Mustafa (a.s.)ın o Arab misafiri okşaması ve onu iztırâbdan ve hacâlet ve nedâmet ve ümîdsizlik ateşinden dolayı kendi nefsi üzerine ettiği girye ve nevhadan teskîn etmesi
3. bölüm / 26 · 1743 kelime · ~9 dk okuma
168. Bu sözün nihayeti yoktur. O Arab o şahın eltâfından taaccübde kaldı.
Ya'ni, şeytanın insanı aldatıp yerden yere çarpması hakkındaki sözlerin nihâyeti yoktur. Biz misafir Arab kıssasına rücû' edelim: O misafir Arab dün- retleridir. 2- Tabîat ve şehevât ve lezzâttır. 3- Sâlih amellerdir. 4- Niyetler ve amellerdeki tefāzuldur. 5- İlimdir. 6- Adât ve taleb-i râhattır. 7- Maârif-i ilâhiyyedir. Bunların cüz'iyyatı nazar-ı i'tibâra alınırsa doksan dokuza bâliğ olur." "Hıbr", âlim ve zekî ve yahûdîlerin âlimi demektir.
169. Deli olmak istedi. Onun aklı ürktü. Mustafa'nın aklının eli onu tekrar çekti.
Ya'ni, "Yaptığı rezâlete karşı nail olduğu iltifat-ı Risâletpenâhî'yi bir türlü aklına sığdıramadı. Aklı ürktü, az kaldı deli olacaktı. Fakat Mustafa (a.s.) Efendimizin akl-ı kâmilinin kudreti onu tekrar akıl dâiresine çekti." "Dest", burada "kudret" ma'nâsınadır.
170. Dedi: "Bu tarafa gel!" Geldi. Öyle ki bir kimse ağır uykudan kalkar.
Resûl-i Ekrem hazretleri o misafir Arab'a hitâben buyurdu ki: "Bu tarafa gel!" O da ağır uykudan uyanan bir kimse gibi o tarafa geldi.
171. Dedi: "Bu tarafa gel, yapma, âgâh ol, kendine gel! Zîrâ bu tarafta senin ile işler vardır."
"Bu taraf"tan murâd, akıl ve ayıklık tarafıdır. Zîrâ o Arab mertebe-i akıldan sekr ve cezbe tarafına gitmiş idi. Resûl-i Ekrem hazretleri onu cezbe tarafında bırakmayıp ayıklık ve sahv tarafına da'vet buyurdu da dedi ki: "Bu akıl tarafına gel, sarhoşluk yapma, âgâh ol ve kendine gel! Zîrâ bu akıl tarafında seninle görülecek işler vardır." Hind nüshalarında birinci mısra' گفتش این سودا مكن هين باخود آ suretinde ya'ni, "Ona dedi ki: Bu sevdâyı yapma, âgâh ol, kendine gel!" demek olur. "Sevda"dan murâd, sevdâ-yı sekr ve cezbedir. Meâlen her iki mısra' dahi birdir.
172. Yüzüne su vurdu, söze geldi. Dedi ki: "Ey Hakk'ın şahidi, şehadet arz et!"
Resûl-i Ekrem hazretleri yüzüne su serpti. O baygınlıktan ayıldı ve söz söylemeye başlayıp dedi ki: "Ey Hakk'ın şâhidi, bana şehadetin tarzını telkîn et ve müslüman olmak için ne demek lâzım ise bana öğret de onu söyleyeyim!" "Şehîd-i Hak" ta'biriyle فَكَيْفَ إِذَا جِئْنَا مِن كُلِّ أُمَّةٍ بِشَهِيدَ وَجِئْنَا بِكَ عَلَى هَؤُلاء شَهِيدًا (Nisâ, 4/41) ya'ni "Her ümmet peygamberlerini şâhid getirdiğimiz vakit onla- rın hâli nasıl olur? Yâ Habîbim, seni de onların üzerine şâhid getirdik" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu şehadetin sırrı budur ki, eğer hazret-i şehadet- te irsâl-i rusül olunup "marzî olan sırât-ı müstakîm" ile "mağzûb olan sırât-ı müstakîm" ta'rîf olunmamış olsa, her ayn-ı sâbitenin isti'dâd ve kabiliyyet-i zâtiyyesinden ibaret hüccet-i bâliğa fiilen zâhir ve şühûd ile tevessuk edeme- miş olurdu. Zîrâ âlem-i şehadet âlem-i efâldir.
173. “Tâ ki şahidlik vereyim ve dışarıya gideyim! Varlıktan doydum, o sahrâ içinde öleyim!"
"Şahidlik vermek", tasdîk-ı vahdet-i ilâhî ve nübüvvettir. Ya'ni لا اله الا الله محمد رسول الله [Lâ ilahe illallah Muhammedün resûlüllah"] demek ve bu keli- me-i şehadeti söylemektir. "Hâmûn", geniş sahrâ demektir. "Hestî"den mu- râd, vücûd-i mecâzîdir. Ya'ni, "Kelime-i şehadeti söyleyeyim ve bu vücûd-1 mecâzîden dışarıya çıkayım! Zîrâ ben artık bu vücûd-ı mecâzîden doydum. Vücûd-ı hakîkînin dîğer geniş sahrâsı olan âlem-i rûhâniyyette olayım!"
Ma'lûm olsun ki, bu kelime-i şehadeti lisânen söylemek kâfi değildir. Zî- râ bunu münafıklar ve kâfirler de söyleyebilirler. Lisânen söylemekle beraber kalbi de tasdîk etmelidir; ve tasdîk-ı kalbînin dahi merâtibi vardır. Mü'minler- den bir tâife "Allah birdir, peygamber haktır!" dedikten sonra Hakk'ın vücû- du ile eşyânın vücûdunu ayrı görür ve iki vücûd isbât eder. Bunlar "ulemâ-i zâhire"dir; ve bunlara tâbi' olan avâm-ı mü'minîndir. Keserât-ı eşyâ bunları vücûdun birliğini görmekten hicaba düşürmüştür. Diğer bir tâife dahi "Allah birdir, peygamber haktır!" dedikten sonra "Varlık ancak Hakk'ın varlığıdır ve bu eşyâ Hakk'ın varlığında zâhir olan o vücûd-ı vâhid-i hakîkînin sıfât ve es- mâsının mezâhiridir ve vücûd-1 mecâzîdir" derler. Binâenaleyh bu eşyânın vücûd-ı mecâzîsi vücûd-ı hakîkînin vahdetini görmeğe hicâb olmaz. İmdi bu âlem-i kesâfetteki ihtilafat ve küfür ve nifāk ve kıyl ü kāl hep bu vücûd-ı me- câzîyi görüp, Hakk'ın vücûdunun vahdetini görmemekten mütevelliddir.
Bu îzâhâttan anlaşıldığı üzere bu vücûd-1 mecâzînin hâricine çıkmak zik- rettiğimiz ikinci mertebedeki tasdîk-ı kalbî ile mümkin olur. Zîrâ birinci mer- tebedeki tasdîk-i kalbîde, varlık mülâhazasında şirk-i hafi henüz bâkîdir. Mi- sâfir, nazar-ı peygamberî ile bu ikinci mertebedeki tasdîk-i kalbîye nâil olmuş ve lisânen dahi söylemek üzere kelime-i şehadetin telkînini niyâz etmiştir. (Nisâ, 4/41) ya'ni "Her ümmet peygamberlerini şâhid getirdiğimiz vakit onların hâli nasıl olur? Yâ Habîbim, seni de onların üzerine şâhid getirdik" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu şehadetin sırrı budur ki, eğer hazret-i şehadette irsâl-i rusül olunup "marzî olan sırât-ı müstakîm" ile "mağzûb olan sırât-ı müstakîm" ta'rîf olunmamış olsa, her ayn-ı sâbitenin isti'dâd ve kabiliyyet-i zâtiyyesinden ibaret hüccet-i bâliğa fiilen zâhir ve şühûd ile tevessuk edememiş olurdu. Zîrâ âlem-i şehadet âlem-i efâldir.
174. Biz kazā kadısının dehlizlerinde elest ve belâ da'vâsı içiniz.
"Dihlîz", "iki kapı arası" demektir ki, “dünya” murâd olunur. Zîrâ dünyanın vaziyeti budur. Bir kapısı doğum ve bir kapısı da ölüm kapısıdır. “Kazâ kadısı"ndan murâd, Hak Teâlâ hazretleridir. "Elestîm" ile "Elestü bi-rabbiküm?" Ya'ni "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitâbına ve "belâ" ile ervâhın bu hitâb-ı ilâhîye "Evet!" diyerek verdiği cevâba işaret buyrulur. Ya'ni ezelde Hak Teâlâ bizim ervâhımıza hitâben "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye hitâb buyurmuş ve biz de "Evet!" diye cevab vermiş idik. Bizim dünyaya gelişimiz bu iki da'vâya şehâdet-i kavliyye ve filiyyede bulunmamız için vâki' oldu. Zîrâ Allah Teâlâ için her birimiz hakkındaki hüccet-i bâliğa bizim bu şehadetimiz ile sabit olacaktır.
175. Zîra biz "Bela!" dedik ve onu imtihandan nâşi fiilimiz ve kavlimiz şuhûd ve beyandır.
Zîrâ biz âlem-i ervâhda hitâb-ı ilâhîye "Bela!=Evet!" diye cevab verdik. Vaktâki bu âlem-i kesâfete geldik ve bu âlem-i kesâfetin ahkâmında müstağrak olduk. Bizi bu hâl-i ezelîmizden âgâh etmek için Hak Teâlâ peygamber gönderdi ve bu da'vâmıza kavlen ve fiilen şehadete da'vet olunduk. Ya'ni, Hakk'ın rubûbiyyet-i mutlakasını tasdîke da'vet olunduk ve Hak Teâlâ bizi bu sûretle imtihan buyurdu. İmdi bizim bu âlemde o rubûbiyeti lisânımız ile ikrâr ve fiilimizle de tasdîk etmemiz bu da'vâlara şehadettir. Şehadet-i kavlî kelime-i şehadet ve şehadet-i fiilî ise namaz ve oruç ve hacc gibi ibâdât-ı bedeniyyedir.
176. Neden kādînın dehlizinde sustuk? Biz şehadet için gelmedik mi?
Hüküm sahibi olan Hakk'ın bu dünyasında, mâdemki ezelde ikrâr ettiğimiz rubûbiyyet-i mutlakaya şehâdet için geldik, o hâlde niçin sustuk? Şehâdette tevakkuf ettik? Biz bu dünyaya ezeldeki ikrârımızı kavlen ve fiilen tahakkuk ettirmek için gelmedik mi?
177. Ey şâhid, ne vakte kadar kādînın dehlizinde habs olursun? Erkenden şehâdet ver!
“Pegâh”, seher vakti, sabahleyin, erken ma'nâsınadır. “Ey bu dünyaya ezeldeki ahdine şehâdet için gelen insan! Hakk'ın bu keserât âleminde ve dehlizinde ne vakte kadar habsolursun ve vücûd-ı mecâzî hükmü altında mukayyed bulunursun? Erkenden ve acele şehâdet et ve kavlen ve fiilen ahdine sadakat göster!” Zîrâ er geç elbette şehâdet edeceksin. Zîrâ şehâdet için geldin. Eğer burada gönül rızâsı ile şehâdet etmezsen cezâya mahkûm olarak dîğer mevtında şehadet edersin.
178. Ondan dolayı seni buraya çağırdılar, tâ ki sen o şahidliği veresin ve inad getirmeyesin!
“Nârî”, “ne-yârî" kelimesinin muhaffefidil. "Âverden" masdarının muzâri'-i menfisidir. "Utüvv", [=utû] haddi tecavüz etmek ve serkeşlik ve inâd etmek demektir. Bu beyt-i şerifde الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيْكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًاً (Mülk, 67/2) ya'ni "Allah Teâlâ öyle Allah'tır ki sizin hanginizin a'mâli daha güzel olduğu-nu imtihân için ölümü ve diriliği yarattı" ve وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ (Muhammed, 47/31) ya'ni "Biz sizden sabirleri ve mücahidleri bilmemiz için sizi imtihan ederiz" âyet-i kerîmelerine işâret buyrulur. Zîrâ mücâhidler ve sâbirler ve hüsn-i amel sâhibleri ezelde ilm-i icmâlî ile Hakk'ın ma'lûmu idi. Bu âlemde de ilm-i tafsîlî ile ma'lum olur. Çünkü âlem-i şehadet âlem-i tafsîldir. Binâenaleyh biz bu âleme ezeldeki şehadet-i icmaliyyemizin kavlen ve fiilen şehadet-i tafsîliyyesi için geldik.
179. Kendi inâdından bu darlık içinde oturmuşsun. Dudak ve el bağlamışsın.
“Lecâc”, inâd etmek; "darlık"tan murâd âlem-i sûret olan dünyâdır. "Dudak bağlamak"tan murâd, lisânen tasdîk etmemek ve "el bağlamak"tan murâd, ibâdât-ı fiiliyyeden imtina' etmektir. Ya'ni, "Ey şâhid, sen nefsinin inâdından dolayı bu dar olan âlem-i sûret içinde oturmuşsun. Hakk'ın vahdâniyetini ve rubûbiyyet-i mutlakasını tasdîk etmiyorsun ve tasdîk-ı lisânî icabı olan ibâdât-ı bedeniyye ve fiiliyyeden dahi imtina' ediyorsun."
180. Ey şahid, o şehadeti vermedikçe sen bu dehlizden ne vakit kurtulacaksın?
"Pegâh", seher vakti, sabahleyin, erken ma'nâsınadır. "Ey bu dünyaya ezeldeki ahdine şehâdet için gelen insan! Hakk'ın bu keserât âleminde ve dehlizinde ne vakte kadar habsolursun ve vücûd-ı mecâzî hükmü altında mukayyed bulunursun? Erkenden ve acele şehâdet et ve kavlen ve fiilen ahdine sadakat göster!" Zîrâ er geç elbette şehâdet edeceksin. Zîrâ şehâdet için geldin. Eğer burada gönül rızâsı ile şehâdet etmezsen cezâya mahkûm olarak dîğer mevtında şehâdet edersin.
181. Bir zaman amel vardır. Edâ et ve koş! Kısa işi kendi üzerine uzun yapma!
Bu beyt-i şerîfde iki vecih vardır. Birisi sâliklere ve diğeri umûm insanlara hitâbdır. Sâliklere olan hitâb budur ki: "Ey sâlik, tarîk-ı Hak'ta sülük bir zamâna mahsûsdur ki, bu terbiye-i husûsiyyedir; ve mücâhedât ve riyâzât ile amel etmek, bir mürşid-i kâmilin bu terbiye-i husûsiyyesi sâyesinde, mevhûm olan varlığından geçinceye kadar[dır]; ondan sonra mücâhedeye ve riyâzâta hâcet yoktur. Hayatta oldukça ferâiz ve vâcibât ile amel kâfidir. Binâenaleyh bu mücâhedât ve riyâzâtı kısa bir zamâna mahsûs olmak üzere îfâ et ve sülûkünde koş! Eğer bu terbiye-i husûsiyye altına girmez isen böyle kısa bir zamana mahsûs olan işi terbiye-i umumiyye-i ilâhiyye altında kendi nefsine uzun yapmış olursun. Zîrâ terbiye-i umumiyye-i ilâhiyye pek uzun sürer."
Umûm insanlara olan hitâb budur ki: "Ey insan, seni akıl ve idrâk ile sâir mahlûkāt üzerine mufazzal ve mükerrem olarak sûret-i insâniyye ile bu âlem-i süfliye gönderdiler. Nitekim âyet-i kerîmede لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقويم ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلينَ (Tîn, 95/4-5) ya'ni “Biz insanı ahsen-i takvîm üzere yarattık. Sonra esfel-i sâfilîne reddettik" buyrulur. İmdi vahdet-i vücûd-ı ilâhiyyeyi ve rubûbiyyet-i mutlakayı ve sübût-ı Hakk'ı kısa bir zamandan ibaret olan bu hayât-ı dünyeviyyede bu akıl ve idrâk sayesinde tasdîk ve ikrar et! Eğer nefsinin inâdından dolayı bu tasdîk ve ikrardan imtina' edersen pek uzun olan hayât-ı uhreviyyede türlü türlü terbiye-i azâbiyye ile sana bu tasdîk ve ikrârı yaptırırlar. Çünkü hakikat-i insâniyye sende emânettir. Bu emâneti mutlakā edâ edeceksin. Binâenaleyh kısa işi kendi üzerine uzun yapma!"
182. İster yüz yılda ve ister bir zamanda bu emâneti edâ et ve kurtul!
Ey sâlik veyâ insan, bu emâneti hayât-ı dünyeviyyende akıl ve dirâyetine göre ister kısa bir zamanda ve ister yüz yıl olan ömrünün içinde edâ et! Pek uzun olan hayât-ı uhreviyyedeki terbiye-i azâbiyyeden kurtul. Zîrâ bir mü'min, eğer hayât-ı dünyeviyyesinde kendi nefsinin rubûbiyetinden kurtulup rubûbiyet-i mutlakayı hâlen ve zevkan idrak etmeden âhirete intikāl ederse, orada cennete bile girse râhat-ı mutlakayı bulamaz. Gerçi kâfirlere ve münkirlere nazaran cennette râhat ve ni'met içindedirler. Fakat mak'ad-i sıdkta olan ehassu'l-havâssa nazaran râhat değildirler. Kâfirler ve münkirler ise terbiye-i azâbiyye içinde olduklarından ıztırâb-ı dâimededirler.