Mustafa (a.s.)ın misâfire oda kapısını açması ve o açıcının hayalini görmesin ve utanmasın da serbestçe dışarıya gitsin diye kendisini gizlemesi
2. bölüm / 26 · 6117 kelime · ~31 dk okuma
97. Mustafa sabah geldi ve kapıyı açtı. Sabahleyin o gümrâha o yol verdi.
Vaktâki sabah oldu, Server-i âlem Mustafa (a.s.) gelip odanın kapısını açtı ve sabahleyin erkenden o hazret, o yolunu şaşırmış olan kâfire yol verdi.
98. Mustafa kapıyı açtı ve gizlendi, tâ ki o mübtelâ utangan olmaya!
Mustafa (a.s.) Efendimiz odanın kapısını açmakla beraber böyle bir mihnete ve sıkıntıya mübtelâ olan misafir zât-ı şerîflerinden utanmamak için kendilerini gizledi.
99. Tâ ki o dışarıya serbest gide, tâ ki kapıyı açanın arkasını ve yüzünü görmeye!
100. Ya bir şeyin arkasında nihan oldu, ya ondan onu Hudâ'nın dâmânı örtmüştür.
Resûl-i Ekrem hazretlerinin gizlenmesi, ya bir maddî şeyin arkasına saklanmak sûretiyle vâki' oldu veyâhud Hak Teâlâ, o hazreti misafirin nazarından eteğini örtmek sûretiyle vâki' oldu. "Hakk'ın eteği"nden murâd, "Settâr" ism-i şerîfinin eseridir. Bu ma'nevî bir örtüdür, bu örtünün mâhiyetini ve hakîkatini maddiyât ile ta'rîf etmek mümkin değildir. Nitekim maddiyât âleminde bile henüz sırrı ve hakikati anlaşılmayan şeyler çoktur. Meselâ manyatizma maddiyât âleminde zâhir olan bir eserdir. Fakat künhünü ve hakîkatini ta'rif etmek mümkin değildir. Bu gibi ahvâl evliyâ-i muhakkıkîn indinde vâki'dir.
Nitekim Nefehâtü'l-Üns'te Hüseyin bin Hameviyye menkıbesinde şöyle bir hadise menküldür: Ebû Cafer el-Harrâr dedi ki: "Ben bir cemaatle Hasan bin Hamevî'nin meclisinde oturmuş idim. O başını önüne eğmiş idi. Ansızın bir sayha attı ve o sayha ile bizim gözümüzden kayboldu. Birbirimize bakıştık. Üç gün onu görmedik. Üç gün sonra gördük ki, mescid kapısından içeriye girmekte idi. Rengi değişmişti. Heybetinden kimsenin söz söylemeye mecâli olmadı. Şeyh Ebû Abdullah Hafif'e bu hâlin aslı nasıl oldu, diye sordular. Cevâben dedi ki: O yerinden gitmedi, fakat onun üzerine bir libâs örttüler ki o libâs ile gözlerden kayboldu."
101. Allah[ın] boyası gâh mestûr eder. O nâzır üzerine bir bî-çûn perde peydâ eder.
"Sıbğa", boya demektir. "Tenîden", burada "peydâ etmek" ma'nâsınadır ve bu masdarın müteaddid ma'nâları vardır, nitekim sırası geldikçe beyân olunmuştur. "Allah'ın boyası"ndan murâd, sıfât ve esmâ-i ilâhiyyedir. Ya'ni, "Allah Teâlâ'nın sıfât ve esmâsı ara sıra Settârlık ile zâhir olup örter. O bakan kimsenin gözüne ta'rîfe sığmayan bir perde peydâ eder."
102. Hatta kendinin yanında hasmı görmez. Hâlik'ın kudreti ondan ziyadedir, ziyade!
Nitekim Resûl-i Ekrem hazretleri Mekke-i Mükerreme'den hicret buyurdukları gece Kureyş kâfirlerinin muhâsarası altında bulunan evden Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) ile birlikte çıktılar. وَجَعَلْنَا مِن بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ (Yâsîn, 36/9) Ya'ni "Biz onların önlerinden ve arkalarından sed yaptık. Binâenaleyh onları örttük, onlar görmezler" âyet-i kerîmesini okuyup kâfirlerin arasından geçti, hiçbirisi onları göremedi.
103. Mustafâ onun gece ahvalini gördü. Fakat Rabb'inin fermanı mâni' idi.
Mustafa (a.s.) Efendimiz gece vakti o misafirin ahvâlini ve ıztırabını bulundukları mahalden görmekte idi. Fakat onu o sıkıntıdan kurtarmak için Rabbinin emr ü fermânı mâni' olmuş idi; ve emr-i ilâhî ile onu o hâlde bıraktı.
104. Tâ ki habttan evvel bir yol aça, tâ o fezâhattan bir kuyuya düşmeye!
"Habt", kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır; burada "gece vakti nereye gittiğini bilmeksizin kör gidişi gibi bastığı yeri görmeyerek gitmek" ma'nâsınadır. Ya'ni "Resûl-i Ekrem hazretlerinin gece vakti kapıyı açmaması ona rahmet-i ilâhiyye nev'inden idi; ve ona kapıyı açsa karanlıkta fırlayış hâne-i saâdetten çıkacak ve bastığı yeri görmeyerek gidecek idi; ve belki de o yaptığı fezâhat ve rüsvâylık yüzünden gece karanlığında bir kuyuya da düşebilecek idi."
105. Fakat hikmet ve emr-i âsumânî var idi, tâ ki o kendisini öyle göre!
"Sıbğa", boya demektir. "Tenîden", burada "peydâ etmek" ma'nâsınadır ve bu masdarın müteaddid ma'nâları vardır, nitekim sırası geldikçe beyân olunmuştur. "Allah'ın boyası"ndan murâd, sıfât ve esmâ-i ilâhiyyedir. Ya'ni, "Allah Teâlâ'nın sıfât ve esmâsı ara sıra Settârlık ile zâhir olup örter. O bakan kimsenin gözüne ta'rîfe sığmayan bir perde peydâ eder."
106. Çok adâvetler vardır ki o dostluk olur. Çok harablıklar vardır ki o mi'mâr- lık olur.
Zîrâ çok düşmanlıklar vardır ki, sonunda dostluğa mübeddel olur. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) Resûl-i Ekrem hazretlerinin vücûd-ı saâdetlerine sû-i kasd için çıktı; ve onun bu kasdı ve düşmanlığı dostluğa mübeddel oldu. Ve cenâb-ı pîr efendimiz bu ma'nâyı Fîhi Mâ Fih'in 43. faslında şöyle buyururlar: "Hz. Ömer yalın kılıç mescid-i nebevîye teveccüh etti. O sırada Cebrâîl (a.s.) vahiy getirdi: "Yâ Resûlullah, işte Ömer müslüman olmak için geldi. Onu yanına al!" dedi. O esnâda idi ki Hz. Ömer mescidin kapısından içeriye girdi; ve nûrdan bir ok Mustafa (a.s.) Efendimiz cânibinden çıkıp kalbine sap- landığını âşikâre gördü. Bir na'ra vurup bîhuş olarak düştü. Canında bir mu- habbet ve aşk zâhir oldu ve şiddet-i muhabbetten Hz. Risâletpenâh'ın kapı- sında eriyip mahvolmak istedi ve: "Yâ Nebiyyallah bana îmân arz buyur ve o kelime-i mübarekeyi söyle, ben işiteyim!" dedi. Ve müslüman oldukta dedi ki: “Şimdi yalın kılıç senin vücûd-ı mübârekine kasda gelmiş idim. Bundan sonra onun kefâreti olmak üzere senin hakkında her kimden senin şân-ı şe- rîfine nakîsa veren bir şey işitir isem filhâl ona aman vermeyeyim!" Ve kezâ çok harablıklar vardır ki sonunda ma'mûrluğa sebeb olur.
107. Bir fuzûl, pislik dolu olan yatağı kasden Resûl'ün huzûruna getirdi.
"Fuzûl", ma'nâsız iş yapan ve söz söyleyen kimseye derler, Türkçe'de "geveze" demek olur. Ya'ni, "Hâne-i saâdette bulunan bir geveze hizmetçi o yatağı kasden Resûl-i Ekrem hazretlerinin huzûr-ı şerîfine getirdi."
108. Dedi ki: "Senin misafirin böyle yapmıştır, gör!" Alemlerin rahmeti bir tebessüm buyurdu.
O mülevves yatağı getiren hizmetçi Resûl-i Ekrem hazretlerinin o misâfi- re hiddet buyuracaklarını zannederek: "Yâ Resûlallah, gör ki senin misafirin bu gece böyle bir rezâlet yapmıştır!" dedi. Halbuki وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ (Enbiyâ, 21/107) ["Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik"] âyet-i kerîmesi mûcibince vücûd-ı şerîfi âlemlere rahmet olan Server-i âlem Efendimiz hiddet buyurmak şöyle dursun, bir de tebessüm buyurdular.
109. Buyurdu ki: "O mitharanı buraya önüme getir, tâ ki hepsini kendi elim ile yıkayayım!"
"Mithara", ism-i âlet olup içine su konulan ibrik ve sâiredir, âlet-i tathîr demektir. Ya'ni, "Resûl-i Ekrem hizmetçinin sözüne veyâhud misafirin hâline gülmekle beraber hizmetçiye buyrudular ki: "Su kabını buraya huzûruma getir ki, bu pislikleri kendi elim ile yıkayayım!""
110. Her bir kimse sıçradı ve dedi ki: "Bizim canımız ve cismimiz Allah için sana kurban olsun!"
111. "Bu pisliği biz yıkayalım, sen bırak! Bu üslûb elin işidir, gönlün değil!"
Ya'ni, hâne-i saâdette bulunanların hepsi yerlerinden sıçrayıp dediler ki: "Bizim canımız ve cismimiz ve sûretimiz ve ma'nâmız Allah için sana kurban olsun! Bu pisliği biz yıkayalım. Zîrâ bu gibi mülevvesât-ı mâddiyyeyi temizlemek üslûbu, kesîf ve maddî olan ellerin işidir. Latîf ve ma'nevî olan gönlün işi değildir! Yâ Resûlallah, senin vücûd-ı şerîfin ise latîf ve ma'nâdır ve gönül hükmündedir."
112. "Ey Le-amrük, Hak sana "amr" ta'bîr etti, binaenaleyh halife yaptı ve kürsü üzerine nasbetti."
Bahru'l-Ulûm ve İmdâdullah (k.s.) kendi şerhlerinde buyururlar ki "Ey Le-amrük" hitâbı Resûl-i Ekrem efendimize "Bunu biz yıkayalım!" diyenlerin hitâbıdır. Ya'ni "Ey metbûumuz olan nebiyy-i zîşân, senin hayatına yemin ederiz, muhakkak Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'inde sûre-i Hicr'de لعمرك إِنَّهُم لَفِي سَكْرَتِهِم يعمهون (Hicr, 15/72) Ya'ni "Ey habîbim, senin hayatına ye- mîn ederim ki, muhakkak bu Lût kavmi dalâletlerinde mütehayyirdirler" âyet-i kerîmesinde sana "hayat" ta'bîr etti ve kendini senin hayatın kıldı. Zîrâ senin bekān, bekā-yı Hak'tır. Ve bu ma'nâda sebeb budur ki, yemin ancak Hakk'ın hayâtına ve zâtına yakışır. Zîrâ gayrın ömrünün bir i'tibârı yoktur; ve Hak için zevâl dahi yoktur. Binâenaleyh senin için zevâl olmaz; ve Hak seni kendi halîfesi yaptı. Halîfenin hayatı ve bekāsı müstahlifin hayâtının aynıdır. Zîrâ Hakk'ın zâtı kendi esmâ ve sıfatıyla halîfede zahir olmuştur.
Ve dîğer şârihler "Ey Le-amrük" hitâbını kelâm-ı Hakk'ın nakil ve hikâyesinden addederler. Ve ma'nâsını da böyle beyân ederler ki: "Hak Teâlâ "Le-amrük" kavl-i şerîfinde sana "amr" ta'bîr buyurdu ve senin ömrüne yemîn etti ve seni "amr" ile yâd etti; Ve âdet-i Arab budur ki gāyet azîz ve muhterem olan kimsenin ömrüne yemîn ederler. Binâenaleyh böyle yemin son derece izzete delâlet eder. İmdi seni kendi halîfesi yaptı".
Halbuki hafi değildir ki bu ma'nâ tekellüfdür. Zîrâ hilafet, halîfenin üzerinde Hakk'ın fer'i olduğundan hilâfetin ve son derecedeki izzet ve ihtirâmın aralarındaki alâka anlaşılamaz.
113. Biz senin hizmetin için yaşıyoruz. Mâdemki sen hizmet ediyorsun, o hâlde biz neyiz?
114. Buyurdu ki: "Onu biliyorum, velâkin bu bir saattir ki, bunu yıkamakta kendimce bir hikmet vardır."
Resûl-i Ekrem hazretleri onlara cevâben buyurdu ki: "Bu söylediklerinizi biliyorum. Fakat bu saat bir saattir ki, bu mülevvesâtı bizzat yıkamakta bir gizli hikmet vardır."
115. Muntazır oldular, dediler ki: "Bu Peygamber'in sözüdür, nihayet zahir gele ki bu esrâr nedir?"
Resûl-i Ekrem'in "Bunda hikmet vardır" buyurması üzerine yıkamak emrine teşebbüsten vazgeçip, "Bu Resûl-i Ekrem'in sözüdür, bakalım bunun içinden ne gibi sırlar zuhûr edecektir", diye beklediler. mîn ederim ki, muhakkak bu Lût kavmi dalâletlerinde mütehayyirdirler" âyet-i kerîmesinde sana "hayat" ta'bîr etti ve kendini senin hayatın kıldı. Zîrâ senin bekān, bekā-yı Hak'tır. Ve bu ma'nâda sebeb budur ki, yemin ancak Hakk'ın hayâtına ve zâtına yakışır. Zîrâ gayrın ömrünün bir i'tibârı yoktur; ve Hak için zevâl dahi yoktur. Binâenaleyh senin için zevâl olmaz; ve Hak seni kendi halîfesi yaptı. Halîfenin hayatı ve bekāsı müstahlifin hayâtının aynıdır. Zîrâ Hakk'ın zâtı kendi esmâ ve sıfatıyla halîfede zahir olmuştur."
Ve dîğer şârihler "Ey Le-amrük" hitâbını kelâm-ı Hakk'ın nakil ve hikâyesinden addederler. Ve ma'nâsını da böyle beyân ederler ki: "Hak Teâlâ "Le-amrük" kavl-i şerîfinde sana "amr" ta'bîr buyurdu ve senin ömrüne yemîn etti ve seni "amr" ile yâd etti; Ve âdet-i Arab budur ki gāyet azîz ve muhterem olan kimsenin ömrüne yemîn ederler. Binâenaleyh böyle yemin son derecede izzete delâlet eder. İmdi seni kendi halîfesi yaptı".
Halbuki hafi değildir ki bu ma'nâ tekellüfdür. Zîrâ hilafet, halîfenin üzerinde Hakk'ın fer'i olduğundan hilâfetin ve son derecedeki izzet ve ihtirâmın aralarındaki alâka anlaşılamaz.
116. O bu pislikleri cidd ile yıkar idi. Hâssaten Hakk'ın emrindendir, taklîd ve riyâ değildir.
Resûl-i Ekrem hazretleri o misafirin pisliklerini kemâl-i ciddiyetle yıkar idi. Çünkü böyle yapması Hak Teâlâ hazretlerinin emr-i husûsîsi îcâbından idi. O hazret bu fiili hüsn-i ahlâk sahiblerine taklîd için veyâhud halka bir tevâzu' gösterişi yapmış olmak için değil idi.
117. Zîrâ onun kalbi derdi ki: "Bunu sen yıka ki, burada kat kat hikmet vardır!"
Ya'ni, Resûl-i Ekrem hazretlerine bu işte vâki' olan emr-i husûsî-i ilâhî ve vahy-i rabbânî melek vasıtasıyla değil idi, vahy-i kalb ile vâki' olmuş idi.
سبب رجوع کردن آن مهمان بخانه مصطفى عليه السلام در آن ساعت آمد که مصطفی علیه السلام نهالين ملوث او را بدست مبارک خود میشست و خجل شدن و جامه چاك كردن و نوحه و زارئ او بر خود و بر حال خود
Mustafa (a.s.)ın hânesine misafirin rücû' etmesi sebebi. O sâatte geldi ki, Mustafâ (a.s.) hazretleri, onun mülevves olan yatağını kendi mübarek eliyle yıkardı; ve onun utanması ve elbisesini yırtması ve onun kendi nefsine ve kendi hâline feryâdı ve zârîliği
118. Kâfirciğin yadigâr bir heykeli var idi. Onu gāib gördü ve o kararsız oldu.
119. Dedi: "O oda ki ben yer tuttum, heykeli orada habersiz bıraktım."
Ya'ni, hâne-i saâdette gece misafir kalıp yatağını berbat eden kâfirciğin yâdigâr bir heykeli var idi. Kemâl-i hacâletle hâne-i saâdetten kaçtığı sırada bu heykelini kaybolmuş gördü ve ıztırâba düştü; ve onu aramak mecbûriyetinde kaldı. Dedi ki: "Bu heykeli mutlaka ben gece kaldığım odada düşürdüm."
120. Gerçi onun utanması var idi; ve onun utanmasını hırs götürdü. Hırs, ejderhadır, küçük bir şey değildir.
Ya'ni, o misafir geceki hâlinden dolayı hâne-i saâdete dönüp heykelini aramağa utanıyordu. Velâkin heykelin hırsı utanmasına galib geldi. Zîrâ hırs bir ejderhâdır, küçük bir şey değildir. Utanmak gibi birtakım iyi seciyeleri kahreder.
121. Heykel arkasından acele Mustafa'nın evine koştu ve onu gördü.
"Vüsâk", ev demektir. Binâenaleyh misafirin hırsı galib olduğu için heykelinin arkasından acele Mustafa (s.a.v.) hazretlerinin hâne-i saâdetlerine koştu ve o hazreti gördü,
122. Ki, o Allah'ın eli o pisliği hem bizzat güzel yıkıyor idi ki, kötü gözlü ondan uzak olsun!
Bahru'l-Ulûm hazretleri bu beyt-i şerîfin şerhinde şöyle buyurur: "Kudve-i muhakkıkîn Şeyh-i Ekber hazretleri buyurdu ki: "Allah'ın eli", sûret-i Hak ve sûret-i halktan ibârettir; ve sûret-i âlem mazhar-ı esmâ ve sıfâttır; ve sûret-i Hak esmâ ve sıfatı câmi' olan Hakk'ın zâtıdır. Hak Teâlâ Âdem'i bu iki el ile ibdâ' buyurdu." Ve kezâ Hz. Şeyh-i Ekber "iki el"i esmâ-i celâl ve cemâl ile tefsîr buyurdu. Ve Şeyh Muhibbullah(?) (k.s.) Fusûs Şerhi'nde buyurdular ki: Hakk'ın sıfatı ve sûreti arasında zâhiriyyet ve mazhariyyetden başka fark yoktur. Hz. Mevlânâ (k.s.) bu ma'nâya binâen Resûl-i Ekrem hazretlerine "yedullah" ta'bîr buyurdu. Zîrâ Server-i âlem Efendimiz'in zât-ı mübârekleri sûret-i Hak ve sûret-i âlem arasını ve esmâ-i mütekābiliyyeyi câmi'dir." Diğer şârihler, bu beytin ma'nâsını böyle yazmışlardır: "Resûl-i Ekrem hakkında Hak Teâlâ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ (Fetih, 48/10) ya'ni “Allah'ın eli Ya'ni, hâne-i saâdette gece misafir kalıp yatağını berbat eden kâfirciğin yâdigâr bir heykeli var idi. Kemâl-i hacâletle hâne-i saâdetten kaçtığı sırada bu heykelini kaybolmuş gördü ve ıztırâba düştü; ve onu aramak mecbûriyetinde kaldı. Dedi ki: "Bu heykeli mutlaka ben gece kaldığım odada düşürdüm."
123. Onun heykeli hatırından gitti. Onda bir karışıklık zahir oldu, yakasını yırttı.
Heykelini aramaya gelen bu misafir, Resûl-i Ekrem'i bu vaziyette görünce pek ziyâde sevdiği heykel hatırından gitti. Bâtınında bir karışıklık zahir oldu. Bu karışıklığın eseri zâhirine de sirâyet ederek elbisesinin yakasını yırttı.
124. O iki elini yüzüne ve başına vururdu. Kafasını da duvara ve kapıya vururdu.
Ya'ni, onun bâtınındaki kargaşalık şiddetle zâhirinde de hüküm sürdü ve büyük bir cezbe içinde olduğundan elleriyle başına ve yüzüne vurur ve kafasını da duvara ve kapıya vururdu.
125. Öyle ki onun burnundan ve başından kan revân oldu; ve o Server ona merhamet etti.
O misafir o derece dövündü ki burnundan ve başından kan geldi; ve onun bu hâline Server-i âlem (s.a.v.) Efendimiz merhamet buyurdu.
126. Kâfir "Ey nâs korkun!" deyici olduğu hâlde na'ralar vurdu, halk onun üzerine toplandı.
O misafir bir taraftan böyle dövünür, bir taraftan dahi: "Ey nâs, ben aklımı ve muhâkememi kaybettim, benden korkun, size bir zararım dokunmasın!" diye de na'ralar vururdu. Onun bu hâl-i acîbini gören halk peyderpey etrâfına toplandı.
127. "Ey akılsız baş!" diye başına vururdu. "Ey nûrsuz göğüs!" diye göğsüne vururdu.
"Ber", burada "göğüs" demektir. Ya'ni, o kâfir: "Ey akılsız baş, şu tekzîb ettiğin zât-ı mübarekin hâl-i şerîfine bak da ibret al!" diye başına vururdu. "Ey nûr-ı irfan ve zekâdan mahrûm olan sîne ve kalb, bu izzet ve azamet-i nübüv-vet içindeki tevâzu'u gör de nûr-i îmân ile münevver ol!" diye göğsüne vururdu.
128. O secde ederdi, derdi ki: "Ey zemînin küllü, bu hakîr olan cüz' senden utanmıştır!"
"Mehîn", hor ve zelîl demektir. "Zemîn"den murâd, mezâhir-i esmâ ve sı-fât-ı ilâhiyye olan âlem-i kesâfet ve sûrettir. Resûl-i Ekrem Efendimiz bil-cümle sıfat ve esmâ-i ilâhiyyenin mazharı olduklarından bu mezâhir-i kev-niyyenin küllüdürler; ve sâir nâs ise esmâ-i müteferrikanın mezâhiri olduk-larından bu küllün cüz'üdürler. Fakat ehl-i gafletin ne külden ve ne de cüz'den haberleri yoktur. Cüz'iyyetleriyle beraber her birisi külliyet da'vâsı-na kıyâm ederler. Ya'ni, "O misafir huzûr-i Risâletpenâhî'de secde edip yü-zünü topraklara sererek derdi ki: "Sen bu âlem-i sûretin küllüsün, benim gi-bi hakîr ve zelîl olan bir cüz, bu anda senin huzûrunda utanmış bir hâlde!"
129. "Sen ki küllsün, O'nun emrine hâzı'sın. Ben ki cüz'üm, zâlim ve çirkin ve azgınım."
"Sen zemînin küllü olduğun hâlde yine hâzı' ve mütezellilsin. Ben ise cüz' olduğum hâlde zâlimim ve fiilim çirkindir ve emr-i Hakk'a karşı serkeşim ve azgınım!"
130. "Sen ki küllsün, horsun ve lerzânsın. Ben ki cüz'üm, hilafda ve sebak- [130] dayım."
"Sen zemînin küllü olduğun hâlde mütevâzısın ve alçak gönüllüsün ve Hak'tan titreyicisin. Ben ise cüz', olduğum hâlde küll olan sana karşı muhâ-lefetteyim ve her işte senin önüne geçmekteyim ve seni beğenmemekteyim."
131. Her zaman yüzünü göğe çevirir idi, derdi ki: "Ey cihanın kıblesi, yüzüm yoktur!"
O misafir bu sözleri söylerken her an yüzünü göğe çevirir ve âlem-i ulvî-ye müteveccih bulunur idi de derdi ki: "Ey cihânın kıblesi olan Nebiyy-i zî-şân, sana karşı yüzüm yoktur, fikrimden ve hâlimden ve kavlimden ve fiilim-den senin önünde utanmış bir hâldeyim!" nûr-ı irfan ve zekâdan mahrûm olan sîne ve kalb, bu izzet ve azamet-i nübüvvet içindeki tevâzu'u gör de nûr-i îmân ile münevver ol!" diye göğsüne vururdu.
132. Vaktaki hadden hariç titredi ve çırpındı, Mustafa onu kendi yanına çekti.
Vaktâki bâtınında zuhûr eden cezbe üzerine onun cismi haddinden ziyâde titredi ve çırpındı, Mustafa (a.s.) Efendimiz onu kendi yanına ve tarafına çekti.
133. Onu sakin etti ve onu çokluk okşadı; ve onun gözünü açtı ve ona ma'rifet verdi.
Resûl-i Ekrem hazretleri onun bâtınında tasarruf buyurup şiddet-i cezbesini teskîn etti ve onu okşadı ve tatyîb eyledi. Onun nefsinin ve aklının gözünü açtı; ve ona fehim ve irfân verdi. Zîrâ ağlamadan gülme hâsıl olur.
134. Bulut ağlamadıkça ne vakit çimen güler? Çocuk ağlamadıkça süt ne vakit cûş eder?
Nitekim bulut ağlar ve yağmurlarını döker. Onun ağlamasından çimenlerin gülmesi ve neşv ü nemâsı zâhir olur. Ve kezâ çocuk ağlar, anasının memesinde süt kaynar ve fışkırır.
135. Bir günlük çocuk, şefîk olan dâyeye erişmek için ağlayayım diye yolu bilir.
Bir günlük çocuk bile şefkatli süt ninesini ve mürebbiyesini kendi yanına celb için ağlayayım der ve süt ninesini celbetmenin yolunu bilir.
136. Sen bilmez misin ki, mürebbîlerin mürebbîsi, ağlamaksızın o bedava olarak sütü az verir.
"Sen bilmez misin ki, rubûbiyet-i mutlaka sahibi ve mürebbîlerin mürebbîsi olan Hak Teâlâ hazretleri, kul ağlamaz ve münâcât etmezse, ilim ve irfân sütünü bedava olarak az verir." Bu beyt-i şerîfden anlaşılır ki, sâlik ağlamaz ve Hakk'a niyâz etmezse, gerek mütâlaadan ve gerek sohbetten iktisâb ettiği ilim ve irfan az olur. Ağlayıp niyâz ederek "Rabbi zidnî ilmen" (Tâhâ, 20/144) ["Rabbim ilmimi arttır!"] demek îcâb eder.
137. "Ve'l-yebkû kesîran" buyurdu. Kulak tut, ta ki Kirdigar'ın fazlının sütü dökülsün!
Bu beyt-i şerîfde sûre-i Tevbe'de olan âyet-i kerîmeye işaret buyrulur. Âyet-i kerîme budur: فليضحكوا قليلاً وليبكُوا كَثِيرًا جَزَاء بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ (Tevbe, 9/82) Ya'ni "Kazandıkları şey sebebiyle cezâ verilmekle az gülsünler ve çok ağlasınlar". Bu âyet-i kerîme hadd-i zâtında münâfıklar hakkındadır. Fakat müfessirler hükmünün umûmî olduğunu beyân ederler. Nitekim Hz. Pîr efendimiz dahi bu hükmün umûmiyetine işaret buyururlar. Ya'ni, "Ey sâlik, Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'inde "Çok ağlasınlar!" buyurdu. Bu ma'nâya kulak tut ve böyle yap ki, Fâil-i Mutlak hazretlerinin fazl ve inâyetinin sütü dökülsün!"
138. Bulutun ağlaması ve güneşin harâreti vardır. Dünyanın direği ancak bu iki iplik bükücüdür.
"Tâb", "tâften" masdarından emr-i hazırdır. "Rişte", iplik; "rişte-tâb", vasf-ı terkîbî olup "iplik bükücü" demek olur ki, “nâzım olmak"tan kinâyedir. Ya'ni, "Bulutun ağlaması mesâbesinde olan yağmur vardır; ve güneşin dahi harâreti vardır. Dünyânın direği ancak bu iki nâzımdır. Zîrâ yağmur yağmasa, kuraklıktan nebâtât yanar ve hayvânât kuraklıktan helâk olur; ve eğer güneşin harâreti olmasa türlü meyveler pişmez ve çiçeklerde renk zâhir olmaz idi."
139. Eğer güneşin harâreti ve bulutun göz yaşı olmasa idi, ne vakit cisim ve araz iri ve kalın olurdu?
"Cisim"den murâd, alelumûm mâdde-i eşyâ ve "araz"dan murâd, bu mevâdd ile kāim olan sıfatlardır. Meselâ renkler alelumûm arazdır; ve bunların kesâfetle zuhûruna sebeb güneşin ziyâsı ve harâretidir. Zîrâ güneşin ziyâsı menekşe, çivîdî, mâvi, yeşil, sarı, turuncu, kırmızı olmak üzere yedi renklidir; ve meselâ bir çiçeğin mâvi görünmesi kendisini teşkîl eden mevâddın bu yedi ziyâdan altısını göstermeyerek yalnız mâviyi göstermesindendir. Diğer eşyânın renkleri de böyledir; ve harâret dahi bu ziyâya tâbi'dir. Yağmurun te'sîrât ve fevâidi ise îzâhdan müstağnîdir. Velhâsıl bunlar dünyâ dediğimiz bu âlem-i kesâfetin nizâmını te'mîne vâsıta olmak üzere mahlûktur. Cisimler ve arazlar bunlardan neşv ü nemâ bulur. İkinci mısra' Hind nüshaların- da کی شدی اجسام ما زفت و سطبر sûretindedir. "Ne vakit bizim ecsâmımız büyük ve kalın olurdu?" demek olur ki, meâlen farkı umûmiyet ve husûsiyetten ibârettir. "Sitabr (سطبر) yâhud "sitebr" (ستبر), "kalın ve galîz" demektir.
140. Eğer bu harâret ve bu ağlama asıl olmasa idi, bu her dört fasıl ne ma'mûr olur idi?
Eğer güneşin bu harâreti ve bulutların bu ağlaması, dünyanın nizâm üzere devrinde asıl ve esâs olmasa idi, ilkbahar, yaz, sonbahar ve kıştan ibaret olan dünyanın bu dört faslı ma'mûr olur mu idi?
Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Tedbîrât-ı İlâhiyye'sinde bu fasıllar hakkında şöyle buyurur: "İlkbahar faslı hem sıcak ve hem rutûbetlidir. Sıcaklık ile râtıblık hayâtın tabîatıdır; ve insanın nefs-i hayvaniyyesi muhakkak ilkbaharda hareket etmek ve gezmek ve mesîrelere teferrüce gitmek ve tenezzüh eylemek için neşât bulur; ve bu hâli herkes ilkbaharda kendi vücûdunda hisseder. Zîrâ bu haller bilcümle hayvânât ve nebâtât hakkında hareket-i tabîiyye zamânıdır. İşte nefs-i hayvâniyye hareket-i tabîiyye zamânı olan bahar sebebiyle ihtizâz eder. Yaz mevsimi sıcak ve kuraktır; ve sıcaklık ile kuraklık ateşin tabîatıdır; ve cism-i insânîde ihtiyarlık mukābilidir. Sonbahar soğuk ve kurudur, bu da vücûd-ı beşerde ölüm tabîatına tekabül eder. Ve kış zamânı soğuk ve yaştır. Bu da hayât-ı insâniyyede tab'-ı berzaha tekābül eder.
141. Güneşin harâreti ve cihanın bulutunun ağlaması mâdemki cihanı latîf ağızlı tutar.
"Hoş-dehân", tebessümden kinâyedir. Ya'ni, "Harâret ve yağmur mâdemki dünyayı mütebessim bir hâlde tutuyor ve çayırları ve çimenleri hâl-i terâvette bulunduruyor;"
142. Akıl güneşini harârette tut! Gözü, yaş parlatıcı bulut gibi tut!
"Binâenaleyh ey sâlik, sen dahi akıl güneşini tefekkür harâreti içinde tut ve göz yaşını da aklın bu tefekkürâtı harâretiyle bulutlar gibi parlatıcı ve dökücü yap!" Ma'lûm olsun ki, insan düşündüğü şeyde müstağrak olup bu tefekkürâtın eseri cisminde zâhir olur. Eğer mahzûn ve münkesir olursa gözünden yaşlar akmağa başlar. Nitekim bu ma'nâ sûre-i Mâide'de vâki' وَإِذَا سَمِعُوا مَا أُنزِلَ إِلَى الرَّسُولِ تَرَى أَعْيُنَهُمْ تَفِيضُ مِنَ الدَّمْعِ مِمَّا عَرَفُوا مِنَ الْحَقِّ (Mâide, 5/83) ya'ni "Resûl'e nâzil olan şeyi dinledikleri vakit sen onların gözlerinin Hak'tan ârif oldukları şeyden dolayı yaştan taştığını görürsün" buyurulur. Zîrâ kişi dinlediği şeyin teessüründen ağlayabilir. Binâenaleyh sâlik için en kestirme yol tefekkürdür. Nitekim hadis-i şerîfde تفكر ساعة خير من عبادة سبعين سنة Ya'ni "Bir dem tefekkür, yetmiş sene ibâdetten hayırlıdır" buyrulmuştur.
143. Sana küçük çocuk gibi ağlayıcı göz lâzımdır. O ekmeği az ye ki, ekmek senin suyunu götürdü.
Ey sâlik, sana küçük çocuklar gibi ağlamak lazımdır; ve bu ağlamak tefekkür ile hâsıl olur. Meselâ düşün ki cemâdâtın milyarlarda biri nebât mertebesine gelmez; ve nebâtâtın milyarlarda biri hayvân mertebesine gelmez; ve hayvanların milyonlarda biri de insanlık mertebesini bulamaz; ve insanların yüzbinlerde biri idrâk-i selîm ve akl-ı tâmm sâhibi olamaz; ve akl-ı tâmm sâhibi olanların binlerde biri mebde' ve meâdını düşünemez. Mebde' ve maâdını düşünenlerin binde biri doğru yolu göremez. İmdi ey sâlik, vaktâki sen bu merâtibi geçip idrâk-i hakāyık derdine düştün ve insan olduğun hâlde tab'an hayvâniyet dairesinde yaşadığını anladın, bu hâl senin için ağlanacak bir hâl değil midir? Binâenaleyh hayvanlığın îcâbı olan yemek ve içmekle az meşgül ol ki vücûdundaki kesâfet azalsın ve rûhun kuvvet bulup kalbinde rikkat hâsıl olsun. Eğer böyle yapmaz ve yemek ve içmekle meşgül olur isen kesâfet-i vücûdiyyen rikkat-i kalbe mâni' olup sende bu tefekkürâttan göz yaşı peydâ olmaz. "Adam sen de! Cenâb-ı Hak kerîmdir, elbet bize de bir gün inâyet eder!" demekle ömrün beyhûde geçer. Zîrâ senin bugünkü hâlin Hakk'ın inâyeti olduğu hâlde onun kıymetini bilmedin. Seni insan yaptığı hâlde bu ni'mete karşı küfrân edip hayvanlık tab'ını ihtiyâr ettin.
144. Mâdemki cisim azık iledir, can dalı yaprak dökücülükte ve hazandadır.
Cismin gıdâsı çok olduğu vakit, can dalı, sonbaharda ağaçların yaprakları döküldüğü gibi, kendi yaprakları mesâbesinde te'sîrâtını kaybeder. "Can dalı" ta'bîr buyurulması, efrâd-ı beşerdeki rûh-i insânînin rûh-i küllînin pertevi olduğuna işarettir. Rûh-i küllî bir "ağac"a ve efrâd-ı beşerin her birindeki rûh-i insânî de "dal"a teşbîh buyurulmuştur. وَإِذَا سَمِعُوا مَا أُنزِلَ إِلَى الرَّسُولِ تَرَى أَعْيُنَهُمْ تَفِيضُ مِنَ الدَّمْعِ مِمَّا عَرَفُوا مِنَ الْحَقِّ (Mâide, 5/83) ya'ni "Resûl'e nâzil olan şeyi dinledikleri vakit sen onların gözlerinin Hak'tan ârif oldukları şeyden dolayı yaştan taştığını görürsün" buyurulur. Zîrâ kişi dinlediği şeyin teessüründen ağlayabilir. Binâenaleyh sâlik için en kestirme yol tefekkürdür. Nitekim hadis-i şerîfde تفكر ساعة خير من عبادة سبعين سنة Ya'ni "Bir dem tefekkür, yetmiş sene ibâdetten hayırlıdır" buyrulmuştur.
145. Tenin azığı, canın azıksızlığıdır. Çabuk bunu eksiltmek ve onu ziyâde etmek lazımdır.
"Berg", burada "azık ve gıdâ" demektir. Sultan Veled hazretleri bu beyti şöyle îzâh buyururlar: "Cismâniyet ne kadar kavî olursa, rûhâniyet o kadar zayıf olur. Binâenaleyh rûh kavî olmak için cismâniyetin ziyâdeleşmesi esbâbını eksiltmek lazımdır."
146. Allah'a ikrâz edin, bu tenin azığından karz ver! Tâ ki ivazında gönülde çimen bitsin!
Bu beyt-i şerîfde sûre-i Müzzemmil'de vâki' وَأَقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا وَمَا تُقَدِّمُوا لِأَنفُسِكُم مِّنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِندَ اللَّهِ (Müzzemmil, 73/20) ya'ni “Allah'a karz-ı hasen ile ikrâz edin. Nefsiniz için takdîm ettiğiniz şeyi Allah'ın indinde bulursunuz" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde ulemâ-i zâhir derler ki: "Karz"dan murâd, Allah için sadaka vermek ve malını Hak yolunda sarf etmektir ki, gerek dünyâda ve gerek âhirette onun bedelini edâ ve ihsân eder. Ve ulemâ-i bâtın bu ma'nâ-yı zâhirîden başka dîğer bir ma'nâ dahi beyân edip derler ki: "Karz"dan murâd, kişinin vücûd-ı abdânîsidir. Bu vücûd-ı abdânînin huzûzunu Hak yolunda terk edip onu Hakk'a fedâ etmek onu karz-ı hasenle Hakk'a ikrâz etmektir ki, Hak bu karzı vücûd-ı Hakkānîsini vermek sûretiyle öder. Ve dîğer taraftan ehl-i hakîkat indinde "halka karz vermek" hakîkatte Hakk'a vermektir. Zîrâ halkın vücûdu, Hakk'ın varlığında ve vücudunda mütekevvin bir nümâyişten ibârettir. Nitekim hadîs-i kudsîde Mûsâ (a.s.)'a vârid olan hitâbda جعت فلم تطعمنى ya'ni “Acıktım, beni it'âm etmedin!" buyrulmuştur. Kulun it'âmı bu mertebe-i kevnde Hakk'ı it'âmdır. Beyt-i şerîfde hem ma'nâ-yı zâhirî ve hem de bu ma'nâ-yı bâtınîye işâret buyrulur. Ya'ni, “Bu cismin gıdâsından muhtaç olanlara tasadduk ve infâk et ki, Hak Teâlâ ona bedel senin kalbinde feyiz çimenleri bitirsin! Ve kezâ cisminin hazzını ve nefsini Hakk'a fedâ et ki, ona bedel olarak kalbinde müşâhede-i hakâik çimenleri bitsin ve her şeyi vücûd-ı Hakkānî ile göresin!"
147. Karz ver, tenin bu lokmasından eksilt! Tâ ki “Lâ aynun raet"in yüzü görünsün!
Bu beyt-i şerîfde اعددت لعبادى الصالحين مالا عين رأت ولا اذن سمعت و لا خطر على قلب بشر hadîs-i kudsîsine işâret buyurulur. Ya'ni “Sâlih kullarım için göz görmedik ve kulak işitmedik ve beşerin kalbi-ne hutûr etmedik şey hazırladım” hadîs-i kudsîsine işâret buyurulur. Ya'ni, “Huzûzâtını Hakk'a ödünç ver ve teninin bu lokmasından eksilt de Allah'a ikrâz et! Tâ ki bu zâhirî gözlerin görmediği vech ve zât müşâhede olunsun!” Bundan murâd tecellî-i zâtîdir. Ya'ni riyâzetle cismini zayıflat, rûhun kuvvet bulsun ve rûhun kuvveti netîcesinde sana tecellî-i zât vâki' olsun, demek olur.
148. Vaktâki ten kendisini gübreden hâlî ede, müşkten ve iclâle mensûb olan inciden dolu eder.
Vaktâki cisim hayvâniyetin muktezâsı olan yiyip içmeyi terk edip kendisini gübreden hâlî eder, Hak Teâlâ hazretleri o cismi rûhânî olan güzel kokulardan ve iclâle mensûb olan maârif ve hakâyık incilerinden dolu yapar.
Yiyip içmeyi terk etmekle insan yaşar mı? bu husûsta Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî (k.s.) hazretlerinin Tedbîrât-ı İlâhiyye'sinin 16. bâbındaki ibâreler aynen naklolunur: اعلم ان الغذاء سبب الهي موضوع لبقاء كل متغذ لا غناء له عنه وما بقى: بينا و بين الطبيعيين الا في الاشياء اعتيدت غذاء فنحن نجوز عدمها و ترك استعمالها الشهور و السنين مع بقاء الحيوة في المتغذ ببقاء الحرارة و الرطوبة الذي هو طبع الحيوة بصورة ما فما دام الحق يغذيه و يخلق الحيوة فيه بقى وهم يرون هذه الاطعمة التي هي عندهم اسباب وجود الحيوة و هذا الفصل لا يحتاج للكلام فيه مع المخالفين لانهم في عين الجمع مشغولين بقلوبهم مع الله Ya'ni “Ma'lûm olsun ki, muhakkak gıdâ her bir müteğaddînin bekâsı için mevzû' bir sebeb-i ilâhîdir. Ondan onun için gınâ yoktur. Ve bizim ile tabîiyyûn arasında eşyâda ancak i'tiyâd olunan gıdâ kaldı. İmdi biz bir sûretle hayâtın tab'ı olan rutûbet ve harâretin bekâsı sebebiyle müteğaddîde bekâ-yı hayâtla berâber aylarca ve senelerce onun ademini ve isti'mâlinin terkini tecvîz ederiz. Binâenaleyh Hak onu tağdiye ettikçe ve onda hayat yarattıkça bâkî kalır. Onlar ise indlerinde olan at'ımeyi vücûd-ı hayâta sebeb görürler. Ve bu fasıl onun hakkında muhâlifler ile kelâma muhtaç değildir. Zîrâ tarîk-ı tasavvuf, muhâliflerin mücâdelesi üzerine mebnî değildir. Zîrâ onlar ayn-ı cem' içinde olup nasıl lâyık olursa kalbleriyle Allah ile meşgûldürler.”
Gerçi Hz. Şeyh'in bu beyânâtı cismânîleri iknâ edemez. Fakat bu söz Hak yolunun sâliklerine mahsûstur. Bu husûsta cismânîlerin inkârlarının kıymeti yoktur. Zîrâ ehl-i tasavvuf indinde bu hakîkat fiilen sâbittir. Bu beyt-i şerîfde اعددت لعبادى الصالحين مالا عين رأت ولا اذن سمعت و لا خطر على قلب بشر Ya'ni "Sâlih kullarım için göz görmedik ve kulak işitmedik ve beşerin kalbi- ne hutûr etmedik şey hazırladım" hadîs-i kudsîsine işaret buyurulur. Ya'ni, "Huzûzâtını Hakk'a ödünç ver ve teninin bu lokmasından eksilt de Allah'a ikrâz et! Tâ ki bu zâhirî gözlerin görmediği vech ve zât müşâhede olunsun!" Bundan murâd tecellî-i zâtîdir. Ya'ni riyâzetle cismini zayıflat, rûhun kuvvet bulsun ve rûhun kuvveti neticesinde sana tecellî-i zât vâki' olsun, demek olur.
149. Bu murdarlıktan kurtulur ve temizlik götürür. Onun teni "Yutahhiraküm"den müntefi' olur.
“Yutahhiraküm” lafzıyla, sûre-i Enfal'de olan وَيُنَزِّلُ عَلَيْكُم مِّنِ السَّمَاءِ مَاءً لِيُطَهِّرَكُم به وَيُذْهِبَ عَنكُمْ رِجْرَ الشَّيْطَانِ (Enfal, 8/11) Ya'ni "Allah Teâlâ sizin üzerinize onunla temizlenmek için gökten su indirir ve sizden şeytanın murdarlığını giderir" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Bu âyetin sebeb-i nüzülü budur ki: Bedir gazâsında müşriklerin askeri su tarafında idi. Mü'minlere su tedariki güç oldu. Halbuki mü'minlerin ba'zılarına su da iktizâ etmiş idi. Şeytan onların kalbine "Eğer siz hak üzerine iseniz, niçin böyle susuz ve kirli bir hâlde kaldınız? Halbuki müşriklerin suyu boldur" diye vesvese vermeye başladı. Müteâkıben yağmur yağdı, asker-i İslâm suya kandılar; ve şeytanın vesveseleri onlardan zâil oldu. Cenâb-ı Pîr efendimiz "mücâhedeyi ve riyâzet”i "rahmet suyu"na teşbîh edip bu riyâzet sebebiyle sâlikin mâsivâ-yı Hak'la huzûzât-ı nefsâniyye cünüblüğünden kurtulacağını ve tahâret-i cismiyye hâsıl olup "Yutahhiraküm" âyet-i kerîmesinin ma'nâsından intifa' eyleyeceğini ve şeytanın vesveseleri zâil olacağını beyân buyururlar.
150. Şeytan seni korkutur ki, “Sakın ve sakın bundan pişman olursun ve mahzûn olursun!"
151. "Eğer sen bu heveslerden cismi arıtır isen, sonra pişman ve gamlı olacaksın!"
Ey sâlik, sen riyâzete başlayıp ekl ve şürbü tenkîs ettiğin vakit şeytan seni korkutur ve kalbine vesvese verip der ki: "Sakın sakın ha, bu mücâhede ve riyâzetten pişman olursun ve senin cismine yapacağı za'f ve fenâlıktan dolayı mahzûn olursun!"
152. "Bunu ye, hârdır ve mizacına ilaçtır; ve onu nef' ve ilaçtan dolayı iç!"
Ve kezâ der ki: "Şu nevi' gıdaları ye ki, onlarda harâret vardır ve senin tab'ın bâriddir. Binâenaleyh bu gıdalar senin mizâcının ilacı olur; ve şu mâyiâtı da vücûduna nef'i olduğu ve ilâç olacağı için iç! Zîrâ Resûl-i Ekrem hazret- ya'ni “Kavî olan mü’min hayırlıdır ve Allah Teâlâ’ya zayıf olan mü’minden daha sevgilidir” buyurur.
153. Hem bu niyet üzerine ki ten merkebdir. O şeyi ki huy etmiştir, ona o asvabdır.
"Hem bu niyet üzerine ye iç ki, ten rûhun merkebidir. Hadîs-i şerifde نفسك مطيتك فارفق بها ya'ni "Nefsin senin binek hayvanındır, ona rıfk ile muâmele et!" buyrulduğu cihetle nefsini zayıf düşürme ve onu aç bırakarak ta'zîb etme! Sonra sana merkeblik vazîfesini yapamaz. Ve nefsinin alıştığı şey her ne ise ona en asvab ve muvâfik olan şey de odur."
154. “Sakın huy döndürme ki ona halel gelir! Dîmâğa ve kalbe yüz illet doğar.”
Ya’ni, “Resûl-i Ekrem hazretleri اَعْطِ كُلَّ بَدَنٍ مَا تَعَوَّدَه ya’ni “Bedenin mecmû’na alıştığı şeyi ver!” buyurduğu cihetle bedenin i’tiyâdını bozma ve ülfet ettiği şey ne ise onu ver! Eğer buna muhâlif hareket edersen bedenin sıhhati bozulur. Dîmâğda ve kalbde birçok illetler peydâ olur. Sonra ibâdete kudretin kalmaz.”
155. O alçak şeytan böyle tehdîdler getirir. Halk üzerine yüz efsûn okur.
O alçak şeytan zâhirde ma’kûl görünen böyle tehdîdler gösterir. Fakat bunların hepsi cismi kuvvetlendirip rûhu zayıflatmak içindir. Halk üzere bu gibi birçok efsûn okur, ya’ni aldatıcı vesveseler söyler.
156. Kendisini devâda Calinos yapar. Nihâyet senin hasta olan nefsini aldatır.
“Calinos”, etıbbâ-i yunâniyyeden meşhûr bir hekîmin adıdır. Ya’ni, “Şeytan kendisini, senin nefsinin tedâvisi husûsunda Calinos gibi bir hâzık doktor yapar. Nihâyet senin ma’nen hasta olan nefsini aldatır ve o hastalık içinde imrâr-ı hayât etmesine sebeb olur.”
157. Der ki: “Bu sana, derd ve gamdan menfaattır.” Âdem’e dahi buğday hakkında bunu dedi.
leri المؤمن القوى خير و احب الى الله من المؤمن الضعيف ya'ni "Kavî olan mü'min hayırlıdır ve Allah Teâlâ'ya zayıf olan mü'minden daha sevgilidir" buyurur.
158. Hey hey, heyhâtı öne getir! Senin dudaklarını levîşeden büker.
"Hey", tehdîd ve tahvîf ve cezâ ve istihzâ mukābilinde haberdâr etmek ma'nâsında müsta'meldir. Ve "heyhât", Arabî'de "uzak oldu" ma'nâsınadır. Fârisîler tahassür ve teessüf makāmında kullanırlar. "Levîşe", nalbantların azgın hayvanların dudaklarını kıstıkları bir kıskıdır ki, "yavaşa" derler. Ya'ni, "Şeytan senin önüne böyle birtakım tehdîd haberlerini ve tahassür ve teessüfleri getirir. Bu tehdîd ve teessüfler hayvanların ağzına vurdukları kıskıya benzer. O şeytan bu kıskı ile senin dudaklarını sarar, bağlar."
159. Nal vaktinde atın dudakları gibi. Nihayet âdî taşı la'l gibi gösterir.
Cisim, "at"a ve şeytan, "nalband"a ve onun vesveseleri, "kıskı"ya ve huzûzât-ı nefsâniyye dahi "nal"a teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni, "Şeytan bu cism-i hayvânîni kendisinin dalâlet yolunda koşturmak için idrâkinin dudaklarını vesvese kıskısı ile büker ve ona huzûzât-ı nefsâniyye nallarını vurur. Nihâyet böyle bir kimseye âdî bir taşı la'l ve fenâyı iyi gösterir."
160. O senin kulaklarını atın kulağı gibi tutar; hırs ve kesb tarafına çeker.
Ya'ni, "Şeytan seni böyle bağladıktan sonra senin kulaklarından atın kulağı gibi tutar. Hırs-ı dünyâ ve kazanç tarafına çeker." Sultan Veled hazretleri kesbi, zarûrî olmayan ve ikāba müeddî olan kesb sûretinde şerh buyurmuşlardır. Zîrâ hayât-ı dünyeviyyede herkes ailesinin nafakasını şer'an kazanmakla mükelleftir ve ticaret meşrû'dur. Nitekim sûre-i Nisâ'da `يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لَا تَأْكُلُوا أَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ إِلَّا أَن تَكُونَ تِجَارَةً عَن تَرَاضٍ مِّنكُمْ` (Nisâ, 4/29) ya'ni "Ey mü'minler aranızda mallarınızı bâtıl sebeb ile yemeyin. Meğer ki birbirinizden O şeytan der ki: "Bu gıdâyı ye ki, senin vücudundaki ağrılara ve kalbinde gama ve sıkıntıya fâidesi vardır." O mel'ûn Adem (a.s.)a dahi buğday hakkında buna mümâsil söyledi ve vesvese verdi. Nitekim sûre-i Tâhâ'da Hak Teâlâ hazretleri ondan haber verir: فوسوس إليه الشيطان قَالَ يَا آدَمُ هَلْ أَدُلُّكَ عَلَى شَجَرَةِ الْخُلْدِ وَمُلْكَ لا يَبْلَى (Tâhâ, 20/120) Ya'ni “Şeytan ona vesvese verip dedi ki: "Yâ Âdem, sana ebediyet ağacına ve zevâli olmayan mülke delâlet edeyim mi?""
161. Senin ayağına iştibâhtan bir nal vurur ki, sen onun derdinden yoldan kalırsın.
Ya'ni, idrâkinin ayağına fakr ve zarûrete düşmek şübhesinden bir nal vurur. Tevekkül ve kanâati kalbinden kaldırır. Bu şübhe sende cem'-i mâl hırsını tevlîd eder. Vâridâtın yüz olup te'mîn-i maîşete kâfî iken bunu iki yüze çıkarmak için kalbin ve fikrin türlü türlü tedbîrlere mürâcaat etmekle meşgûl olur. Yoldan ya'ni tarîk-ı Hak'da terakkîden kalırsın; ve şeytanın emri altında yaşadığının farkına varamazsın. Bununla berâber ihvânın ile sohbet esnâsında Hakk'ın rezzâklığından bahsetmekten de utanmazsın.
162. Onun fiili o iki işte tereddüddür. “Bunu mu yapayım, yâhud onu mu yapayım?” Âgâh ol, akıl tut!
Şeytanın fiili, dünyâ ve âhiret işinde tereddüd ilkâ etmektir. İnsan bu ilkâya binâen tereddüde düşüp “Acabâ dünyâ umûruyla mı, yoksa kâmilen âhiret umûruyla mı meşgûl olayım?” der. Ey mütereddid olan kimse, eğer sende böyle hâl varsa bil ki, şeytanın ilkââtı altındasın, âgâh ol da aklını başında tut!
163. Onu yap ki Nebî'nin muhtârıdır. Onu yapma ki deli ve çocuk yaptı.
Gerek dünyâ ve gerek âhiret işlerinde Resûl-i Ekrem Efendimiz'in ihtiyâr buyurduğu yolu tut ki, selâmet ondandır. Zîrâ Resûl-i Ekrem Efendimiz'in sa'y-i küllîleri âhiret için olmakla berâber dünyâ umûrunu da büsbütün mühmel bırakmadılar. Ve makarr-ı dâimî olan âhiretin umûrunu külliyyen ta'tîl edip dünyâ umûruna dalmak akılsızlık ve deliliktir; ve dünyâ umûrunu ta'tîl edip büsbütün kendisini âhiret umûruyla meşgûl etmek dahi çocukça bir harekettir. İfrât ve tefrît her husûsta mezmûmdur. Bunun için sûre-i Kasas'ta وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللَّهُ الدَّارَ الْآخِرَةَ وَلَا تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا وَأَحْسِنْ كَمَا أَحْسَنَ اللَّهُ إِلَيْكَ (Kasas, 28/77) ya'ni “Allah'ın sana verdiği şeyde âhireti taleb et ve dünyâdan nasîbini unutma! Allah'ın sana ihsân ettiği gibi sen de ihsân et!” buyrulur. Binâ râzı ve hoşnûd olarak ve ticâret tarîkıyla ola!" buyrulur. Mezmûm olan şey ticârette hırs ve hîledir.
164. Cennet örtüldü, ne ile örtülmüş oldu? Mekrûhlar ile ki ondan ekin ziyâdedir.
Bu beyt-i şerîfde حُفَّتِ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ وَحُفَّتِ النَّارُ بِالشَّهَوَاتِ ya'ni "Cennet mekrûhlar ile örtüldü ve cehennem şehvetler ile örtüldü" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. Birinci mısra'daki "geşt", "olmak" ma'nâsına olan "geşten" masdarından fiil-i mâzîdir. İkinci mısra'daki "keşt", zer' ve ekin ma'nâsınadır. Ma'lûm olsun ki, nefis, ayn-ı cehennem olan bu âlem-i kesâfet ve tabîattan mahlûk olduğundan, meyli de kendi cinsi olan bu âlem-i kesâfete ve onun huzûzâtınadır. Ve rûh, âlem-i ulvîden olduğundan onun meyli kendi cinsi tarafınadır. İmdi nefse bu âlemin huzûzâtından vazgeçmek mekrûh ve iğrenç görünür. Halbuki cehennem bu dünyanın huzûzâtı ile ve şehevât-ı nefsâniyye ile örtülmüştür; ve cennet dahi onun mekrûh gördüğü ezvâk-ı rûhâniyye ile örtülmüştür. İm-di bir kimse mekrûhâtı ihtiyâr ederse, âlem-i âhiretteki intifâ'ı ziyâde olur.
165. Tedbîr ve dühadan yüz füsün getirir ki, her ne kadar ejderha ise de sepete koyar.
"Der selle kerden", sepete koymak demektir; habsetmekten kinâyedir. "Hîle", lügatte "kuvvet ve çâre ve tedbîr" ma'nâsınadır. “Dühâ”, zekâvet ve âlimlik ve cesâret ma'nâlarınadır. "Füsûn", sihirbazlık. Ya'ni, "Şeytan tedbîr ve zekâvet cinsinden birçok sihirbazlık ızhâr eder ki, bir kimse her ne kadar ilimde ve zekâda ejderha gibi kavî olsa bile onu yolundan alıkoyup kendinin dalâlet sepeti içine hapseder." Binâenaleyh hiçbir kimse benim dirâyetim ve zekâvetim vardır, şeytanın esîri olmam diyemez.
166. Eğer akıcı su olsa, onu bağlar; ve eğer zamanın âlimi olsa ona güler.
Abdülkerîm-i Cîlî (k.s.) el-İnsânü'l-Kâmil ismindeki eserinde buyurur ki: "Şeytanın külliyet i'tibariyle vesâit-ı ıdlâli yedidir: 1- Dünyâ ve dünyânın sû- enaleyh Resûl-i Ekrem hazretlerinin ihtiyâr buyurdukları tarîk, dünyâ umûrunda dahi Hakk'ı unutmayarak sa'y etmektir. Ve bu ma'nâ رِجَالٌ لَّا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَن ذِكْرِ اللَّهِ (Nûr, 24/37) ya'ni "Ricâl vardır ki onları ticaret ve satış Allah'ın zikrinden meşgül etmez" âyet-i kerîmesinde de beyân buyrulur.
167. Aklı bir yârin aklına yâr et! "Emruhum şûra"yı oku ve amel et!
"Yâr"dan murâd, insân-ı kâmildir. İkinci mısra'da sûre-i Şûrâ'da vâki' وَالَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِم وأقَامُوا الصَّلاةَ وأمرهم شورى بينهم وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ (Şûrâ, 42/38) ya'ni "O kimseler ki Rablerine icâbet ettiler ve namaz kıldılar; ve onların emri aralarında meşveret üzerinedir; ve onları irzâk ettiğimiz şey cinsinden infâk ederler" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ey sâlik, mâdemki sen ne kadar zekî ve âlim olsan, şeytanın tuzağına tutulmamanın imkânı yoktur. O hâlde bir insân-ı kâmilin aklını kendi aklına yâr ve yardımcı et! Düşündüklerini onunla meşveret et! Ve âyet-i kerîmenin hükmüyle amel eyle de fikrinde ilkāât-ı şeytâniyyeden eser olup olmadığını anla! Zîrâ insân-ı kâmil şeytanın ilkāâtını derhal bilir ve sana îzâh eder.