İçeriğe atla

Çarığa ve posta nazar etmenin hükmü budur ki, insan ne şeyden yaratıldığına nazar etsin!

26. bölüm / 26 · 13350 kelime · ~67 dk okuma

1918. Ayaz'ın aşkının kıssasını geri döndür; zîrâ o, sırlar ile dolu bir hazînedir.

Bu beyt-i şerîfteki hitâb, Hz. Pîr'in kendi rûh-i şerîflerine olan hitâbdır.

1919. Her gün bunun üzerine hücreye giderdi, tâ ki kürkü ile çarığı görsün!

Ya'ni, Ayaz, sakladığı eski çarığı ile postunu görmek ve nefsine ârız olan kibir ve enâniyeti kırmak için, her gün onları sakladığı odaya giderdi.

1920. Zîrâ ki, varlık pek sarhoşluk getirir; baştan aklı, gönülden hayayı gö- [1920] türür.

Zîrâ ki, insanın kendisinde gördüğü varlık ve benlik, onu şiddetli bir sûrette sarhoş eder. Bu benlik baştan aklı götürür, muhâkemesi sakîm olur ve kalbden de utanmayı izâle eder. O kadar rezâlet ve edebsizlikler yapar ki, ne halktan ve ne de Hak'tan utanır.

1921. Yüz binlerce evvelki karnın ancak bu varlık sarhoşluğu, bu pusudan yol vurdu.

“Karn”, kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada “gürûh ve tâife” ma'nâsınadır. Ya'ni, bu varlık ve enâniyet sarhoşluğu, geçmiş olan yüz binlerce gürûh ve akvâmın, bu benlik pususundan yollarını vurdu ve kendilerini azgınlığa ve helâke sevk etti.

1922. Bir Azazil bu varlıktan İblîs oldu. Dedi ki: "Niçin Adem benim üzerime reîs oldu?"

Şurrâh-ı kiramdan ba'zıları "İblîs" kelimesinin “iblâs"dan müştakk olduğunu beyân ederler; ve "iblâs", maksûduna vusûlden me'yûs olmak demektir. "Azâzîl", İblîs'in Adem'e secde ile emr olunmazdan evvelki ismidir. Ya'ni, evvelce adı Azâzîl olan İblîs, kendisinin bu varlığı ve enâniyeti yüzünden rahmet-i rahîmiyyeye vusûl maksadından me'yûs oldu. Çünkü kendini büyük gördü; “Niçin Âdem benim üzerime tefevvuk etti ve reîs oldu, halbuki ben ondan daha efdalim ve hayırlıyım!” dedi.

1923. Ben efendiyim, efendi oğluyum. Yüz hüneri kabul edici ve âmâde olmuşum!

“Hâce”, efendi ve evin reîsi ve muallim ve şeyh ve pîr ve maldâr ve hâkim ve sâhib-i cem'iyyet ma'nâlarına gelir (Burhân). Ma'lûmdur ki, İblîs ateşten ve harâretten mahlûktur; ve ateş ve harâret bilcümle teşekkülât-ı unsuriyyeyi bozucu ve kahredicidir. Binâenaleyh İblîs, ateşin bu kâhirliğine nazaran, kendisini cism-i unsurî sâhibi olan Âdem'in fevkinde görüp, kendinin efendi ve reîs olduğunu ve ateşte efendilik ve reislik görüp, ateşten mahlûk olması i'tibâriyle efendi ve reis oğlu olduğunu ve birçok hünerler kabul edici ve müstaidd bulunduğunu iddiâ eder.

1924. Ben hünerde bir kimseden nâkıs değilim, tâ ki düşmanın önünde hizmetle durayım!

“Ben hünerde ve ma'rifette Âdem'den nâkıs ve aşağı değilim; onda idrâk ve zekâ varsa bende de var. Binâenaleyh benim düşmanım olan benî-âdemin önünde niçin hizmetle durayım ve ona secde ve serfürû etmek vazîfesiyle mükellef olayım?”

1925. "Ben ateşten doğmuşum, o çamurdan. Ateşin indinde çamurun ne yeri vardır?"

"Benim hilkatimin aslı ateştir ve ateşten doğdum. Benim muhalifim ve düşmanım olan Adem ise çamurdan doğmuştur." Nitekim âyet-i kerîmede وبدأ خلق الإنسان من طين (Secde, 32/7) ya'ni: “ Allah Teâlâ insanın hilkatine çamurdan başladı" buyrulur. İmdi ateşin indinde çamurun ne ehemmiyeti vardır; ateş çamuru yakar ve onun şeklini ve taayyününü berbâd eder. Maʻlûm olsun ki, İblîs'in kıyâsı ve muhakemesi sırf maddiyât üzerine olduğundan, onun bir gözü maʻneviyâta nüfûz ve intikālden kördür ve âcizdir. Binâena- leyh sırf maddiyâtta saplanıp ma'neviyâttan bî-haber kalan benî-beşer dahi bu körlükte İblîs'in nazîridirler. "Vehal", yumuşak çamur ma'nâsınadır.

1926. O nerede idi, bir devirde ki ben âlemin sadrı ve zamanın fahri idim!

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Hicr'de vaki وَلَقَدْ خَلَقْنَا الإِنسَانَ مِن صَلْصَالٍ مِّنْ حَمَإٍ مَّسْنُونٍ وَالْجَانَّ خَلَقْنَاهُ مِن قَبْلُ مِن نَّارِ السَّمُومِ (Hicr, 15/ 26-27) ya'ni "Biz insanı muhakkak kum ile karışık yıllanmış ve kuru çamurdan yarattık; ve cânn kavmini de evvelden havâ-yı nârîden yarattık" âyet-i kerîmelerine işaret buyrulur. "Semûm", lügatte sıcak hava ve rüzgâr demektir ki, buhâr-ı nârîye işaret buyrulur. "Salsâl", kum ile karışık kuru çamur; "hame", kara çamur; "mesnûn", üzerinden seneler geçmiş ve yıllanmış demektir.

Bu beyt-i şerîfte ve bu âyet-i kerîmede, ehl-i hey'etin yakın zamanlarda keşf ettiği bir hakîkate işâret buyrulur. Ma'lûmdur ki, manzûme-i şemsiyye-mizin esâsı fezâda azîm bir sehâb-ı muzî idi. Bu sehâb-ı muzî devr-i şedîd ile buhâr-ı nârî hâline geldi. Ondan yine buhâr-ı nârî hâlinde olarak seyyâreler fırlayıp, her birisi bu ayrıldığı kütle tarafında ve mahreklerinde dönmeğe başladı. Arzımız dahi o kütle-i gāzîden ayrılanlardan biridir. Bu hakîkate sûre-i Enbiyâ'da vâki أَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ أَفَلَا يُؤْمِنُونَ (Enbiyâ, 21/30) ya'ni "Münkirler akıllarının gözleriyle görmezler mi ki, muhakkak gökler ve yer bitişik idi. Biz onları ayırdık ve her şeyin hayatını sudan yaptık, inanmıyorlar mı?" âyet-i kerîmesinde işaret buyrulur. Âyet-i kerîmenin ma'nâsına nazaran, arzın buhâr-ı nârî hâlinde bulunduğu zamanlar, hilkat-i Âdem'den evvel cânn kavmi yaradılmış ve onların ruhları buhâr-ı nârî hâlinde sûret-i mahsûsada tekevvün eden cisimlerine taalluk etmiş idi. İblîs dünyanın bu hâlindeki ervâhın reîsi ve Hakk'a ibâdette o devrin medâr-ı iftihârı olan bir mahlûk idi; ve arz kışır bağlamamış olduğu cihetle bu devirde cism-i Âdem'in mütekevvin olmasına tab'an imkân yok idi ve İblîsin bu devrede ismi Azâzil idi. Vaktâki arz kışır bağladı ve hayâtiyetleri havâ-yı hârdan müteşekkil olan cânn kavmi ya'ni "cin", Âdem'in çamurdan halkını gördüler ve melâike ya'ni kuvâ-yı unsuriyye ile beraber Âdem'e secde etmeğe, ya'ni itâat etmeğe me'mûr oldular. İblis bu itâattan ve secdeden ibâ etti ve cenâb-ı Hakk'a karşı: "Beni ateşten ve onu topraktan yarattın, ben ondan hayırlıyım dedi!" İşte bu beyt-i şerîfte, dünyanın bu devrine ve İblîs'in bu devirdeki hâline işaret buyrulmuştur. بيان آيه كريمه خَلَقَ الْجَانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍ و قوله تعالى في حق ابليس انه كانَ مِنَ الْجِنِّ فَسَقَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِ "Hak Teâlâ ateşten ve dumansız alevden cânn kavmini yarattı" (Rahmân, 55/15) âyet-i kerîmesinin ve Hak Teâlâ'nın İblis hakkında olan: "Muhakkak o cin cinsindendir, binâenaleyh Rabbinin emrinden dışarıya çıktı!" (Kehf, 18/50) kavlinin beyânındadır.

"Mâric", "ateşin dumansız alevi" demektir. Elyevm güneşte olan buhâr-ı nârî demek olur ve bu sürh-ı şerîf yukarıdaki îzâhât ile alâkadardır. İblîs'in melâike nev'inden olup olmadığı hakkında ulemânın ihtilafı vardır. Fakat âyet-i kerîmede melâike hakkında لَا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ (Tahrîm, 66/6) ya'ni "Allah'ın onlara emrettiği şeyde isyân etmezler" buyrulduğu cihetle, İblis melâikeden olsa o Hakk'a muhalefet ve isyân edememek îcab ederdi; ve "cin" cinsinden olduğu, sürh-ı şerîfteki âyet-i kerîmede sarîhdir; ve cin, emr-i ilâhîye karşı muhâlif ve âsî olabilir. Çünki melâike ervâhtır ve kuvâdır; ve "cin" ise maddenin hava ve harâretten ibaret olan iki latîf unsurundan mürekkeb cisim sahibidir. Binâenaleyh cinnin muhalefeti cismiyetlerinden münbaistir.

1927. Sefîhin canının ateşi şu'le vururdu, zîrâ ateşe mensub idi. Çocuk babasının sırrıdır.

"Sefîh", akılsız ve tedbîri fâsid olan kimseye derler. Burada "sefîh"ten murâd, İblis'tir. Zîrâ kemâl-i hamâkatinden, nazarı Adem'in zâhirine ma'tûf oldu; bâtınına ve ma'nâsına nüfüz edemedi. "Canın ateşi"nden murâd, kibir ve enâniyettir. İkinci mısra'da الولد سر ابيه ya'ni "Çocuk babasının sırrıdır" ya'ni çocukta babasının tabîatı ve hâssıyeti zuhûr eder. İblis dahi ateşten mahlûk olduğu için onda ateşin tabîatı ve hâssıyeti zâhir olmuştur. Zîrâ ateş ve harâret dâimâ yükseklik ister ve sair mâddiyâta müstevlî olduğu vakit onları kahr بيان آيه كريمه خَلَقَ الْجَانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍ و قوله تعالى في حق ابليس انه كانَ مِنَ الْجِنِّ فَسَقَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِ "Hak Teâlâ ateşten ve dumansız alevden cânn kavmini yarattı" (Rahmân, 55/15) âyet-i kerîmesinin ve Hak Teâlâ'nın İblis hakkında olan: "Muhakkak o cin cinsindendir, binâenaleyh Rabbinin emrinden dışarıya çıktı!" (Kehf, 18/50) kavlinin beyânındadır.

"Mâric", "ateşin dumansız alevi" demektir. Elyevm güneşte olan buhâr-ı nârî demek olur ve bu sürh-ı şerîf yukarıdaki îzâhât ile alâkadardır. İblîs'in melâike nev'inden olup olmadığı hakkında ulemânın ihtilafı vardır. Fakat âyet-i kerîmede melâike hakkında لَا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ (Tahrîm, 66/6) ya'ni "Allah'ın onlara emrettiği şeyde isyân etmezler" buyrulduğu cihetle, İblis melâikeden olsa o Hakk'a muhalefet ve isyân edememek îcab ederdi; ve "cin" cinsinden olduğu, sürh-ı şerîfteki âyet-i kerîmede sarîhdir; ve cin, emr-i ilâhîye karşı muhâlif ve âsî olabilir. Çünki melâike ervâhtır ve kuvâ-dır; ve "cin" ise maddenin hava ve harâretten ibaret olan iki latîf unsurundan mürekkeb cisim sahibidir. Binâenaleyh cinnin muhalefeti cismiyetlerinden münbaistir.

1928. Hayır, galat söyledim, çünki kahr-i Hudâ idi. Bir illeti ileri getirmek ne içindir?

Hz. Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte sâmi'lerin gözlerini daha yüksek bir ma'rifete açmak için buyururlar ki: İblîs'in dalâletine sebeb ve illet olmak üzere, ateşten mahlûk olduğunu beyân ettim. Hayır, galat ve yanlış söyledim; onun dalâleti Hak Teâlâ'nın kahrı idi ki, bu da, onun ayn-ı sâbitesinin ezelde ve ilm-i ilâhîde ism-i Mudill'in mazharı olması idi ve bu ismin mazharına lâyık olan dahi kahr ile tecellî etti. Binâenaleyh âlem-i letâfet ve hakîkatteki esâsı bırakıp da, âlem-i kesâfet ve hayâldeki illeti ve sebebi niçin zikr etmelidir? Bu husûstaki daha ziyâde îzâhât I. cildin 625 numarasına müsâdif olan این نه جبر این معنی جباریست ذکر جباری برای زاریست ["Bu, cebir değildir; bu ma'nâ-yı cebbâriyyettir. Cebbarlığın zikri tazarru' içindir."] beyt-i şerîfinde geçti.

1929. İlletsiz iş illetlerden müberrâdır, ezelden müstemirr ve müstekardır.

"İlletsiz iş"ten murad, كل يوم هو في شأن (Rahmân, 55/29) ya'ni "Her anda bir şandadır" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulduğu üzere, Hakk'ın tecellî-i esmâî ve sıfatîsidir; ve Hakk'ın esmâ ve sıfatı kadîm olup bu esmâ ve sıfât ile tecellîsi aslâ ta'tîl kabul etmez. Ezelden beri dâimîdir ve istikrar üzeredir; ve bu tecellî zât-ı kadîm-i Hakk'ın îcâbı ve iktizâsı olup hiçbir sebeb ve illete müstenid değildir.

1930. Müstehass olan sun'-ı mukaddesin kemâline ne hâdis olan illet yâhud ne de hades sığar.

“Müstehass”, istif'âl bâbından olan "istihsâs"tan ism-i mef'ûldür. Kâmûs'ta bir kimseyi bir işe tergîb ve teşvik edip kandırmak ma'nâsına gösteril- miştir. Müntehabü'l-Lügatta "ber engîhten", ya'ni koparmak ve ib'âs etmek ma'nâsı zikr edilmiştir. Ya'ni, Zât-ı ulûhiyyetin koparmış ve ib'âs etmiş olduğu, mukaddes sun'un kemâline, ne hâdis olan illet ve sebeb sığar ve ne de hades ya'ni sıfat-ı hudûs sığar, demek olur. Hind nüshalarında "yâ hades" yerine "bâ hades" vâki' olmuştur. Bu sûrette ma'nâ: "Hudûs sıfatlı olan hâdis, müstehass olan sun'-1 pâkin kemâline nasıl sığar!" demek olur. Ya'ni, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyetinin, esmâ ve sıfatının mezâhiri olarak koparılmış ve ısdâr edilmiş olan pâk ve mukaddes san'atlarının kemâlini ızhâr için sıfat-ı hudûsü hâiz olan hâdisin sebeb olması vârid değildir. Zîrâ tevhîd-i hakîkî ehlinin nazarında eşyânın hey'et-i mecmûası zât-maa's-sıfattır. Bu beyitlerin ma'nâları I. cildin biraz yukarıda zikr olunan 625 numaralı beyit ile alâkadar olduğu gibi, IV. cildin 221 numarasına müsâdif olan اسم مشتقست و اوصاف قدیم نی مثال علت اولی سقیم "İsim müstaktır ve evsâf kadîmdir, illet-i ûlâ misâli sâkîm değildir."] beyti ile de münasebetdârdır.

1931. Babanın sırrı ne olur? Babamız O'nun sun'udur. Sun' içdir ve baba kabuk gibi sûrettir.

"Sun"dan murâd Zât-ı ulûhiyyetin sun'u olan îcâd ve ızhârdır. Ya'ni, biz, İblîs'in babası ateştir, ateşin tabîatını ve hâssıyetini hâizdir; zîrâ çocuk babasının sırrıdır, dedik. Halbuki babanın sırrı ne olur? Zîrâ babamız dahi Hakk'ın vücûd-i izâfî âlemindeki sun'u ve îcâdıdır ve hâdistir. Hakk'ın sun'u ilm-i ilâhîsinden başlar. Binâenaleyh bu sun', meyvenin içine benzer ki, bu da onun ayn-ı sâbitesidir; ve babamızın vücûd-i izâfîsi de meyvenin kabuğuna benzeyen bir sûret-i zâhirîdir.

1932. Ey ten fındığı, sen dostunu aşk bil; senin canın mağzı ister ve senin kabuğunu döğer.

"Ten", fındığa teşbîh buyrulmuştur. Zîrâ fındığın içi ve kabuğu vardır. Beyt-i şerîfteki "fındık-ı ten" müşebbehün-bihin müşebbehe izafeti kabîlinden olup, izâfet-i beyâniyyedir. Ya'ni, ey cismi fındık gibi olan insan, senin cismin kabuk ve için rûhtur. Ve rûhun içi dahi, senin ilm-i ilâhîdeki hakîkatin ve ayn-ı sâbitendir. Zîrâ ayn-ı sâbite mazhar olduğu ismin zıllidir ve onun zılli rûhtur ve onun zılli cisimdir Beyt: miştir. Müntehabü'l-Lügatta "ber engîhten", ya'ni koparmak ve ib'âs etmek ma'nâsı zikr edilmiştir. Ya'ni, Zât-ı ulûhiyyetin koparmış ve ib'âs etmiş olduğu, mukaddes sun'un kemâline, ne hâdis olan illet ve sebeb sığar ve ne de hades ya'ni sıfat-ı hudûs sığar, demek olur. Hind nüshalarında "yâ hades" yerine "bâ hades" vâki' olmuştur. Bu sûrette ma'nâ: "Hudûs sıfatlı olan hâdis, müstehass olan sun'-1 pâkin kemâline nasıl sığar!" demek olur. Ya'ni, Hak Teâlâ'nın zât-ı ulûhiyyetinin, esmâ ve sıfatının mezâhiri olarak koparılmış ve ısdâr edilmiş olan pâk ve mukaddes san'atlarının kemâlini ızhâr için sıfat-ı hudûsü hâiz olan hâdisin sebeb olması vârid değildir. Zîrâ tevhîd-i hakîkî ehlinin nazarında eşyânın hey'et-i mecmûası zât-maa's-sıfattır. Bu beyitlerin ma'nâları I. cildin biraz yukarıda zikr olunan 625 numaralı beyit ile alâkadar olduğu gibi, IV. cildin 221 numarasına müsâdif olan اسم مشتقست و اوصاف قدیم نی مثال علت اولی سقیم ["İsim müstaktır ve evsâf kadîmdir, illet-i ûlâ misâli sâ-kîm değildir."] beyti ile de münasebetdârdır.

1933. Cehennemlik ki, onun dostu post olur. [بَدَّلْنَا جُلُودًا] “Derileri değiştiririz”] ona post verdi.

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Nisâ'da vâki' [كُلَّمَا نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ بَدَّلْنَاهُمْ جُلُودًا غَيْرَهَا لِيَذُوقُوا الْعَذَابَ] (Nisâ, 4/56) ya'ni “Münkirlerin her ne vakit derileri yanıp pişse, azâbı tatmaları için biz onların derilerini başka derilere tebdîl ederiz” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'ni, cehennemlik olan münkirlerin dostu ve sevdiği şey cisimleri olur. Rûhlarının gıdâsını ihmâl edip, fânî olan cisimlerini beslerler. Binâenaleyh Hak Teâlâ bu tabîat cehenneminde o cehennemlik kimseye, “Biz derileri tebdîl ederiz”, va'di mûcibince, deri ve kavî post ya'ni kabuk mesâbesinde olan cisim verdi.

1934. Senin ma'nân ve mağzın ateş üzerine hâkimdir, fakat senin kışrların ateşe odundur.

Ey insan, senin ma'nân ve için olan rûhun âlem-i emrden olup, âlem-i halktan olan ateş üzerine hâkim ve gâlibdir. Fakat içinin kabuğu mesâbesinde olan cismin âlem-i halktan olup, yine âlem-i halktan olan ateşin odundudur ve ateş onun üzerine hâkimdir.

1935. Bir ağaç bardak ki, onun içinde ırmak suyu vardır, ateşin kudreti hep onun tarafı üzerindedir.

Bu beyt-i şerîf yukarıki beyte bir misâldir. Meselâ içinde su olan ağaç bir kap, ateş üzerine konduğu vakit, ateşin te'sîri ağaca olur ve ağacı yakıp deldiği vakit, su ateş üzerine akınca, ateşi söndürür.

1936. İnsanın ma'nası ateş üzerine mâliktir; cehennemin Malik'i onda ne vakit hâliktir!

Ya'ni, insanın ma'nâsı olan rûh, ateş üzerine mâlik ve galibdir; ve cisim, cehennem tabîatında olduğundan ayn-ı cehennemdir. Cehennemin müvekkeli olan Mâlik ismindeki melek nasıl cehennemde hâlik değil ise, ayn-ı cehennem olan cisme taalluk eden ma'nâ ve rûh dahi öylece hâlik değildir.

1937. Binaenaleyh sen cismini artırma, ma'nânı artır, tâ ki Mâlik gibi ateşe hâkim olasın!

Ya'ni, mâdemki ma'nân ateş üzerine gālibdir ve cismin ve sûretin ise, ayn-ı ateştir; o hâlde cismini büyültmeğe ve semirtmeğe çalışma! Rûhunu ve ma'nânı kuvvetlendir! Tâ ki cehennemin mutasarrıfı olan Mâlik ismindeki melek gibi, ayn-ı ateş olan cismine hâkim ve gālib olasın!

1938. Kabukları kabuk üzerine artırmışsın; şübhesiz kabuk gibi is içindesin.

"Post ve kabuk"tan murâd, kesâfet-i cismâniyyedir. "Dûde", birkaç ma'nâya gelir. Burada mürekkeb yaptıkları "kara is" ma'nâsınadır. Ya'ni, sen cisminin kesâfeti üzerine bol bol yiyip içmek sûretiyle kat kat kesâfetler ilâve etmişsin ve rûhunun inkişafı için riyâzât ve mücâhedâttan kaçmışsın. Şübhesiz fındığın ve cevizin kabukları gibi kapkara kömür ve is hâli içinde kalmışsın.

1939. Zîrâ ki ateşe alef, postun gayrı değildir. Hakk'ın kahrı o kibrin postunu koparıcıdır.

Yânî, mâdemki senin için kalmadı, hep kabuk oldun, artık ateşin gıdâsı olursun. Zîrâ ateşin gıdâsı ve şiddetlenmesi, içine atılacak kabuk ile olur. Binâenaleyh bu kesâfet-i cismâniyye iktizâsı olarak sende hâsıl olan kibir ve azametin derisini, Hakk'ın kahrı koparıcı ve yüzücüdür; ve o kibir ve azamet sebebiyle Hak Teâlâ seni zelîl eder.

1940. Bu tekebbür postun neticesindendir. Câh ve mal o kibre ondan dolayı dosttur.

Ey cismânî, sendeki bu tekebbür, postun ve kesâfet-i faniyenin verdiği netîcedendir. Câh ve mal ya'ni makām-ı riyâset, mal ve mülk o kesâfet-i cismâniyyeden dolayı, sendeki kibir ve azamete dost olmuş ve sarılmıştır. Ya'ni sendeki kesâfet-i cismâniyye kibir ve azamet hâsıl etmiş ve doğurmuştur. Mal ve mansıb dahi o kibre, mahzâ bu kesâfet-i faniye sebebiyle dost olmuştur; ve bunlar böyle birbirine bağlanmıştır.

1941. Bu tekebbür nedir? Lübabdan gaflettir. Buzun güneşten gafleti gibi müncemiddir.

"Lübâb", her şeyin hâlisi ve güzîdesi; ve ceviz ve fındık gibi maddelerin içi. İkinci mısra'daki "müncemid" "gaflet"in sıfatıdır. Ya'ni, cismânilerdeki bu tekebbür nedir? Lübâbdan ya'ni hakîkat-i vücûddan gaflettir; ve kendi vücûdunda ve varlığında istiklâl görmektir. Bu öyle bir gaflettir ki, buzun güneşten gafleti gibi donmuş ve kesîftir.

1942. "Yüzümü o ümid tarafına çevirdim; zîra bana evvelden ziyade vücud vermişsin."

"Sen bana hiç yoktan bir vücûd verdin ve bu vücûd sebebiyle Senin in'âm ve eltâfının zevklerini duydum. Halbuki bu vücûdun ihsânı, evvelce benden sâdır olmuş bir hizmet mukābilinde değildi. Mâdemki Senin böyle bedava ve meccânî keremin vardır; Senin lutfundan ümîdimi kesmedim ve yüzümü o ümîd tarafına çevirdim." hepsi bende vardır. Sen ilm-i muhîtin ile benim bunlardan daha fenâ olan amellerimi bildiğin hâlde, bunları "Halîm" ism-i şerîfin, "Settâr" ism-i şerîfine muîn olarak örttün. Fakat senin bir lutf-ı mahzın ve hâlisın vardır ki, bu lutfun muvâcehesinde benim kendi sa'yimin ve fiilimin ve hayır ve şerrimin ve küfür ve îmânımın ve benim âcizâne olan niyâzımın ve yalvarmamın hiç te'sîri yoktur. O öyle bir lutuftur ki, benim ve benim gibi olan yüz kimsenin hayâli ve vehmi hâricindedir. Bu lutfun karşısında benim doğru veyâ inâdçı ve serkeş olmamın ne ehemmiyeti vardır! İşte benim ümîdim Zât-ı Celîl'inin böyle bir lutfunadır. Bu beyt-i şerîfte bu kulluk hâli أنا عند ظن عبدی بی ya'ni "Ben kulumun bana olan zannı indindeyim" hadîs-i kudsîsine mâsadak olup, kendisi Hakk'a hüsn-i zannetmiş bulunur.

1943. Lübbü görmekten tenin cümlesi tama' oldu, hor ve âşık oldu; zîrâ tama' eden kimse zelîl oldu.

“Lüb”den ve “iç”ten murâd, insanın kendi hüviyeti ve hakîkati olan zât-ı Hak’tır. Ya’ni, bir kimse ki, kendi hakîkati olan zât-ı Hakk’ı müşahede etti, onun bu görüşünden, cisminin cemî’-i zerrâtı bu hakîkate vusûle tama’ edici oldu ve ayn-ı tama’ oldu. Bu sûrette zât-ı Hak muvâcehesinde zelîl ve o hakîkate âşık oldu. Zîrâ Şâh-ı Velâyet İmâm-ı Ali (k.v) efendimiz عَزَّ مَنْ قَنَعَ ذَلَّ مَنْ طَمِعَ ya’ni “Kanâat eden kimse azîz oldu ve tama’ eden kimse zelîl oldu” buyurmuş-tur. Bu kelâmın iki vechi vardır: Birisi dünyâya ve diğeri âhirete taalluk eder. Dünyâya taalluk eden ciheti budur ki, bir kimse dünyâ malına tama’ edip şu-nun bunun kapısında ihsâna muntazır olursa zelîl olur; ve eğer elindeki şeye kanâat edip şuna buna boyun eğmezse azîz olur. Âhirete taalluk eden ciheti budur ki, bir kimse mâsivâdan göz yumup ancak Hakk’a müteveccih olursa o kimse muvâcehe-i Hak’ta zelîl olur; ve onun bu zilleti makâm-ı abdiyyet olur; ve eğer kendi varlığını Hakk’ın varlığının gayrı görüp, bu varlığın îcâbına ka-nâat ederse, bu kanâatinden dolayı kendinde izzet tasavvur edip şirk-i hafîde kalır. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ve âtîdeki beyitlerde bu ikinci vechi beyân bu-yurmuşlardır.

1944. Vaktaki içi görmez, posta kāni' oldu; "Azze men kanea" bağı onun zindanıdır.

Bir kimse ki, kendi vücûd-ı izâfisinin içi ve bâtını olan zât-ı Hakk'ı görmez ve post ve kabuk mesabesinde olan vücûd-ı izâfisine kanâat eder, binâenaleyh o kimseye "Kanâat eden azîz oldu" sözünün bağı zindan ve mahbes olur; ve bu izâfî varlığı içinde izzet tasavvur edip mütekebbir olur.

1945. İzzet burada senin kibrindir; ve zillet dîndir. Taş fânî olmadıkça ne va-kit yüzük oldu?

Ey cismânî, mevhûm olan varlığına kanâatindeki izzet senin kibrindir ve mütekebbir olmandır; ve vücûd-ı mevhûmunu nazarından kaldırıp vücûd-ı Hakk’a vermek sûretiyle ihtiyâr-ı zillet dîndir ve abdiyyet-i mahzadır. Gör-mez misin, taş yontulup kendi şeklinden ve taayyününden fânî olmadıkça parmağa takılacak yüzük olur mu? Bazı nüshalarda کبر تست yerine گبر یست Ma’nâsı “kâfirliktir” demek olur ki, bu kâfirlik kendi hüviyyetini ve hakîkatini inkâr etmek demektir ve şirktir. "Lüb"den ve "iç"ten murâd, insanın kendi hüviyeti ve hakîkati olan zât-ı Hakk'tır. Ya'ni, bir kimse ki, kendi hakîkati olan zât-ı Hakk'ı müşahede etti, onun bu görüşünden, cisminin cemî'-i zerrâtı bu hakîkate vusûle tama' edici oldu ve ayn-ı tama' oldu. Bu sûrette zât-ı Hak muvâcehesinde zelîl ve o hakîkate âşık oldu. Zîrâ Şâh-ı Velâyet İmam-ı Ali (k.v) efendimiz عز من قنع ذل من طمع ya'ni "Kanâat eden kimse azîz oldu ve tama' eden kimse zelîl oldu" buyurmuştur. Bu kelâmın iki vechi vardır: Birisi dünyaya ve diğeri âhirete taalluk eder. Dünyaya taalluk eden ciheti budur ki, bir kimse dünyâ malına tama' edip şunun bunun kapısında ihsâna muntazır olursa zelîl olur; ve eğer elindeki şeye kanâat edip şuna buna boyun eğmezse azîz olur. Ahirete taalluk eden ciheti budur ki, bir kimse mâsivâdan göz yumup ancak Hakk'a müteveccih olursa o kimse muvâcehe-i Hak'ta zelîl olur; ve onun bu zilleti makām-ı abdiyyet olur; ve eğer kendi varlığını Hakk'ın varlığının gayri görüp, bu varlığın îcâbına kanâat ederse, bu kanâatinden dolayı kendinde izzet tasavvur edip şirk-i hafide kalır. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ve âtîdeki beyitlerde bu ikinci vechi beyân buyurmuşlardır.

1946. Taşlık makāmında, ondan sonra ene! Senin miskîn ve fânî olman vaktidir.

Ya'ni, taşlık makāmında olup yüzüklük da'vâsında bulunmak ve ondan sonra enâniyet da'vâ etmek câiz değildir. Ya'ni vücûd-ı mevhûmunu vücûd-ı hakîkî muvâcehesinde isbât edip "ben" demek boş bir izzet da'vâsıdır ve tekebbürdür. O vücûd-ı hakîkî muvâcehesinde senin bu da'vâlardan geçip miskîn ve fânî olman vaktidir.

1947. Kibir ondan dolayı câhı ve malı ister. Zîrâ külhanın kemâli tezektendir.

Ya'ni, kibir külhan; ve makām-ı riyâset ve mal ve mülk ve servet dahi tezek ve gübre mesâbesindedir. Külhanın revnakı ve kemâli ve alevlenmesi içine atılan tezekten olduğu gibi, kibrin ve azametin parlaması dahi, mansıbdan ve servetten olur. İşte kibir ve azamet bu sebebden dolayı mansıb ve mal arkasında koşar.

1948. Zîra bu iki dâye postu ziyâde ederler. Şahmı ve lahmı ve kibri ve nahveti doldururlar.

Zîrâ bu iki dâye ve mürebbî mesâbesinde olan mansıb ve servet, cismâniyete hizmet edip onu semirtip çoğaltırlar; ve cisme yağ ve et ve kibir ve azamet ve iftihâr doldururlar.

1949. Gözü lübbün lübbüne kaldırmadılar; postu o cihetten lüb zannettiler.

Birinci "lüb"den ve "iç"ten murâd, rûh ve ikinci "lüb"den murâd, zât-ı Hak'tır. Zîrâ insanın bâtını rûhtur; ve rûhun bâtını zât-ı Hak'tır. Ya'ni, cismânî olan kimseler, gözlerini vücûd-ı hakîkî sahibi olan zât-ı Hak tarafına kaldırmadılar; ve onlar kendi vücûdlarını müstakil zannedip "Biz yaparız, biz yaratırız" da'vâsında bulundular. Binâenaleyh kabuk mesâbesinde olan vücûd-ı mevhûmlarını iç ve asıl zannettiler.

1950. Bu yola rehber İblîs oldu. Zîra o riyaset tuzağının avı geldi.

[1950] "Şebîke" ve "şebeke", ağ ve tuzak manasınadır. Ya'ni, en evvel bu câh ve riyâset ve enâniyet ağına ve tuzağına av olan İblîs olup "Ben Adem'den daha hayırlıyım ve efdalim ve makām-ı riyâsete lâyıkım!" da'vâsında bulundu. Binâenaleyh kendisinden sonra ne kadar bu da'vâda bulunan kimseler varsa, hepsine pîşvâ ve rehber oldu.

1951. Mal yılan, o câh ejderhâ gibidir, merdânın sâyesi bu ikiye zümrüddür.

Ya’ni, mal ve servet, cismânîler için yılan ve o câh ve makâm-ı riyâset dahi ejderhâ gibidir. Fakat kâmiller ve rûhânîler için lutf-i ilâhîdir. Nitekim hadîs-i şerîfde نعم المال للرجل الصالح ya’ni “Sâlih adam için mal ne güzeldir!” buyurulur. Ve cenâb-ı Pîr Efendimiz bu ma’nâyı I. cildin 993 ve 994 numaralı beyitlerinde şöyle buyururlar:

“Dünyâ nedir? Hudâ’dan gâfil olmaktır. Metâ’ ve gümüş ve evlâd ve kadın değildir. Hak için yüklendiğin mala Resûl, “İyi mal ne güzeldir!” buyurdu.”] “Merdân”dan murâd, insân-ı kâmildir. “Zümrüd”, kıymetli taşlardan olup havâssından birisi de yılanın gözünü kör etmektir. Nitekim bu bâbdaki îzâhât IV. cildin 3696 numaralı beytinin ibtidâsındaki şerh-i şerîfde geçti. Ya’ni, mal ve mansıb yılan ve ejderhâdır. Onların gözünü zümrüd taşı mesâbesinde olan insân-ı kâmilin sâyesi kör eder ve onları zararsız bir hale getirir.

1952. O zümrüdden yılanın gözü fırlar, yılan kör olur ve yolcu kurtulur.

"Yolcu"dan murâd tarîk-ı Hakk'ın sâlikidir. Ya'ni, insân-ı kâmilin zümrüd taşı mesâbesinde olan sâyesinden ve nazarından bu iki yılanın gözleri dışarı fırlayıp kör olur ve Hak yolunun yolcusu dahi, onların tasallutundan ve zehrinden kurtulur.

1953. Vaktaki o reis bu yol üzerine diken koydu, her kim mecrûh oldu ise dedi ki: "İblîs'e la'net!"

Vaktaki riyâset da'vâsında bulunan o İblis, Hakk'a ve vücûd-ı hakîkî tarafına giden yol üzerine benlik dikenini koydu, bu dikenden yaralanan her bir kimse dedi ki: "İblis'e la'net olsun!"

1954. Ya'ni bu gam benim üzerime onun gadrindendir, o muktedâ gadre sabık izlidir.

Ya'ni, benlik ve enâniyet dikeninden yaralanan her bir kimsenin "İblîs'e la'net olsun!" demekteki murâdı, "Bu benlik ve enâniyet dikeninden hâsıl olan gam, bana o İblis tarafında vâki' olan gadr ve hıyânettendir. Bu husûsta o mel'ûn bize muktedâ ve rehber oldu. Binâenaleyh o muktedâ gadre ve hıyânete ilk adımı atandır.

1955. Ondan sonra vaktaki gürüh üzerine gürûh geldiler, cümlesi onun adeti üzerine ayak vurdular.

"Karn", birkaç ma'nâya gelir. Burada "gürûh ve tâife" ma'nâsınadır. Vaktâki İblîs'ten sonra birtakım akvâm ve gürûh birbirlerini ta'kîben geldiler, hepsi İblîs'in vaz' ettiği âdet ve tarîk üzerine ayak bastılar ve İblîs'e ittibâan riyâset ve enâniyet da'vâsında bulundular. Bu da'vânın en şiddetlisini yapanlar ta'rihlerde hâllerini okuduğumuz Fir'avn ve Nemrûd ve Romalılar'ın Neron'u ve emsâli zâlim hükümdarlar idi. Ve İblîs'in vaz' ettiği bu kötü yol efrâd-ı beşer tarafından el'an ta'kîb olunmaktadır.

1956. Ey delikanlı, her kim; ondan sonra halk körlükten düşmek için kötü bir âdet koydu,

1957. O cümle günah onun üzerine cem' olur; zîrâ o baş olmuştur ve onlar kuyruk dibi.

“Gaze”, “gāze” kelimesinin muhaffefi olup “âvâz ve sadâ ve nidâ” ve otlayan ve uçan hayvanların kuyruğunun kökü ve aslı ma’nâlarındadır. Binâenaleyh “düm-gaze”, kuyruk dibi veyâhud sadânın kuyruğu demek olur. Beyt-i şerîfe her iki ma’nâ dahi muvâfıktır. Bu beyitlerde `من سن سنة حسنة فله اجرها واجر من عمل بها ومن سن سنة سيئة فعليه وزرها ووزر من عمل بها` ya’ni “Kim ki iyi bir tarîk ve âdet vaz’ ederse o kimseye ecir vardır; ve onunla amel eden kimseye dahi ecir vardır; ve kim ki kötü bir tarîk ve âdet vaz’ ederse onun günâhı onun aleyhinedir; ve onunla amel eden kimseye dahi günâh vardır” hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. “Beze”, günâh ve hatâ demektir (Burhân).

1958. Fakat âdem bir çarığı ve o postekiyi, "Ben çamurdanım!" diye öne getirir.

İblîs'in vaz' ettiği tarîk ve âdet üzerine gidenler Adem tab'ında değil, belki İblis tabîatındadır. Adem tabîatında olan kimseler, "Allah Teâlâ hazretleri beni çamurdan yarattı" der ve Ayaz'ın çarığı ve postu mesâbesinde olan cismindeki süfliyeti düşünüp önüne koyar; ve bu düşünce neticesinde kibir ve azamet ızhârından hayâ eder.

1959. Ayaz gibi onun çarığı mahbûb idi; şübhesiz o, âkıbet mahmûd oldu.

“Mevdûd”, mahbûb demektir. Ba’zı nüshalarda “mevrûd” vâki’ olmuştur ki, “nazarı önüne vârid” olmuş demek olur.

1960. Vücûd-ı mutlak yokluğun işini yapıcıdır. Var edicinin iş yeri yokluktan başka nedir?

“Hest-i mutlak”, vücûd-ı mutlak demektir. Vücûd-ı mutlak hakkındaki îzâhât I. cildin 609 numarasına müsâdif olan `ما عدمهائیم هستیهای ما / تو وجود مطلقی فانی نما` [“Biz yoklarız ve bizim varlıklarımız da yoktur; Sen fânî gösterici bir vücûd-ı mutlaksın.”] beyt-i şerîfinde geçti. “Yokluk”tan murâd, adem-i hakîkî değil, adem-i izâfîdir. Buna “adem-i i’tibârî” ve “adem-i mukayyed” dahi derler. Bu adem çekirdek içindeki ağacın ve sulb-i pederde olan veledin sûretleri gibidir. Ya’ni bilkuvve mevcûd ve bilfiil ma’dûm olan eşyâ, adem-i izâfîdedir; ve bu adem-i izâfî vücûd-ı mahz ile adem-i mahz arasında bir ber- "Gaze", "gāze" kelimesinin muhaffefi olup "âvâz ve sadâ ve nidâ" ve otlayan ve uçan hayvanların kuyruğunun kökü ve aslı ma'nâlarınadır. Binâenaleyh "düm-gaze", kuyruk dibi veyâhud sadânın kuyruğu demek olur. Beyt-i şerîfe her iki ma'nâ dahi muvafıktır. Bu beyitlerde من سن سنة حسنة فله اجرها واجر من عمل بها ومن سن سنة سيئة فعليه وزرها و وزر من عمل بها ya'ni "Kim ki iyi bir tarîk ve âdet vaz' ederse o kimseye ecir vardır; ve onunla amel eden kimseye dahi ecir vardır; ve kim ki kötü bir tarîk ve âdet vaz' ederse onun günâhı onun aleyhinedir; ve onunla amel eden kimseye dahi günah vardır" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. "Beze", günah ve hatâ demektir (Burhân).

1961. Yazılmış üzerine hiçbir kimse yazar mı? Yâhud bir dikilmiş yere bir fidan diker mi?

“Mağres”, ism-i mekândır, “ağaç dikilen yer” ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîf bir misâl ile yukarıkı beytin ma'nâsını te'yîddir. Ya'ni vücûd-ı mutlak adem-i izâfî âlemi üzre sûret nakışlarını yazar. Nitekim yazı boş kâğıt üzerine yazılır. Yazılmış olan bir kâğıt üzerine kimse yazı yazmaz; ve kezâ ağaç dikilmiş olan bir yere fidan dikilmez, lâkin boş arâziye dikilir.

1962. O bir kâğıt ister ki yazılmış değildir. Bir mahalle tohum eker ki, ekilmiş değildir.

O kâtib yazı yazmak için yazılmamış bir kâğıt ister; ve kezâ ekinci tohumu ekmek için ekilmemiş bir mahal arar.

1963. Birâder sen ekilmemiş mahal ol, yazılmamış beyaz kâğıt ol!

Ey birâder, mâdemki vücûd-ı mutlakın iş yeri ve i'mâlâthânesi yokluktur, binâenaleyh sen mevhûm olan vücûd-ı izâfî âlemine mahsûs efkâr ve havâtırı kalbinden sil! Sil de ekilmemiş bir mahal ve yazılmamış bir kâğıt mesâbesinde ol! Zîrâ kalb levhı mâsivâ nakışlarından ne kadar sâf olursa o kalbe o kadar ulûm-i ledünniyye ve esrâr-ı ilâhiyye menkuş olur.

1964. Tâ ki “Nûn ve’l-kalem”den müşerref olasın! Tâ ki o kerem sâhibi tohum eksin!

“Nûn ve’l-kalem”in birçok ma’nâsı ve îzâhâtı vardır. Burada onların zikri uzun olur. Bu babdaki îzâhât cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretlerinin et-Tedbîrâtü’l-İlâhiyye fî Islâhı Memleketi’l-İnsâniyye ismindeki eser-i şerîfinin doku- zuncu bâbında mezkûr olup, fakîr tarafından şerh olunmuştur. Bu beyt-i şerîfe münasib olan ma'nâ budur ki: İnsân-ı kâmil vücudun cemî'-i merâtibini câmi' olduğundan, Hakk'a nazaran "nûn"dur, ya'ni divit ve hokkadır; ve âlem-i halka nazaran dahi "kalem"dir. Ya'ni, birâder, sen kalbinin levhini mâsivâ nakışlarından temiz ve boş tut! Tâ ki hakîkat-i muhammediyyenin mazharı olan insân-ı kâmilin divit ve hokka mesâbesinde olan kalbinden, Hak Teâlâ o kâmilin kalem mesâbesinde olan lisânıyla senin boş olan kalbinin levhine maârif-i ilâhiyye yazılarını yazsın ve arz-ı kalbine esrâr-ı ilâhiyye tohumlarını eksin de o "nûn ve'l-kalem" olan insân-ı kâmilin vücûdundan istifade edip şereflenesin!

1965. Bu pâlûdeden yalamış tut, görmüş olduğun bir matbahı görmemiş tut!

"Pâlûde", nişasta ve şeker ile pişirilen "pelte" ma'nâsınadır; ve "pelte" pâlûdeden muharreftir. "Pelte"den murâd, mal ve mansıb ve servet gibi nefsin mahzûz ve mütelezziz olduğu şeylerdir. "Matbah"tan murâd mevhûm olan bu vücûd-ı izâfî âlemidir. Ya'ni, ey ma'rifet-i ilâhiyye tâlibi olan kimse, pâlûde mesâbesinde olan nefsin huzûzâtını tatmamış farzet de o huzûzâta müteveccih olma! Zîrâ tatmamış olduğu bir şeye bir kimse müteveccih olmaz; ve elyevm içinde yaşayıp hissen görmüş olduğun bu mevhûm vücûd-ı izâfi matbahını da görmemiş farzet de bâkî olan vücûd-ı Hakk'a müteveccih ol!

1966. Zîrâ ki bu pâludeden sarhoşluk olur; kürk ve çarık senin hatırından gider.

Ya'ni, bu pâlûde mesâbesinde olan huzûzât-ı nefsâniyyeden sarhoşluk olur. Nitekim Hak Teâla sûre-i Hicr'de Lût kavmi hakkında لعمرك إنهم لفي سكرتهم يعمهون (Hicr, 15/72) ya'ni "Ey resûlüm, senin hayâtın hakkıçün onlar sarhoşluklarında mütehayyirdirler" buyurur. Ve bu sarhoşluk sebebiyle Ayaz'ın kürkü ve çarığı mesâbesinde olan senin cisminin süflî bir hâldeki tekevvünü hatırından gider.

1967. Vaktāki nez' ve ölüm gelir bir ah edersin, eski postekinin ve çarığının zikrini o vakit yaparsın.

zuncu bâbında mezkûr olup, fakîr tarafından şerh olunmuştur. Bu beyt-i şerîfe münasib olan ma'nâ budur ki: İnsân-ı kâmil vücudun cemî'-i merâtibini câmi' olduğundan, Hakk'a nazaran "nûn"dur, ya'ni divit ve hokkadır; ve âlem-i halka nazaran dahi "kalem"dir. Ya'ni, birâder, sen kalbinin levhini mâsivâ nakışlarından temiz ve boş tut! Tâ ki hakîkat-i muhammediyyenin mazharı olan insân-ı kâmilin divit ve hokka mesâbesinde olan kalbinden, Hak Teâlâ o kâmilin kalem mesâbesinde olan lisânıyla senin boş olan kalbinin levhine maârif-i ilâhiyye yazılarını yazsın ve arz-ı kalbine esrâr-ı ilâhiyye tohumlarını eksin de o "nûn ve'l-kalem" olan insân-ı kâmilin vücûdundan istifade edip şereflenesin!

1968. Çirkinlik dalgasının garkı kalmadıkça ki, sana penâh cihetinden bir arka olmaz.

Bu beytin Hind nüshalarındaki sûreti şöyledir: تا نگردی غرق موج زشتی / که نباشد از پناهت کشتی ya'ni "Çirkinlik dalgasının garkı olmadıkça ki sana penah cihetinden bir gemi olmaz". Her iki nüsha arasında esâs ma'nâca bir fark yoktur. Fakat bu ikinci sûrette dalga ile gemi arasında münâsebet zâhirdir. Bu beyit ile aşağıdaki beyit bir cümle-i tâm teşkil eder.

1969. Doğruya mensûb olan gemiden yâd getirmezsin, çarığa ve kürke bakmazsın.

“Doğruya mensûb olan gemi”den murâd, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in şerî-at-i mutahharası ve sünnet-i seniyyesine tâbi' sulehâ ve evliyâ-i kirâmdır. Bunlar îmânda ve amelde ve ahlâkta Resûl-i Ekrem hazretlerinin da'vetine icâbet etmişlerdir; ve onların hâricinde kalanlar ise da'vete icâbet etmeyip el-an da'vet olunanlardandır. Nitekim hadîs-i şerîfde مَثَلُ أُمَّتِي كَمَثَلِ سَفِينَةِ نُوحٍ مَنْ تَمَسَّكَ بِهَا نَجَا وَمَنْ تَخَلَّفَ عَنْهَا غَرِقَ ya'ni, “Benim ümmetimin meseli Nûh (aleyhisselâm)’ın gemisinin meselidir. Kim ki, ona temessük etti ve sarıldı ise kurtuldu; kim ki muhâlefet etti ise boğuldu” buyrulur. Bu hadîs-i şerîfde “ümmet”ten murâd, zikrolunan ümmet-i icâbettir. Ya'ni, ölüm hâlinde rûhunun gözünden perde-i cismâniyet kalkıp hayât-ı dünyeviyyede dört el ile sarıldığın cismâniyetin çirkinliği zâhir olduğu vakit bir şedîd âh edersin. O zaman postu ve çarığı anarsın. Sen böyle çirkinlik dalgasının garkı olmadıkça, ki senin için o anda sığınacak bir gemi mesâbesinde olan bir rûh-ı âlî-i veliyy-i kâmil bulunmaz; o doğruya mensûb olan veliyy-i kâmilin hâlini ve kadrini hatırına getirmezsin ve hayât-ı dünyeviyyedeki nasâyıhini anıp posta ve çarığa bakmazsın.

1970. Vaktaki belâ garkābında aciz kalırsın, müteakiben muhabbet üzere "Zalamna"yı vird edersin.

"Gark-ab", derin ve fırtınalı ve muhâtaralı deniz ve su. Vaktāki ölüm hâ-liyle gark-ab-ı belâda âciz ve muztar kalırsın, ondan sonra o veliyy-i kâmilin kadrini ve mertebe-i şefâatteki yüksekliğini görüp onun muhabbeti üzerine رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَاً (A'raf, 7/23) ya'ni "Ey bizim Rabbimiz! Biz nefsimize zulmet-tik!" niyâz ve tazarru'unu vird-i zebân edersin. Halbuki hâlet-i nez'de ah-vâl-i berzah münkeşif olduktan sonra tövbe makbûl değildir. Nitekim âyet-i kerîmede وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئاتِ حَتَّى إِذَا حَضَرَ أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ إِنِّي تُبْتُ الآنَ (Nisâ, 4/18) ya'ni “Kötü amel işleyen kimseler için onlardan birinin ölümü ha-zır olduğu vakit tövbe yoktur, dedi ki, şimdi muhakkak tövbe ve rücû' ettim" buyrulur.

1971. Şeytan dedi: "Bakınız bu hama! Bu vakitsiz kuşun başını kesin!"

Ya'ni, hâl-i mevtinde şeytan böyle bir kimsenin tövbesini ve rücû'unu gördüğü vakit der ki: "Bakınız şu çiğ herifin hâline! Hayât-ı faniyenin ezvâk ve huzûzâtına mağrûr oldu; kulağına enbiyâ ve evliyânın nasâyihı girmedi, şimdi ahvâl-i berzahı gördü, tövbeye ve nedâmete başladı, bu vakitsiz öten kuşun başını kesiniz!"

1972. Bu haslet Ayaz'ın ferhenginden uzaktır; zîrâ onun namazı niyazsız olarak zahir olur.

"Ferheng", ilim, dâniş, edeb, büyüklük ve muvâzenet ma'nâlarına gelir, diğer ma'nâları da vardır. Burada bu ma'nâların her biri münasibdir. "Ayaz"dan murâd, yukarılarda îzah olunduğu üzere abdiyyet-i mahza makāmında bulunan kimsedir. Ya'ni, yukarıda zikrolunan haslet, abd-i mahzın edebinden ve ilminden uzaktır. Zîrâ onun namazı الصلاة معراج المؤمن ya'ni "Namaz mü'minin mi'râcıdır" hadîs-i şerîfi mûcibince mi'râc ve müşâ-hedesi niyazsız ve vehb-i ilâhî olarak zâhir olur. Zîrâ Ayaz ehl-i niyâz değil-dir, ehl-i nâzdır ve ma'şûktur.

1973. O evvelden göğün horozu olmuş idi; onun na'raları hep kendi vaktinde olur.

O abd-i mahz, evvelden ve ezelden rûhâniyet göğünün horozu olmuş idi. Binâenaleyh bu âlem-i kesâfet onun hicabı olmaz. Hükm-i ezel îcâbınca onun na'raları hep kendi vaktinde olur. Bu iki beyt-i şerîfde bir tevcîh daha hatıra gelir, o da budur ki: "Ayaz"dan murâd, hayât-ı dünyeviyyede insân-ı kâmilin hizmetine mülâkî olup irâdesini onun irâdesine fedâ etmiş olan sâlik-i hakîkîdir; ve Sultan Mahmûd dahi insân-ı kâmilden kinâyedir. Bu sâlik ehl-i gaflet olan cismânîler gibi ölüm hâlinde müteyakkız olmayıp, vaktinde tarîk-ı Hakk'a kemâl-i hulûs ile sülük etmiş olur.

“Eşyayı bize olduğu gibi göster!" kelâmı ma'nâsının ve bu “Eğer perde keşf olunsa benim yakînim ziyâde olmazdı" sözü ma'nâsının beyânındadır. Ve bu beytin ma'nâsı: "Sen her şeye ki kötü gözden bakarsın, kendi vücudunun dâiresinden bakarsın." Mısrâ': "Eğri basamak gölgesini eğri bırakır."

أَرْنَا الأَشْيَاءَ كما هي ["Eşyayı bize olduğu gibi göster!"] kelâmı Server-i âlem Efendimiz'in ümmetini îkāz için ta'lîm buyurduğu bir hadis-i şerîf-i duâîdir. “Yâ Rab, bize bu âlem-i kesîfteki eşyayı olduğu gibi ve hakîkati üzere göster!" demek olur. Zîrâ bu eşyânın zevâhiri kendi hakîkatlerinin perdesi olduğundan biz onlara zâhir gözüyle baktığımız vakit bizi çok aldatır. Ve لَوْ كشف الغطاء ilh. ["Eğer perde keşf olunsa benim yakînim ziyâde olmazdı"] kelâmı dahi şâh-ı velâyet İmam-ı Ali (kv) efendimiz tarafından söylenmiştir. Ya'ni, "Bu eşyânın kendi hakîkatlerine perde olan zevâhiri ve taayyünâtı kalkmış olsa benim onların hakîkatlerine olan nazarım değişmez ve ilmimdeki yakînim ziyâde olmazdı", demek olur.

["Sen her şeye ki kötü gözden bakarsın, kendi vücûdunun dairesinden bakarsın."] beytinin ve onu ta'kîb eden mısrâ'ın ma'nâları ise bu iki kelâmın şerhi makāmındadır. Ya'ni, sen her ne şeye fenâ nazar ile bakar isen, bil ki o şeye kendi vücûdunun dâiresinden bakmış olursun. Zîrâ se-

O abd-i mahz, evvelden ve ezelden rûhâniyet göğünün horozu olmuş idi. Binâenaleyh bu âlem-i kesâfet onun hicabı olmaz. Hükm-i ezel îcâbınca onun na'raları hep kendi vaktinde olur.

Bu iki beyt-i şerîfde bir tevcîh daha hatıra gelir, o da budur ki: "Ayaz"dan murâd, hayât-ı dünyeviyyede insân-ı kâmilin hizmetine mülâkî olup irâdesini onun irâdesine fedâ etmiş olan sâlik-i hakîkîdir; ve Sultan Mahmûd dahi insân-ı kâmilden kinâyedir. Bu sâlik ehl-i gaflet olan cismânîler gibi ölüm hâlinde müteyakkız olmayıp, vaktinde tarîk-ı Hakk'a kemâl-i hulûs ile sülük etmiş olur. “Eşyayı bize olduğu gibi göster!" kelâmı ma'nâsının ve bu “Eğer perde keşf olunsa benim yakînim ziyâde olmazdı" sözü ma'nâsının beyânındadır. Ve bu beytin ma'nâsı: "Sen her şeye ki kötü gözden bakarsın, kendi vücudunun dâiresinden bakarsın." Mısrâ': "Eğri basamak gölgesini eğri bırakır."

أَرْنَا الأَشْيَاءَ كما هي ]Eşyayı bize olduğu gibi göster!"] kelâmı Server-i âlem Efendimiz'in ümmetini îkāz için ta'lîm buyurduğu bir hadis-i şerîf-i duâîdir. “Yâ Rab, bize bu âlem-i kesîfteki eşyayı olduğu gibi ve hakîkati üzere göster!" demek olur. Zîrâ bu eşyânın zevâhiri kendi hakîkatlerinin perdesi olduğundan biz onlara zâhir gözüyle baktığımız vakit bizi çok aldatır. Ve لَوْ كشف الغطاء ilh. ["Eğer perde keşf olunsa benim yakînim ziyâde olmazdı"] kelâmı dahi şâh-ı velâyet İmam-ı Ali (kv) efendimiz tarafından söylenmiştir. Ya'ni, "Bu eşyânın kendi hakîkatlerine perde olan zevâhiri ve taayyünâtı kalkmış olsa benim onların hakîkatlerine olan nazarım değişmez ve ilmimdeki yakînim ziyâde olmazdı", demek olur. در هر که تو از دیده بد. . . الخ Sen her şeye ki kötü gözden bakarsın, kendi vücûdunun dâiresinden bakarsın."] beytinin ve onu ta'kîb eden mısrâ'ın ma'nâları ise bu iki kelâmın şerhi makāmındadır. Ya'ni, sen her ne şeye fenâ nazar ile bakar isen, bil ki o şeye kendi vücûdunun dâiresinden bakmış olursun. Zîrâ se- nin bu zâhirî gözün aldatıcı bir gözdür. Sana iyiyi fenâ ve fenâyı da iyi gösterir. Eğer sende eğrilik varsa herkesi de eğri ve eğer safvet ve doğruluk varsa herkesi de sâf ve doğru görürsün. Zîrâ eğer kendisi eğri olursa bir cismin gölgesi de eğri olur. Türkçe'de "Kişiyi nasıl bilirsin? Kendin gibi." darb-ı meseli meşhûrdur. Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da naklolunan şu menkıbe bu fenâ görüşün bir misâlidir: “Bir gün Hz. Hudavendigâr sakf-ı hâne üzerinde idi. Ashâbdan bir tâife hâne derûnunda hakāyık ve ma'nâ bahsi ile meşgül idiler. Onlardan birisi şiddet-i şevk ve zevk sebebiyle, harâretli ciğerinden bir âh-ı serd çekti. Bir şahs-ı ma'rûf sokaktan geçmekte idi. Bu âh sadâsını işitip dam üzerinde "Hz. Hudâvendigâr'ın illetini işitiyor musunuz?" dedi. Zât-ı hazretleri sâika-i gayretle eğilip: "Bakalım illet kime vâki' olur?" buyurdular. Takdîr-i rabbânî ile o şahıs bir illete giriftâr oldu; ve illet-i mezkûre temâdî edip tedavisinden âciz kaldı. Bir müddet sonra Hz. Hudavendigâr'ın infiâli hatırına gelip bu hastalığın sebebi onların hâtır-ı şerîflerinin infiâlinden ileri geldiğini bilerek kalkıp zât-ı hazretlerine gitti. Tövbe ve istiğfar ile meşgül oldu. Tövbesi makrûn-i icâbet olmağla o maraz ondan zâil oldu."

1974. Ey horozlar, sadayı ondan öğreniniz, sadayı Hak için yapar, dâng için değil.

"Horozlar"dan murâd, halkı Hakk'a da'vet eden tâifedir. Zîrâ horozlar namaz vakitlerinde öttükleri ve halka, Hakk'a teveccühten ibaret olan namaz vakitlerini bildirdikleri için beyt-i şerîfde Hakk'a da'vet eden kimselere "horozlar" ta'bîr buyrulmuştur. "Dâng", yukarılarda müteaddid mahallerde îzâh olunduğu üzere eski zamanlarda kullanılan küçük kıymette bir paradır. Tarîk-ı Hakk'a da'vet edenler iki sınıftır. Birisi, mahzâ rızâ-yı Hak için halkı Hakk'a da'vet eder ve mukābilinde hiçbir dünyevî menfaat beklemez. Diğeri ise Hakk'a da'veti para ve sâir dünyevî menfaat istihsâline vesîle ittihâz eder. Ya'ni, ey halkı Hakk'a da'vet eden tâife, Hakk'a da'veti veliyy-i kâmilden öğreniniz! O da'veti Allah Teâlâ'nın rızâsı için yapar, para ve menfaat mukābilinde değil!

1975. Subh-ı kâzib gelir ve onu aldatamaz. Subh-ı kâzib ona iyinin ve kötünün âlimidir.

"Subh-ı kâzib"den murâd, akl-ı cüz'î ve nâkıstır ve akl-ı maaşdır. Ya'ni, parlaklığı subh-ı kâzib mesâbesinde olan akl-ı cüz'î o veliyy-i kâmili aldatamaz. nin bu zâhirî gözün aldatıcı bir gözdür. Sana iyiyi fenâ ve fenâyı da iyi gösterir. Eğer sende eğrilik varsa herkesi de eğri ve eğer safvet ve doğruluk varsa herkesi de sâf ve doğru görürsün. Zîrâ eğer kendisi eğri olursa bir cismin gölgesi de eğri olur. Türkçe'de "Kişiyi nasıl bilirsin? Kendin gibi." darb-ı meseli meşhûrdur. Menâkıb-ı Sipehsâlâr'da naklolunan şu menkıbe bu fenâ görüşün bir misâlidir: “Bir gün Hz. Hudâvendigâr sakf-ı hâne üzerinde idi. Ashâbdan bir tâife hâne derûnunda hakāyık ve ma'nâ bahsi ile meşgûl idiler. Onlardan birisi şiddet-i şevk ve zevk sebebiyle, harâretli ciğerinden bir âh-ı serd çekti. Bir şahs-ı ma'rûf sokaktan geçmekte idi. Bu âh sadâsını işitip dam üzerinde "Hz. Hudâvendigâr'ın illetini işitiyor musunuz?" dedi. Zât-ı hazretleri sâika-i gayretle eğilip: "Bakalım illet kime vâki' olur?" buyurdular. Takdîr-i rabbânî ile o şahıs bir illete giriftâr oldu; ve illet-i mezkûre temâdî edip tedâvisinden âciz kaldı. Bir müddet sonra Hz. Hudâvendigâr'ın infiâli hatırına gelip bu hastalığın sebebi onların hâtır-ı şerîflerinin infiâlinden ileri geldiğini bilerek kalkıp zât-ı hazretlerine gitti. Tövbe ve istiğfar ile meşgûl oldu. Tövbesi makrûn-i icâbet olmağla o maraz ondan zâil oldu."

1976. Dünya ehli nâkıs olan aklı tuttular, tâ ki onu subh-ı sadık zannettiler.

Dünyanın zevâhirine aldanan kimseler ise bu nâkıs olan akl-ı maâşa ve akl-ı cüz'îye sarıldılar ve onun nûrunu ve parlaklığını subh-ı sâdık zannettiler; ve idrâk-i hakâyık için bu nâkıs aklın parlaklığından istifadeye kıyâm ettiler, biraz yürüdüler. Subh-ı kâzib olan bu aklın aydınlığı söndü ve zâil oldu ve karanlıkta kaldılar.

1977. Subh-ı kâzib kervanları vurmuştur. Zîrâ gündüz ümidiyle dışarıya gelmiştir.

Subh-ı kâzib olan akl-ı cüz'î hakikat yoluna müteveccih olan efrâd-ı beşer kervanlarının yolunu vurmuştur; ve onları evhâm ve hayâl uçurumlarına düşürüp helâk etmiştir. Zîrâ bu feylesoflar kāfilesi bu akl-ı nâkısın nûrunu ve ışığını görüp gündüz oldu ümîdi ile yola çıkmışlardır. Beyt-i Ömer Hayyâm: "Ya'ni bu çarh-ı felek altında birtakım kimseler türlü türlü sözler söylediler. O hakîkatten bîhaber olanlar ilim cevherini bu sözler ile deldiler. Vaktâki esrâr-ı feleğe vâkıf olmadılar, evvelâ çene çaldılar, sonra da uyudular." maz. Zîrâ bu akl-ı maâş ve nâkıs o kâmile nisbeten ancak zevâhir-i âlemdeki iyinin ve kötünün âlimidir. Meselâ bu akıl adlin iyi ve zulmün fenâ olduğunu bilir. Bu âlem-i fânînin zevâhirinden bevâtınına nüfüz edemez. Nitekim Cenâb-ı Pîr Efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 27. faslında akl-ı cüz'î hakkında şöyle buyururlar: "Akıl seni padişahın kapısının önüne götürecek kadar güzel ve matlûbdur. Onun kapısı önüne eriştiğin vakit aklı salıver. Bu zamanda akıl senin zararın ve rehzenindir. Ona vâsıl olduğun vakit kendini ona teslîm et! Artık çün ü çirâ ile senin işin yoktur. Meselâ dikilmemiş kumaşın var, onu setre veyâ cübbe yaptırmak istiyorsun; akıl seni terzinin önüne götürür. İşte akıl seni terzinin önüne götürünceye kadar işine yarar. Şimdi aklı salıverip, terzinin önünde tasarrufunu ve ma'lûmâtını terk etmek lâzım gelir. Ve kezâ akıl hastanın kendisini tabîbe götürecek kadar fâidelidir. Bundan sonra onun aklının başka işi yoktur. Artık kendisini tabîbe teslim etmesi îcâb eder."

1978. Subh-ı kazib halka rehber olmasın! Zîrâ o çok kervanları yele verir.

Subh-ı kâzib olan akl-ı nâkıs ve bu akl-1 nâkısa i'timâd eden müddeîler halka rehber olmasın! Zîrâ onlar hakîkate müteveccih olan çok kāfile-i beşeri yele verir ve helâk vâdîlerine sürükler.

1979. Ey sen ki, subh-ı kâzibe rehîn olmuşsun, sen subh-ı sadıkı dahi kazib görme!

Ey hakîkate vusûl iddiasında bulunan kimse, sen ki subh-ı kâzib mesâbesinde olan akl-ı nâkısa rehîn olmuş ve bağlanmışsın; subh-ı sâdık mesâbesinde akl-ı kâmili ve o akl-ı kâmili hâiz olan kimseyi de kendi hâline kıyâs edip akl-1 nâkısa bağlı görme!

1980. Eğer sen kötü [ve] nifaktan emân tutmazsan, neden dolayı birâderine aynı zannı tutarsın?

Ya'ni, sen akl-ı nâkısına i’timâden kendini âlim ve kâmil zannedip muâsırın olan akl-ı kâmil sahibine karşı hased sâikasıyla nifaktan mahfûz değil isen, bâri kendi hâline kıyâsen, beşeriyette ve sûrette kardeşin olan kâmil hakkında da sana karşı nifāk olduğunu zannetme! O kâmil senin gibi kötü sıfât-ı nefsiyye ile mülevves değildir.

1981. Kötü fiilli olan daima kötü zanlı olur. Yârinin hakkında kendi nâmesini okur..

Kötü fiilli olan kimse başkalarını da kendisi gibi zannedip kendisinde olan fenâlıkları onda da vardır zanneder. Kendi nâmesi olan kalbindeki fenâlıkları refîkine de istinad eder.

1982. O alçaklar ki eğrilikte kalmışlardır, enbiyaya sihirbaz ve eğri ta'bîr etmişlerdir.

1983. Ve o kalp düzücü denî beyler Ayaz'ın odasına bu zannı götürdüler.

Ya'ni, peygamberlerin asrında bulunan ve onlardan sonra gelen birtakım alçak tabiatlı ve fâsid ahlâklı olan kimseler, o peygamberleri de kendileri gibi zannedip halkı aldatmak için sihir yaptıklarını ve yalan söylediklerini zannettiler; ve sihirbaz ve yalancı dediler. Nitekim âyet-i kerîmede, Sa'd sûresinde, bu alçakların ifâdeleri bize nakil buyrulup وَقَالَ الْكَافِرُونَ هَذَا سَاحِرٌ كَذَّابٌ (Sâd, 38/4) ya'ni “Kâfirler bu yalancı sihirbazdır” dediler. İşte bunlar gibi o Sultan Mahmûd'un beyleri dahi fikr-i fâsid sâhibi olduklarından Ayaz'ın çarığını ve postunu sakladığı oda hakkında böyle sû'-i zanda bulundular.

1984. Dediler ki: “Onun defînesi ve onda hazînesi vardır!” Başkalarına kendi aynandan bakma!

O sultânın beyleri dediler ki: “Ayaz'ın defînesi vardır ve o odadaki defînede hazînesi vardır.” Ey bu kıssayı dinleyen kimse, sakın bu beyler ahlâkında olma ve başkalarına da kendi âyîne-i kalbinden bakma!

1985. Şah muhakkak onun pâkliğini bilir idi. O cüst ü cûyu onlar için yaptı.

Sultan Mahmûd muhakkak Ayaz'ın kalbinin ve ahlâkının temizliğini bilir idi. O odanın aranılması tedbîrini onlar için yaptı.

1986. Dedi ki: "Ey beyler, o odanın kapısını gece yarısı açınız ki, o ondan habersiz olsun!"

1987. “Tâ ki onun düşünceleri zâhir gelsin. Ondan sonra onun cezâları bizim üzerimizdedir.”

“Maliş”, “mâlîden” masdarından ism-i masdar olup burada “burmak” demektir ki, ukûbetten ve cezâdan kinâyedir. Ya'ni, “Ayaz'ın kötü fikri meydâna çıksın, ondan sonra onun cezâsını verelim!”

1988. "Ben o altını ve cevheri size veririm. Ben altınlardan haberden başkasını istemem."

"Ben onun sakladığı altınları ve cevheri alacak değilim. Onların hepsini size veririm. Ben ancak o altın definesinin mevcûd olup olmadığı haberini almak istiyorum."

1989. Bunu söylerdi ve onun kalbi misilsiz olan Ayaz'dan dolayı çarpar idi.

Sultan Mahmûd beylere hitâben bu sözleri söylerdi. Fakat kalbi de hüsn-i ahlâkda misli olmayan Ayaz için bu sözleri söylediğinden dolayı muztarib olur ve çarpardı.

1990. Derdi ki: "Ben miyim ki, bu benim dilim üzerine gider, eğer o bu cefâyı işitirse nasıl olur?"

Sultan Mahmûd kendi kendine derdi ki: "Ayaz aleyhindeki bu sözleri söyleyen ben miyim? Eğer o Ayaz cefâyı mutazammın olan benim bu emrimi işidirse ne hâle gelir ve ne derecede müteessir olur?"

1991. Tekrar der: "Onların dîni hakkı için ki onun temkîni yüzünden ziyâde olur."

Şârih-i Mesnevî İsmail Ankaravî hazretleri (k.s.) Fütûhât-ı Ayniyye ismindeki kitabında buyurur ki: "Dîn lügatte on üç vech ile kullanılmış ve Kur'ân-ı Kerîm'de bunlardan on vechi zikredilmiştir. Üç vechi de bülegā-yı Arab'ın kelâmında kullanılmıştır. Kur'ân-ı Kerîm'de mezkûr olan ma'nâlar şunlardır: Tevhîd, hesab, hüküm, millet, tâat, cezâ, hadd-i şer'î, şerîat, duâ, îddir. Fusahâ-yı Arab'ın kullandığı ma'nâlar dahi bunlardır: âdet, huzû', kahr u galebe."

Beyt-i şerîfdeki dîn, tâat ve âdet ma'nâlarına olmak münasibdir. "Temkîn", vakār, izzet ve kudret ma'nâlarınadır. Ya'ni, Sultan Mahmûd tekrar evvelki düşüncesinden dönüp derdi ki: "Ayaz'ın benim indimde sabit olan derece-i itâatı ve âdeti olan teslîmiyeti hakkı için ki, onun vakārı ve metânet-i kalbiyyesi yüzünden, ya'ni şu âtîdeki beyitteki mezkûr hâlden ziyâde olur:

1992. Ki benim çirkin kazfım ile mükedder ola, benim garazımdan ve sırrımdan gâfil ola!

“Kazf”, zemmetmek ve sövmek ve parmak ile taş atmak ma’nâsınadır. Ya’ni, “Ayaz’ın müsellem olan itâatına ve mu’tâd olan teslimiyetine yemîn ederim ki, onun temkîni ve metâneti benim onun aleyhindeki çirkin hareketimden mükedder olup öfkelenmekden ve benim hareketimdeki maksadımdan ve niyetimden gâfil olmaktan daha fazla ve yüksek bir mertebededir.” Hz. Pîr efendimiz bu beyitlerde abd-i mahz olan kâmilin mertebe-i temkînine işâret buyururlar. Zîrâ ehlullâhın iki hâli vardır: Birisine “temkîn”, diğerine “telvîn” derler. Temkîn, hiçbir hâl ile kendi makâm-ı ma’nevîsinden ayrılmamaktır. Telvîn, abdin bir hâlden diğer bir hâle intikâlidir. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Fütûhât-ı Mekkiyye’lerinde buyururlar ki: “Bu telvîn ehl-i tasavvuftan çok kimsenin indinde makâm-ı nâkıstır. Halbuki bizim indimizde makâmâtın ekmelidir ve abdin hâl içinde tahavvülüdür. Nitekim Hak Teâlâ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ (Rahmân, 55/29) ya’ni “Her anda o bir şe’ndedir.” Binâenaleyh Hz. Şeyh-i Ekber indinde temkîn, bu tahavvül-i hâl içinde ve telvînde temkîndir. Bu sûrette Ayaz’ın temkîninin ziyâdeliği telvînde temkîne işâret olmuş olur. “Tıyre”, burada hışım ve gazab ma’nâsınadır.

1993. Mübtelâ rencin tevîlâtını gördüğü vakit bürdü görür. O ne vakit rencin matı olur?

"Bürd", satranç oyununda bir vaziyetin ismidir ki, oyunculardan birinin mühreleri hep ölmüş ve hükümsüz kalmış olur. Ancak şâh kalır, bu vaziyet yarım mattır (Gıyâsu'l-Lügat). "Mât", satranç oyununda mağlûb olmaktır. Meselâ bir hastalığa mübtelâ olan kimse o hastalığın diğer bir cihetten vücûdda fâidesini görüp te'vîl ettiği vakit, o hastalığın vaziyeti onun indinde satranç oyunundaki yarım mat vaziyetinde kalır ve onu o öyle görür. Binâenaleyh o mübtelâ artık o hastalığın matı ve mağlûbu olmaz. Ayaz dahi Sultan Mahmûd'un bu çirkin emrindeki hükmünü anlayınca artık emirdeki çirkinlik kalmaz ve mat olur; ve Ayaz dahi o çirkin emrin mağlûbu olmaz.

1994. Te'vilin sahibi sabir olan Ayaz'dır; zîrâ o akıbetlerin bahrine nâzırdır.

Zâhirde çirkin görünen bu emrin sahib-i te'vîli netîceyi bekleyip sabredici olan Ayaz'dır. Zîrâ o âkıbetlerin ve netîcelerin deryâsına bakıcıdır.

1995. Yûsuf gibi bu zindanların rü'yâsı onun önünde, onun ta'bîri âşikârdır.

"Zindanlar"dan murâd, beylerin Ayaz hakkındaki kötü hayalleridir. Bu beyt-i şerîfde Ayaz, Yûsuf (a.s.)a; ve beyler Yûsuf (a.s.)la beraber hapishânede bulunup rü'yâ gören kimselere teşbîh buyrulmuştur. Ma'lumdur ki, Yûsuf (a.s.)la beraber zindanda bulunan iki kimse rü'yâ görmüş ve Yûsuf (a.s.) onların rü'yâlarını ta'bîr etmiş ve o ta'bîr olduğu gibi de zâhirde vâki' olmuş idi. Tafsîli sûre-i Yûsuf'ta, tefsîr kitablarında münderiçdir. Beyler dahi bu âlem-i kesâfette uykuda idiler. Onların bu kötü halleri dahi rü'yâ nev'inden idi. Ayaz onların bu rü'yâlarının ta'bîrini Yûsuf (a.s.) gibi bildi ve bildiği de âşikâr oldu.

1996. "Hayır adamı kendi rü'yâsını niçin bilmesin ki? O başkasının rü'yâsının sırrından vâkıf olur."

Bu beyitler Sultan Mahmûd-ı Gaznevî'nin lisânındandır. "Ayaz gibi bir hayır adamı rü'yâdan ibaret olan bu hayât-ı dünyeviyyedeki hâdisâtın ta'bîrini nasıl bilmez? Elbette bilir. Zîrâ o başkaları hakkında vâki' olan hâdisât ve vâkıâtın sırrına vâkıftır." Ma'lûm olsun ki الدنيا كحلم النائم ya'ni "Dünyâ uyuyan kimsenin rü'yâsıdır" hadîs-i şerîfi mûcibince bu hayât-ı dünyeviyye rü'yâdır. Ve bu hayât içinde her ferdin geçirdiği hâdiseler ve vâkıaların bir ta'bîri vardır. Bu hâl rü'yâ içinde görülen rü'yânın yine rü'yâ içindeki ta'bîrlerine benzer. Ârif olan kimseler bunların esrârına vâkıf olup ehl-i sülükü bu vâkıf oldukları sırlara göre terbiye buyururlar.

1997. Eğer ona imtihan cihetinden yüz kılıç vursam o mihribanın vuslatı eksik olmaz.

"Mihribân", muhabbet sahibi ve dost. "Vuslat", ulaşmak ve muttasıl olmak. Ya'ni, "Eğer ben o Ayaz'a imtihan cihetinden yüz cefâ kılıcı vursam, o muhabbet sahibinin ittisâl-i kalbîsi bana karşı aslâ eksilmez." Zîrâ muhabbet mahbûbun cefâsına karşı kördür ve aslâ onu cefâ görmez. Bir kimse mahbû- Zâhirde çirkin görünen bu emrin sahib-i te'vîli netîceyi bekleyip sabredici olan Ayaz'dır. Zîrâ o âkıbetlerin ve netîcelerin deryâsına bakıcıdır.

1998. "O bilir ki, o kılıcı kendi üzerime vurdum; hakîkatte ben oyum, o benim!"

Bu beyt-i şerîfde makām-ı ittihada işaret buyrulur. Sipehsâlâr hazretleri yazdığı Menâkıb'da tevhîd ile ittihâdın arasındaki farkı beyânen şöyle buyururlar: "Tevhîdin ma'nâsı bir bilmek ve bir demektir. İttihâdın ma'nâsı bir olmaktır. Bu makām makām-ı tevhîdden daha âlîdir. Velâkin bir olmaktan maksad kāsır-nazar olan bir tâifenin tevehhüm ettikleri hulûl değildir. "İttihâd"dan maksûd olan odur ki, vaktāki sâlik cemî-i makāmâtı geçmiş olur ve mücâhedat ve riyâzât kuvvetiyle nefsinin bakırını iksîr-i a'zam yapıp ve bilcümle a'mâlini hiçe sayıp käbil-i sıfât-ı ahadiyyet olmuş bulunur. Ondan sonra cemî'-i irâdât-ı rûhânî ve cismânî, sûrî ve ma'nevî kalkıp Hakk'ın iradesine muttasıl ve âkıbet onun sıfatıyla muttasıf olur ilh..."

Hakîkat cihetinden âşık ma'şûkun ittihâdının beyânıdır. Gerçi niyâz, niyazsızlığın zıddı olması cihetinden mütezâddırlar. Nitekim âyîne sûretsizdir ve sâdedir; ve sûretsizlik sûretin zıddıdır. Velâkin onların arasında hakîkatte bir ittihad vardır ki, onun şerhi uzundur; ve âkıle işâret kâfidir

"Âşık"tan murâd, insân-ı kâmil ve "ma'şûk"tan murâd, Hak'tır. Hak'la insân-ı kâmil arasındaki ittihad hakkında yukarıda biraz îzâhât verilmiş ise de bunu îzâh [için] daha birçok beyânâta ihtiyaç vardır. Haddizâtında bu hâl ve zevk meselesidir. Hâl ve zevk ise lâyıkıyla kelâma sığmamakla beraber akla takrîb için ilmî misâller getirilebilir. Fakat cenâb-ı Pîr efendimizin buyurdukları vech ile pek uzundur. Şu kadar ki sürh-ı şerîfde olan âyîne misâlinden bir dereceye kadar akıl sahibleri mukayyed bir ma'nâya intikal edebilirler. Meselâ, âyîne haddizâtında sûretsiz ve sâftır. Onun karşısına bir kimse geçse o aynada o şahsın zâtı ve sıfatıyla bir sûret hâsıl olur. Sıfatın zuhûru budur ki, o şahsın her bir hareket ve sükûnu hey'et-i mesrûrâne ve mağmûmânesi ve gülmesi ve ağlaması o akseden sûrette görünür. Bu cihetten şahıs aksin "ayn"ıdır. Bu ayniyyet, ayniyet-i hakîkî-i ıstılâhîdir. Eğer lügavî olsaydı, akiste vâki' olan her bir keyfiyetin şahısta dahi vukū'u vâcib olur idi. Eğer akis üzerine taş veya boya atsalar şahıs ondan müteessir olmaz ve boyanmaz, kendi hâlinde kalır. Bu noksanlardan münezzeh ve müberrâdır. İşte bu cihetten gayriyyet-i hakîkî-i ıstılâhî sâbit olur. Binâenaleyh şahıs ile akiste ayniyet ile gayriyetin her ikisi de tahakkuk eder. İşte bu misâlde âkıle işâretler vardır, kifayet eder.

1999. Mecnun'un cismine uzaklık zahmetinden ansızın bir hastalık geldi.

Ma'lumdur ki, Leyla ile Mecnûn kıssa-i muâşakası halk arasında pek meşhûrdur. Cenâb-ı Pîr efendimiz de bu kıssanın şöhretine mebnî âşık ile ma'şûkun ittihâdı bahsinde Mecnun'un hâlini beyânen buyururlar ki: Mecnûn'un ma'şûkası olan Leylâ'nın ikämetgâhı uzak bir yerde bulunması sebebiyle Mecnûn onu göremediği için birdenbire o zavallı Mecnûn'un cismine bir hastalık geldi.

2000. İştiyak şu'lesinden kan cûşa geldi, akıbet o Mecnun'un üzerinde hunnak zahir oldu.

Ya'ni, kalbinde hâsıl olan iştiyâk ateşinin şu'lesinden, damarlarından cereyân eden kanda hiddet ve şiddet-i harâret peyda olup kaynadı. Akıbet o Mecnûn'un boğazındaki bâdemcikleri şişerek hunnâk zuhûra geldi.

2001. Binaenaleyh tabib ona ilaç etmeye geldi, dedi: "Damar vurucudan başka asla çare yoktur."

akla takrîb için ilmî misâller getirilebilir. Fakat cenâb-ı Pîr efendimizin buyurdukları vech ile pek uzundur. Şu kadar ki sürh-ı şerîfde olan âyîne misâlinden bir dereceye kadar akıl sahibleri mukayyed bir ma'nâya intikal edebilirler. Meselâ, âyîne haddizâtında sûretsiz ve sâftır. Onun karşısına bir kimse geçse o aynada o şahsın zâtı ve sıfatıyla bir sûret hâsıl olur. Sıfatın zuhûru budur ki, o şahsın her bir hareket ve sükûnu hey'et-i mesrûrâne ve mağmûmânesi ve gülmesi ve ağlaması o akseden sûrette görünür. Bu cihetten şahıs aksin "ayn"ıdır. Bu ayniyyet, ayniyet-i hakîkî-i ıstılâhîdir. Eğer lügavî olsaydı, akiste vâki' olan her bir keyfiyetin şahısta dahi vukū'u vâcib olur idi. Eğer akis üzerine taş veya boya atsalar şahıs ondan müteessir olmaz ve boyanmaz, kendi hâlinde kalır. Bu noksanlardan münezzeh ve müberrâdır. İşte bu cihetten gayriyyet-i hakîkî-i ıstılâhî sâbit olur. Binâenaleyh şahıs ile akiste ayniyet ile gayriyetin her ikisi de tahakkuk eder. İşte bu misâlde âkıle işâretler vardır, kifayet eder.

2002. "Kanı def' için damarı vurmak lazımdır." Oraya fünûn sahibi bir damar vurucu geldi.

Birinci mısra' doktorun sözünün mâba'didir. Ya'ni, doktor "Boğazına hücûm eden kanı def' etmek için damarı delip kan almak lâzımdır" dedi. Binâenaleyh oraya ilminde mâhir bir kan alıcı geldi.

2003. Onun kolunu bağladı ve o neşteri tuttu, o aşk huylu derhal bağırdı.

Kan alıcı onun kolunu boğdu ve bağladı ve kolundaki şiryanlarından kan almak için o neşterini eline aldı, o aşk huylu Mecnûn derhal bağırdı, dedi:

2004. "Kendi ücretini al ve kan almayı terk et, eğer ölürsem git eski cisim, de!"

"Ey hacamatçı, ücretini al, benim damarımdan kan almaktan vazgeç! Eğer bu illetten ölürsem, ey mürûr-i zamân ile eskimiş olan cism-i kesîf var helâk ol, de!"

2005. Dedi, "Nihayet bundan ne korkuyorsun? Mademki sen bağırıcı aslandan korkmuyorsun."

"Gurîn", hayvanın ve husûsiyle aslanın bağırması ma'nâsına olan “gurîden" masdarından müştaktır, “bağırıcı" demektir. Ba'zı nüshalarda “gurîn" yerine ""arîn" vâki' olmuştur; ve "arîn" aslanın yerleşip yattığı meşelik demektir. Fakat evvelki nüsha daha muteber görünür. Ya'ni, tabîb Mecnûn'a dedi ki: "Ey Mecnûn, mâdemki sen ormanlarda dolaşıp bağırıcı aslanlardan korkmuyorsun, nihâyet bu hafif bir iğnedir, bundan böyle korkup ne bağırıyorsun?" Mecnûn'un hunnâkını tedâvî için gelen hekim dedi ki: "Reg-zen, ya'ni damarından kan alıcı gelip ondan kan almak lâzım gelir, bundan başka çâre yoktur."

2006. Aslan ve kurt ve ayı her yaban eşeği ve yırtıcı hayvan gece senin etrâfına cem' gelsin.

“Gûr”, “gûrhar” denilen “yaban eşeği” demektir; “hımâr-ı vahşî” dahi derler (Burhân). Ya'ni, “Sen bir neşterden korkuyorsun, halbuki bu zikrolunan vahşî hayvanlar gece senin etrâfına toplanırlar da sen onlardan korkmazsın.”

2007. "Ciğerinde olan aşk ve vecdin kesretinden dolayı, onlara senden beşer kokusu gelmez."

“Senin içinde olan aşkın ve vecdin galebesinden dolayı, sende sıfât-ı beşeriyye kalmamıştır. Melekiyet mertebesine terakkî etmişsindir. Halbuki bu hayvanlar, beşeriyet kokusuna hücûm ederler. Sende o kokuyu bulamadıkları için senin etrâfına toplanıp sana zararları dokunmaz.”

2008. Kurt ve ayı ve aslan bilir ki aşk nedir? Köpekten nâkıs olur o ki a'mâdır.

“Amî”, gözsüzlük ve kör demektir. Ya'ni, aşkın ne olduğunu hayvâniyetle berâber kurt ve ayı ve aslan gibi yırtıcı mahlûkât bilir; ve onlarda eser-i muhabbet bulunduğu, onların ba'zı hareketlerinden hissolunur. Binâenaleyh aşktan ve muhabbetten kalbi kör olan kimse köpekten bile aşağı bir mertebede olur.

2009. Eğer köpeğin bir aşk damarı olmasa idi, Kehf'e mensûb olan köpek ne vakit kalbi isterdi?

“Kehf'e mensûb olan köpek”ten murâd, pek eski zamanlarda Adana cihetindeki putperest bir zâlim hükümdârın zulmünden bir mağaraya kaçan ve orada tûl müddet uykuya dalan ehl-i îmândan yedi kişiye bekçilik etmek üzere iltihâk eden bir köpektir. Kıssanın tafsîli sure-i Kehf'de tefsîr kitâblarında münderiçtir. Bu yedi kişiye “ashâb-ı Kehf” derler. Ya'ni, eğer köpeğin bir aşk ve muhabbet damarı olmasa idi, ashâb-ı Kehf'e mensûb olan köpek ne vakit bu kalb-i selîm erbâbına meyledip onlara iltihâk eder ve onlarla beraber mağaraya gider idi?

2010. Her ne kadar meşhur olmadı ise de, cihanda köpekler gibi olan sûrette onun cinsinden dahi vardır.

Ya'ni, her ne kadar ashâb-ı Kehf'in köpeği gibi meşhûr olmadı ise de, bu âlemde köpekler gibi olan sûret içinde, o ashâb-ı Kehf'in köpeği cinsinden başka köpekler dahi vardır ki, onlarda da aşk ve muhabbet damarı zâhirdir. Nitekim Mevlânâ Câmî hazretleri Nefahâtü'l-Üns'ünde, Necmeddîn-i Kübrâ (k.s.) hazretlerinin menkıbesinde şu vak'ayı hikâye buyurur: "Necmeddin-i Kübrâ hazretlerinin müridlerinden Şeyh Sa'düddin Hamevî (k.s.) hazretlerinin hatırından "Acabâ bu ümmet içinde sohbeti köpeğe te'sîr eden bir kimse var mıdır?" fikri geçti. Cenâb-ı Necmeddîn bu hâtırayı keşfedip yerinden kalkarak tekkenin kapısına çıkıp durdu. O sırada oraya bir köpek geldi ve durup kuyruğunu salladı. Hazret-i Necmeddin'in nazar-ı mübâreki ona mün'atıf oldu. Derhâl o nazardan müteessir olup kendinden geçti ve şehirden yüzünü çevirip kabristan tarafına gitti ve başını yerlere sürdü. Geçtiği yollarda elliye, altmışa yakın köpek onun etrafında halka olup, ellerini onun ellerine koyarak hiçbirisi havlamaz ve hiçbir şey yemezler idi ve hürmetle dururlar idi. Nihâyet yaşamayıp öldü. Hazret-i Necmeddîn'in emri üzerine onu insan gibi defnettiler ve mezarını da insan mezarı tarzında yaptılar.

2011. Sen kendi cinsinden olan gönle koku götürmedin. Kurttan ve kuzudan gönül kokusunu ne vakit götürürsün?

Ey gāfil insan, sen kendi cinsin olan insân-ı kâmilin kalb-i şerîfinin kokusunu alamadın ve onun sûret-i beşeriyyesine nazar edip onu da kendin gibi kıyâs ettin. Kurdun ve kuzunun ve sâir hayvânâtın kalbinde olan aşk ve muhabbet damarının kokusunu ve eserini ne vakit idrak edebilirsin? İşte bu adem-i idrâkindir ki seni inkâra sevk eder.

2012. Eğer aşk olmasa idi varlık ne vakit olurdu? Ekmek sana ne vakit çarpar idi? Ne vakit sen olurdu?

Bu beyt-i şerîfin birinci mısrâ'ında كنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق ليعرفوا Ya'ni “Ben bir gizli hazîne idim, bilinmeğe muhabbet ettim; halkı bilinmem için yarattım” hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri buyururlar ki: “Bu hadîs-i kudsî seneden zaîf fakat keşfen sahîhtir.” Bu hadîsin îzâhı budur ki, vücûd-ı hakîkî-i Hak, mertebe-i vahdete, ya'ni hakîkat-i muhammediyye mertebesine tenezzülünden sonra kendi zâtına ve sıfâtına şuûru hasebiyle, zâtında mündemiç olan kemâlâtı izhâra muhabbet etti. Bu zuhûr ve izhâr ancak kendi zâtından yine kendi zâtınadır. Ve hafâ dahi yine kendi zâtından yine kendi zâtınadır. Vücûdda kendinden gayri bir şey yoktur ki ondan hafî olsun. Gayriyet taayyünât cihetinden i'tibârî bir şeydir. Binâenaleyh bu hadîs-i şerîf kable'z-zuhûr kendi kemâlâtının yine kendisine hafî olduğunu beyândan ibârettir. Ya'ni “kable'z-zuhûr kendimden mahfî olan ve kuvvede olan kemâlâtımı zevk-i şuhûdî ile bilmeye muhabbet ettim ve halkı bu zevk-i şuhûdî ile bilinmem için yarattım” demek olur. Bu izâhâttan anlaşılır ki, eğer muhabbet-i ilâhiyye olmasa idi, bu vücûd-ı izâfî âlemi ve âlem-i taayyünât zuhûra gelmezdi.

İkinci mısrâ' dahi, bu hubb-ı ilâhî eserinin bu âlem-i keserâta dahi sârî olduğunu beyândır. Ya'ni, müncemid ve sûrette ölü olan ekmek dahi insana gelmeğe ve çarpmağa âşıktır. Çünkü o ekmek insana gelmekle onda mahfî olan sırr-ı hayât zâhir olur. Zîrâ ekmek insana münkalib olmakla insanın “ayn”ı ve vücûdu olur.

2013. Ekmek sen oldu, neden? Aşk ve iştihâdan. Ve yoksa ekmeğin cana kadar bir yolu ne vakit olurdu?

Ya'ni, ey müteğaddî olan insan, ekmeği yediğin vakit, o ekmek senin vücûdunda mahvolup, sana münkalib oldu ve senin “ayn”ın oldu. Bu niçin böyle oldu? Sebebi budur ki, ekmek sana gelmeğe âşıktır ve sana gelmek ister; ve sen dahi açlığını def' için ekmeğe âşıksın ve ekmek yemeğe iştihân vardır. Binâenaleyh ekmek sana âşıktır ve sen onun ma'şûkusun ve kezâ sen ekmeğe âşıksın ve ekmek senin ma'şûkundur. İşte her iki tarafın âşıklığı ve ma'şûkluğu birbirlerinde mahvı ve ittihâdı mûcib olmuştur.

2014. Aşk ölü olan ekmeği can yapar. Can ki fânî olur, ebedî yapar.

Bu beyt-i şerîfin birinci mısrâ'ında كنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لا عرف Ya'ni "Ben bir gizli hazîne idim, bilinmeğe muhabbet ettim; halkı bilinmem için yarattım" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri buyururlar ki: "Bu hadîs-i kudsî seneden zaîf fakat keşfen sahîhtir." Bu hadîsin îzâhı budur ki, vücûd-ı hakîkî-i Hak, mertebe-i vahdete, ya'ni hakîkat-i muhammediyye mertebesine tenezzülünden sonra kendi zâtına ve sıfâtına şuûru hasebiyle, zâtında mündemiç olan kemâlâtı ızhâra muhabbet etti. Bu zuhûr ve ızhâr ancak kendi zâtından yine kendi zâtınadır. Ve hafa dahi yine kendi zâtından yine kendi zâtınadır. Vücûdda kendinden gayri bir şey yoktur ki ondan hafi olsun. Gayriyet taayyünât cihetinden i'tibârî bir şeydir. Binâenaleyh bu hadis-i şerîf kable'z-zuhûr kendi kemâlâtının yine kendisine hafi olduğunu beyândan ibarettir. Ya'ni "kable'z-zuhûr kendimden mahfi olan ve kuvvede olan kemâlâtımı zevk-i şuhûdî ile bilmeye muhabbet ettim ve halkı bu zevk-i şuhûdî ile bilinmem için yarattım" demek olur. Bu îzâhâttan anlaşılır ki, eğer muhabbet-i ilâhiyye olmasa idi, bu vücûd-i izâfî âlemi ve âlem-i taayyünât zuhûra gelmezdi.

İkinci mısra' dahi, bu hubb-i ilâhî eserinin bu âlem-i keserâta dahi sârî olduğunu beyândır. Ya'ni, müncemid ve sûrette ölü olan ekmek dahi insana gelmeğe ve çarpmağa âşıktır. Çünkü o ekmek insana gelmekle onda mahfi olan sırr-ı hayât zâhir olur. Zîrâ ekmek insana münkalib olmakla insanın "ayn"ı ve vücûdu olur.

2015. Mecnun dedi: "Ben neşterden korkmuyorum, benim sabrım kayalık dağdan ziyadedir."

2016. "Zahm mahalliyim, tenim yarasız rahat etmez. Âşıkım, yaralar üzerine taveccüh ederim."

"Menbel", tenbel ve fenâ i'tikādlı ve zahm mahalli ve tâze yaralar üzerine konulan ilaç ma'nâlarına gelir (Gıyâsü'l-Lügāt). Burada "zahm mahalli" ma'nâsı münasibdir. "Tenîden" masdarının müteaddid ma'nâları vardır, burada "teveccüh etmek" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ben yara mahalliyim, binâenaleyh cismim yara olmaksızın rahat etmez; ve ben âşıkım, yaradan kaçmam, bilakis yaralar üzerine teveccüh ederim."

2017. "Fakat benim vücudum Leyla'dan doludur. Bu sadef o incinin sadeflerinden doludur."

"Fakat Leylâ'nın aşkı bana müstevlî olduğundan benim vücudum ve varlığım Leyla'dan doludur. Benim sadef gibi olan cismim inci gibi olan Leylâ'nin sıfatlarından doludur."

2018. "Ey kan alıcı, eğer beni hacamat edersen korkarım neşteri ansızın Leylâ üzerine vurursun."

"Ben Leyla'da müstağrakım ve Leylâ'nın "ayn"ı olmuşum. Eğer benden kan almak için neşteri damarıma vurur isen korkarım ki ansızın bu neşteri Leyla'ya vurmuş olursun."

2019. "O bir akıl bilir ki, o rûşen gönül sahibidir. Leylâ ile benim aramda fark yoktur."

Aşık ile ma'şûk arasında ittihad olduğunu rûşen ve nûrânî olan bu gönül sahibinin aklı bilir. Binâenaleyh öyle bir akıl benimle Leylâ arasında fark olmadığını idrâk eder.

Bir ma'şûk âşıkından sordu ki: "Kendini mi daha ziyâde seversin yâhud beni mi?" Cevâb verdi ki: "Ben kendimden ölmüşüm ve seninle diri olmuşum. Kendimden ve kendi sıfatlarımdan yok olmuşum ve seninle var olmuşum. Kendi benliğimi unutmuşum ve senin benliğinden bilici olmuşum. Kendi kudretimi yele vermişim ve senin kudretin ile kādir olmuşum. Eğer kendimi seversem seni sevmiş olurum; ve eğer seni sever isem kendimi sevmiş olurum." Şiir: "Her kime yakîn âyînesi olursa her ne kadar kendisini görücü olsa da Hakk'ı görücü olur." أخرج بصفاتي الى خلقى من رآك رآني ومَنْ قَصَدَكَ قَصَدَنى ومَنْ أَحَبَّكَ أَحَبنى وقس على هذا "Benim sıfatlarım ile halkıma çık! Seni gören beni görür. Sana teveccüh eden bana teveccüh eder ve seni seven beni sever." Buna kıyâs et!

Bu sürh-i şerîfde ehassü'l-havâss evliyâya vâki' olan makām-ı ittihad beyân buyrulur. Bu bâbdaki îzâhât 1998 numaralı beyt-i şerîfde geçti. اخرج بصفاتي ... الخ "Benim sıfatlarımla çık!.."] kelâmı Bâyezîd-i Bestāmi (k.s.) hazretlerinin kalb-i şerîfine Hak Teâlâ hazretleri tarafından vâki' olan bir hitâb-ı ilâhîdir ki kurb-ı ferâiz makāmında bulunan her bir ârifin bu hitâbdan nasîbi

Aşık ile ma'şûk arasında ittihad olduğunu rûşen ve nûrânî olan bu gönül sahibinin aklı bilir. Binâenaleyh öyle bir akıl benimle Leylâ arasında fark olmadığını idrâk eder.

Bir ma'şûk âşıkından sordu ki: "Kendini mi daha ziyâde seversin yâhud beni mi?" Cevâb verdi ki: "Ben kendimden ölmüşüm ve seninle diri olmuşum. Kendimden ve kendi sıfatlarımdan yok olmuşum ve seninle var olmuşum. Kendi benliğimi unutmuşum ve senin benliğinden bilici olmuşum. Kendi kudretimi yele vermişim ve senin kudretin ile kādir olmuşum. Eğer kendimi seversem seni sevmiş olurum; ve eğer seni sever isem kendimi sevmiş olurum." Şiir: "Her kime yakîn âyînesi olursa her ne kadar kendisini görücü olsa da Hakk'ı görücü olur." أخرج بصفاتي الى خلقى من رآك رآني ومَنْ قَصَدَكَ قَصَدَنى ومَنْ أَحَبَّكَ أَحَبنى وقس على هذا "Benim sıfatlarım ile halkıma çık! Seni gören beni görür. Sana teveccüh eden bana teveccüh eder ve seni seven beni sever." Buna kıyâs et!

Bu sürh-i şerîfde ehassü'l-havâss evliyâya vâki' olan makām-ı ittihad beyân buyrulur. Bu bâbdaki îzâhât 1998 numaralı beyt-i şerîfde geçti. اخرج بصفاتي ... الخ "Benim sıfatlarımla çık!.."] kelâmı Bâyezîd-i Bestāmi (k.s.) hazretlerinin kalb-i şerîfine Hak Teâlâ hazretleri tarafından vâki' olan bir hitâb-ı ilâhîdir ki kurb-ı ferâiz makāmında bulunan her bir ârifin bu hitâb-dan nasîbi vardır. Bu makām zevkî ve vicdânî olduğu için yazmak ve söylemekle anlaşılır şey değildir.

2020. Bir ma'şûk âşıkına imtihan cihetinden bir sabah şarabı vaktinde dedi ki: [2020] “Ey fülân oğlu fülân!”

"Sabûh", sabah vaktinde içilen şaraba derler. "Subûh", sabah vakti demektir. Beyt-i şerîfe iki sûret dahi münasibdir. Fakat evvelki daha müraccahdır. Zîrâ âşık ile ma'şûk arasındaki bu gibi sözler bâde teâtîsi zamânında söylenir.

2021. "Ey muztarib, acaba sen beni mi daha ziyade seversin, yahud ki kendini mi, doğru söyle!"

"Kerb", gamlı ve âramsız olmak, ya'ni muztarip olmak demektir. Zîrâ âşığın hâli sâika-i aşk ile çırpınmak ve muztarib olmaktır. "Mer", kelimesi tekmîl-i vezn için zâiddir.

2022. Dedi: "Ben sende öyle fânî oldum ki, başlardan tâ ayağa kadar senden doluyum."

"Sâr", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada "ser", baş ma'nâsınadır. Ya'ni, âşık ma'şûkun suâline cevâben dedi: "Ben senin aşk ve muhabbetinde öyle fânî oldum ki, başımın her zerresinden ayaklarıma kadar senden doluyum." Rubâî-i hazret-i Pîr: Nazmen tercüme: "Aşk geldi damarlarımdaki kanım gibi oldu Varlık boşalıp her tarafım yara ile doldu. Zabt eyledi yaram bütün eczâ-yı vücudu Kaldı kuru bir ad bana, bâkî hep o oldu." vardır. Bu makām zevkî ve vicdânî olduğu için yazmak ve söylemekle anlaşılır şey değildir.

2023. Benim üzerimde benim varlığımdan addan başka yoktur. Ey hoş murâdlı! Benim vücudumda senin gayrın yoktur.

2024. O sebebden ben böyle fânî oldum; bal deryası olan sende sirke gibi.

Ya'ni, ben senin aşkının ve muhabbetinin şiddetinden dolayı böyle sende fânî oldum. Senin senliğin bal deryâsı ve benim benliğim dahi sirke gibidir. Bu misâlde bir işaret vardır. O da budur ki, sirke bal deryâsına döküldüğü vakit, onun sıfatı o deryâ içinde mevcûddur. Fakat sirkenin sıfatına ballık sıfatı galebe etmiştir. Bunun gibi abdin vücûd-i abdânîsi vücûd-i Hakkānîde müstağrak olduğu vakit, bu istiğrâk içinde onun sûret-i beşeriyyesi ve taayyünü mevcûd oldukça abdiyeti bâkîdir. Ancak abdiyetin hükmü bu hâl içinde muattal olup ondan sıfât-ı hakkıyye zâhir olur. Yoksa Hak, Hak'tır; abd dahi, abddir. Bu hâl içinde ancak nefy ve isbât kalkar. Zîrâ bu hâl içinde sâbit olan Hakk'ın isbâtına ve menfi olan abdiyetin nefyine hâcet yoktur. Nitekim mürşidim Mesnevîhân Selanikli Muhammed Es'ad Dede Efendi (k.s.) Tevhîd risâlesi'nin bir beytinde şöyle buyururlar: Ne Mevlâ abd olur ne abd Mevlâ Fakat kalkar aradan lâ ve illâ

2025. Bir taş gibi ki külliyyen hâlis la'l olur. O güneşin sıfatlarından dolu olur.

Bu beyt-i şerîf insân-ı kâmilin hâl-i fenâsı hakkında bir misâldir. Meselâ ba'zı taşlarda zerrelerinin ziyâ-yı şemsi habsederek şeffaf olması isti'dâdı vardır. Kırmızı renkte olan la'l taşı bu zümredendir.

2026. Onda o taşlık vasfı kalmaz. Onun arkası ve yüzü güneşin vasfından dolu olur.

Ya'ni, zerreleri güneşin ziyâsını zabtedip şeffaf olduğu vakit, artık la'l olan taşta âdî taşlık vasfı kalmaz. Onun her ciheti güneşin ziyasından ve parlaklığının vasfından dolu olur. İnsân-ı kâmilin kesîf ve kara taş mesâbesinde

2027. Ondan sonra eğer kendi kendini dost tutarsa ey delikanlı, güneşin dostluğu olur.

Ya'ni, güneşin ziyâsı zerrelerine nüfüz edip la'l olan bir taş kendini severse artık o kendini değil güneşi sevmiş olur. Kezâlik insân-ı kâmilin kendini sevmesi bu misâle mutâbık olarak Hakk'ı sevmek olur.

2028. Ve eğer o, cân ile güneşi dost tutarsa, şübhesiz kendinin dostluğu olur.

Ve eğer o la'l olan taş, güneşi cân u gönülden severse şübhesiz kendini sevmiş olur. Bu beyt-i şerîf yukarıkı beytin aksidir. Vücûd-ı Hakkānî ile kāim olan insân-ı kâmil dahi Hakk'a muhabbet etse kendi kalmamış ve Hak ken- dinin kendiliği makāmına kāim olmuş bulunduğu için kendini sevmiş olur.

2029. Hâlis la'l ister kendisini dost tutsun ister o güneşi dost tutsun!

2030. Onun bu iki dostluğunda fark yoktur. Her iki taraf şarkın ziyasından [2030] başka değildir.

"Şark", güneş ma'nâsınadır (Akrebü'l-Mevârid). La'l olan taş ister kendi- ni ister güneşi sevsin her iki tarafa müteveccih olan aşk ve muhabbet ancak güneşin ziyâsına vâki' olmuş olur.

2031. O la'l olmadıkça kendinin düşmanıdır. Zîrâ burada bir "ben" yoktur, iki "ben" vardır.

O kara taşın zerreleri güneşin ziyasında müstağrak olup kendi kesâfetin- den geçerek şeffaf la'l olmadıkça kendinin düşmanıdır. Zîrâ burada iki "ben" vardır. Birisi o kesif taşın benliği, diğeri de güneşin benliğidir. Bunun gibi be- şerin vücûd-i izâfî-i kesîfi vücûd-ı latîf-i Hak'ta fânî olmadıkça ortada iki ben- lik vardır. Birisi Hakk'ın benliği, birisi de abdin kesîf benliğidir. Hak Teâlâ ben "Fa'âlün limâ yürîdim, ya'ni dilediği şeyi yaparım!" diyor. Vücûd-ı kesîf sâ-hibi olan abd dahi "Benim irâdem vardır, istediğimi yaparım!" diyor.

2032. Zîra ki taş zulmânîdir ve gündüzün göremez; zulmânî olan hakikatte nûrun zıddıdır.

“Rûz-kûr”, gündüzün göremeyen ma'nâsına olup "şeb-kûr" mukābilidir ve âşikâr olan bir şeyi göremeyen ve gāyet akılsız olan kimseden kinâyedir. (Bahâr-ı Acem). Ya'ni, taş mesâbesinde olan cismânî bir kimse zulmânîdir ve meydanda olan şeyi göremez. Zulmete mensûb olan kimse ise hakikatte nû-run zıddıdır. Ya'ni, cismânî olan kimse kendinin varlığında müstağrak olup bilcümle eşyâda Hakk'ın varlığını göremez. Zîrâ varlık ve vücûd nûrdur ve gündüzdür. Cismânî olan kimse ise meydanda ve âşikâr olan bu nûru göre-mez. Zîrâ kendisi zulmânîdir; ve zulmânî olan kimse ise hakîkatte nûrun zıd-dı olduğundan iki zıd cem' olmaz kāidesi mûcibince, kendisinin cismâniyet-i kesîfesi nûrun hicâbı olur.

2033. Kendini dost tutar, kâfirdir. Zîrâ ki o şems-i ekberin menna'ıdır.

O cismânî kendi nefsini sever ve nefsinde benlik ve istiklâl tasavvur eder. Bi-nâenaleyh o cism-i kesîfi ile Hakk-ı latîfın varlığını örtücüdür. Zîrâ ki, o kimse en büyük varlık güneşi olan vücûd-ı hakîkî-i Hakk'ı mübâlağa ile men' edicidir.

2034. Binâenaleyh taşın "ben" demesi layık olmaz. O bütün karanlığa men-subdur ve fenâdadır.

Binâenaleyh taş ve cemâd mesâbesinde olan cismânînin Hakk'ın vücûd-ı hakîkîsi müvâcehesinde "ben" demesi lâyık olmaz ve yakışmaz. Nasıl lâyık olur ki, o cismânî zulmete mensûbdur; ve dembedem fenâdadır ve fânî olmaktadır.

2035. Bir Fir'avn "Ben Hakk'ım!" dedi, alçak oldu; bir Mansûr "Ben Hakk'ım!" dedi ve kurtuldu.

Bir Fir'avn cismâniyet ve enâniyet içinde müstagrak iken أنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى (Nâ-ziât, 79/24) ya'ni "Ben sizin Rabb-ı a'lânızım!" dedi, alçak oldu ve belâsını buldu; ve Hüseyin b. Mansûr el-Hallâc el-Beyzâvî (k.s.) hazretleri dahi vü-cûd-ı abdânîsi vücûd-ı Hakkānîde fânî olduktan sonra "Ben Hakk'ım!" dedi, kurtuldu ve ind-i ilâhîde yükseldi. Nitekim Ebû Saîd Ebu'l-Hayr (k.s.) hazret-leri "Hüseyin Mansûr Hallâc (k.s.) ulüvv-i hâldedir; onun zamânında maşrık ve mağribde onun gibi kimse yok idi" buyurmuştur. Hz.Mansûr hicretin 309. senesinde Bağdad'da Bâbü't-Tâka'da Zi'l-ka'de'nin 24. günü ulemâ-i zâhirin fetvâsı üzerine şehîd edilmiştir. Hazretin mertebe-i şehadeti ihrâzı ulüvv-i şâ-nına bir delîl-i zâhirîdir; ve Cenâb-ı Mevlâna efendimiz dahi Mansûr'un kat-line fetvâ verenlerin gaddar olduklarını II. cildin 1387 numarasına müsâdif olan چون قلم در دست غداری بود بی گمان منصور بر داری بود ["Vaktâki kalem bir gad-dârın elinde olur, şübhesiz Mansûr berdar olur"] beytinde beyân buyurmuş-lar idi.

2036. O enenin akabinde Allah'ın la'neti vardır; ve bu eneye Allah'ın rahmeti vardır ey muhib!

O Fir'avn'ın "Ben Rabb-i a'lânızım!" demesi akabinde Allah'ın la'neti ve gazabı vardır; ve bu Hz. Mansûr'un "Ben Hakk'ım!" demesine Allah'ın rahmeti ve inâyeti nâzil olur ey Hakk'ın muhibbi!

2037. Zîrâ ki bu kara taş ve o akîk idi; o nûrun düşmanı ve bu âşık idi.

Zîrâ bu Fir'avn kara taş ve zulmânî idi ve o Hz. Mansûr ise şeffaf ve nû-rânî bir akîk idi. O Fir'avn nûrun zıddı ve düşmanı ve bu Hz. Mansûr ise nû-run âşıkı idi.

2038. Ey fuzûl, o "ene" sırda "hüve" idi. Nûrun ittihadından, hulûl re'yinden değil!

"Fuzûl" ta'bîriyle Cenâb-ı Pîr efendimiz Hz.Mansûr'un mu'terizlerine işâ-ret buyururlar; ve onlar vücûdu iki gören ulemâ-i zâhirdir. Onların nazarında bir Hakk'ın ve bir de eşyânın, nefsü'l-emrde vücûdları sâbittir. Onlara naza- Bir Fir'avn cismâniyet ve enâniyet içinde müstağrak iken أنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى (Nâziât, 79/24) ya'ni "Ben sizin Rabb-ı a'lânızım!" dedi, alçak oldu ve belâsını buldu; ve Hüseyin b. Mansûr el-Hallâc el-Beyzâvî (k.s.) hazretleri dahi vücûd-ı abdânîsi vücûd-ı Hakkānîde fânî olduktan sonra "Ben Hakk'ım!" dedi, kurtuldu ve ind-i ilâhîde yükseldi. Nitekim Ebû Saîd Ebu'l-Hayr (k.s.) hazretleri "Hüseyin Mansûr Hallâc (k.s.) ulüvv-i hâldedir; onun zamânında maşrık ve mağribde onun gibi kimse yok idi" buyurmuştur. Hz.Mansûr hicretin 309. senesinde Bağdad'da Bâbü't-Tâka'da Zi'l-ka'de'nin 24. günü ulemâ-i zâhirin fetvâsı üzerine şehîd edilmiştir. Hazretin mertebe-i şehadeti ihrâzı ulüvv-i şânına bir delîl-i zâhirîdir; ve Cenâb-ı Mevlâna efendimiz dahi Mansûr'un katline fetvâ verenlerin gaddar olduklarını II. cildin 1387 numarasına müsâdif olan چون قلم در دست غداری بود بی گمان منصور بر داری بود ]Vaktāki kalem bir gaddârın elinde olur, şübhesiz Mansûr berdar olur"] beytinde beyân buyurmuşlar idi.

2039. Çalış, tâ ki senin taşlığın kemter ola; tâ ki bir la'l ile senin taşın enver ola!

Ey hakîkat güneşinin talibi, çalış, tâ ki senin taşlığın ve cismâniyetinin sıfatları kemter ve hükümsüz olsun! Tâ ki bir la'l mesâbesinde olan insân-ı kâmilin sohbeti sebebiyle senin de taş mesâbesinde olan o cismâniyetin, hakîkat güneşinin nûru ile münevver olsun!

2040. Cihâda ve meşakkate sabret, dembedem fenâda bekāyı gör!

[2040] La'l mesâbesinde olan mürşidin senin isti'dâdına göre sana göstereceği mücâhede ve riyâzet meşakkati dairesinde sâbit-kadem ol ve sabret! Bu sebâtın esnasında senden fânî ve zâil olan her bir sıfât-ı nefsâniyyenin yerine bâkî olan sıfât-ı Hakk'ın kāim olduğunu ve bu sûretle dembedem bu fenâlar içinde bekāyı gör. ""Ana", taab ve meşakkat demektir.

2041. Taşlık vasfı her an nâkıs olsun, la'llik vasfı sende muhkem olsun!

O mücâhede ve riyâzet sebebiyle nefsânî sıfatların ânen fe-ânen eksilsin, hakîkat güneşinin ziyâsı mesâbesinde olan sıfatlar, o nefsânî sıfatların yerine kāim olsun, zulmânîlik gidip sende nûrânîlik muhkem olsun!

2042. Varlık vasfı senin sûretinden gitsin; başında sarhoşluk vasfı artsın!

Fânî bir vücûd-ı izâfîden ibâret olan senin sûret-i cismâniyyenden o mevhûm olan varlık ve enâniyet vasfı gitsin de, başında vücûd-ı hakîkîden içtiğin şarâb-ı hakîkatin sarhoşluğu vasfı ziyâdeleşsin, her tarafta varlığın birliğini gör! Eğer bu sarhoşluk içinde yukarıki 2038 numaralı beyt-i şerîfde beyân buyrulduğu üzere “ene” dersen “hüve” demek olur. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh’lerinin 12. faslında bu bahsi şöyle şerh buyururlar: “Eğer gönül müstağrak olursa hepsi onun istîlâsında mahv olurlar. Lisâna ihtiyâç kalmaz. Nihâyet Leylâ’nın hüsnü ki, hüsn-i rahmânî değil idi, cismânî ve nefsânî idi ve âb u kilden idi; o hüsne olan aşkın istiğrâkı Mecnûn’u öyle istîlâ ve gark eyledi ki, çeşm-i zâhir ile Leylâ’yı görmeye ve kelâmını kulak ve sadâ ile işitmeye hâcet yok idi. Zîrâ Mecnûn Leylâ’yı kendisinden ayrı görmedi ve böyle dedi: Şimdi bir cismânînin aşkında Mecnûn'u bu hâle koyacak kadar kuvvet vardır ve Mecnûn kendisini ondan ayrı görmez ve onun hislerinin cümlesi onda gark olurlar. Göz, kulak ve burun vs. gibi uzuvların her birisi bir haz taleb etmez. Cümlesini müctemi' görür ve hazır addeder. Eğer dediğimiz bu uzuvlardan bir uzuv tamâmen bir haz bulursa hepsi o zevkte müstağrak olurlar ve diğer bir haz taleb etmezler. Bir hissin ayrıca bir hazz-ı diğer taleb etmesi ona delâlet eder ki, bu bir uzuv, hakkı olan bir hazzı tamâmen almamış ve bir noksan haz bulmuştur. Bittabî' o haz içinde tamâmen gark olmamıştır. Onun diğer hissi haz ister ve her bir his için ayrı bir haz arzu eyler. Ve havâs ma'nâ cihetinden müctemi'dirler ve sûret cihetinden müteferriktir. Bir uzuvda istiğrâk hâsıl olduğu vakit, hepsi onda müstağrak olurlar. Nitekim sinek uçarken kanadı ve başı ve bütün eczâsı hareket eder. Vaktâki bala gark olur, bütün eczâsı bir olur, hiç hareket kalmaz. Suya gark olan kimseden zâhir olan her bir fiil onun fiili değildir, suyun fiilidir. Eğer su içinde henüz el ve ayak hareket ederse ona gark olmuş demezler. Halbuki o "Eyvah boğuldum!" diye bağırır. Buna da istiğrâk demezler. Nihâyet bu "ene'l-Hak" demeyi herkes beyhûde da'vâdır zanneder. "Ene'l-abd" da'vâsı büyüktür. "Ene'l-Hak" da'vâsı azîm tevâzu'dur. Zîrâ "Ben abd-i Hudâ'yım!" diyen kimse iki mevcûd isbât eder. Birisi kendisi için, diğeri de Hudâ içindir. Fakat "ene'l-Hak" diyen Fânî bir vücûd-ı izâfiden ibaret olan senin sûret-i cismâniyyenden o mevhûm olan varlık ve enâniyet vasfı gitsin de, başında vücûd-ı hakîkîden içtiğin şarâb-ı hakîkatin sarhoşluğu vasfı ziyâdeleşsin, her tarafta varlığın birliğini gör! Eğer bu sarhoşluk içinde yukarıki 2038 numaralı beyt-i şerîfde beyân buyrulduğu üzere "ene" dersen "hüve" demek olur. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 12. faslında bu bahsi şöyle şerh buyururlar: "Eğer gönül müstağrak olursa hepsi onun istîlâsında mahv olurlar. Lisâna ihtiyaç kalmaz. Nihayet Leylâ'nın hüsnü ki, hüsn-i rahmânî değil idi, cismânî ve nefsânî idi ve âb u kilden idi; o hüsne olan aşkın istiğrâkı Mecnûn'u öyle istîlâ ve gark eyledi ki, çeşm-i zâhir ile Leylâ'yı görmeye ve kelâmını kulak ve sadâ ile işitmeye hâcet yok idi. Zîrâ Mecnûn Leylâ'yı kendisinden ayrı görmedi ve böyle dedi: خيالك في عيني واسمك في فمي وذكرك في قلبي فاين اكتب Nazmen Tercüme: Gözümde hayalin, dilimde adın Gönül gark-ı zikrin bu mektûb kime

Şimdi bir cismânînin aşkında Mecnûn'u bu hâle koyacak kadar kuvvet vardır ve Mecnûn kendisini ondan ayrı görmez ve onun hislerinin cümlesi onda gark olurlar. Göz, kulak ve burun vs. gibi uzuvların her birisi bir haz taleb etmez. Cümlesini müctemi' görür ve hazır addeder. Eğer dediğimiz bu uzuvlardan bir uzuv tamâmen bir haz bulursa hepsi o zevkte müstağrak olurlar ve diğer bir haz taleb etmezler. Bir hissin ayrıca bir hazz-ı diğer taleb etmesi ona delâlet eder ki, bu bir uzuv, hakkı olan bir hazzı tamamen almamış ve bir noksan haz bulmuştur. Bittabi' o haz içinde tamâmen gark olmamıştır. Onun diğer hissi haz ister ve her bir his için ayrı bir haz arzu eyler. Ve havâs ma'nâ cihetinden müctemi'dirler ve sûret cihetinden müteferriktir. Bir uzva istiğrâk hâsıl olduğu vakit, hepsi onda müstağrak olurlar. Nitekim sinek uçarken kanadı ve başı ve bütün eczâsı hareket eder. Vaktâki bala gark olur, bütün eczâsı bir olur, hiç hareket kalmaz. Suya gark olan kimseden zâhir olan her bir fiil onun fiili değildir, suyun fiilidir. Eğer su içinde henüz el ve ayak hareket ederse ona gark olmuş demezler. Halbuki o "Eyvah boğuldum!" diye bağırır. Buna da istiğrâk demezler. Nihâyet bu "ene'l-Hak" demeyi herkes beyhûde da'vâdır zanneder. "Ene'l-abd" da'vâsı büyüktür. "Ene'l-Hak" da'vâsı azîm tevâzu'dur. Zîrâ "Ben abd-i Hudâ'yım!" diyen kimse iki mevcûd isbât eder. Birisi kendisi için, diğeri de Hudâ içindir. Fakat "ene'l-Hak" diyen kimse kendisini yok edip ve berhevâ eyleyip "ene'l-Hak" der. Ya'ni "Ben yokum, hep O'dur, Hudâ'dan başka mevcûd yoktur. Ben adem-i mahzım ve hiçim!" der. Bu makāmda tevâzu' ziyâdedir. Şu kadar ki halk anlamıyorlar."

2043. Sen kulak gibi kâmilen sem' ol, tâ ki la'l halkasından küpe bulasın!

Birinci mısra'daki "gûş-vâr", "kulak" ma'nâsına olan "gûş" ile edât-ı teşbîh olan “vâr”dan mürekkebdir. İkinci mısra'daki "gûşvâr”, küpe ma'nâsınadır. Binâenaleyh kafiye tamâmdır. Ey sâlik, la'l mesâbesinde olan insân-ı kâmilin huzûrunda bulunduğun vakit kulak gibi baştan ayağa kadar dinleyici ol! Tâ ki o insân-ı kâmilin maârif-i ilâhiyye ve esrâr-ı rabbâniyye halkalarından küpe bulasın!

2044. Eğer bir kimse isen, kuyu kazıcı gibi bu hâkî olan tenden toprak kaz ki bir suya erişesin!

Eğer makbûl bir adam isen, kuyu kazıcı gibi bu topraktan mahlûk olan cisimden, toprak kaz! Ya'ni cismânî olan sıfatları birer birer izâle et ki bir suya, ya'ni ruhunun sıfatlarına vâsıl olasın! Zîrâ sâlikin cismâniyeti za'f kesbettikçe rûhâniyeti kuvvet bulur.

2045. Eğer Huda'nın cezbesi erişirse kuyu kazılmamış iken yerden akıcı su kaynar.

Hazret-i Pîr efendimiz evvelki beyitlerde "sâlik-i meczûb"u beyân buyurdular; ve bu beyt-i şerîfde de "meczûb-ı sâlik"e işaret buyururlar. Ma'lûm olsun ki sâlik dört nev'idir: 1- Sâlik-i meczûb, 2- Meczûb-ı sâlik, 3- Sâlik-i ebter, 4- Meczûb-ı ebterdir.

"Sâlik-i meczûb" odur ki, evvelâ bir mürşid-i kâmilin idâresi altında nefsânî sıfatlar mehâlikini, usûl-i sülük dâiresinde çalışıp izâle eder ve cezebât-ı ilâhiyye yardımıyla derecât-ı kalbiyyeyi ve meâric-i rûhiyyeyi geçip keşif ve yakîn âlemine erişir ve muayene ve müşâhede martebesine vâsıl olur.

"Meczûb-ı sâlik" odur ki, evvelâ cezebât-ı ilâhiyye yardımıyla makāmâtı tayy ve keşf ve iyân âlemine vâsıl olur. Ondan sonra bir insân-ı kâmilin ta'lîmi ile tarîk-ı Hakk'ın menzillerini ve merhalelerini kadem-i sülük ile tekrâr görür ve hakîkat-i hâli ilim sûretinde tekrâr eder. Bu iki nevi' sâlik mürşid ve muktedâ olmaya lâyık olur. “Sâlik-i ebter” odur ki, mücâhedât darlığından müşâhedât genişliğine erişmemiştir ve cezebât-ı ilâhiyye kendisine vâsıl olmamıştır. “Meczûb-ı ebter” odur ki, cezbe içinde kalıp henüz seyr ü sülûk görmemiş ve makâmât ve menâzil-i tarîkı bulamamış olur. Bu iki nevi' kimse mürşidlik yapamaz. (Avârifü'l-Maârif'ten hulâsa). Ya'ni, ey sâlik, eğer cezebât-ı ilâhiyye erişirse, mücâhedât ve riyâzâta hâcet kalmaksızın, senin arz-ı cisminden sıfât-ı rûhâniyye suları kaynar. “Maîn”, akıcı su ma'nâsınadır.

2046. İş yap, sen onun sa’yinde olma, azar azar kuyunun toprağını yont!

Ey sâlik, sen mâdemki bir insân-ı kâmilin terbiyesi altındasın, onun gös-terdiği usûl-i sülûk dâiresinde çalış, kendine lâzım olan işi gör! O cezbe-i ilâ-hiyyeye muntazır olup tenbel tenbel oturma! Azar azar bu cisim kuyusunun toprağı olan nefsânî sıfatları kendinden izâleye gayret et! Zîrâ cezbe-i ilâhî sırr-ı kadere bağlıdır; ve bu sırr-ı kader ise sence meçhûldür. Binâenaleyh meçhûle müteveccih olma! Bu beyt-i şerîfden anlaşılır ki, sâlik-i meczûbun mertebesi diğerlerinden efdaldir.

2047. Her kim meşakkat gördü, bir hazîne zâhir oldu. Her kim sa'y etti bir saâdete erişti.

“Cidd”, sa'y etmek ve çalışmak. “Cedd” müteaddid ma'nâsı vardır, burada “haz ve nasîb ve baht ve saâdet” ma'nâlarındadır. Ya'ni, her kim bir meşakkat gördü, o meşakkat sonunda bir hazîne-i menfaat zâhir oldu. Her kim sa'y etti ve çalıştı, o sa'yinin mükâfaatı olarak bir saâdete nâil oldu.

2048. Peygamber buyurdu ki: “Rükû’ ve sücûd Hak kapısında vücûd halka-sını vurmaktır.”

Bu beyt-i şerîfde اِدْعُوا قَرْعَ بَابِ الْمَلَكُوتِ بِالرُّكُوعِ وَالسُّجُودِ ya’ni “Melekûtun kapısı-nı rükû’ ve sücûd ile çalmağa devâm ediniz!” hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. Ya’ni, her bir sa’y netîcesinde bir semere-i sa’y hâsıl olur. Nitekim rükû’ ve

2049. Her o kimse ki o kapının halkasını vurur, onun için devlet dışarıya bir baş çıkarır.

Hak kapısında rükû' ve sücûd sûretiyle vücûd ve vusûl halkasını çalan kimse için nihâyet o kapı açılır; ve vusûl devlet ve saâdeti dışarıya başını çıkarır. Nitekim hadîs-i şerifde من قرع الباب ولج ولج ya'ni "Kim ki kapıyı çaldı ve musırr oldu, içeriye girdi" buyurulur.

................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................ sücûd, Hak kapısında vücûd ve vusûl halkasını çalmaktır; ve bu kapı çalmak sa'yi neticesinde de o kapı açılır ve içeriye girilir.