd düzücü oldu. Ebedî ömrü yahud uzun ömrü tama' edicidir.

"Münye", murâd ve maksûd ve emel demektir. Cism-i insânîde bir ma'ne- vî karga olan murâd ve emel dahi insanın kalbinde birtakım ümîdler peydâ eder. Bunların en esaslısı ebedî ömre tama' eder ve hiç ölmemek ister veyâ- hud çok yaşamak ister; ve hayât-ı dünyeviyyeden memnûn ve râzıdır; ve bu karganın hükmü altında zebûn olan kimseler tecellî-i zâtiyyeden ibaret olan ölümü istemezler. Zîrâ onlar gaflet-i küllî içindedirler. Nitekim bunlar hakkın- da sûre-i Yûnus'ta buyrulur: إِنَّ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لَقَاءِنَا وَرَضُواْ بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَأَطْمَأْنُوا بِهَا وَالَّذِينَ هُمْ عَنْ آيَاتِنَا غَافِلُونَ (Yunus, 10/7) Ya'ni "O kimseler ki bizim mülākātımızı recâ etmezler ve hayât-ı dünyaya râzı oldular ve onunla mutmain oldular. Işte on- lar bizim âyetlerimizden gāfildirler".

46. Kaz hırs geldi ki onun gagası yerdedir. Yaşta ve kuruda medfûnu arar.

"Kaz, cism-i insânîdeki hırsın timsâlidir. Zîrâ kazın gagası dâimâ toprağı karıştırır. Suda ve karada medfûn ve mestûr olan gıdâyı arar." "Defin", med- fûn ma'nâsınadır. "Nûl", Fârisî'de kuşların gagasına derler.

Bu zikrolunan kuşların isimleri kaz, tâvus, karga ve horozdur. Bunlar insanların nefislerinde olan dört huyun bu âlem-i sûrette birer misâlidir.

47. O boğaz bir an muattal olmaz. Hükümden “Külû!" emrinden başkasını dinlemez.

"O hırsın boğazı insanda bir an muattal olmaz. Onun kulağına hükm-i ilâhiden كلوا واشربوا (Bakara, 2/60) ya'ni "Yiyiniz ve içiniz!" emrinden başkası girmez." Hak Teâlâ bizim yiyip içmemize müsâade buyurdu deyip dâimâ yemek ve içmekle meşgül olur; ve kendi rufakāsına da "Yiyiniz ve içiniz, zîrâ can boğazdan gelir!" diye tavsiyede bulunur.

Menkıbe: Böyle harîs-ı ekl olanlardan birisine Hak Teâlâ'nın tavsîf buyurduğu evsâf-ı cennetten hangisi hoşuna gider diye sormuşlar. أكلها دائم (Ra'd, 13/35) Ya'ni "Onların ni'meti dâimdir" vasfıdır, diye cevab vermiş. Hakk'ın hangi emirlerinden mahzûz olursun diye sormuşlar. "Külû ve'şrabû!" (A'râf, 7/31) ["Yiyiniz, içiniz!"] emrinden demiş. Ve Kur'ân'da mezkûr olan duâlardan hangisini ihtiyâr ve intihâb edersin, diye sormuşlar. ربنا أنزل عَلَيْنَا مَآئِدَةً (Mâide, 5/114) Ya'ni "Yâ Rab, bize mâide indir!" duâsına devâm ederim demiş.

48. Yağmacı gibidir, evi kazır, çabuk çabuk kendi dağarcığını doldurur.

Harîs olan adam yağmacı gibidir. Yağmacı evin içindeki eşyayı nasıl kökünden kazır ise, harîs olan adam dahi bu dünyâ evinde her ne bulursa acele acele kendi torbasına doldurur.

49. İyiyi ve kötüyü, inciyi ve nohut tânelerini dağarcığa sıkıştırır.

Yağmacı adam evin eşyâsını yağma ettiği vakit iyi ve kötü eline her ne geçerse torbasına doldurur. Bunları temyîze vakti yoktur. Yağma esnâsında nazarında inci ile nohut tâneleri birdir.

50. Tâ olmaya ki bir başka bâgî gele, o kuruyu ve yaşı çuvala sıkıştıra!

Bir evin yağmasına dalan bir azgın, belki bir başka azgın gelir de eşyayı kapar diye eline geçen her şeyi çuvalına sıkıştırır.

51. Vakit dar ve fırsat az, o korkunçtur. Her ne varsa pek çabuk tevakkufsuz koltuğuna vurdu.

Ya'ni, "Yağmacı vaktin dar ve fırsatın az ve gelmesi muhtemel olan dîğer bir azgın yağmacının korkunç olduğunu düşünerek hücûm ettiği yerde her ne bulursa hiç durmaksızın acele acele koltuğuna sıkıştırır." Mâl-i dünyâ harîslerinin hâli de bu yağmacıların hâline benzer.

52. Onun önüne bir bâgî getirmez diye kendi sultânına i'timâdı yoktur.

Mâl-i dünyânın harîsi olan gâfil, rızkını veren kendi sultânının ve hâlikı-nın Rezzaklığına i'tikâdı olmadığından bu rızk-ı mukadderini hiçbir kimsenin kapmağa kâdir olmayacağını ve Hak Teâlâ hazretlerinin kendisine tahsîs bu-yurduğu rızka ve mala hiçbir kimseyi teşrîk etmeyeceğini düşünemez.

53. Fakat mü'min o hayâtın i'timâdından mühl ve teennî ile gâret eder.

“Hayat”tan murâd, hayât-ı dünyeviyyedir. Zîrâ hayât-ı dünyeviyye ezel-de ömr-i beşere taksîm olunan rızık mikdârıdır. Bu ömrün uzaması ve kısal-ması her ferdin ayn-ı sâbitesine merbûttur. Nitekim sûre-i Fâtır'da وَمَا يُعَمَّرُ مِنْ مُعَمَّرٍ وَلَا يُنْقَصُ مِنْ عُمُرِهِ إِلَّا فِي كِتَابٍ (Fâtır, 35/11) ya'ni “Uzun ömürlünün ömrü uzun olması ve onun ömründen eksilmesi ancak ilm-i ilâhîde sâbittir” buyu-rulur. Ve mü'minin bu hükm-i ilâhîye merbût hayât-ı dünyeviyyesine i'timâ-dı vardır. “Mühl”, Sarrâh'da “teemmül” ma'nâsınadır. “Enât”, teennî demek-tir. Ya'ni, “Mü'min, hayât-ı dünyeviyye[de] rızk[ın] taksîm olunduğuna ve mukadder olan rızıktan fazla eline bir şey geçmeyeceğine i'timâdı olduğun-dan bu dünyâ evindeki rızk yağmasını teemmül ve teennî ile çalışarak ya-par. Yoksa bir azgın yağmacı gibi harâm olsun ve helâl olsun, dünyâ malının cem'ine saldırmaz.” Nitekim böyle kemâl-i hırs ile mal toplayanların pek ço-ğu o malları bırakıp ölmüş ve bu mallar başlarından arta kalmıştır. Zîrâ top-ladığı mal kendi rızkı değildir. Bunları toplamak için boşuna yorulmuştur.

54. Fevtten ve bâgîden emîndir. Zîrâ o düşman üzerine şâhın kahrını tanır.

"Îmin": [eymin], "âmin" kelimesinin imâle olunmuşudur. Ya'ni, “Mü'min rızkının fevtinden ve dîğer bir mütecâvizin rızkına tecavüzünden emîndir. Zîrâ o mü'min kendi rızkının düşmanı üzerine şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın kahrı ve men'i vâki' olacağını tanır ve bilir.

55. Diğer kapı yoldaşlarından emîndir ki, ziyâde götürücü olarak ona müzâhim geleler.

"Hâce", efendi; "tâş" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "yâr ve şerîk" demektir. "Hâce-tâş", bir efendiye hizmette şerîk olan ma'nâsınadır. "Müzâhim", zahmet ve sıkıntı verici demektir. "Sarfe" kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır, burada "ziyâdelik" ma'nâsınadır. "Sarfe-ber" terkîbinde iki ihtimâl vardır. Birisi, "sarfe" ile "berden" masdarının emr-i hâzırı olan "ber" kelimesinden mürekkeb vasf-ı terkîbîdir, "ziyâdelik götürücü" demek olur. Diğeri "ber", edât-ı isti'lâ olup "ber-sarfe", ya'ni "ziyâdelik üzerine" demektir. Hulâsa-i ma'nâ şudur: "Mü'min, Hak kapısının hizmetinde birbirine şerîk olan dîğer insanların, kendisinin rızkından ziyâde götürücü olarak, kendisine zahmet ve sıkıntı verici gelemeyeceklerinden ve rızkını kapamayacaklarından emîndir. Veyâhud ziyâdelik üzerine ona müzâhim gelmelerinden emîndir.

56. Haşemin zabtında şahın adlini gördü ki, kimse kimsenin üzerine zulmetmeye kādir olmaz.

"Haşem", bir efendinin tâbi'leri ve hizmetçileri; "ne-yâred", "yâresten" masdarındandır, kādir olmak ve tecavüz etmek ma'nâlarınadır. Burada "kādir olmak" ma'nâsınadır. Ya'ni, “Mü'min tevzî' ve taksîm-i erzâk husûsunda Hakk'ın adâletini gördü ki, bu husûsta kimsenin kimse üzerine zulmetmeye kudreti yoktur. Ne kadar sa'y ederse etsin herkes ancak kendi rızkını elde edebilir. Kimse kimsenin rızkını alıp istifade edemez."

57. Şübhesiz acele etmez ve sakin olur. Kendi hazzının fevtinden emîn olur.

“Binâenaleyh mü'min rızkının iktisâbı husûsunda acele etmez ve sâkin bir hâlde çalışır; ve bu çalışmak hususunda kendi hazzının ve nasîbinin fevt ve zâyi' olmayacağından emîn olur." Eğer birisi kendisine zulmedip elindeki malı alırsa, bilir ki o giden şey kendisinin rızkı değildir. O malı gasbeden gāsıba Hakk'ın harâm olarak ve kahren verdiği bir rızıktır. Veyâhud o gāsıbın rızkı olmamakla beraber onun tarafından icra edilmiş fuzûlî bir ma'siyettir. Menkıbe: Hırsızın birisi birinin elbisesini çalmış ve diğer arkadaşı da görmüş. Sonra bu elbiseyi dîğer bir hırsız dahi bu hırsızdan çalmış. Arkadaşı çaldığı elbiseyi kaça sattığını sormuş. "Sermâyesine gitti" demiş. Gāsıbların elde ettikleri malların ekserîsi de böyle olur.

58. Binâenaleyh teennî ve sabır ve rahat tutar. Gözü tok ve îsâr edici ve pâk-cibdir.

"Şikîb", sabır ve râhat ve sükûnet demektir. Şın'ın fethiyle okumak hatâdır. "Teennî", bir işte ağır davranmak; "îsâr", başkalarını kendi nefsi üzerine takdîm etmek. "Cîb", elbise yakası ve elbiselerdeki cep ve kalb ve göğüs ma'nâlarına gelir. "Pak-cîb", "temiz cepli" demek olur ki "ismet"ten kinâyedir.

Ya'ni, "Mü'min rızık husûsunda kendi nasîbinin fevt olmayacağını bildiği için rızkının tedariki husûsunda acele etmez, ağır davranır ve sabreder; ve gönlünün rahatı ve sükûneti vardır, gözü tok olur ve gāfillerin kapıştıkları bir mahalde bulunduğu vakit onların önüne geçmez ve onları kendi nefsine takdîm eder. Onun cepleri harâmdan ve kendine ait olmayan rızıktan pâktir ve kalbi de hırsdan pâkdir."

59. Zîrâ bu teennî Rahman'ın pertevi olur; ve o acele, şeytanın tahrikindendir.

"Hezze", hâ'nın fethiyle bir kere tahrîk etmek ve hâ'nın kesriyle “hizze", bir nevi' tahrîk etmektir (Akrabü'l-Mevârid). Bu beyt-i şerîfde التأني من الرحمن و العجلة من الشيطان Ya'ni "Teennî Rahman'dandır ve acele şeytandandır" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur.

Zîrâ rahmet-i rahmâniyyenin meclâsı olan bu âlem-i kesâfeti Hak Teâlâ hazretleri tedrîc ve teennî ile altı devirde yarattı. Ve bu devirler hakkındaki îzâhât fakîr tarafından Fusûsu'l-Hikem'e yazılan şerhin mukaddimesinde mezkûrdur, burada zikri uzun olur. "İnsan zübde-i âlem olduğundan onda hem Rahmân'ın pertevi ve hem de şeytanın tahrîki vardır." Eğer teennî ile hareket ederse onun bu hareketi rahmânî ve eğer acele ederse bu hareket şeytânî olur. zâyi' olmayacağından emîn olur." Eğer birisi kendisine zulmedip elindeki malı alırsa, bilir ki o giden şey kendisinin rızkı değildir. O malı gasbeden gāsıba Hakk'ın harâm olarak ve kahren verdiği bir rızıktır. Veyâhud o gāsıbın rızkı olmamakla beraber onun tarafından icra edilmiş fuzûlî bir ma'siyettir. Menkıbe: Hırsızın birisi birinin elbisesini çalmış ve diğer arkadaşı da görmüş. Sonra bu elbiseyi dîğer bir hırsız dahi bu hırsızdan çalmış. Arkadaşı çaldığı elbiseyi kaça sattığını sormuş. "Sermâyesine gitti" demiş. Gāsıbların elde ettikleri malların ekserîsi de böyle olur.

60. Zîra ki şeytan onu fakrdan korkutur. Sabrının beygirini akr ile öldürür.

"Akr", hayvanın sinirini kesmek ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfde "sabır" yük çeken hayvana teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni, "Şeytan sûre-i Bakara'da mezkûr olan الشيطان يعدكم الفقر ويأمركم بالفحشاء والله يعدكم مغفرة منه وفضلاً (Bakara, 2/268) ya'ni "Şeytan size fakrí va'deder ve size kötülük ile emreder. Halbuki Allah Teâlâ o infâktan mağfireti ve ziyâdeliği va'deder" âyet-i kerîmesi mûcibince sizi cem'-i mâl etmediğiniz hâlde fakirlikten korkutur. Binâenaleyh sizin yük çeken beygir mesâbesinde olan sabrınızın sinirini keser ve sizi sabırsız bir hâle getirir." Fakirlikten korkup mal toplarsınız ve topladığınız malı da fakirlere infâk edemezsiniz. Nihâyet bir gün ecel gelip başınızdan arta kalır ve sizin yiyemediğiniz malı başkaları yer.

61. Kur'ân'dan dinle ki, şeytan vaîdde seni şedîd olan fakrdan tehdîd eder.

Bu beyt-i şerîfde yukarıda zikrolunan âyet-i kerîmeye işâret buyrulur.

62. Tâ ki aceleden mürüvvetsiz teennîsiz sevâbsız, çirkin yiyesin ve çirkin götüresin!

Bu beyt-i şerîfde şeytanın tahrîkine tâbi’ olup rızkı husûsunda acele edenlere hâsıl olan fenâlıklar ta’dâd buyrulur. Ya’ni şeytana tâbi’ olan kimse evvelâ mürüvvetsiz ve insâniyetsiz olur. Sâniyen teennîsiz olup acelesi yüzünden birçok maddî ve ma’nevî zararlara giriftâr olur. Kazandığı malı fakirlikten korkup elinde sıkı sıkı tutup fakîr olan hemcinsine infâk etmediği için sevâbsız kalır ve cem’ ettiği maldan, ancak kendisine mukadder olan mikdârı bu çirkinlikler dâiresinde isti’mâl eder; ve kendisine mukadder olmayan malı dahi çirkin ve fâidesiz bir hammalı olur.

63. Şübhesiz kafir yedi batında yer. Dîni ve kalbi cılız ve zayıf, karnı büyüktür.

Rızkın ömre maksûm olduğunu münkir olan kimse, aman malımdan istifâde edeyim düşüncesiyle yedi karınlık mikdârı yemek yer. Böyle bir kimse- nin dîni ve kalbi çelimsiz ve cılız ve zayıf olur; ve karnı da yağlanıp büyür ve göbeği dışarıya fırlar. فَالْكَافِرُ يَأْكُلُ في سَبْعَةِ أَمْعَاءِ وَ المُؤمِنُ يَأْكُلُ فِي مِعَاءِ وَاحِدٍ Bu hadîs-i Mustafa (s.a.v.)in sebeb-i vürûdu hakkındadır ki, "Kâfir yedi bağırsağında yer ve mü'min bir bağırsağında yer"

64. Kâfirler Peygamber'in misafiri oldular. Onlar akşam vaktinde mescide geldiler.

65. Dediler ki: "Ey şâh, biz buraya konuk geldik! Ey sen, ufuk sakinlerinin mihmandarısın!"

"Konuk", Türkçe "konmak" masdarından ism-i masdardır; "esnâ-yı seferde bir yere konup geceleyen kimse" ma'nâsınadır, "misâfir" mukābilidir. Ya'ni, o kâfir misafirler huzûr-ı peygamberîye gelip dediler ki: "Ey ufkun sâkinlerinin misafirperveri olan şâh! Biz bu şehre misafir olarak geldik."

66. "Biz azıksızız ve uzaktan erişmişiz; âgâh ol, bizim başımıza fazl nûrunu saç!"

"Biz uzak yoldan geldik ve yiyeceğimiz yoktur. Bizim bu ihtiyacımızdan âgâh ol da başımıza nûr-ı gıdânın ziyâdesini saç! "Ankaravî nüshasında izâfet ile "fazl-ı nûr" vâki'dir. Nitekim ona göre tercüme olundu. Hind nüshalarında "fazl" ile "nûr" arasında vâv-ı âtıfa vardır. Şu hâlde ma'nâ, “Bizim başımıza gıdânın fazlasını ve nûr-ı ihtiyacı saç!" demek olur. nin dîni ve kalbi çelimsiz ve cılız ve zayıf olur; ve karnı da yağlanıp büyür ve göbeği dışarıya fırlar. فَالْكَافِرُ يَأْكُلُ في سَبْعَةِ أَمْعَاءِ وَ المُؤمِنُ يَأْكُلُ فِي مِعَاءِ وَاحِدٍ Bu hadîs-i Mustafa (s.a.v.)in sebeb-i vürûdu hakkındadır ki, "Kâfir yedi bağırsağında yer ve mü'min bir bağırsağında yer"

67. Buyurdu ki: "Ey benim ashabım, taksîm ediniz! Zîrâ siz benden ve benim huyumdan dolusunuz."

Bu kâfir misafirlerin ilticâsı üzerine Resûl-i Ekrem hazretleri ashâb-ı kirâmına hitâben buyurdular ki: "Ey benim ashâbım, bu misafirleri aranızda taksîm edip evlerinize götürünüz! Zîrâ misafirperverlik husûsunda siz benim ahlâk-ı kerîmânemle mütehallıksınız."

68. Her leşkerin cisimleri şahtan doludur. Ondan dolayı câhın düşmanları üzerine kılıç vururlar idi.

Ma'lumdur ki, bir memleketin kuvve-i teşrîiyye ve icrâiyye ve adliyyesi hükümdarın veyâ reîs-i hükümetin şahsında ictima' eder ve reîs-i hükümetin fikri bu kuvvetlerin hüsn-i idaresine masrûfdur. Zîrâ intizâm-ı umûr-ı memleket bu kuvvetlerin hüsn-i idâresiyle mümkindir; ve reîs-i hükümetin bu muhafaza-i intizâm fikri memleketin düşmana karşı beslediği askerin cisimlerine sârîdir; ve onların cisimlerindeki fikr-i gayret, reîs-i hükümetin fikr-i gayretinden dolu olur. İmdi bu kuvvetlerin ictima'-gâhı olan mansıba düşmanların tecavüzü üzerine, asker o düşmanlara karşı silah kullanır.

69. Sen şahın hışmı sebebiyle o kılıcı vurursun; ve yoksa o ihvân üzerine sana ne hışım gelir?

Ey asker, sen memlekete tecavüz eden düşmana karşı reîs-i hükümetin onlara öfkelenmesi sebebiyle hemcinsinin ve insâniyette kardeşlerin üzerine silâh kullanırsın. Eğer böyle bir sebeb olmasa, bu kardeşlerin üzerine senin ne öfken olur? Zîrâ o düşmanların şahıslarıyla senin aranda öfkeni tahrîk edecek başka hiçbir sebeb yoktur.

70. Bir günahsız kardeş üzerine şahın gazabının aksi olarak on batman bir gürz vurursun.

"Gürz", eski zamanda harpte kullandıkları topuzdur; "men", batman demektir ki, Arablar indinde 260 dirheme muâdildir. Şu hâlde on batman altı buçuk okka ağırlığında bir topuz demek olur. Ya'ni, "Bir günahsız kardeş üzerine ancak reîs-i hükümetin öfkesinin senin kalbine vâki' olan aksi üzerine on batman ağırlığında, düşmana bir topuz vurursun."

71. Şah bir candır ve asker ondan doludur. Rûh su ve bu cisimler ırmak gibidir.

Ya'ni, "Şâh bir candır ve bir ma'nâdır; ve asker şâhın o ma'nâsından doludur. Zîrâ rûh ve ma'nâ, su ve cisimler bu suyun aktığı ırmak gibidir. Nitekim bu ma'nâ II. cildin 1025, 1026 numaralarına müsâdif olan beyt-i şerîflerde de şöyle buyrulmuş idi:

“Eğerçi sultânın cismi sûrette birdir, onun yüz binlerce askeri arkasındadır.”

“Şâh-ı safinin şekil ve sûreti dahi gizli bir fikrin mahkûmudur”. Ve Fîh-i Mâ Fîh'in 13. faslında da şöyle buyrulur: “Bî-had ve pâyân asker bir sahrâda, şahs-ı vâhidin esîridirler. O şahıs dahi hakîr bir endîşenin esîridir. Mademki bunların cümlesi bir düşüncenin esîridirler, acaba azîm, hatîr, kudsî ve ulvî olan bî-pâyân endîşeler nasıl olurlar? Binâenaleyh ma'lûm oldu ki iş düşünceler gibidir. Sûretlerin kâffesi tâbi' ve âlettirler; ve düşünce olmayınca muattaldırlar ve cemâddırlar. Böyle olunca sûreti gören kimse cemâd demektir. O kimse ma'nâya yol bulamaz. Her ne kadar sûretâ ihtiyar ve yüz yaşında ise de o çocuktur, nâ-bâliğdır.”

72. Şahın ruh suyu tatlı olursa, bütün ırmaklar latîf sudan dolu olur.

Şâhın fikri doğru ve iyi olursa, ona tâbi' olan kimselerin fikri de doğru ve iyi olur.

73. Zîrâ raiyyet ancak şahın dînini tutarlar. "Abese" sultanı böyle buyurdu.

"Dîn”, tâat ve inkıyâd, âdet, tarîk, alâmet, şân, cezâ ve mükâfat ma'nâlarına gelir. Burada "inkıyâd ve âdet ve tarîk" ma'nâları münasibdir. "Sultân-ı abese"den murâd, kendisine "Abese ve tevellâ" sûresi nâzil olan sultân, ya'ni Resûl-i Ekrem hazretleridir. Beyt-i şerîfde bu sürenin tahsîsindeki nükte budur ki, II. cildin 2052 numarasına müsâdif olan ["Mâdemki senin ilacın marazı ziyâdeleştiriyor, binâenaleyh kıssayı tâlibe söyle, "Abese"yi oku!"] beytinde tafsîlen îzah olunduğu vech ile bu sûrenin sebeb-i nüzülü Resûl-i Ekrem'den nasîhat isteyen ashâb-ı kirâmdan a'mâ Abdullah ibn Mektûm hazretlerine, mahzâ meşgüliyyet-i mühimmesine mebnî o hazretin nasîhatinden imtinâ'ı üzerine Cenâb-ı Hak tarafından bir itâb vuku'u idi. Halbuki Resûl-i Ekrem hazretleri nev'-i benî-beşeri tarîk-ı Hakk'a ve kendi dînine da'vetle mükellef ve beşer dahi kendi sultanları olan Resûl-i Ekrem'in dîni üzerine olmak lâzım idi. Bu ma'nânın tahakkukuna, muktezâ-yı zamâna tebaan muhalefet buyurmuş olan Resûl-i Ekrem hazretlerine itâb-ı ilâhî vâki' olduğuna işâreten, bu beyt-i şerîfde bu sûre tahsîsan zikir buyrulmuştur. Ya'ni "Raiyyet ve tebea şâhın dînini ve tarîkını tutarlar. Zîrâ kendisine "Abese ve tevella" sûre-i şerîfesi ile kendi dînini ve tarîkını tebliğden yüz çevirdiği için itâb vâki' olan Sultân-ı beşer (s.a.v.) hazretleri الناس على دين ملوكهم Ya'ni "Nâs hükümdârlarının dîni üzeredirler" buyurdu demek olur.

74. Her bir yâr bir misafir intihab etti. Arada biri iri ve nazîrsiz idi.

Resûl-i Ekrem hazretlerinin misafirleri taksîm husûsundaki teklifi üzerine ashâb-ı kirâmdan her birisi doyurabileceğini gözüne kestirdiği bir misafiri seçti ve evine götürdü. İçlerinde pek iri vücutlu ve gövdeli birisi var idi ve irilikte emsâli yok idi.

75. İri cisim tutardı, onu kimse götürmedi. Kadehdeki tortu gibi mescidde kaldı.

"Dahm", çok etli ve cürmü azîm olan demektir; masdarı "dıhm" gelir (Akrabü'l-Mevârid). Ya'ni "O misafirlerden birinin cismi pek iri ve çok enli ve mülahham idi. Fakr-ı hâl içinde bulunan ashâb-ı kirâmın hiçbirisi onu doyuramayacağını anladığı için alıp evine götüremedi. Bu cesîmü'l-cüsse kâfir kadehin içinde kalan tortu gibi mescid-i nebevîde kaldı." abese"den murâd, kendisine "Abese ve tevellâ" sûresi nâzil olan sultân, ya'ni Resûl-i Ekrem hazretleridir. Beyt-i şerîfde bu sürenin tahsîsindeki nükte budur ki, II. cildin 2052 numarasına müsâdif olan ["Mâdemki senin ilacın marazı ziyâdeleştiriyor, binâenaleyh kıssayı tâlibe söyle, "Abese"yi oku!"] beytinde tafsîlen îzah olunduğu vech ile bu sûrenin sebeb-i nüzülü Resûl-i Ekrem'den nasîhat isteyen ashâb-ı kirâmdan a'mâ Abdullah ibn Mektûm hazretlerine, mahzâ meşgüliyyet-i mühimmesine mebnî o hazretin nasîhatinden imtinâ'ı üzerine Cenâb-ı Hak tarafından bir itâb vuku'u idi. Halbuki Resûl-i Ekrem hazretleri nev'-i benî-beşeri tarîk-ı Hakk'a ve kendi dînine da'vetle mükellef ve beşer dahi kendi sultanları olan Resûl-i Ekrem'in dîni üzerine olmak lâzım idi. Bu ma'nânın tahakkukuna, muktezâ-yı zamâna tebaan muhalefet buyurmuş olan Resûl-i Ekrem hazretlerine itâb-ı ilâhî vâki' olduğuna işâreten, bu beyt-i şerîfde bu sûre tahsîsan zikir buyrulmuştur. Ya'ni "Raiyyet ve tebea şâhın dînini ve tarîkını tutarlar. Zîrâ kendisine "Abese ve tevella" sûre-i şerîfesi ile kendi dînini ve tarîkını tebliğden yüz çevirdiği için itâb vâki' olan Sultân-ı beşer (s.a.v.) hazretleri الناس على دين ملوكهم Ya'ni "Nâs hükümdârlarının dîni üzeredirler" buyurdu demek olur.

76. Vaktaki cümleden geri kaldı, Mustafâ onu götürdü. Sürüde süt verici yedi keçi var idi.

Vaktâki o iri cüsseli misafir ashâb-ı kirâmın intihabından arda kaldı, onu Mustafa (s.a.v.) hazretleri alıp hâne-i saâdetlerine götürdü. Sürüde yedi aded sütlü keçi var idi.

77. Ki, keçiler sofra vakti için sağmak üzere evde olur idi.

O sütlü keçiler sofra ve taâm vakti için sağılmak üzere sürüden eve getirilmiş olurlar idi.

78. O kıtlık babası olan Úc ibn Guz, ekmeği ve taâmı ve o her yedi keçinin sütünü yedi.

“Bû-kaht”, “kıtlık babası” demektir ki, evdeki yemekleri bitirip ev halkını kıtlığa giriftâr eden misâfire mahsûs bir lakabdır. “Ûc”, Nûh (a.s.) zamânında yaşadığı rivâyet olunan gāyet uzun boylu ve doymak bilmeyen bir şahsın ismidir. “Úc ibn Avk” derler (Gıyâsü'l-Lügāt). “Guz”, Türkler'den bir tâifedir ki Sultan Sencer zamanında Horasan'a tecavüz edip memleketin hükümdarını esir etmişler ve orada icrâ-yı hükümet etmişlerdir. Gāyet vahşî ve kan dökücü bir tâife imişler. Misafirin “Ûc” ismindeki şahsa teşbîhi çok yemesinden nâşidir. “Guz” tâifesi efrâdına teşbîhi de tab'ında vahşet olmasındandır.

79. Ehl-i beytin hepsi hışm-alud oldular. Zîrâ hepsi keçinin sütüne tama' edici idiler.

“Alû”, “âlûde”nin muhaffefidir. "Hışm-âlûde", vasf-ı terkîbîdir, "öfkelenici" demektir. Ya'ni, "Misafirin evdeki taâmları ve sütü bitirmiş olmasından dolayı Resûl-i Ekrem hazretlerinin ehl-i beyti öfkelendiler. Zîrâ hepsi keçinin sütüne muntazır idiler ve başka gıda da yok idi."

80. Bir obur mi'deyi davul gibi yaptı. On sekiz adamın kısmetini yalnız yedi.

"Tabl-hâr", çok yiyici ma'nâsınadır. Zîrâ yemeden ve içmeden onun karnı davula benzer. "On sekiz" adedinden murâd, tahdîd değildir, bu adamın çok yediğini tefhîm içindir (Sultan Veled hazretleri). "Tablî"deki yâ, vahdet içindir; zarûret-i şiirden dolayı "hâr"a (خوار) takaddüm etmiştir. Aslı (طبل خواری) olmak lâzım gelir, "bir obur" demek olur. Ya'ni, "Bir obur olan misafir mi'desini davul gibi şişirdi, birçok adamın yiyeceği taâmı yedi."

81. Yatmak vaktinde gitti ve odada oturdu. Sonra câriyecik öfkeden kapıyı bağladı.

Obur misafir uyku vaktinde kendisine gösterilen odaya gidip oturdu ve hâne-i saâdette bulunan câriyecik dahi yiyeceğimizi yedin, bizi aç bıraktın diye öfkelenerek odanın kapısını bağladı.

82. Dışarıdan kapının zincirini bıraktı. Zîrâ ondan öfkeli ve derdli idi.

Câriye kapının dışarısından zincirini halkaya geçirdi ve kapıyı içeriden açılamayacak bir sûrette kapattı. Zîrâ câriye misafirin çok yemesinden öfkeli ve aç kalmasından derdli idi. Bu kapamayı ona bir cezâ olmak üzere yaptı.

83. Vaktaki kâfire gece yarısında sabah vaktine kadar takāza ve karin ağrısı geldi.

"Takāzā", def-i tabîîden kinâyedir.

84. Kendi döşeğinden kapı tarafına acele etti. Vaktāki o elini kapıya koydu, bağlı buldu.

Def'-i tabîî için döşeğinden kalkıp kapı tarafına koştu, kapıyı açmak istediği vakit dışarıdan bağlanmış bir hâlde buldu.

85. O tedbîr yapıcı kapıyı açmakta türlü türlü tedbir yaptı, halbuki o açık olmadı.

"Tabl-hâr", çok yiyici ma'nâsınadır. Zîrâ yemeden ve içmeden onun karnı davula benzer. "On sekiz" adedinden murâd, tahdîd değildir, bu adamın çok yediğini tefhîm içindir (Sultan Veled hazretleri). "Tablî"deki yâ, vahdet içindir; zarûret-i şiirden dolayı "hâr"a (خوار) takaddüm etmiştir. Aslı (طبل خواری) olmak lâzım gelir, "bir obur" demek olur. Ya'ni, "Bir obur olan misafir mi'desini davul gibi şişirdi, birçok adamın yiyeceği taâmı yedi."

86. Takāzā takāzā üzerine hâne dar oldu. O hayran ve aciz ve bî-hûş kaldı.

"Kazâ-yı hâcet sıkıntısı birbiri arkasına onu tazyîk etti. Bu sıkıntıdan dolayı evin içi başına dar oldu. Ne yapacağını bilemeyerek hayrette kaldı ve âciz oldu ve kendinden geçecek bir hâle geldi." "Deng", burada "bîhûş” ma'nâsınadır.

87. O tedbîr etti ve uykuya sürtündü. Uykuda kendisini vîrânede gördü.

"Hazîden", sürtüne sürtüne yürümek ma'nâsınadır. Ya'ni, "O misafir son bir çare olmak üzere kendisini sıktı ve zor ile ve tekellüf ile uykuya daldı. Rü'yâsında kendisini vîrânede gördü." Zîrâ ehl-i nefs olan kimselerin gördüğü rü'yâların pek çoğu kendi fikir ve hâlinin aksidir.

88. Zîra ki, onun hatırında vîrâne var idi. Rü'yâda dahi onun manzarı oraya oldu.

"Zîrâ def-i hâcet tazyîkı altında bulunan misafirin hatırında bir vîrâne hayâli var idi. Rü'yâda dahi onun mahall-i nazarı bir vîrâne oldu." Ma'lûmdur ki hadîs-i şerîfde النوم اخ الموت ya'ni "Uyku ölümün kardeşidir" buyrulur. Diğer bir hadîs-i şerîfde dahi كما تعيشون تموتون وكما تموتون تحشرون ya'ni "Yaşadığınız gibi ölürsüzüz ve öldüğünüz gibi haşrolursunuz" buyurulmuştur. Binâenaleyh insan uyanıklık hâlinde ne fikir ve hayâl sahibi ise rü'yâ âleminde de o fikir ve hayali görür. Bunun gibi dünyâda ne hâl ve sıfat üzerine yaşamakta ise öldüğü vakit berzahda dahi o hâl ve sıfat içinde kalır.

89. Vaktaki kendisini hâlî bir vîrânede gördü, o derhal muhtaç olduğu gibi pisledi.

"Vaktāki o misafir rü'yâsında kendisini nâsdan hâlî ve tenhâ bir vîrânede gördü, derhal ihtiyacı vech ile pisledi." "Rîden", kazâ-yı hâcet etmek demektir. O misafir içeriden kapıyı açmak için türlü türlü çâreler bulmak için tepindi ve uğraştı durdu, bir türlü o kapı açılmadı.

90. Uyandı ve o yatağı pislik dolu gördü. Iztırâbdan dîvâne oldu.

91. Toprağın örtmediği böyle rüsvâylıktan dolayı onun içinden yüz hurûş zâhir oldu.

“Hurûş”, burada “feryâd” ma’nâsınadır. “Hâk-pûş”, sâtir ve örtücü olmaktan kinâyedir. Ya’ni, “O misâfir kendisinin bu rezâletini hiçbir örtücü ve setr edici şey olmadığı için ne yapacağını bilemedi ve içinden feryadlar ve ıztırâblar başgösterdi.”

92. Dedi: “Benim uykum uyanıklığımdan beterdir. Zîrâ bu tarafta yerim ve o tarafta pislerim.”

93. Mezar dibinde olan kâfir gibi “Vâ sübûr, vâ sübûr!” diye bağırır idi.

“Sübûr”, helâklik demektir. “Vâ sübûrâ!”daki elif nidâ içindir. “Vâ”, tees-süf ve hasret makâmında olan nidâdır. “Vâ sübûrâ!”, “ey helâklik, neredesin!” demek olur. Ya’ni, “O misâfir kendi rezâletini gördüğü vakit helâk olmayı ve yok olmayı temennî ederek vâ sübûrâ! vâ sübûrâ! diye bağırır idi.” Nitekim kâfirler mezarın ka’rında ya’ni hayât-ı berzahiyyede dünyâda inkâr ettikleri hayât-ı uhreviyyenin varlığını gördükleri vakit yok olmayı temennî edip böyle nidâ edeceklerdir. Onların bu hâli sûre-i İnşikâk’taki وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ وَرَاءَ ظَهْرِهِ فَسَوْفَ يَدْعُو ثُبُورًا (İnşikâk, 84/10-11) ya’ni “Ve ammâ kitâb-ı a’mâli ar-kasından verilen kimse, keşke helâk olup yok olaydım! diye temennî eder” âyet-i kerîmesinde beyân buyrulur. Ve kezâ sûre-i Furkan’da da böyle buyrulur: وَإِذَا أُلْقُوا مِنْهَا مَكَانًا ضَيِّقًا مُقَرَّنِينَ دَعَوْا هُنَالِكَ ثُبُورًا لَا تَدْعُوا الْيَوْمَ ثُبُورًا وَاحِدًا وَادْعُوا ثُبُورًا كَثِيرًا (Furkan, 25/13-14) ya’ni “Kâfirler azâb mahallinden dar bir yere atıldıkları vakit orada helâklerini isterler. Onlara denilir ki: Bu günde bir helâklik istemeyin. Çok çok helâk ve yok olmak isteyin!”. Ba’zı nüshalarda ikinci mısrâ’ “Nitekim kâfirler nüşûr gününde he-lâklık diye bağırırlar” demek olur. Ba’zı nüshalarda da “hemçû cân-ı kâfirân ez ka’r-ı gûr” vâki’dir, hepsi bir ma’nâyadır.

94. Ne vakit bu gece tamam olur, açılmaktan kapının sesi zahir olur diye muntazır idi.

"Ser şüden şeb", gecenin bitip tamâm olmasından kinâyedir. Ya'ni, "Yatağı telvîs eden bu misafir, ne vakit gece tamâm olur da açılmak sebebiyle kapının sesi zâhir olur diye bekleyip durur idi."

95. Tâ ki o yaydan bir ok gibi kaçsın, tâ ki onu hiç kimse böyle görmesin!

Ya'ni, o bekler idi ki kapı açılsın da yaydan çıkan bir ok gibi kaçsın ve onu hiçbir kimse bu hâl-i rezâlet içinde görmesin!

96. Kıssa çoktur, kısa ediyorum. O kapı açıldı, derd ve gamdan kurtuldu.

Ya'ni misafirin o geceki ıztırabının hikâyesi çoktur, kısa kesiyorum. Nihâyet odanın kapısı açıldı, o misafir de derd ve gamdan kurtuldu. Ba'zı nüshada از درد و غم yerine آخر ز غم vâkî'dir. "Nihâyet gamdan kurtuldu" demek olur.