Mahmûd'un kıssası ve Ayaz'ın evsafı
25. bölüm / 26 · 2568 kelime · ~13 dk okuma
1891. Vaktaki deli oldum; Mahmûd'un kıssası ve Ayaz'ın evsafı şimdi tertibden gitti.
Vaktâki ben bu tecelliyât-ı Hak sebebiyle deli oldum, ya'ni âlem-i keserât tavrının hâricine çıktım, artık Sultan Mahmûd-1 Gaznevî'nin kıssasını ve Ayaz'ın evsâfını benden tertîb dâiresinde beklemek abes olur. Zîrâ bu tecelliyâtın hükmüne tâbi' lisânımdan ne zuhûr ederse bu tecelliyât îcâbıdır.
Beyân edilmiş olan şey kıssanın sûreti olduğu ve sûret tutucuların lâyıkı olan bir sûret olduğu ve onların âyîne-i tasvirlerinin lâyıkı bulunduğu beyânındadır; ve bu kıssaya mahsûs olan kuddûsiyetten nâşî nutka bu tenzîlden utanma gelir ve hacâletinden dolayı başını ve sakalını ve kalemini kaybeder ve âkıle işâret kâfidir
Ya'ni, yukarıda beyân edilmiş olan Sultan Mahmud ve Ayaz kıssasının derin ve yüksek bir ma'nâsı vardır. Biz kıssanın sûretini beyân ettik ve bu kıssanın sûreti, sûrete bağlanmış ve ma'nâya dalamamış olanların lâyıkıdır ve onların âyîne-i tasvîrlerine münasibdir. Zîrâ bu kıssanın ma'nâsına mahsûs olan kudsiyet ve nezâhet ve yükseklikden nâşî, bu ma'nânın bir kıssa hâlinde nutuk ve kelâm mertebesine indirilmesinden dolayı o nutka utanma gelir. Zîrâ nutuk ve kelâm bu yüksek ve nezîh olan ma'nâyı istîâb edip tamâmiyle ifade edemez, pek dardır. Binâenaleyh nutuk o ma'nâyı lâyıkıyla istîâb edemediği için, başını ve sakalını ve kalemini kaybeder ve îfâ-yı vazîfe edemez. Nitekim sözün darlığı hakkında Hakîm Senâî hazretleri buyurur: "Söylediğim şeyden tövbe ve rücû' ettim, zîrâ ki sözde ma'nâ ve ma'nâda dahi söz yoktur." Binâenaleyh bizim beyânımız âkıle bir işarettir ve bu işâret dahi âkıle yetişir.
1892. Zîrâ ki filim rü'yasında Hindistan'ı gördü, haraçtan ümîdi kes, köy harab oldu!
"Fil"den murâd, Hz. Pîr efendimizin rûh-i latîfleridir. “Rü'ya"dan murâd, hayât-ı dünyeviyyedir. Nitekim hadis-i şerifte الدنيا كحلم النائم ya'ni: “Dünyâ uyuyan kimsenin rü'yâsı gibidir" buyrulmuştur. "Hindistan"dan murâd, hakîkat-i muhammediyye olur. "Köy"den murâd, cism-i unsurî-yi Hz. Pîrdir. "Haraç"tan murâd, sözlerin müstemi'lere insicâm dâiresinde edâsıdır. Ya'ni, benim rûhum rü'yâ olan bu hayât-ı dünyeviyyede hakikat-ı muhammediyeyi müşâhede edip sarhoş oldu. Köy mesâbesinde olan benim vücûd-i unsurîmden artık insicâm dâiresinde söz bekleme, bundan ümidini kes! Cenâb-ı Pîr'in hakikat-i muhammediyyeye olan iştiyâkı, o hakîkatten nâzil olan Kur'ân-ı Kerîm'in Arabî olmasından nâşî, âtîdeki üç beytin Arabî olarak nazmına bâis olmuştur.
1893. Usûl-i afiyet zâyi olduktan sonra, benim için nazım ve kafiye nasıl gelir?
"Usûl-i âfiyet"ten murâd, akıl ve fikir ile kâim olan âfiyettir ve âfiyet-i sûrînin aslı akıl ve fikirdir. Sarhoş olan kimseden bittabi' akıl ve fikir zâyi' olur. Ya'ni, usûl-i âfiyet-i sûrî olan akıl ve fikir, ma'nevî sarhoşluk sebebiyle zâyi' olduktan sonra, benim için bu Mesnevî-i Şerîfin tertîb-i ma'kūl dâiresinde nazm ve kāfiyesi nasıl gelir? kıssanın sûreti, sûrete bağlanmış ve ma'nâya dalamamış olanların lâyıkıdır ve onların âyîne-i tasvîrlerine münasibdir. Zîrâ bu kıssanın ma'nâsına mahsûs olan kudsiyet ve nezâhet ve yükseklikden nâşî, bu ma'nânın bir kıssa hâlinde nutuk ve kelâm mertebesine indirilmesinden dolayı o nutka utanma gelir. Zîrâ nutuk ve kelâm bu yüksek ve nezîh olan ma'nâyı istîâb edip tamâmiyle ifade edemez, pek dardır. Binâenaleyh nutuk o ma'nâyı lâyıkıyla istîâb edemediği için, başını ve sakalını ve kalemini kaybeder ve îfâ-yı vazîfe edemez. Nitekim sözün darlığı hakkında Hakîm Senâî hazretleri buyurur: “Söylediğim şeyden tövbe ve rücû' ettim, zîrâ ki sözde ma'nâ ve ma'nâda dahi söz yoktur.” Binâenaleyh bizim beyânımız âkıle bir işarettir ve bu işâret dahi âkıle yetişir.
1894. Gamlar içinde benim için bir delilik yoktur; belki delilik içinde, delilik içinde delilik vardır.
"Şecen", gam ve hâcet ma'nâsınadır, “şücûn”, bunun cem'idir. Buradaki "delilik" ehl-i sûretin bildiği dimâğ hastalığı olan delilik değildir. Belki ehl-i dünyânın, ehlullahta kendi revişlerine muhalif gördükleri, şevk-ı ilâhîye müstenid hareketlerdir; ve ehlullahın derecât-ı ahvâli de muhtelif olduğundan kendi zevklerinin fevkınde gördükleri ahvâli, onlar dahi delilik addettiler.
İkinci mısra'da "delilik içinde delilik, delilik içinde delilik" ta'bîriyle bu ma'nâ-ya işâret buyrulmuştur. Zîrâ şiddet-i aşk ve şevkte Hz. Pîr efendimize muâdil olan evliyâ-yı kirâm hazarâtı nâdirdir.
1895. Bekāyı fenâda müşâhede ettiğim zamandan beri, benim cismim gizli işâretlerden eridi.
“Fenâ” عدم رؤية العبد لفعله بقيام الله على ذلك ya'ni “Allah Teâlâ'nın bunun üzerinde kıyâmı sebebiyle abdin kendi fiilini görmemesidir.” “Bekā” رؤية العبد قيام الله على كل شئ ya'ni “Abdin her bir şey üzerinde Allah'ın kıyâmını görmesidir.” (Şeyh-i Ekber hazretlerinin Istılâhât-ı Sûfiyye’sinden). Şimdi bu ta'rîflere göre “fenâ”, abdin vücûd-i mevhûmu nazarından zâil olması ve “bekā” Zât-ı ahadiyyetin zuhûrudur ve vahdet-i vücûd sırrının inkişâfıdır. Ya'ni, bekāyı vücûd-i mevhûmun zevâlinde müşâhede ettiğim zamandan beri benim bu izâfî olan vücûdum ve cismim gizli işâretlerden eridi. Zîrâ bu izâfî olan vücûd âleminden müşâhedâtımı açıkça söylemek câiz değil idi, gizli işâretler lâzım idi. Bu beyt-i şerîf 1888 numaralı beyit ile alâkadardır.
1896. Ey Ayaz senin aşkından kıl gibi oldum, kıssadan kaldım, benim kıssa-mı sen söyle!
“Ayaz”dan murâd abdiyyet-i mahza makâmında bulunan Server-i âlem Efendimiz'dir. Nitekim biraz yukarıda îzâh olundu, 1882 numaralı beyte mürâcaat olunsun. Ya'ni, ey Server-i âlem (s.a.v.) senin aşkından eridim, ince kıl gibi oldum ve gizli işâretler ile beyân edeceğim kıssadan geri kaldım. Artık benim kıssamı ve hâlimi sen ashâb-ı hâle beyân et!
1897. Şimdi ben senin aşkının efsânesini can ile okur idim. Sen beni, ki efsâne oldum, oku!
"Efsâne", hikâye ve masal demektir. "Aşk efsânesi okumak"tan murâd, âşıkı ve ma'şûku birbirinden ayrı görmek ve aşk nisbetini isbât etmektir. Hal-buki vahdet-i vücûd sırrı zâhir olduğu vakit, bunların efsâne olan vücûd-i izâfî âlemine mahsûs bir efsâne olduğu tahakkuk eder; ve âşık bu hâlde fenâ içinde kendi vücûdunun mevhûm ve efsâne olduğunu idrâk eder. Hz. Pîr efendimiz bu hâle işâreten buyururlar ki: Ben bu keserât-ı mevhûme içinde senin hakîkat-i muhammediyyenin aşkının efsânesini cân ile okur idim. Şim-di ben o hakîkatte fânî oldum ve benim vücûdum efsâne oldu. Benim hakî-katim senin hakîkatinde mündemiç, artık beni sen oku!
1898. Ey muktedâ, zâten sen okursun ben değil! Ben Tûr dağıyım, sen Mû-sâ'sın ve bu sadâdır.
Ey zâhir ve bâtın ehlinin muktedâsı ve imamı olan Server-i âlem! Zâten hakîkat-i muhammediyyenin iki âlemi muhît olmasından dolayı benim oku-mam, senin okumandır. Ben taayyünüm i'tibâriyle Tûr-i Sînâ dağı mesâbe-sindeyim. Sen de bana Mûsâ (a.s.) gibisin ve benim bu söylediklerim dahi Mûsâ (a.s.)ın sadâsının Tûr dağından vâki' olan aksi gibidir. Binâenaleyh okuyan ve söyleyen sensin. Ben senin sadânın aksiyim.
1899. Bîçâre dağ ne bilir ki kelâm nedir! Zîrâ Mûsâ bilir ki dağ boştur!
Zavallı dağ, söylemenin ne olduğunu, ne bilir; zîrâ o câmiddir! Rûh sâhi-bi olan Mûsâ, dağın kelâmdan ve idrâkten hâlî ve boş olduğunu bilir.
1900. Dağ kendi kudretini bilir; cisim rûhun letâfetinden biraz tutar.
Bu beyt-i şerîfte ecsâmın rûh-i küllî-i Muhammedî'nin letâfetinden hisse-mend olduklarına işâret buyrulur. Zîrâ rûh birdir ve cisimler müteaddiddir. Nite-kim IV. cildin 411 numarasında ایمان یکی جسم شان معدود لیکن جان یکی buyrulur.
1901. İhtisab cihetinden ten usturlab gibi olur. Güneş gibi olan rûhtan bir âyet olur.
"Usturlab", lafz-ı Yunânî'dir. "Ustur", terâzi ve "lâb", güneş ma'nâsına olduğundan, “güneş terâzisi" demek olur. Ehl-i hey'etin güneşin irtifa'ını ölçmek için kullandıkları, bir dâirenin dörtte biridir. Emir Husrev bu kelime hakkında şu beyitleri söyler: بیونانی اصطر ترازو بود که در سنگها عدل ساز او بود
اگر معنی یم باز پرسی زلاب بود هم بگفتار روم آفتاب "Yunanca "ustur" terâzi demek olur, zîrâ sakîllerde onun adl tertîbi olur. Eğer bana "lâb"ın ma'nâsını da sorarsan, Rum kelâmında da "güneş" demek olur."
Ya'ni, cisim, güneşin hâlini bildirir usturlâb gibidir. Güneş gibi olan rûh-i küllînin varlığının ve hâlinin bir alâmeti olur.
1902. O müneccim keskin gözlü olmazsa, usturlab dökücü adam şart olur.
Ya'ni, güneş gibi olan rûh-i küllînin hâlini, keskin gözlü olmayan bir ma'rifet tâlibi, usturlâb gibi olan cisim vâsıtası olmaksızın idrak edemezse, ona usturlâb olan cismi kullandırıcı bir mürşidin vücûdu şarttır.
1903. Tâ ki onun için bir usturlab yapsın, nihayet güneşin hâlinden koku götürsün!
Tâ ki o tâlib-i ma'rifetin cismi, kendisi için bir usturlâb yapsın da nihâyet o tâlib güneş gibi olan rûh-i küllînin hâlinden koku alabilsin! ["Mü'minler ma'dûddur, fakat îmân birdir; onların cisimleri ma'dûd, fakat cân birdir."] ve II. cildin 184 numarasında ["Canların güneşi bedenlerin penceresinde müfterık oldu."] ve kezâ II. cildin 186 numarasında ["Tefrika ruhi hayvânîde olur; rûh-i insânî ise nefs-i vâhid olur."] buyrulmuştur. Oralardaki îzâhâta müracaat lâzımdır.
1904. Bir can ki, o doğruyu usturlabdan ister, felekten ve güneşten ne kadar bilir?
Bir can ki o can rûh-i küllînin ahvâlini doğru görmek ve anlamak için, usturlab mesâbesinde olan cisim vâsıtasına müracaat etmek ister, o can hakîkat-i muhammediyye feleğinden ve rûh-i küllî güneşinden ne kadar anlayabilir?
1905. Sen ki göz usturlabından bakarsın, cihanı görmekten muhakkak çok kāsırsın.
Ey tâlib-i ma'rifet, sen ki bu cisim usturlâbının gözüyle bakarsın ve gözün görüşü ile idrâk-i hakāyık edebileceğini zannedersin; emîn ol ki, muhakkak sûrette bu âlem-i kevni hakîkatiyle görmekten çok kāsır ve âciz bir hâldesin.
1906. Sen cihânı gözün kadar görmüşsün. Hani cihan? Niçin bıyığını burmuşsun?
"Bıyık burmak", iftihâr etmekten kinâyedir. Ey cisim gözüyle idrâk-i hakāyık etmek isteyen kimse, sen cihânı, bu cisminin ufak gözü kadar görmüşsün, cihan nerede! Ve senin cihânı görmen nerede! Hakîkat böyle iken, "Ben gözüm ile gördüm ve âlemin hakîkatine ve künhüne vâsıl oldum!" diye bıyığını burup iftihâr edersin.
1907. Ariflerin bir sürmesi vardır; onu iste, tâ ki ırmak gibi olan bu göz derya olsun!
"Ariflerin sürmesi"nden murâd, tevhîd-i Zât, tevhîd-i esmâ ve sıfat ve tevhîd-i ef'âlde tevhîd-i hâlî sahibi olmaktır. Bu üç mertebe-i tevhîdin evveli ilim, sonu hâldir. Ya'ni, ilimden inâyet-i Hak'la hâle terakkî olunur. Ey tâlib-i ma'rifet, âriflerin basar-ı basîretlerinin sürmesi olan bu üç tevhîdi hâlen tahsîl etmeğe çalış! Tâ ki senin ırmak mesâbesinde olan bu sûrî gözün basar-ı basîretin ile birleşerek deryâ olsun!
1908. Eğer benim ile beraber akıl ve idrakten bir zerre varsa, bu hayal ve perîşan söylemek nedir?
Buradaki "akıl"dan murâd, akl-ı maâş ve akl-ı maâddir. Akl-ı maâş tertîb-i zevâhire ve akl-ı maâd, tertîb-i bevâtına taalluk eder; ve havâss-ı evliyânın akılları bu iki aklın fevkındedir. Zîrâ aklın, akl-ı kül mertebesine kadar merâtibi çoktur. İmdi her bir mertebe-i akl, kendinin fevkındeki akla yabancı olduğundan, onu kendi tavrına muhâlif görür ve kendi tavrının hâricine çıkanlara delilik isnâd eder. Binâenaleyh evliyâ-yı kirâm hazarâtı galebe-i hâl ile bu iki mertebedeki aklın fevkınde söyledikleri vakit, akl-ı maâş ve akl-ı maâd sahibleri galebe-i hâl ile deli oldu zannederler. Halbuki o sözlerin cümlesi ayn-ı hakîkat ve hikmettir. Ya'ni eğer benimle beraber akl-ı maâş ve akl-ı maâddan bir zerre varsa, bu akılların tavrına göre hayal ve perîşân görünen bu söylemek nedendir?
1909. Mâdemki benim dimağım akıl ve idrakten boştur; binâenaleyh bu tahlîtte benim günahım nedir?
Mâdemki benim dimâğ-ı unsurîm ve cismânîm, bu iki aklın tavrından ve idrâkinden hâlîdir ve boştur, binâenaleyh bu merâtib-i aklı birbirine karıştırmakta benim ne kusûrum vardır?
1910. Onun günahı yoktur ki aklımı götürdü. Bütün akıllerin aklı onun önün-[1910] de öldü.
Benim akl-1 unsurîmi ve cismânîmi izâle eden akl-ı külde de kusûr ve günah yoktur. Zîrâ bütün akıllerin aklı, o akl-ı küllün önünde öldü ve yok oldu. Bu beyt-i şerîfin şerhinde Hind şârihlerinden İmdâdullah (k.s.) hazretleri buyururlar ki: "Yukarıki beyitte, "Bende akıl ve idrak kalmadığından tahlîtte benim günâhım yoktur," buyrulmuş idi. Binâenaleyh günâhın, aklı izâle edende olduğu tevehhüm olunur. Bu beyitte dahi bu tevehhümü def için buyururlar ki: Aklı izâle edende dahi günah yoktur. Zîrâ bu aklı izâle etmek kemâle eriştirmek olur. Şârihlerin ba'zıları demişlerdir ki: "Bu beyitlerin ma'nâsı; bende günah yoktur, günah benim aklımı izâle edendedir. Bu ma'nâda sû'-i edeb zâhirdir. Fakat aşk-ı ilâhî delileri bu kadar sû'-i edebde ma'zûrdurlar." Fakîr derim ki, "sû'-i edeb" kelimesinin isti'mâli Hz. Pîr efendimiz hakkında sû'-i edebdir. Binâenaleyh İmdâdullah hazretlerinin mütâlaası hakîkate mutābıktır. Zîrâ bu gibi evliyânın akılları, akl-ı külde mahv ve müstehlektir ve akl-ı külden sâdır olan her sözde bir hakîkat vardır. Onları ancak ukul-i kāsıra erbâbı hayal ve perîşan görürler. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde buyururlar: ای عقل کل ای عقل کل تو هر چه گفتی صادقی Ya'ni "Ey akl-ı kül, ey akl-ı kül sen her ne söyledin ise sâdıksın!"
1911. Ey akılları fitnelendirip hayran edici, akıllar için senden başka mürtecâ yoktur!
"Hica", akıl; "mürtecâ", ümîd mahalli; "fettân", imtihan edici. Ya'ni, "Ey akılları türlü türlü tecelliyât ile imtihan edip hayrete düşürücü olan akl-ı kül; senin mâdûnundaki akıllar için senden başka ümîd yeri yoktur."
1912. Beni deli ettiğin zamandan beri aklı istedim; beni süslediğin zamandan beri güzelliğe hased etmedim.
Ya'ni, beni akl-ı maâş ve maâdın tavırları hâricine çıkarıp, bu akılların ashâbı indinde deli ettiğin zamandan beri, bu akıllar dairesine girmeyi istemedim. Zîrâ sen beni kendi mertebenin tavrıyla süsledin. Beni böyle süslediğin zamandan beri, sûretlerde mütecelli olan güzelliğe hased etmedim. Zîrâ benim gördüğüm güzellik gözlerin görmediği ve kulakların işitmediği ve kalb-i beşere hutûr etmeyen güzelliktir.
1913. Benim deliliğim senin muhabbetinde müstetab değil midir? "Evet, ve Allah sana sevabı cezâ versin!" de!
"Müstetâb" iyi ve güzel ve müstahsen olan şey demektir. "Sevâb", amel-i hayr mukābilinde verilen mükâfât ma'nâsınadır. Ya'ni, ey akl-ı kül; benim, senin mâdûnun olan akıllara nisbeten vâki' olan deliliğim, senin muhabbetinde istiğrâkım hasebiyle müstetâb ve müstahsen değil midir? Benim bu suâli- ma'nâda sû'-i edeb zâhirdir. Fakat aşk-ı ilâhî delileri bu kadar sû'-i edebde ma'zûrdurlar." Fakîr derim ki, "sû'-i edeb" kelimesinin isti'mâli Hz. Pîr efendimiz hakkında sû'-i edebdir. Binâenaleyh İmdâdullah hazretlerinin mütâlaası hakîkate mutābıktır. Zîrâ bu gibi evliyânın akılları, akl-ı külde mahv ve müstehlektir ve akl-ı külden sâdır olan her sözde bir hakîkat vardır. Onları ancak ukul-i kāsıra erbâbı hayal ve perîşan görürler. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde buyururlar: Ya'ni "Ey akl-ı kül, ey akl-ı kül sen her ne söyledin ise sâdıksın!"
1914. O gerek Arapça ve gerek Fârisîce söylesin, hani bir kulak ve akıl ki onun fehmine erişesin!
Ey dinleyici; o akl-ı kül, benim lisânımdan gerek Arapça ve gerek Fârisî- ce söylesin ve bu Mesnevî'de bu lisanlar ile birtakım esrar ve hakāyık beyân etsin; sende onları dinleyebilecek ve idrak edecek kulak ve akıl nerede ki, o sözleri anlayabilecek mertebeye erişesin!
1915. Onun bâdesi her aklın lâyıkı değildir; onun halkası her kulağın eğlence- si değildir.
Akl-ı küllün sunduğu ma'rifet şarabı, her aklın lâyıkı değildir. O ma'rifet şarabını her bir akıl içemez ve onun kulaklara takdığı ma'rifet-i ilâhiyye ve esrâr-ı rabbâniyye küpesi, her kulağın maskarası ve eğlencesi değildir. Binâ- enaleyh münkirlerin ulûm-i evliyâya karşı vâki' olan inkârları, onların akıl- larının adem-i tahammüllerindendir.
1916. Tekrar yine deli gibi geldim. Haydi, haydi ey can çabuk zincir getir!
1917. Dilberimin o zülfünün zincirinden başka, eğer iki yüz zincir getirir isen koparırım.
"Zincir"den murâd, kayd-ı şerîattir. "Dilber"den murâd, Hak'tır. "Zülf"ten murâd, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyedir. Ma'lumdur ki, lisân-ı şerîat, en zayıf olan akılların bile anlayabileceği mertebededir ve lisân-ı zâhirdir. Binâenaleyh ev- liyâullahın akl-ı kül mertebesinden beyân ettikleri esrâr ve maârifi, ulemâ-i zâhir kendi akıllarına ve anlayışlarına uymadığı için red ve inkâr ederler. Zî-râ onların akılları bevâtın-ı Kur'ân'a ve ahâdîse nüfüz edemez. Bunun için cenâb-ı Pîr efendimiz bu Mesnevî-i Şerîfte birçok esrâr ve hakāyıkı beyân için ukül-i zaîfe mertebesine tenezzül buyurup, onların anlayabileceği tarzda kıssalar beyân ve bu kıssalar altında akılları kâmil olanlara birtakım rumûz ile ızhâr-ı esrâr ve hakāyık buyururlar. Bu sebeble bu beyt-i şerîflerde buyururlar ki: Tekrar yine akl-ı kül mertebesinden vârid olan esrârı beyân için, ukul-i zaîfe erbâbı indinde deli gibi oldum. Haydi haydi, ey rûh-i şerîfim, lisân-ı zâhir zincirini ve kaydını getir! Fakat o lisân-ı zâhirî, dilber-i hakîkî olan Hakk'ın esmâ ve sıfatının îcâbı olan zâhir-i şer'-i şerîfin kaydı ve zinciri olsun. Eğer zâhir-i şer'in gayrı birçok kayıt ve bağ getirirsen, onları kırarım. zâhir kendi akıllarına ve anlayışlarına uymadığı için red ve inkâr ederler. Zîrâ onların akılları bevâtın-ı Kur'ân'a ve ahâdîse nüfüz edemez. Bunun için cenâb-ı Pîr efendimiz bu Mesnevî-i Şerîfte birçok esrâr ve hakāyıkı beyân için ukül-i zaîfe mertebesine tenezzül buyurup, onların anlayabileceği tarzda kıssalar beyân ve bu kıssalar altında akılları kâmil olanlara birtakım rumûz ile ızhâr-ı esrâr ve hakāyık buyururlar. Bu sebeble bu beyt-i şerîflerde buyururlar ki: Tekrar yine akl-ı kül mertebesinden vârid olan esrârı beyân için, ukul-i zaîfe erbâbı indinde deli gibi oldum. Haydi haydi, ey rûh-i şerîfim, lisân-ı zâhir zincirini ve kaydını getir! Fakat o lisân-ı zâhirî, dilber-i hakîkî olan Hakk'ın esmâ ve sıfatının îcâbı olan zâhir-i şer'-i şerîfin kaydı ve zinciri olsun. Eğer zâhir-i şer'in gayrı birçok kayıt ve