İçeriğe atla

Onun beyânındadır ki namaz ve oruç ve bütün zâhirî hayırlar bâtınî olan nûr üzerine şâhidliklerdir

4. bölüm / 26 · 1674 kelime · ~9 dk okuma

183. Bu namaz ve oruç ve hac ve cihad dahi i'tikāddan şahidlik vermektir.

Namaz ve oruç ve müdafaa-i dîn ve ırz ve memleket için düşmana karşı olan harb yalnız ibâdât-ı bedeniyyeden olduğundan bu husûsta fakîr ve zengin müsâvîdir. Ve hac ise hem ibâdât-ı bedeniyyeden ve hem de ibâdât-ı mâliyyeden olduğundan bu ibâdeti yalnız zenginler yapabilir ve onlara farzdır. Bu beyt-i şerîfde ibâdât-ı bedeniyye beyân buyrulmuştur. Ya'ni, "Namaz ve oruç ve hac ve cihâd insanın bedenine ve zâhirine; ve i'tikād ise bâtınına ve kalb ve fikrine taalluk eder. Ve insanın cisminin hareketi bâtınında hâkim olan fikir ve i'tikādı sebebiyle vukū'a geldiğinden bu ibadetler insanın i'tikādının şâhidi olur."

184. Bu zekât ve hediye ve hasedin terki dahi kendi sırrından şahidlik vermektir.

"Sır"dan murâd, ahlâktır. Zîrâ zekât yalnız ibâdet-i mâliyyedendir. Malının zekâtını müstehıklara veren bir kimsenin i'tikādı sabit olmakla beraber mâl-i dünyaya hırsı ve tama'ı olmadığı da anlaşılır. Ve hediye vermek dahi kezâ malını bezletmektir. Binâenaleyh bir kimse bir dostuna hediye verdiği mü'min, eğer hayât-ı dünyeviyyesinde kendi nefsinin rubûbiyetinden kurtulup rubûbiyet-i mutlakayı hâlen ve zevkan idrak etmeden âhirete intikāl ederse, orada cennete bile girse râhat-ı mutlakayı bulamaz. Gerçi kâfirlere ve münkirlere nazaran cennette râhat ve ni'met içindedirler. Fakat mak'ad-i sıdkta olan ehassu'l-havâssa nazaran râhat değildirler. Kâfirler ve münkirler ise terbiye-i azâbiyye içinde olduklarından ıztırâb-ı dâimededirler.

185. Misâfirlik sofrası, “Ey büyükler, biz size sâdık olduk!” diye izhâr içindir.

Birinci mısrâ’daki “râst”, “râ” ile “est” kelimelerinden mürekkebdir. “Râ”, tahsîs için ve “est”, edât-ı haberdir. Binâenaleyh “pey” ile “râ” ma’nâda müttahididir. Birisi zâid ve te’kîd içindir. İkinci mısrâ’daki “râst”, “doğru ve tamâm ve müsâvât” ma’nâlarınadır ve bir kelimedir. Bu sûrette beytin kâfiyesi tamâm olur; ve eğer evvelki mısrâ’daki “râst”a dahi “doğru” ma’nâsı verilirse beyt kâfiyesiz olur. Ya’ni, “Bir kimse bir ziyâfet tertîb edip akrân ve emsâlini da’vet etse, onlara karşı bâtınını ve fikrini izhâr edip “Biz size karşı sâdıkız ve adâvetimiz yoktur!” demiş olur.

186. Hediyeler ve armağanlar ve pîşkeşler onun şâhididir ki senin ile hoşum.

“Armağan”, hediyenin mürâdifidir. “Pîşkeş”, bir kimsenin kendisinden büyük olan bir kimseye gönderdiği hediyedir. Ya’ni, “Hediyeler o hediye gönderilen kimseye karşı: Ben seninle hoşum ve sana karşı muhabbetim ve sadâkatim vardır, diye şehâdet eder.”

187. Her bir kimse bir hal ile yahud füsûn ile çalışır; ne der? "İçimde bir gevher tutarım."

"Füsûn", "efsûn"un muhaffefi olup lügatte "sihir ve azâim" demektir. Mecâzen "mekr ve hîle" ma'nâsında da müsta'meldir (Bahâr-ı Acem). "Her bir kimse mâl bezlederek veya birtakım hîle ve tedbîr yaparak çalışır. Bu ne demektir? Benim içimde bir fikrim ve ma'nevî gevherim vardır, demek olur." İkinci mısrâ'ın tefsîr ve tavzîhi âtîdeki beytin birinci mısrâ'ıdır.

188. “Takvadan yahud sehâdan bir gevher tutarım." Bu zekât ve oruç her ikisi üzerine şâhiddir.

"Takva", "perhîz" demektir ki, kişi nefsini kendi hazzına bırakmayıp namaz ve oruç ve hac ve cihâd gibi ibâdât-ı bedeniyye ile meşgül etmektir. "Sehâ", cömertlik ve malını bezletmektir. Ya'ni, "Her bir kimse, benim içimde ma'nevî bir gevher vardır, ya'ni takvâdan ve sehâdan bir gevhere mâlikim diye bir mal bezlederek veyâhud zekât ve oruç gibi birtakım dînî tedbirlere tevessül ederek çalışır. İşte bu zekât onun sehâsına ve oruç takvâsına şâhiddir."

189. Oruç der: "Helâlden perhîz etti. Bil ki onun harâma ittisali olmaz!"

Oruç tutan bir kimsenin bu orucu lisân-ı hâl ile der ki: "Bu sâim, nefsini helâl olan hazzından perhîz etti. Onun harâm olan huzûzât-ı nefsâniyyesi ile hiçbir alakası olmadığına ben şehadet ederim!"

190. Ve onun o zekâtı dedi ki: "O kendi malından veriyor. Dîn ehlinden nasıl çalar?"

[190] "Ve zekât veren kimsenin verdiği zekât dahi lisân-ı hâl ile der ki: "Bu zekâtı veren kimse kendi malından müstehak olan fakîre, fukarâya bezlediyor. Din ehlinin malını nasıl çalar?" "Dîn ehli" kaydından murâd, harbî olan küffârın malıdır. Zîrâ bir mü'min harbî olan bir kâfirin malını mekân-ı muhrezden gizlice alsa, mal ganîmet olduğu için ona helâl olur.

191. Eğer tarrarlık ile yaparsa o hâlde iki şâhid, ilâhın adli mahkemesinde mecrûh oldu.

"Tarrâr", yan kesici ma'nâsınadır. Burada halkın ma'neviyâtını kendi tarafına çalan ve celbeden riyâkârdan kinâyedir. Ya'ni, "Bir kimse zekâtı ve orucu halka gösteriş olmak üzere yapıp halkın ma'nevîyatını ve kalblerini kendi tarafına celbetmek kasdında bulunursa bu iki şâhid, adâlet-i ilâhiyye mahkemesinde mecrûh ve merdûd olur."

192. Eğer avcı tâne saçarsa merhamet ve kerem cihetinden değil, belki şikâr içindir.

Ya'ni, riyâkâr olan kimse avcıya benzer. Avcı yerlere birtakım yemler saçar. Bu karnı aç olan kuşlara merhamet ve kerem ettiğinden dolayı değildir. Belki onları tutup helâk etmek içindir. Bir riyâkâr dahi alenen fukarâya zekât verir ve kendisini ehl-i takvâ sûretinde gösterir ise ihlâsından dolayı değildir, o bîçâreleri avlayıp menfaat-i nefsâniyyesine âlet etmek ve onların ma'nâlarını öldürmek içindir. Binâenaleyh onun bu ameli îmânının şâhidi değildir.

193. Sıyâm vaktinde kedi oruç tutucudur. Hamı avlamak için kendisini uyumuş yapmıştır.

Meselâ bir ev kedisi ramazanda ev halkı oruçlu olduğu için bittabi' yemek yemezler ve kediye dahi sofra artığı verilemez. Ev halkı gibi o da sûretâ oruçlu gibi kalır ve evin bir köşesinde elini yüzünü yalamakla meşgül olduktan sonra kıvrılıp yatar ve uyumağa başlar. Onu uykuda ve zararsız zanneden ham ve gāfil bir fâre veyâ kuş civârında dolaşmaya başladığı vakit hemen yerinden fırlayıp yakalar ve helâk eder. Riyâkâr olan kimseler dahi gāfilleri avlamak için uyumuş bir kediye benzerler.

194. Bu eğrilikten dolayı yüz kavmi fenâ zanlı etmiştir. Ehl-i cûd ve savmı kötü adlı etmiştir.

Gösteriş için ehl-i sehâ ve takvâ görünenler bu eğriliklerinden dolayı birçok muhtelif kavimleri hakîkî kerem ve savm ehli hakkında fenâ zanna düşürmüştür ve onların adını da fenâya çıkarmıştır. Nitekim Müslümanlığın hakāyıkından bîhaber olup Müslümanlık'taki amelleri bir âdet hükmüne koymuş olan bizler, gayr-i müslim olan akvâmı kendimizden tebrîd ve teb'îd ettik. Zîrâ onlar bizi Müslümanlığın mümessili zannettiler. Halbuki kabâhat Müslümanlığın değil, belki müslümanlığımızın idi.

195. Onu bu eğri dolaşmasıyla beraber Hakk'ın fazlı akıbet onu bu cümleden pâk eder.

“Tenîden” masdarının müteaddid ma'nâsı vardır. Burada “bir şeyin etrâfında dolaşmak” ma'nâsındadır. Ya'ni, “Riyâkar olan kimse kendisini ehl-i sehâ ve takvâya benzeterek halkı aldatıp ağrâz-ı nefsâniyyesini te'mîn etrâfında dolaşmak ile beraber Hakk'ın fazlı ve inâyeti nihâyet bir gün onu îkâz ederek bu kötü niyetlerden ve maksadlardan pâk eder." Bu beyt-i şerîfde "من تشبه بقوم فهو منهم" ya'ni "Kim ki kendisini bir tâifeye benzetirse, o onlardandır" hadîs-i şerîfinin sırrına işâret buyrulur. Ma'lûmdur ki, teşebbüh ve benzemek ya ehl-i bâtıla veyâhud ehl-i Hakk'a olur. Ehl-i bâtıla teşebbühün gerek niyet ve bâtında ve gerek amelde ve zâhirde şeâmeti ve uğursuzluğu meydandadır. Ehl-i Hakk'a olan teşebbühün niyette ve bâtında şeâmeti var ise de, amelde ve zâhirde şeâmeti yoktur. Zîrâ riyâkârın her ne kadar niyeti fâsid ise de, a'mâl-i zâhiresi emr-i ilâhîye muvâfık ve avâm için şâyân-ı imtisâl olduğundan cem'iyyet-i beşeriyye için faydadan hâlî değildir. İşte bu faydanın berekâtıyla Hakk'ın fazl ve inâyeti bir gün onu bu kötü niyetinden de vazgeçiriverir; ve amel-i zâhirdeki mümâresesi sebebiyle büsbütün ehl-i ihlâs ve takvâ silkine dâhil olur. Zîrâ rahmet-i ilâhiyye kullar hakkında mebzûldür.

196. Onun rahmeti sebk götürmüş; ve o gadr için bir nûr vermiştir ki ay için olmaz.

Bu beyt-i şerîfde سبقت رحمتی علی غضبی ya'ni "Benim rahmetin gazabımı geçmiştir" hadîs-i kudsîsine işâret buyrulmuştur. Ya'ni, "Hak Teâlâ'nın rahmeti aslî ve gazabı ârızî olduğundan asl olan rahmet, ârızî olan gazabdan ileridedir. Binâenaleyh o riyâkârın bâtınına zâhiri ayda bile olmayan bir nûru ihsân eder."

197. Onun sa'yini Hak bu ihtilâttan yıkamıştır. Rahmet ona bu hubâttan gasl vermiştir.

"Hubât", delilikle müşâbih bir illetin adıdır; ve bir kimse deli olmadığı hâlde ca'lî olarak delilik yapmaktır. Ya'ni, "Riyâkâr amel-i sâlih ile fâsid olan niyetinin tahakkukuna çalışır. Binâenaleyh onun çalışmasında salâh ile fesâd karışıktır. Fakat Hakk'ın fazlı onun bu çalışmasını bu karışıklıktan yıkamış, hem niyeti ve hem de amel-i sâlih olmuştur. Rahmet-i ilâhiyye onu bu ca'lî delilikten temizlemiştir." sehâ ve takvâya benzeterek halkı aldatıp ağrâz-ı nefsâniyyesini te'mîn etrafında dolaşmak ile beraber Hakk'ın fazlı ve inâyeti nihâyet bir gün onu îkāz ederek bu kötü niyetlerden ve maksadlardan pâk eder." Bu beyt-i şerîfde من تشبه بقوم فهو منهم ya'ni "Kim ki kendisini bir tâifeye benzetirse, o onlardandır" hadîs-i şerîfinin sırrına işâret buyrulur.

Ma'lumdur ki, teşebbüh ve benzemek ya ehl-i bâtıla veyâhud ehl-i Hakk'a olur. Ehl-i bâtıla teşebbühün gerek niyet ve bâtında ve gerek amelde ve zâhirde şeâmeti ve uğursuzluğu meydandadır. Ehl-i Hakk'a olan teşebbühün niyette ve bâtında şeâmeti var ise de, amelde ve zâhirde şeâmeti yoktur. Zîrâ riyâkârın her ne kadar niyeti fâsid ise de, a'mâl-i zâhiresi emr-i ilâhîye muvâfık ve avâm için şâyân-ı imtisal olduğundan cem'iyyet-i beşeriyye için faydadan hâlî değildir. İşte bu faydanın berekâtıyla Hakk'ın fazl ve inâyeti bir gün onu bu kötü niyetinden de vazgeçiriverir; ve amel-i zâhirdeki mümâresesi sebebiyle büsbütün ehl-i ihlâs ve takvâ silkine dâhil olur. Zîrâ rahmet-i ilâhiyye kullar hakkında mebzûüldür.

Suyun bütün murdarlıkları temizlemesi ve Hak Teâlâ'nın tekrar suyu murdarlıktan temizlemesi. Şübhesiz Hak Teâlâ Kuddûs geldi

198. Tâ ki onun gaffârlığı zahir ola; O'nun külle mensûb olan miğferi gāfir ola!

"Gafr", örtmek ve setretmek ma'nâsınadır. "Miğfer", başa giyilen tolga demektir ki, başı örttüğü için "miğfer" denilmiştir. "Gaffar", esmâ-i ilâhiyyeden olup kulların aybını ve günahını mübâlağa ile örtücü demektir. Ma'lûm olsun ki insanların ma'siyetlerinden âlem-i ma'nâda azâb meleklerinin ve ibâdetlerinden dahi rahmet meleklerinin sûreti peyda olur. Eğer bir insan fenâlıktan Hakk'a rücû' edip istiğfâr ederse Hak Teâlâ o istiğfârdan bir libâs-ı rahmet halk edip onun o ma'siyetinden mahlûk olan azâb meleği üzerine örter. Binâenaleyh o ma'siyet hasenât sûretine tebeddül eder. Nitekim âyet-i kerîmede فَأُوْلَئِكَ يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَات (Furkan, 25/70) Ya'ni "Allah Teâlâ onların seyyiâtını hasenâta tebdîl eder" buyrulur.

İşte gaffâriyetin ma'nâsı budur; ve Hak Teâlâ'nın bu gaffârlığının eseri yalnız insana mahsûs değil, belki cemî'-i eşyâda şâmildir. Nitekim nazarımızda pis ve murdar olan necislerin bu âlem-i kevndeki tebeddülât ve istihâlâtı ve onların murdarlıkları Hakk'ın gaffârlığı ile örtülüp ve temizlenip latîf şeylere mübeddel olduğu fennen sâbittir; ve âtîdeki sürh-i şerîfde bu ma'nâ îzâh buyrulur. Bu beytin ikinci mısrâ'ı Hind nüshalarında سيئات جمله را غافر شود ya'ni "Cümlenin kötülüklerini o örtücü olur" demektir. Her iki ibâre arasında meâlen bir fark yoktur.

"Kuddûs", mübâlağa ma'nâsını beyân eden bir isimdir, hem ism-i fâil ve hem de ism-i mef'ûl ma'nâsında isti'mâl olunur. İsm-i mef'ûl ma'nâsında isti'mâl olunduğu vakit, "noksandan son derece münezzeh ve pâk" demek olur. İsm-i fâil ma'nâsına gelince "mübâlağa ile temizleyici" demektir. Her iki ma'nâya göre de esmâ-i ilâhiyyedendir. Bu sürh-ı şerîfde ism-i fâil ma'nâsın- dadır.