Bulanık olduktan sonra suyun Hak Teâlâ (c.c.) den istiânesi
6. bölüm / 26 · 5041 kelime · ~26 dk okuma
216. Vaktaki onun mayası kalmaz, bulanık olur, yeryüzünde bizim gibi aciz olur.
Vaktâki suyun mayası ve aslı olan temizlik ve berraklık kalmaz, halkın kirleriyle bulanık bir hâle gelir, yeryüzünde bizim gibi aciz olup vazîfe-i tathîri icrâ edemez." "Hire şüden" (خیره شدن), âciz olmak demektir. Ya'ni, “İnsân-ı kâmil halkı irşâd ve ıslah için külliyyetiyle tenezzül edip halka müteveccih bulunduğu vakit, onun bâtınında, kir mesâbesinde olan suver-i mâsivâ münakkaş olur. Onun bu suverden saf olan rûh-ı âlîsi bulanır. İşte bu mertebe-i beşeriyyette ve keserât âleminde bizim gibi zevk-ı vahdetten muvakkaten hicâba düşer."
217. Bâtınından nâle getirip der ki: "Ey Hudâ, o şeyi ki verdin, verdim ve fakîr kaldım."
Su veyâ insân-ı kâmil, bâtınından nâle ve feryâd edip der ki: "Yâ Rab, bana verdiğin tahâret ve safveti senin kullarına dağıttım ve bende bir şey kalmadı; ve senin lutfuna muhtaç kaldım."
218. "Sermâyeyi temiz ve murdar üzerine döktüm. Ey sermaye verici şah, daha var mı?"
Bu niyâz insân-ı kâmil tarafından olduğu takdirde; "temiz"den murâd, mâsivâ alâkātıyla mukayyed olan mü'minler ve "murdar"dan murâd, münkirler ve fâsıklardır. Ya'ni, "Ben safvetimi ve tahâretimi mü'minler ve münkirler üzerine döktüm; ve onların kalblerindeki mâsivâ nukūşu bana aksetti. Ey safvet ve tahâret sermâyesini verici olan şâh-ı hakîkî, sıfat-ı kudsiyyetinin daha ziyâde tecellîsi var mıdır? Bu tecellîye muhtâcım!"
219. Buluta der: "Onu latîf yere götür! Ey güneş sen dahi onu yukarıya çek!"
Suyun münâcâtını kabûl buyuran Hak Teâlâ hazretleri buluta der ki: "O bulanık suyu latîf olan kendi zerrâtının arasına götür! Ey güneş, o su kesâfetinden dolayı olduğu yerden kımıldayamaz. Sen onu tebahhur ettirmek sûretiyle yukarıya ve o bulutun zerreleri arasına çek!" İnsân-ı kâmil hakkında dahi Cenâb-ı Hak rahmet bulutuna der ki: "Onun keserâta bulaşan canını pâk ve latîf olan âlem-i melekûta götür! Ve ey aşk güneşi, onu bu keserât-ı süfliyyeden suver-i ilmiyyeme ve vâhidiyetim mertebesine çek!"
220. Onu haddi olmayan derya tarafına eriştirinceye kadar muhtelif yollara sürer.
Ma'lumdur ki, yağmur üç hâdise-i tabîiyye neticesinde husûl bulur: 1- Güneş sebebiyle vâki' olan tebahhur. 2- Hevâ-i nesîmînin hâl-i işbâ'a gelmesi. 3- Tekâsüf. Bu tekâsüf havada bulut husûlünü mûcib olur. Binâenaleyh bulutlar küçük damlacıklar hâlinde birleşen su buhârı kitleleridir. Yeryüzünde pis olan bir suyun zerreleri bu sûretle süzülerek bulut hâline gelir; ve temiz ve berrak bir hâle geldikten sonra tekrar yeryüzüne yağar. Bu yağış bağlara sahrâlara ve derelere ve bostanlara olduğu gibi doğrudan doğruya engin denizlere de olur. Ba'zı mahallerde berraklığı ve temizliği muhafaza eder. Ba'zı mahallerde pis ve mülevves olur. İmdi mertebe-i kesâfete nüzûl eden sular her ne kadar berrak olsalar da evvelki mertebe-i letâfetlerinde değildirler. Her halde bulundukları kapların renklerine ve şekillerine tâbi'dirler. Ve mülevves olanlar ise hem letâfetlerini kaybetmişler ve hem de mukayyed bulunmuşlardır. Binâenaleyh onlar bu iki hallerinde de Hak'tan, evvelki letâfetlerini niyâz ederler. Bu misâle mutâbık olarak insân-ı kâmilin ruhunu Hak Teâlâ, mezâhir-i esmâ ve sıfat olan bu âlem-i kesret ve kesâfet içinde âlem-i vahdete varıncaya kadar muhtelif yollara ya'ni muhtelif esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye yollarına sürer. Zî- Bu niyâz insân-ı kâmil tarafından olduğu takdirde; "temiz"den murâd, mâsivâ alākātıyla mukayyed olan mü'minler ve "murdar"dan murâd, münkirler ve fâsıklardır. Ya'ni, "Ben safvetimi ve tahâretimi mü'minler ve münkirler üzerine döktüm; ve onların kalblerindeki mâsivâ nukūşu bana aksetti. Ey safvet ve tahâret sermâyesini verici olan şâh-ı hakîkî, sıfat-ı kudsiyyetinin daha ziyâde tecellîsi var mıdır? Bu tecellîye muhtâcım!"
221. Bu sudan garaz evliyânın canının suyudur. Zîrâ o sizin bulanıklıklarınızı mübalağa ile yıkayıcıdır.
Ya'ni, bu zikrettiğimiz "su"dan garaz ve maksûdumuz, evliyânın âb-ı hayât mesâbesinde olan canıdır. Zîrâ onun rûh-i pâki, ey erbâb-ı müteferrika mezâhiri olan insanlar, sizin bulanıklıklarınızı çok yıkayıcıdır.
222. Vaktaki ehl-i ferşin gaslinden bulanık olur, arşa temizlik bahşedicinin tarafına döner.
"Ehl-i ferş"den murâd, arzın sakinleri; ve burada "arş"dan murâd, insân-ı kâmilin kalbidir. "Arşa tahâret bahşedici"den murâd, Hak Teâlâ hazretleridir. Evliyânın canına vâki' olan bulanıklığın esbâbı muhteliftir. Evvela cismânî kimseleri irşâd için onların renklerine girmek zarûreti ve sâniyen hîn-i irşâd-da halkın ma'rifet-i ilâhiyyedeki cehillerinden ve gafletlerinden sıkılması ve sâlisen halkın zâhiren ve bâtınen şer'e muhâlif muamelelerinden ve ahlâkından teessürüdür.
Ba'zı nüshada "gasl" yerine "akl" yazılmıştır. "Ehl-i ferşin vaktāki aklından bulanık olur" demek olur. Ve ehl-i ferşin aklı ma'rifet-i ilâhiyyede cehl ile muttasıf olduğundan insân-ı kâmilin canı bundan bulanır. Ve ba'zı nüshada dahi "gadr" vâki' olmuştur. Bu sûrette ma'nâ "Vaktāki ehl-i ferşin gadrinden bulanık olur" demek olur. Ve ehl-i ferşin gadri zâhiren ve bâtınen şer'e muhâlif muâmeleleri ve ahlâklarıdır; ve insân-ı kâmilin canı bundan da bulanır.
223. Tekrar o, o taraftan etek çekici olur. Muhîtin taharetlerinden onların derslerini getirir.
"O" zamîri, suya ve insân-ı kâmilin ruhuna râci'dir. "Muhît"ten murâd, zât-ı Hak'tır. Nitekim âyet-i kerîmede أَنَا إِنَّهُ بِكُلِّ شَيء محيط (Fussilet, 41/54) ya'ni "Âgâh ol, muhakkak O her şeyi muhîttir" buyurulur. "Ders", lügatte okumak ve ta'lîm ile öğrenilen şey demektir. Ya'ni, “İnsân-ı kâmilin rûhu yukarıda zikrolunan esbabdan dolayı bulandığı vakit Hakk'a rücû' eder; ve bu bulanıklıktan etek çekici olarak, eşyayı zâtıyla Muhît olan Hakk'ın tahâretlerinden ehl-i gaflete öğretilecek olan ulûm-ı ledünniyye ve maârif-i ilâhiyyeyi getirir.” İsmail Ankaravî (k.s.) hazretleri buyururlar ki: “Bu beyt-i şerîfde sanâyi-i lafziyyeden “mürâât-ı nazîr” san'atı vardır. Zîrâ “Muhît”, fetvâ kitaplarından birinin ismidir. “Tahâret” dahi o kitabın bir bâbıdır. Bu münasebetle “ders” ta'bîri pek latîf vâki' olmuştur."
224. Ve cümleyi teyemmümden ve kible isteyicileri aramaktan kurtarır.
Teyemmüm, şerîatte su bulunmayan yerde toprak ile abdest almaktır. Burada “teyemmüm”den murâd, ilm-i yakînî sahibi olmayanların ilm-i istidlâlî ile amel etmeleridir. Nitekim ilm-i kelâm ulemâsı ve felsefe erbâbı hakîkati delâil-i akliyyeleri ile bulmak ve anlamak isterler. Halbuki hakîkat, Hakk'ın vücûd-ı vâhidi olup güneşin ziyası gibi münteşir ve zâhirdir. Ehl-i istidlâl evhâm ve hayâlât ile karışık olan ukūl-i cüz'iyyelerinin îcâd ettikleri delîller ile örterler, bundan haberleri olmaz. “Kıble”den murâd dahi, kezâlik Hakk'ın vücûd-ı vâhidi olup ehl-i istidlâl o vücûd-ı vâhidi isbât için delîller irâd ederler.
Cenâb-ı pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'in 22. faslında şöyle buyururlar: “Bir kimse Sultân-ı mahbubîn Mevlânâ Şemseddîn-i Tebrîzî hazretlerinin huzûrunda “Ben delîl-i katı' ile Hakk'ın mevcûdiyetini isbât ederim” dedi. Ertesi sabah Mevlânâ Şemseddin hazretleri buyurdular ki: “Dün gece melâike gelmişler idi. O adam hakkında “Elhamdülillah, bizim Hudâ'mızı sabit kıldı, ona Allah ömürler versin, ehl-i âlem hakkında taksîr etmedi diye duâ ettiler”. Ey adamcık, Hak sâbittir, onun delîl nesine lâzım? Eğer bir iş görmek istersen O'nun huzûrunda kendine bir mertebe ve makām isbât et; ve yoksa O senin delîlin olmaksızın sâbittir. Nitekim işâret buyrulur : وإن من شيء إلا يسبح بحمده (İsrâ, 17/44) Ya'ni “Mahlûkāttan hiçbir şey yoktur, illâ ki Allah Teâlâ'yı hamd ile tesbih ederler”.
Beyt-i şerîfin hulâsaten ma'nâsı: “İnsân-ı kâmil vahdet âleminden kesret âlemine döndüğü vakit nâkıs insanlara ulûm-ı ledünniyye ve maârif-i hakîkiyye getirip onları ulûm-ı istidlâliyye ve vehmiyyeden ve delâil aramak külfetinden kurtarır” demek olur. "Âgâh ol, muhakkak O her şeyi muhîttir" buyurulur. "Ders", lügatte okumak ve ta'lîm ile öğrenilen şey demektir. Ya'ni, “İnsân-ı kâmilin rûhu yukarıda zikrolunan esbabdan dolayı bulandığı vakit Hakk'a rücû' eder; ve bu bulanıklıktan etek çekici olarak, eşyayı zâtıyla Muhît olan Hakk'ın tahâretlerinden ehl-i gaflete öğretilecek olan ulûm-ı ledünniyye ve maârif-i ilâhiyyeyi getirir.” İsmail Ankaravî (k.s.) hazretleri buyururlar ki: “Bu beyt-i şerîfde sanâyi-i lafziyyeden “mürâât-ı nazîr” san'atı vardır. Zîrâ “Muhît”, fetvâ kitaplarından birinin ismidir. “Tahâret” dahi o kitabın bir bâbıdır. Bu münasebetle “ders” ta'bîri pek latîf vâki' olmuştur."
225. Halkın ihtilâtından i'tilâl bulur. “Erihnâ Yâ Bilâl!" diye.
Ya'ni, insân-ı kâmil getirdiği maârif ve hakāyık dersini vermek için halk ile ihtilât ettiğinden, Hak ile olan huzûr-ı hâssına halel geldiği için kalb-i şerîfi illetli ve marîz olur. Binâenaleyh Resûl-i Ekrem Efendimiz'in ارحنا يا بلال ya'ni "Ey Bilal, bizi dinlendir!" diyerek arzu buyurdukları seferin cinsinden bir sefer ister ki, o sefer vahdet tarafına olan bir seferdir; ve keserât bulaşıklığından tahâret seferidir. Bu husûstaki fazla îzâhât I. cildin 2016 numaralı beytiyle onu ta'kîb eden dîğer beyitlerde münderiçtir. Burada tekrârına hâcet yoktur.
226. Ey latif nağmeli, ey güzel sesli Bilal, minare üzerine git, rihlet davulunu çal!
Bu beyt-i şerîf hadd-i zâtında Resûl-i Ekrem hazretlerinin Bilâl-i Habeşî hazretlerine vâki' olan emr-i şerîfleridir. Fakat vâris-i kâmilin, güzel sesli olan zevâta hitâblarına da şâmildir. Ya'ni, “İnsân-ı kâmil halk ile olan ihtilâttan ma'lûl olduğu vakit semâ'a ve teğannîye meyledip güzel sesli olan zevâta, "Minâre ve da'vet mahalli üzerine git de âlem-i vahdete rihlet davulunu çal!" buyurur. Resûl-i Ekrem hazretlerinin emr-i şerîfi hadd-i zâtında güzel sesle ezan okunarak namaza da'vet olunmaktır. Zîrâ hadîs-i şerîfde الصلوة معراج المؤمن ya'ni "Namaz mü'minin mi'râcıdır" buyrulur. Ve namazda âlem-i keserâta vedâ' olunup bir kalb-i hâlî ile Hakk'a teveccüh olunmak îcâb eder ki bu hâl-i vahdet tarafına sefer olur. "Sahîl", at kişnemesine denir. Bu ta'bîrde işaret budur ki, cesed rûhun binek hayvanıdır; ve sadâ ve nağamât bittabi' cesedin hançeresinden çıkar. Rûhda kendi aslına sefer ve rücû' iştiyâkı teşeddüd ettiği vakit eseri cisimde zâhir olur; ve insanın cesedi, ahsen-i takvîm üzere mahlûk olup her hâlinde intizâm olduğundan onun sadâsı da mevzûn ve latîf nağamât cinsinden olur. Ehl-i aşk ve iştiyakın semâ'ındaki hikmet budur. Bu aşk ve iştiyâktan rûhu bî-nasîb olan zühd-i bârid ashâbı semâ'ı harâm görürler. Eğer semâ' ve nağamât-ı latîfe harâm olsa idi Resûl-i Ekrem hazretleri Bilâl-i Habeşî cenâblarına nağamât-ı latîfe ile ezan okumasını emrederler miydi?
227. Can sefere gitti ve beden kıyâmdadır. Ric'at vaktinde bu sebebden selâm, der.
Ya'ni, "Mü'min namaza durduğu vakit onun rûhu kesretten vahdete müteveccihen sefere gider; ve cesedi de ayakta durur ve namazı bitirdiği vakit başını sağa ve sola çevirerek "Es-selâmü aleyküm ve rahmetullah!" السلام عليكم و رحمة الله der. İşte Mevlevîlerin semâ'ı da bu ma'nâya binâen mevzû'dur. Onların ruhları nây ve güzel sesli zevâtın nağmeleri ile namazda olduğu gibi kesretten vahdete müteveccihen sefere gider. Ve rûhlarındaki iştiyakın ve ızdırabın eseri cisimlerinde zâhir olup ecrâm-ı semâviyyenin ayn-ı vücûd-i Hak olan fezâ-yı bî-nihâyedeki devirleri gibi devrederler. Mutriblerin nağamâtı ve âhenkleri değiştikçe, âlem-i kesrete rücû' edip "selâm" vaziyetinde bulunur. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz semâ' hakkında şöyle buyururlar: "Bilir misin semâ' nedir, rûhun Elestü bi-rabbiküm hitâbına cevaben "Belâ!" dediğini işitmektir. Kendinden munkatı' olmak, O'nun visâline erişmektir. Bilir misin semâ' nedir? Dostun ahvâlini görmektir. Lâhût perdelerinden Hakk'ın esrârını işitmektir. Bilir misin semâ' nedir? Hakk'ın aşkının darbesi önünde başını top gibi yapıp ayaksız ve başsız koşmaktır. Bilir misin semâ' nedir? Nefs ile harbetmektir. Yarı boğazlanmış kuş gibi kanlı toprak üzerinde çırpınmaktır. Bilir misin semâ' nedir? “Lî maallâhi vaktün..." hadîs-i şerîfinin sırrındandır ki, oraya melek sığmaz, vâsıtasız erişmektir. Bilir misin semâ' nedir? Şems-i Tebrîzî gibi kalb gözlerini açmak, envâr-ı kudsü görmektir."
228.
Ya'ni, "evliyânın canı"nı suya ve "rûhu Hakk'a ulaşıp yine beşeriyete gelmesi"ni sefere ve "bu seferden avdet"i selâm vermeye benzetmek kelâm âleminde idrâk-i ma'nâya vâsıta gibidir. Bu ma'nâları avâma anlatabilmek için böyle mesel îrâdı lâzımdır. Ya'ni, "Mü'min namaza durduğu vakit onun rûhu kesretten vahdete müteveccihen sefere gider; ve cesedi de ayakta durur ve namazı bitirdiği vakit başını sağa ve sola çevirerek "Es-selâmü aleyküm ve rahmetullah!" السلام عليكم و رحمة الله der. İşte Mevlevîlerin semâ'ı da bu ma'nâya binâen mevzû'dur. Onların rûhları nây ve güzel sesli zevâtın nağmeleri ile namazda olduğu gibi kesretten vahdete müteveccihen sefere gider. Ve rûhlarındaki iştiyakın ve ıztırabın eseri cisimlerinde zâhir olup ecrâm-ı semâviyyenin ayn-ı vücûd-i Hak olan fezâ-yı bî-nihâyedeki devirleri gibi devrederler. Mutriblerin nağamâtı ve âhenkleri değiştikçe, âlem-i kesrete rücû' edip "selâm" vaziyetinde bulunur. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz semâ' hakkında şöyle buyururlar:
Bilir misin semâ' nedir, rûhun Elestü bi-rabbiküm hitâbına cevaben "Bela!" dediğini işitmektir. Kendinden munkatı' olmak, O'nun visâline erişmektir. Bilir misin semâ' nedir? Dostun ahvâlini görmektir. Lâhût perdelerinden Hakk'ın esrârını işitmektir. Bilir misin semâ' nedir? Hakk'ın aşkının darbesi önünde başını top gibi yapıp ayaksız ve başsız koşmaktır. Bilir misin semâ' nedir? Nefs ile harbetmektir. Yarı boğazlanmış kuş gibi kanlı toprak üzerinde çırpınmaktır. Bilir misin semâ' nedir? "Lî maallâhi vaktün..." hadîs-i şerîfinin sırrındandır ki, oraya melek sığmaz, vâsıtasız erişmektir. Bilir misin semâ' nedir? Şems-i Tebrîzî gibi kalb gözlerini açmak, envâr-ı kudsü görmektir.
229. Râbıtadan kurtulan semenderden başkası ne vakit vâsıtasız olarak ateşe gider?
“Semender”, bir nevi' hayvandır ki cildinden ifrâz ettiği bir seyyâle vâsıtasıyla yanmaksızın ateşten geçer. “Havâss-ı evliyâ” semendere teşbîh buyrulmuştur. Ateş mesâbesinde olan hakîkat-i vücûda kelâm vâsıtası olmaksızın ancak akıl râbıtasından kurtulan havâss-ı evliyâ vâsıl olur.
230. Sana hamam vasıtası lazımdır, tâ ki sen tab'ını ateşten hoş edesin!
“Sana takvâ hamamı vâsıtası lâzımdır. Senin nefsin hamamın harâretine alışsın da tabîatın ateşten hoşlanmağa başlasın!” Cenâb-ı Pîr efendimiz IV. cildin 240 ve 241. beyitlerinde takvâyı hamama teşbîh buyurmuşlardır. O beyitler şunlardır:
“Dünyanın şehveti külhân misâlidir ki takvâ hamamı ondan parlaktır. Fakat müttakî kısmı bu külhândan safdır. Zîrâ ki hamam içindedir ve temizliktedir.”
Ve takvâ hakkındaki îzâhât o beyitlerde geçti. Bu beyt-i şerîfde de takvâyı ateşe teşbîh buyurmuşlardır. Beyt:
“Takvâ ateşi mâsivallah cihânını yaktı; ve Allah'tan bir berk vurdu, takvâyı yaktı.”
Binâenaleyh sâlik, tecellî-i zâtîye nâil olmak için evvelâ riyâzet ve mücâhede ile takvâ hamamında temizlenmek ve sonra bu âteş-i tecellîye tabîatı alışmak lazımdır.
231. Mâdemki Halîl gibi ateşe gitmeye kādir değilsin, sana hamam resûl, sana su delîl oldu.
Mâdemki İbrâhim Halîl (a.s.) gibi keserâttan yüz yuyup vahdet-i zâtî ate-şine gitmeye kudretin yoktur, o hâlde sana takvâ ve riyâzet hamamı resûl ve sana su mesâbesinde olan rûh-ı kâmil ve kelâm-ı evliyâ delîl oldu; ve sen vahdet-i zâtîyi birtakım temsîlât ile bu kelâmlar vâsıtası ile idrâk edebilirsin.
232. Tokluk Hak'tandır. Fakat ehl-i taba' ekmek vasıtası olmaksızın toklu-ğa ne vakit erişir?
“Taba”, kirli olmak ve tenbel olmak ma'nâsınadır (Müntehabü'l-Lügāt). “Şiba”, doymak. Meselâ tokluk Hak'tandır, fakat sıfât-ı nefsâniyye ile kirli veyâhud riyâzette tenbel olan kimse ekmek vâsıtası olmaksızın doymaz. Ha-vâss-ı evliyâ doymak için ekmek vâsıtasına muhtaç değildir. Aklın “doymak için ekmek lazımdır" diye verdiği hükümden kurtulmuştur. Bu hâli cismânî olan kimseler akıllarına sığdıramazlar. Halbuki menâkıb-ı evliyâda birçok za-manlar yemeksizin yaşayan ve doyan evliyâ vardır. Ezcümle Sipehsâlâr haz-retleri yazdığı menâkıbda Hz. Mevlânâ efendimiz ile Şems-i Tebrîzî hazretle-rinin altı ay müddet Şeyh Selahaddîn-i Zerkûb cenâblarının hücresinde aslâ ve kat'â ekl ve şürb ve hâcât-ı beşerî vâki' olmaksızın sohbet buyurdukları-nı re'ye'l-ayn müşâhede etmek sûretiyle nakl ediyor.
233. Letafet Hak'tandır, fakat ten ehli çimen perdesi olmaksızın letafeti anlamaz.
Ya'ni, insanın bu vücûd-ı izâfî âleminde gördüğü letâfet Hak'tandır. Vücûd-i hakîkî-i Hakk'ın ism-i Latîf ile vâki' olan tecellîsidir. Fakat kuyûd-i cismâniyye altında bulunan kimseler çemenistan ve gülistan perdesinin sûreti olmaksızın letâfetin ne demek olduğunu anlayamaz; ve letâfetin zevkini kendinde bulamaz. Zîrâ letâfet bir ma'nâdır; ten ehli bu ma'nâyı sûret ile anlayabilir.
234. Vaktaki ten vâsıtası kalmaz, hicabsız Mûsâ gibi ceybinden ayın nûrunu bulur.
Vaktâki bir kimse takvâ hamamına girip sıfât-ı nefsâniyyeden temizlenir ve su mesâbesinde olan mürşid-i kâmilin rûh-ı sâfi ile yıkanır, vücudun idrâki hususunda artık cisme müteallık olan kelâmın ve sûretin vâsıtası kalmaz.
Sûret hicâbı olmaksızın Mûsâ (a.s.) gibi koynundan, ya'ni kalbinden ayın, ya'ni rûhun nûrunu ve bu nûr vâsıtasıyla da Hakk'ın nûrunu müşâhede eder. Zîrâ ayın nûru güneşin ziyâsından muktebes olduğu gibi rûhun nûru dahi Hakk'ın zâtının güneşinden müstefâddır.
Hâricî olan fiilin ve kavlin zamîre ve dâhilî olan nûra şehâdet vermesi
Bu şürh-ı şerîf Ankaravî nüshasında âtîdeki beyitten sonra ve Hind nüshalarında evvel yazılmıştır.
235. Suyun bu hünerleri dahi şâhiddir ki, onun bâtını Hâlık'ın lutfundan doludur.
“Su”dan murâd, rûh-ı evliyâdır. Nitekim yukarıda 221 numaralı beyitte “Bu sudan maksûd evliyânın canıdır” buyurulmuş idi. Ya'ni evliyânın canının bu maârif ve hakâyık-ı ilâhiyyede gösterdiği hünerler dahi şâhiddir ki, o rûhun içi ve bâtını Hakk'ın lütfunun tecellîsinden doludur; ve ehl-i gaflete rûhun Hak'tan aldığı envâr-ı maârifi ibzâl eder.
236. Fiil ve kavl zamîrin şâhidleri geldi. Sen bu ikiden bâtın üzerine istidlâl tut!
Ya'ni, “İnsanın cismi üzerinde hâkim olan onun zamîri ve fikridir. Binâenaleyh ondan sâdır olan fiil ve kavl zamîrine ve fikrine göre olur. Mâdemki böyledir, sen insanın fikrinin ne mâhiyyette olduğunu anlamak ister isen onun fiilini ve kelâmını bâtınına ve fikrine delîl ve şâhid tut!” Bu ma'nâya dâir cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 11. faslında şöyle buyururlar: “Bir adamı tanımak istersen onu söylet, sözünden bilirsin. Ve eğer yankesici olursa, bir kimse de ona “Adamı sözünden tanırlar” demiş olsa, o yankesici kelâmında ihtiyât eder. Zâbıta me'muru onu anlayamaz. Bu hâlde onun Sûret hicabı olmaksızın Mûsâ (a.s.) gibi koynundan, ya'ni kalbinden ayın, ya'ni rûhun nûrunu ve bu nûr vâsıtasıyla da Hakk'ın nûrunu müşâhede eder. Zîrâ ayın nûru güneşin ziyâsından muktebes olduğu gibi rûhun nûru dahi Hakk'ın zâtının güneşinden müstefâddır.
Hâricî olan fiilin ve kavlin zamîre ve dâhilî olan nûra şehadet vermesi
Bu sürh-ı şerîf Ankaravî nüshasında âtîdeki beyitten sonra ve Hind nüshalalarında evvel yazılmıştır.
237. Mâdemki senin sırrın bâtına seyir tutmaz, hastanın idrarına hariçten bak!
Mâdemki senin rûhunun ve sırrının bir kimsenin bâtınına ve kalbine seyri ve nüfûzu yoktur, binâenaleyh nefsânî sıfatların illetleriyle hasta ve ma'lûl olan bir kimsenin idrârı mesâbesinde olan fiiline ve kavline bak! Ve onun illetlerini bu delîllerden ve şâhidlerden anla!
238. Fiil ve kavl hastaların o idrârı olur ki, cisim tabibine burhân olur.
Nefsânî marazlar ile ma'lûl olan kimselerin fiilleri ve sözleri onların idrârı mesâbesindedir. Ve onlar, onların efkârına ve zamîrlerine delîl olur. Nitekim cisim doktoruna hastanın idrârı delîl olup doktor bu idrârın tahlilinden hastalığın nev'ini teşhîs eder.
239. Ve o rûhun tabibi onun canına gider; ve can yolundan onun îmânına gider.
“Rûhun tabîbi”nden murâd insân-ı kâmildir. Ya'ni, “Rûhun tabîbi olan insân-ı kâmil bir kimsenin rûhuna ve bâtınına nüfüz eder ve onun için fiil ve kavlin şehadetine ihtiyaç yoktur. Ve rûha nüfüz ettikten sonra ayn-ı sâbitesini müşâhede ederek ehl-i îmândan olup olmadığını anlar. Cisim doktorlarıyla rûh doktorları hakkındaki îzâhât IV. cildin 1790 numaralı beyt-i şerîfi ile onu ta'kîb eden ebyât-ı şerîfede münderiçtir.
240. Onun güzel fiile ve kavle ihtiyacı gelmez. Onlardan korkun, onlar kalblerin casuslarıdır.
Ya'ni, rûh doktoru olan insân-ı kâmilin güzel fiile ve güzel söze ihtiyacı yoktur. Zîrâ çok kimseler vardır ki, içi zehir dolu olduğu hâlde ağzından bal huzûrunda sükût et ve kendini ona ver ve sabret! Belki onun ağzından bir kelime fırlar; ve eğer fırlamaz ise belki senin dilinden arzun hilâfına bir kelime fırlar. Veyâhud hâtırında bir söz veyâ endîşe baş vurur. O endîşeden ve o sözden onun hâlini bilirsin. Çünkü ondan müteessir oldun ve o onun aksi ve ahvâlidir ki senin derûnunda zuhûr etti".
241. Bu fiili ve kavli ondan iste ki, o ırmak gibi deryaya vâsıl değildir.
Bu fiil ve kavl şâhidlerine muhtaç olmak hâlini öyle bir kimsede ara ki o kimse ırmak gibi deryâ-yı hakîkate vâsıl olmamış ve henüz kesâfet-i cismâniyye hicabı arkasında kalmıştır. Meselâ bir kimse böyle kesâfet hicabı içinde olduğu hâlde mürşidlik da'vâsında bulunan bir kimsenin önünde, içinden ona sövse ve saysa ve fakat zâhiren ona karşı kelimât-ı hasene kullansa onun o sözlerine aldanır; ve kendisine merbût bir adam zanneder. Fakat insân-ı kâmil böyle değildir. Derhal senin havâtırına vuküf kesbeder. Sana münâsib vech ile cevablar verir. Fakîr mürşidim Mesnevîhân Selânikli Es'ad Dede Efendi (k.s.) hazretlerinde bu gibi ahvali defâat ile müşâhede ettim. Huzûru Ârif ve insân-ı kâmilin bâtınının nûru onun iyi sözüne ve iyi fiiline hâcet olmaksızın musâhibine te'sîr eder. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinde 31. fasılda bu ma'nâyı şöyle îzâh buyururlar: "Bir kimse nûr-ı Hudâ ile nazar ettiği vakit evvel ve âhir ve gâib ve zâhir her şeyi görür. Zîrâ nûr-i Hudâ'dan böyle bir şey nasıl mestûr kalır? Ve eğer mestûr kalır ise o, nûr-i Hudâ değildir. İmdi her ne kadar ona vahiy denmez ise de, onda ma'nâ-yı vahy vardır. Osman (r.a.) halîfe oldu, minbere çıktı, halk ne buyuracak diye muntazır idiler. Sâkitâne nazar edip hiçbir şey söylemez idi. Halk üzerine bir vecd hâli nâzil oldu. Öyle ki dışarı çıkmağa mecâlleri kalmadı; ve yekdîğerine ve nerede olduklarına şuûrları olmadı. Yüz tezkîr ve va'z ve hutbe ile onlara öyle bir hoş hâl vâki' olmamış idi. Böyle fevâid ve mükâşefât hâsıl ve esrâr ma'lûm oldu ki, bu kadar amel ve va'z ile olmamış idi. Meclisin nihâyetine kadar böyle nazar eder ve bir şey buyurmaz idi. Aşağıya inmek istedikte ان لكم امام فعال خير و احسن اليكم من امام قوال ya'ni "Sizin için fa'âl olan imam, kavvâl olan imamdan hayırlı ve ahsendir" deyip indi. Doğru buyurdu. Mâdemki kelâmdan murâd, fâidedir. ve tebdîl-i ahlâkdır, söz söylemeksizin bu fâidenin ez'âfını hâsıl etmiş idiler; ve bu fâidenin husûlü müyesser oldu. Binâenaleyh buyurdukları ayn-ı savab idi. Gelelim kendisine fa'âl demesine. Gerçi minberde o hâl içinde zâhiren bir fiil icrâ etmedi ki, onu göz ile görmek mümkin olsun. Namaz kılmadı, haccetmedi, hutbe okumadı bunlardan hiçbirisi vâki' olmadı. İmdi ma'lûmumuz oldu ki, amel ve fiil denilen şey yalnız o sûretler değildir. Belki bu sûretler o amelin sûretidir. O amel ise candır. Senin evliyâ-yı Hakk'a nazar etmen ile onların sendė tasarrufu ve bî-kelâm ve bahs olarak maksûdların husûlü ve seni menzile eriştirmeleri mümkindir."
242. Lakin bir arifin nûru ki hadden geçti, onun nûru sahrâlara ve çöllere doldu.
gibi tatlı sözler çıkar ve içi fesâd dolu olduğu hâlde daha büyük bir menfaat elde edebilmek için zâhiren güzel fiilde bulunur ve fedakârlık yapar ve vefâkâr görünür. İnsân-ı kâmil kalbin casuslarıdır, bunları derhal anlar.
243. Onun şahidliği şühûddan ve tekellüflerden ve canbazlıktan ve keremden fâriğ geldi.
"Şâhid" kelimesi Fârisî'dir, "mahbûb" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Âbidlerin bâtınlarının güzelliği onların iyi fiillerinden ve iyi kavillerinden anlaşılır; ve bunlar onların bâtınlarına şâhid olur. Fakat ârifin mahbûbluğu bu gibi şâhidlerden ve tekellüfât-ı zâhiriyyeden ve riyâzât ve mücâhede gibi can oyunculuğundan ve cûd u keremden müstağnîdir. Zîrâ onun bâtınının mahbûbluğu ve güzelliği dışarıya taşar. Ârif ve insân-ı kâmilin bâtınının nûru onun iyi sözüne ve iyi fiiline hâcet olmaksızın musâhibine te'sîr eder. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinde 31. fasılda bu ma'nâyı şöyle îzâh buyururlar: "Bir kimse nûr-ı Hudâ ile nazar ettiği vakit evvel ve âhir ve gâib ve zâhir her şeyi görür. Zîrâ nûr-ı Hudâ'dan böyle bir şey nasıl mestûr kalır? Ve eğer mestûr kalır ise o, nûr-ı Hudâ değildir. İmdi her ne kadar ona vahiy denmez ise de, onda ma'nâ-yı vahy vardır. Osman (r.a.) halîfe oldu, minbere çıktı, halk ne buyuracak diye muntazır idiler. Sâkitâne nazar edip hiçbir şey söylemez idi. Halk üzerine bir vecd hâli nâzil oldu. Öyle ki dışarı çıkmağa mecâlleri kalmadı; ve yekdîğerine ve nerede olduklarına şuûrları olmadı. Yüz tezkîr ve va'z ve hutbe ile onlara öyle bir hoş hâl vâki' olmamış idi. Böyle fevâid ve mükâşefât hâsıl ve esrâr ma'lûm oldu ki, bu kadar amel ve va'z ile olmamış idi. Meclisin nihâyetine kadar böyle nazar eder ve bir şey buyurmaz idi. Aşağıya inmek istedikte ان لكم امام فعال خير و احسن اليكم من امام قوال ya'ni "Sizin için fa'âl olan imam, kavvâl olan imamdan hayırlı ve ahsendir" deyip indi. Doğru buyurdu. Mâdemki kelâmdan murâd, fâidedir. ve tebdîl-i ahlâkdır, söz söylemeksizin bu fâidenin ez'âfını hâsıl etmiş idiler; ve bu fâidenin husûlü müyesser oldu. Binâenaleyh buyurdukları ayn-ı savab idi. Gelelim kendisine fa'âl demesine. Gerçi minberde o hâl içinde zâhiren bir fiil icra etmedi ki, onu göz ile görmek mümkin olsun. Namaz kılmadı, haccetmedi, hutbe okumadı bunlardan hiçbirisi vâki' olmadı. İmdi ma'lûmumuz oldu ki, amel ve fiil denilen şey yalnız o sûretler değildir. Belki bu sûretler o amelin sûretidir. O amel ise candır. Senin evliyâ-yı Hakk'a nazar etmen ile onların sendė tasarrufu ve bî-kelâm ve bahs olarak maksûdların husûlü ve seni menzile eriştirmeleri mümkindir."
244. Vaktaki o gevher nûru dışarıya parlamıştır, bu tesellüslerden ferağat bulmuştur.
“Tesellüs”, sâlûsluk etmek ve riyâkârlık yapmak demektir. Ya'ni, “Ârifin bâtınının nûru dışarıya taştığı veyâ parladığı için birtakım sahte şeyhler gibi, halka namazını, orucunu ve zekâtını göstermekten fâriğ olmuştur.
245. Binaenaleyh ondan fiil ve kavl şahidini isteme; zîrâ her iki cihân ondan gül gibi açıldı.
Ya'ni, insân-ı kâmilin fiiline ve kavline nazar etme! Zîrâ onun huzûrunda bulunduğun ve onun nazar-ı hâssına nâil olduğun vakit sana ondan hem dünyanın ve hem de âhiretin ahvâli gül gibi açılır.
246. Bu şahidlik nedir? Gizlinin ızharıdır. İster kavl olsun ister fiil ve onun gayrı olsun.
Bu beyt-i şerîfde, gizli olan ma'nânın ızhârı için üç nev'i şâhid ve vâsıta beyân buyruluyor. Birisi “söz”, dîğeri “fiil” ve üçüncüsü bir velîden bunların gayrı olarak “hârikulâde ahvâl” zuhûrudur ki, bunların üçü de arazdır; ve araz iki zamanda bâkî kalmayan şeye denir.
247. Zîrâ araz cevherin sırrını ızhârdır. Vasıf bâkîdir ve bu araz ma'ber üzerinedir.
“Cevher”den murâd kalbdir; ve “cevherin setrin”den murâd, îmândır. “Vasıf”dan murâd, yine îmândır; ve “araz”dan murâd ef'âl ve akvâl ve kerâmât-ı kevniyyedir. “Ma'ber”, “ubûr”dan ism-i mekândır, “geçit ve güzergâh" ma'nâsına olup dünyâ murâd olunur. Ya'ni, "Ef'âl ve akvâl ve havârıktan maksûd cevher-i kalbin sırrı olan îmânın ızhârıdır. Bu îmân bir vasıf olup rûh ile beraber bâkîdir; ve arazdan ibaret olan ve bu îmânın şâhidleri mesâbesinde bulunan ef'âl ve akvâl-i hasene ve îmân-ı kâmilin alâmâtı olan kerâmât-ı kevniyye bir geçit ve köprü mesâbesinde olan dünya üzerindedir ve dünyâ ile beraber fânîdir."
248. Bu altının nişanı mihekk üzerinde kalmaz. Şeksiz altın iyi adlı kalır.
Mihekk taşı üzerindeki altının eseri bâkî kalmaz, silinir. Fakat o eserden ve nişandan altının altınlığı zâhir olur ve ma'denin cinsi meydana çıkar.
249. Bu namaz ve bu cihâd ve bu oruç dahi kalmaz; can iyi adlı kalır.
Bu dünyâ geçidi üzerinde olan ibâdât-ı zâhiriyye dahi araz nev'inden olduğundan altının mihekk üzerindeki eseri gibi zahir olur. Fakat canın dünyâda ve âhirette iyi adı kalır.
250. Can böyle bir ef'âl ve akvâl gösterdi; emir mihekki üzerine cevherini sürdü.
Can böyle güzel fiiller ve güzel sözler ızhâr etti. Emr-i ilâhî mihekki üzerine kendi cevherini ve mayasını sürdü ve benim i'tikādım budur diye gösterdi.
251. Dedi ki: "Benim i'tikādım doğrudur, işte şâhid!" Fakat şahidlerde işti-bâh vardır.
Ya'ni rûh dedi ki: "Benim i'tikādım doğrudur, işte benim fiilim ve kavlim, i'tikādımın doğruluğuna şâhiddir." İmdi rûh fiilini ve kavlini şâhid getirdi. Ama şâhidlerde şübhe vardır. Çünkü şâhidlerin ba'zısı yalancı şâhid olur, ba'zısı da sâdık olur.
252. Şahidler için tezkiye vardır, bil! Onun tezkiyesi bir sıdkdır ki ona mevkūfsun.
“Tezkiye”, pâk etmek ve temizlemek ma'nâsınadır. Ya'ni, şâhidlerin âdil olması şarttır, bir kimse da'vâsını isbât için hâkim huzûruna şâhid getirse, hâkim şer'an o şâhidlerin âdil olup olmadıklarını sırran ve alenen tezkiye ile mükellefdir. Rûh i'tikādının doğru olduğunu iddiâ ederek fiilini ve kavlini şâhid getirdiği vakit, bu fiil ve kavil şâhidlerinin de kizbden tezkiyesi lâzımdır; ve onun tezkiyesi de o fiilde ve kavlde sıdk ve ihlâs bulunmaktır ki, onlar hâ- kim-i mutlak olan Hak Teâlâ hazretlerinin indinde makbûl olsunlar. Zîrâ münâfıklar da zâhiren îman da'vâsında olup namaz kılarlar ve kelime-i şehadet getirirler. Onların bu fiilleri ve kavilleri yalancı şâhiddir; ve kezâ riyâkâr olanların bu fiil ve kavlinden murâdları dahi, halk tarafından hüsn-i kabûl görmektir. Binâenaleyh getirdikleri şâhidler âdil değildirler.
253. Lafzın hıfzı kavlî olan şâhiddedir; ahdin hıfzı fiilî olan şâhiddedir.
Ya'ni, biri kavlî ve diğeri fiilî olmak üzere iki nevi' şâhid vardır. Kavlî olan şâhid “Lâ ilâhe illallah" lafzıdır. Bu kavlî olan îmân şâhidinde bu lafzın şirkten hıfzı lâzımdır. Zîrâ şirkin üç mertebesi vardır. Birisi "şirk-i celî"dir. Bu şirk puta ve ateşe ve aya ve güneşe tapanların şirkidir. Diğeri "şirk-i hafi"dir. Bu şirk dahi avâm-ı mü'minînin sıfat-ı nefsâniyyelerinin sevkıyle ibâdetlerinde riyâ ve süm'a gibi duygularıdır. Çünkü nefis kendisinin halk tarafından medholunmasından mahzûz olur. Bunun için âyeti kerîmede وَلا يُشرك بعبَادَة رَبِّه أَحَدًا (Kehf, 18/110) ya'ni "Rabbinin likāsını arzû eden, hiçbir kimseyi Rabb'inin ibâdetine ortak yapmasın!" buyrulur. Ve üçüncüsü “şirk-i ahfâ"dır. Bu şirk dahi avâm-ı mü'minînin ve ulemâ-i zâhirin ve ilm-i kelâm erbâbının iki vücûd ve varlık isbât etmeleridir ki, bu şirk hakkında Resûl-i Ekrem Efendimiz الشرك في امتى اخفى من دبيب النمل على الصفا ya'ni "Benim ümmetimde şirk mücellâ bir mahal üzerindeki karıncanın yürüyüşüden ahfâdır" buyrulur. İmdi bu üç tâifeden her biri “lâ ilahe illallah" lafzıyla şehadet-i kavliyyede bulunsa onların bu şehadetlerinde adâlet yoktur. Onun için âyet-i kerîmede يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا آمَنُواْ (Nisâ, 4/136) ya'ni "Ey îman eden kimseler, îmân ediniz!" buyrulmuş ve onların şehadet-i kavliyyeleri îmân-ı hakîkî iktisabı sûretiyle adâlete da'vet edilmiştir. İman ettikten sonra bu ahdin hıfzı için de fiilî şâhid lâzımdır. Bu fiilî şâhid dahi emr-i ilâhîye itâat ve ef'âl-i peygamberiyyeye muvâfakattır.
254. Eğer kavil şahidi eğri söylerse merdûddur; ve eğer fiil şahidi eğri koşarsa merdûddur.
Ya'ni, eğer kavil şahidi يَقُولُونَ بِالْسِنَتِهِم مَّا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ (Fetih, 48/11) ya'ni "Kalblerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler" âyet-i kerîmesi mûcibince eğri söylerse onun bu şehadeti makbûl değildir; ve eğer fiil şâhidi eğri koşarsa ya'ni yaptığı amele bir kimse riyâ ve süm'ayı karıştırırsa o merdûddur. Nite- kim âyet-i kerîmede, sûre-i Bakara'da يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُم بِالْمَن والأذى كَالَّذِي يُنفِقُ مَالَهُ رِئَاءِ النَّاسِ (Bakara, 2/264) ya'ni "Ey mü'minler, sadakalarınızı malını nâs görsün de cömert imiş desinler diye infâk eden kimse gibi ibtâl et-meyiniz!" buyrulur.
255. Sana tenâkuzsuz kavil ve fiil lâzımdır, ta ki senin önüne derhal kabul gelsin!
Ya'ni, sözün özüne ve fiilin dahi kavline uymak lâzımdır ki, bu şâhidlerin hâkim-i mutlak olan Hak Teâlâ indinde makbûl olsun!
256. Sa'yiniz muhtelifdir, tenâkuz içindesiniz. Gündüz dikiyorsunuz ve gece söküyorsunuz.
"Şettâ", dağınık ve muhtelif ma'nâsına olan “şetît" kelimesinin cem'idir. Bu beyt-i şerîfde sûre-i Leyl'de olan إِنْ سَعِيكُمْ لَشَتّى (Leyl, 92/4) ya'ni "Sizin sa'yiniz dağınık ve muhtelifdirler" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. "Gün-düz"den murâd, zâhir ve "gece"den murâd bâtındır. Ya'ni, "Ey mü'minler, si-zin sa'yiniz dağınık ve muhtelifdir. Zâhirde güzel söz söylersiniz ve iyi fiil iş-lersiniz. Fakat bâtında ihlâsınız ve sıdkınız yoktur. Binâenaleyh gündüz di-ker ve gece sökersiniz." Ve aleddevâm tenâkuz içindesiniz. Bâtınınız zâhiri-nizi bozar.
257. İmdi tenâkuzlu olan şehadeti kim dinledi? Yahud cûd lutuf cihetinden meğer ki bir hüküm ede!
"İmdi böyle tenâkuzlu ve da'vâya uymayan şehadeti kimse dinlemez. Fakat cûd ve kerem-i ilâhîden ümîd kesmek câiz değildir. Meğer ki senin bu tenâkuzlu olan kavil ve fiil şâhidlerini cûd-i ilâhî mahzâ lutfundan dolayı dinleyip kabûl ederek senin lehine bir hüküm versin!" Yoksa hadd-i zâtında bu şâhidler makbûl değildir. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' یا مگر حلمی کند از حکم خود Ya'ni "Yahud hâkim-i mutlak kendi hükmünden meğer ki bir hilm ede!" demek olur. Bu ihtilaf-ı elfaz ma'nâyı tebdîl etmez.
258. Kavil ve fiil sırrın ve zamîrin ızhârıdır. Her ikisi mestûr olan sırrı âşikâr eder.
259. Vaktâki senin şahidin tezkiye oldu, makbûl oldu; ve yoksa mol molda mahbûstur.
“Mûl” kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada “teennî ve te'hîr etmek ve işten geri durmak ve rücû' etmek” ma'nâları münasibdir. Ve “mûl mûl” “yerinde kal!” ma'nâsında müsta'meldir. Ya'ni, “Kavlî ve fiilî olan şâhidlerin tezkiye olunup doğrulukları sabit olduktan sonra kabûl olunur; ve eğer tenâkuz ettikleri ve da'vâ-yı îmâna mutabakatları sabit olmazsa hâkim-i mutlakın, "Geri dönün!" emrinde mahbûs kalırlar.” “Mûl mûl” hakkında Sultan Veled hazretleri "Tevakkuf ve teallülden kinâyedir," buyururlar.
260. Ey harûn, sen inâd ettikçe inâd ederler. Sen onlara muntazır ol, onlar da muntazırdırlar.
"Harûn", serkeş ve muannid ma'nâsınadır. Ve "harûn"dan murâd, şirk-i celî ve şirk-i hafî ve şirk-i ahfâ sahipleridir. Zîrâ "şirk-i celî ashâbı" dîn-i Hak peygamberine karşı ve "şirk-i hafî ashâbı" da ihlâs ve sıdk sahiblerine karşı ve "şirk-i ahfâ sâhibleri" dahi vahdet-i sırf ve vahdet-i vücûd ashâbı olan urefâ-yı billâha karşı serkeşlik ederler; ve kendi çürük fikir ve delîlleriyle onlara inâd ve i'tiraz ederler; ve onlara karşı galebeye muntazır olurlar. Bunlar dahi o inâdçılara karşı inad edip يُرِيدُونَ لِيُطْفِؤُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَاللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ (Saff, 61/8) ya'ni "Allah'ın nûr-ı îmân ve maarifini ağızlarıyla söndürmek isterler. Halbuki müşrikler kerîh görseler bile Allah Teâlâ nûrunu tamâmlayıcıdır" âyet-i kerîmesi mûcibince Allah'ın nûrunun tamâmlanmasına muntazırdırlar. İkinci mısra'da sûre-i Secde nihâyetindeki فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ وَانْتَظِرْ إِنَّهُمْ مُنْتَظِرُونَ (Secde, 32/30) ya'ni "Ey Resûlüm, onlardan yüz çevir ve onlara galebeye muntazır ol ve onlar da sana galebeye muntazırdırlar" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.