İçeriğe atla

Ehl-i tenin rûhun gıdâsını inkârı ve hasîs gıda üzerine onların titremesi

8. bölüm / 26 · 4673 kelime · ~24 dk okuma

302. Gerek kışta gerek baharda onun nasibi topraktır. Sen kevnin beyisin, niçin yılan gibi toprak yersin?

“Kısm”, hisse ve nasîb; “kevn”, dünyâ ve kâinât; “nûşîden” yemek ve içmek. Ya'ni, “Sıçanın ve yılanın nasîbi ve hazzı kışta ve yazda ve baharda ve sonbaharda ancak toprak içidir. Ey insan, sen bu dünyanın beyi ve hâkimisin, niçin sıçanlar ve yılanlar gibi topraktan ibaret olan o gıdâ-yı maddîyi yersin ve himmetini kâmilen âlem-i süflîye hasredersin?”

303. Sopanın içindeki sopa kurdu der ki: "Böyle güzel helva muhakkak kimin için olur?"

Meselâ değnek ve sopa ve ağaç arasında peyda olan kurt o ağacı kemirirken der ki: "Böyle güzel ve tatlı olan gıdâyı herkes nerede bulabilir? Bu ancak bana mahsûstur."

304. Gübre kurdu o pislik arasında cihanda pislikten başka bir meze bilmez.

“Hades”, burada pislik demektir; ve “habes” (خبث) dahi aynı ma'nâyadır. Bu iki beyt-i şerîf gıdâ-yı nefsânî ve telezzüzât-ı cismânîyi medhedip ona müteveccih olanların misâlidir. topraklar içindedir. Bunun gibi âlemde rûh-i insânîye mahsûs olan ulûm ve maârif-i ilâhiyye pek âşikâr ve münteşir olsa bile cismânî olan kimselerin bundan nasîbleri olmaz. Onların zevki ve hazzı rûh-i hayvânîlerindendir.

Ehl-i tenin rûhun gıdâsını inkârı ve hasîs gıda üzerine onların titremesi

305. Ey nazîrsiz Hudâ, mâdemki bu sözden kulağa halka verdin, îsar et!

"Gûş râ halka dâden", "kulağa zînet bahşetmek"ten kinâyedir. Ya'ni, "Ey nazîri olmayan Hak Teâlâ hazretleri, mâdemki bu hakāyık ve maârif-i ilâhiy- yen sözlerinden kulağa zînet bahşettin ve bize bunları duyurdun, arkasını kesme, atâyı peyderpey bize ulaştır!"

306. Bizim kulağımızı tut ve o meclise çek ki, senin hâlis şarabından o sarhoşlar içerler.

"Rahîk", güzel kokulu şarab ve hâlis su ma'nâsınadır; burada maarif-i ilahiyye muhabbetinin şarabıdır. "Sarhoşlar"dan murâd, muhabbet-i ilâhiyye şarabının sarhoşlarıdır. Ya'ni, "Yâ Rab, bizim rûhumuzun kulağını tut ve o âriflerin meclisine çek ki, onlar senin maârif-i ilâhiyyenin muhabbetinden ve senin aşkının şarabından sarhoş olmuşlardır." Cenâb-ı Pîr efendimizin bu münâcâtı Hak yolunun sâlikleri hakkında duâdır.

307. Ey dînin Rabbi, mâdemki bize bundan bir koku eriştirdin, o tulumun ba- şını bağlama!

Ya'ni, "Mâdemki güzel kokulu olan maarif-i ilâhiyyen şarabının o koku- larını bize eriştirdin, binâenaleyh o şarab tulumunun ağzını bağlama!" "Şa- rab tulumu"ndan murâd, cenâb-ı Pîr efendimizin cism-i saâdetleridir ki, bu maarif-i ilâhiyye onların mübarek ağızlarından hurûf ve elfaz ile kullara ibzâl buyurulur.

308. Gerek erkekler gerek kadınlar senden yerler, içerler. Ey Müstegās, atâda sen bî-dirīgsin!

Ya Rab, erkek ve kadın hep senin maddî ve ma'nevî ni'metini yerler ve içerler. Ey kendisinden yardım ve istimdâd taleb olunan Hak Teâlâ, sen ihsânını ve atânı kullardan esirgemezsin!

309. Ey zât-ı ecell, söylenmemiş dua senden müstecabdır. Her bir demde kalbe yüz feth-i bab vermişsin.

Bu beyt-i şerîf I. cildin 618. numarasına müsâdif olan

Ya'ni "Biz yok idik ve takāzāmız ve zıllimiz de yok idi. Senin lutfun bizim söylenmemiş sözlerimizi işitirdi" beyt-i şerîfinin nazîridir. “Söylenmemiş duâ"dan murâd, kulların a'yân-ı sâbitelerinin lisân-ı isti'dâdlarıyla vâki' olan talebleridir ki, bu talebler âlem-i kesâfete mahsûs olan lisân-ı zâhir ile vâki' olmamıştır; ve her bir kul kendi ayn-ı sâbitesinin isti'dâdına göre her an bu âlem-i kesâfette bir tecellî-i Hakk'a nâil olur; ve Hak'tan lisân-ı zâhir ile istediği şeyler ekseriyâ bu isti'dâdına göre vâki' olur. Ve kezâ lisân-ı isti'dâd ile taleb edip lisân-ı zâhir ile istemediği şeyler de kendisinden zuhûr eder. Bu ise lisân-ı zâhir ile söylenmemiş duânın müstecâb olması hâlidir.

310. Rukūmdan birkaç harf nakşettin, taşlar onun aşkından mum gibi oldu.

[310] "Rukūm", yazı yazmak, kitâbet etmek. "Yazmak"tan murâd, suver-i kesîfe-i eşyâdır. "Birkaç harf nakşetmek"ten murâd, sûret-i insâniyyedeki kaş ve göz ve kulaktır. "Taşlar”dan murâd, ma'nâ aşkından bî-haber ve katı olan kalblerdir. Ya'ni, "Yâ Rab, bu kesîf eşyâ cinsinden olan sûret-i insâniyyeye birkaç harf ve uzuv resm ve nakşettin ki, onlar güzel kaş ve güzel kulaktır, ma'nâ aşkından bîhaber olan katı kalbler o güzel kaşın ve gözün ve kulağın aşkından mum gibi yumşadı ve eridi."

311. Kaşın nûn'u, gözün sad'ını ve kulağın cim'ini yüz akıl ve idrakin fitnesi yazdın.

Bu beyt-i şerîf yukarıki beyitte mezkûr olan "hurûf nakşı"nın tefsîridir. Ya'ni "O nakşettiğin hurûf dahi budur ki, nûn şekline benzeyen mukavves kaş ve sad şekline benzeyen çekme göz ve cim harfine benzeyen latîf kulaktır. Bunların güzellik ve letâfetini birçok sûretperestlerin akıl ve idrâklerinin fitnesi yazdın. Bunları görenler onlara meftûn oldular."

312. Senin o harfinden akıl ince nazarlı oldu. Ey güzel yazıcı edib, nesh et!

“Bârîk”, ince; "rîsîden", pamuk ve yün ve ipek ipliklerini bükmek ma'nâsınadır. "Bârîk- rîs", "ince bükücü" ma'nâsında ve vasf-ı terkîbîdir. Fikr-i dakîk ve hayâl-i muhâl eden kimseden kinâyedir. Burada ince fikir ve nazar edici ma'nâsınadır. Ya'ni, "Yâ Rab, senin o yazdığın güzel harflerden âkıller ince nazar ve fikredici oldular; ve o güzel gözler ve kaşlar ve ağızlar ve burunlar hakkında şairler türlü türlü teşbîhler yaptılar. Ey güzel yazıcı olan edib, tesbît et ve yaz!" "Edîb", edeb öğretici; ve "nesh", burada ızhâr etmek ve yazmaktır. Bunlardan murâd Hak Teâlâ hazretleridir. Ba'zı nüshalarda باريك ريس yerine باريك بين vaki'dir, "ince görücü" demek olur; ve خوش نویس yerine de راستین vâki'dir, "doğruya mensûb" demek olur.

313. Her fikrin lâyıkını hoş-rakam olan hayalin nakşını, dembedem adem üzerine bağlamış!

"Adem"den murâd, adem-i izâfîdir ve adem-i izâfî âlemin vücûdudur. Zîrâ âlem suver-i ilmiyye-i ilâhînin zıllidir ve hayâldir. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Süleymanî'de انما الكون خيال وهو حق في الحقيقة والذى يفهم هذا حاز اسرار الطريقة ya'ni Kevn ancak hayâldir ve o hakîkatte Hak'tır ve bunu anlayan kimse esrâr-ı tarîkati hâiz oldu" buyurur. Bu âlem-i hayâl içinde mütekevvin olan insanın dahi fikri ve hayâli vardır. Onun hayâli bu hayâlin içinde bir hayâldir. İmdi "Hak Teâlâ hazretleri hoş-rakam olan hayâlin ve suver-i ilmiyyenin nakşını adem-i izâfi olan bu âlem-i kesîfin üzerine bağlamış ve efrâd-ı beşerden her birinin kezâlik hayâlden ibaret olan fikrine lâyık ve isti'dâdına muvâfık olan şeyleri de bu âlem-i hayâle bağla- mıştır." Ya'ni, bu âlem hayâldir ve onun içinde bulunan insanların sûretleri dahi hayâldir ve hayâl olan insanların sûretleri de hayâldir. İmdi bir kimse bu suver-i hayâliyyeden kadın ve evlâd ve para ve mal ve mülk .. gibi biri- sine mâil olup fikri onunla meşgül olsa hayâl üzerine ve adem üzerine bağ- lanmış olur. Bu hayâlâtı Muhît olan vücûd ancak vücûd-ı hakîkî-i Hak'tır ki, o vücûd-ı hakîkî her fikrin lâyıkı ve hoş-rakam olan hayalin nakşını dembe- dem bu adem-i izâfi üzerine bağlamıştır.

314. Acib harfleri hayal levhı üzerine göz ve kaş ve kıl ve ben olarak yazmış.

"Levh-i hayâl"den murâd, cism-i insânîdir. Yukarıki beyitte îzâh olundu- ğu üzere âlem hayâldir ve cism-i beşer bu hayâlin cüz'ündendir. Ya'ni, "Bir levh-i hayâl olan cism-i beşer üzerine vücûd-ı hakîkî sâhibi olan Hak Teâlâ hazretleri güzel gözler ve güzel kaşlar ve latîf saçlar ve benler nakşetmiştir ki, görenler onların meftûnu ve âşıkı olur; ve bunlar bu levh-i hayâl üzerinde acîb ve latîf harflerdir."

315. Mevcud üzerine değil, adem üzerine mest olurum. Zîrâ ki adem ma'şû- ku ziyade vefâ edicidir.

Burada "adem"den murâd, zât-ı ulûhiyyetin mertebe-i vahdetidir ki, bu mertebe a'yân-ı sâbitenin dahi ademi mertebesidir. كان الله ولم يكن معه شيئ Ya'ni "Allah var idi, onunla beraber bir şey yok idi" hadîs-i şerîfinde bu mertebeye işâret buyurulur; ve bu mertebe vahdet-i hakîkî-i Hak'tan ibârettir. Bu bâbda I. cildin 3134 numarasına müsâdif olan:

[“Tâ ki cân-ı pâk uzak ve geniş olan adem arsası tarafına baştan ayak yapsın!”] beytinde ve onu ta'kîb eden 3135-3138 numaralı beyitlerde îzâ- hât-ı kâfiye vardır. Bu mukaddimeye göre ma'nâ şöyle olur: "Ben bu âlem-i şehadetin ve âlem-i misâlin ve âlem-i ervâhın ve a'yân-ı sâbite âleminin yok- lukları mertebesi olan vahdet mertebesine mest ve âşık olurum. Zîrâ ki bu kendisinde suver ma'dûm olan ma'şûk pek vefâ edicidir ve âşık için pek ge- niştir. Onun mâdûnu olan merâtib ve avâlim ise yekdîğerine nisbeten dar ol- fikrine lâyık ve isti'dâdına muvâfık olan şeyleri de bu âlem-i hayâle bağlamıştır." Ya'ni, bu âlem hayâldir ve onun içinde bulunan insanların sûretleri dahi hayâldir ve hayâl olan insanların sûretleri de hayâldir. İmdi bir kimse bu suver-i hayâliyyeden kadın ve evlâd ve para ve mal ve mülk .. gibi birisine mâil olup fikri onunla meşgûl olsa hayâl üzerine ve adem üzerine bağlanmış olur. Bu hayâlâtı Muhît olan vücûd ancak vücûd-ı hakîkî-i Hak'tır ki, o vücûd-ı hakîkî her fikrin lâyıkı ve hoş-rakam olan hayâlin nakşını dembedem bu adem-i izâfi üzerine bağlamıştır.

316. Aklı o eşkâlin yazı okuyucusu etti, tâ ki tedbirlere onda lâyıkını vere!

"Neverd", kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Bir ma'nâsı da “lâyık” demektir. Bu ma'nâ Şemsü'l-Lügāt'te münderiçtir; ve beyt-i şerîfeye de münâsebeti pek kavîdir. Ya'ni, "Adem-i izâfî levhi üzerine yazmış olduğu o güzel ve acîb harfleri ve o eşkâl yazılarını Hak Teâlâ akla okutturdu, tâ ki o yazılardan her bir kimsenin tedbîrine kendi lâyıkını vere!" Ya'ni o yazılardan herkesin istifadesi ve tedbîri kendi isti'dâdına göre vâki' olur. Ve onlardan kendi isti'dâdına lâyık olan zevki ve ma'nâyı bulur.

تمثيل لوح محفوظ و ادراك عقل هر کسی از آن لوح عقل مثال جبرئيلست و نظر او به تفکر بسوی غیبی که معهود از لوح اوست در تفکر و اندیشه کیفیت معاش و بیرون شدن کارها هر روزینه مانند نظر جبرئیلست در لوح فهم کردن او از لوح

Levh-i mahfûzun ve her bir kimsenin aklının o levhden idrâkinin temsîli. Akıl Cebrâîl misâlidir; ve onun tefekkür ile levhden onun ma'lûmu olan bir gayb tarafına nazarı, tefekkürde ve maâşın keyfiyetini düşünmekte ve her günkü işlerden sıyrılmakta ve necât bulmakta Cebrâîl'in levhe nazarı ve onun levhden anlaması gibidir

Azîz Nesefî hazretleri levh-i mahfûz ve kazâ ve kaderin hükmü hakkında yazdığı risâlenin bir faslında buyurur ki: "Eflâk ve encüm Hudâ'nın levh-i mahfûzu ve kitabdır; ve her ne ki var idi ve el'an mevcuttur ve olacaktır, cümlesi bu levh-i mahfûzda ve kitâb-ı Hu- da'da yazılmamış hiçbir şey yoktur. وَلَا رَطْبِ وَلَا يَابِسٍ إِلَّا في كتاب مبين (En'am, 6/59) ["Yaş kuru ne varsa kitâb-ı mübindedir"] ve eflâk ve encümde yazılmış olan ahkâm ahkâm-ı cüz'iyye değildir, ahkâm-ı külliyyedir. Bu sebeble bizim için ihtiyâr vardır; ve bu sebeble istediğimiz şeyin tahsîli ve istemediğimiz şeyin def'i bizim çalışmamıza müteallıktır; ve eğer eflâk ve encümde ahkâm-ı cüz'iyye yazılmış olsaydı ve âlemde eflâk ve encümde zâhir olan eserler vech-i cüz'î üzere zâhir olaydı bizim hiçbir şeyde ihtiyârımız olmaz idi; ve sa'y ve kûşişimiz zâyi' olur idi; ve da'vet-i enbiyâ ve terbiye-i evliyâ abes ve tedbîr-i ukalâ ve muâlece-i hükemâ fâidesiz olur idi.

Meselâ kışın soğuk ve yazın sıcak olması bir hükm-i küllîdir. İnsan akıl ve tedbîri ile vesâit-i teshîniyye tedarik ederek kendisini ısıtır. Ve kezâ yazın yine akıl ve tedbîri ile kendisine serinlik verecek eşyayı ihzâr eder. Ahkâm-ı külliyyeye karşı insanın böyle aklı ve fikriyle ahkâm-ı cüz'iyyenin husûlüne hizmet etmesinin bu âlemde nümûnesi pek çoktur. Ve bu ahkâm-ı cüz'iyyeyi bu âlem-i süflîde insan Cebrâîl mesâbesinde olan aklıyla gayb tarafından celb ve sûret âlemine ızhâr eder. Şu kadar var ki, her ferdin aklı ancak kendi ayn-ı sâbitesinin isti'dâdına göre cânib-i gaybdan bu tedbîrleri alıp icrâ eder; ve bu tedbîrler onun kendi levhi olan ayn-ı sâbitesinin ma'hûdudur. Ya'ni bunun üzerine ahd-i ezelîsi vâki' olmuş ve onun bâtınının ma'lûmu bulunmuştur. Bu bâbda daha fazla îzâhât fakîr tarafından Şeyh-i Ekber hazretlerinin et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye nâmındaki kitâb-ı şerîflerine yazılan şerhin dokuzuncu bâbında "Kâtib ve Kitâbet" fasıllarında îzâh edilmiştir, burada zikri uzun olur. İşte insanın tefekkürden ve maâşının keyfiyyetini düşünmekten ve her günkü işlerini intâc etmekten hâli budur; ve onun bu hâli akl-ı küllün mazharı olup ma'nâyı sûret âlemine inzâle me'mûr olan Cebrâîl (a.s.)ın levh-ı küllîye nazarına ve o levh-ı küllîden yapacağı işleri anlamasına benzer.

317. O akıl melek gibi levh-i mahfûzdan her bir sabah her günün dersini götürür.

Vücûd-i insânîde Cibrîl mesâbesinde olan akıl Cebrâîl (a.s.)ın levh-i mahfûzdan aldığı ma'nâları âlem-i sûrete indirdiği gibi her bir sabah her günün dersini ya'ni akvâl ve ef'âlden icrâsı kendisine lâyık ve münasib olan şeyleri levh-i mahfûzdan alıp îfâ eder. O kimsenin bunları almak için levh-i mah- da'da yazılmamış hiçbir şey yoktur. وَلَا رَطْبِ وَلَا يَابِسٍ إِلَّا في كتاب مبين (En'âm, 6/59) ["Yaş kuru ne varsa kitâb-ı mübindedir"] ve eflâk ve encümde yazılmış olan ahkâm ahkâm-ı cüz'iyye değildir, ahkâm-ı külliyyedir. Bu sebeble bizim için ihtiyâr vardır; ve bu sebeble istediğimiz şeyin tahsîli ve istemediğimiz şeyin def'i bizim çalışmamıza müteallıktır; ve eğer eflâk ve encümde ahkâm-ı cüz'iyye yazılmış olsaydı ve âlemde eflâk ve encümde zâhir olan eserler vech-i cüz'î üzere zâhir olaydı bizim hiçbir şeyde ihtiyârımız olmaz idi; ve sa'y ve kûşişimiz zâyi' olur idi; ve da'vet-i enbiyâ ve terbiye-i evliyâ abes ve tedbîr-i ukalâ ve muâlece-i hükemâ fâidesiz olur idi." Meselâ kışın soğuk ve yazın sıcak olması bir hükm-i küllîdir. İnsan akıl ve tedbîri ile vesâit-ı teshîniyye tedarik ederek kendisini ısıtır. Ve kezâ yazın yine akıl ve tedbîri ile kendisine serinlik verecek eşyayı ihzâr eder. Ahkâm-ı külliyyeye karşı insanın böyle aklı ve fikriyle ahkâm-ı cüz'iyyenin husûlüne hizmet etmesinin bu âlemde nümûnesi pek çoktur. Ve bu ahkâm-ı cüz'iyyeyi bu âlem-i süflîde insan Cebrâîl mesâbesinde olan aklıyla gayb tarafından celb ve sûret âlemine ızhâr eder. Şu kadar var ki, her ferdin aklı ancak kendi ayn-ı sâbitesinin isti'dâdına göre cânib-i gaybdan bu tedbîrleri alıp icrâ eder; ve bu tedbîrler onun kendi levhi olan ayn-ı sâbitesinin ma'hûdudur. Ya'ni bunun üzerine ahd-i ezelîsi vâki' olmuş ve onun bâtınının ma'lûmu bulunmuştur. Bu bâbda daha fazla îzâhât fakîr tarafından Şeyh-i Ekber hazretlerinin et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye nâmındaki kitâb-ı şerîflerine yazılan şerhin dokuzuncu bâbında "Kâtib ve Kitâbet" fasıllarında îzâh edilmiştir, burada zikri uzun olur. İşte insanın tefekkürden ve maâşının keyfiyyetini düşünmekten ve her günkü işlerini intâc etmekten hâli budur; ve onun bu hâli akl-ı küllün mazharı olup ma'nâyı sûret âlemine inzâle me'mûr olan Cebrâîl (a.s.)ın levh-ı küllîye nazarına ve o levh-ı küllîden yapacağı işleri anlamasına benzer.

318. Adem üzerinde parmaksız tahrîrleri ve onun sevadından sevdâîlerin hayretini gör!

"Adem"den murâd, adem-i izâfî âlemi olan bu vücûd-i mümkinâttır. Me-selâ buzun eşkâli suya nazaran bir adem-i izâfî âlemidir. Su bu adem-i izâfi üzerine buz hâlinde türlü türlü şekiller nakşeder ve yazar; ve bunları yazmak ve nakşetmek için parmakların vücuduna ihtiyaç yoktur. Bunun gibi insanın aklı dahi âlem-i gaybdan aldığı ma'nâları akvâl ve efâl ile bu vücûd-ı izâfi âlemi üzerine nakşeder. Ve o kavillerin ve fiillerin karartısından ve zuhûrun-dan,, "sevdaiyân" ya'ni sûret-perest olan kimseler hayret eder. İşte sen bun-ları gör! Ba'zı nüshalarda “bî-benân" yerine "bâ-beyân" vâki'dir. “Açık ve zahir olarak adem üzerindeki tahrîrleri gör!" demek olur.

319. Her bir kimse bir hayal üzerinde rîş-gav oldu. Bir hazînenin sevdasında köşe kazıcı olmuştur.

"Rîş-gâv", lügatte "öküz sakalı" demek olup bu ta'bîr ile kuyruğu murâd olur; "ahmak ve maskara ve hâm-tama' ve kısa düşünen kimse"den kinâye-dir. "Günc-kâv", vasf-ı terkîbîdir. "Kâv", kazmak ma'nâsına olan "kâvîden" masdarının emr-i hâzırıdır; bu terkîbin ma'nâsı "köşe bucak kazıcı" demek-tir. Mütecessis ve mütefahhıs olmaktan kinâyedir. Bu kelimeler I. cildin 541 numaralı beytinde de geçti. Ya'ni, bu vücûd-i izâfî âleminde aklın yazdığı sû-retleri gör! Sûret-perestlerin her birisi bir hayâl üzerinde boş tama'lı oldu. Bir hazîne ve define bulmak sevdasında köşe bucak kazıcı ve mütecessis oldu.

320. Bir şahıs bir hayaldir, pür-heybet olmuş; dağın ma'denlerine yüz getirmiş.

Sûret-perest olanlardan bir şahıs altın bulmak sevdâsıyla heybet ve aza-met takınıp dağın ma'den bulunan taraflarına koşup kazmağa başlamıştır. "Şükûh", heybet ve azamet ve haşmet ve büyüklük ve şâh ve şevket ma'nâ-larına gelir. “Şikûh", korku demektir. fûzu görmesine hâcet yoktur. Aklının âlem-i sûrete getirdiği akvâl ve efâl kendi ayn-ı sâbitesinin iktizâsı ve sırr-ı kaderin îcâbıdır.

321. Ve o dîğeri bir hayâlden dolayı acı cehd ile inci için derya tarafına yüz koymuş.

Yine o sûret-perestlerden bir başkası bir hayalin sevkıyle vücûd-i beşer için acı ve zahmetli olan bir sa'y ile inci toplamak üzere deniz tarafına tevec-cüh etmiş ve denizin dibine dalmıştır.

322. Ve o dîğeri rehbâniyet için kilisededir; ve o dîğeri bir hırs içinde tarla tarafındadır.

Ve hayâle tâbi' olanlardan bir dîğeri dahi râhiblik yapmak ve bu sâyede nâil-i saâdet olmak hayâliyle kilisede meşgüldür. Ve dîğer birisi de para kazanmak hayaliyle hırs içinde tarlada ekin ve zirâat ile meşgüldür.

323. O, hayâlden nâşî pazarın rehzeni olmuştur; ve bu, hayâlden dolayı hastanın merhemi olmuştur.

“Reste”, “resten” masdarından “kurtulmuş” ma'nâsına geldiği gibi saff, kâide, kânun, tarz ve reviş ma'nâlarına da gelir. Mecâz olarak “pazar” ma'nâsına geldiği de Bahâr-ı Acem'de gösterilmiştir; burada “pazar” ma'nâsı münâsibdir. Ya'ni, “O bir kimse hayâlden dolayı pazarın yol kesicisi ve hırsızı olmuştur; ve bu bir kimse de yine bir hayâlin sevkiyle hastanın merhemi ve bir âcizin derdine devâ olmuştur.”

324. Birisi perî okuyuculukta gönlünü zâyi' etmiş; o bir diğeri nücûm üzerine ayak koymuştur.

Ya'ni, “Diğer bir şahıs dahi cin tâifesi üzerinde tasarruf sevdâsına düşüp cin çarpan kimseleri okuyarak onları def' etmek hayâlinden gönlünü zâyi' etmiş ve diğer bir şahıs dahi, ilm-i nücûm hayâlinde müstağrak olup nahs ve sa'd hallerinin keşfiyle meşgûl olmuştur.” “Süm”, at ve eşek ayağına derler; burada mutlak “ayak” ma'nâsınadır.

325. İçeriden mülevven hayallerden dolayı hariçten bu muhtelif revişler görünür.

Ya'ni, “Eşhâsın bâtınlarındaki türlü türlü hayallerinden dolayı onların ef'âl-i hâricîlerinde bu zikr olunan muhtelif revişler ve hareketler görünür ve zahir olur." Abdülkerim Cîlî (k.s.) el-İnsânü'l-Kâmil ismindeki kitabının hayâl hakkında olan 57. bâbında der ki:

"Hayâl varlığın aslıdır. Zîrâ o hayâlde ma'bûdun zuhûrunun kemâli vardır. Hak hakkındaki i'tikādını görmez misin ki, Hakk'ın sıfatları ve isimleri vardır. Bu i'tikād ancak senin hayâlindedir ki Allah Sübhânehû ve Teâlâ sana o hayâlinde zahir oldu. Onun için biz, o hayâl bir varlık ve zâttır ki, onda Hakk'ın zuhûrunun kemâli vardır, dedik. İmdi bunu bildiğin vakit sana hayâl, cemî'-i âlemin aslı olduğu zâhir olur. Zîrâ Hak cemî'-i eşyânın aslıdır; ve onun ekmel zuhûru ancak asıl olan hayâl mahallinde vâki' olur. Binâenaleyh sâbit oldu ki, hayâl cemî'-i avâlimin aslıdır. Nebî (s.a.v.) الناس نيام فإذا ماتوا انتبهوا Ya'ni "Nâs uykudalar, öldükleri vakit uyanırlar" buyurmakla bu mahsüsü uyku telakkî buyurdu. Ya'ni dünyâda üzerlerinde bulundukları hakāyık onlara zâhir olur, demek olur...ilh".

Ma'lûm olsun ki, hayâl iki nevî'dir. Biri hak, dîğeri bâtıldır. "Hayâl-i bâtıl", Hakk'ın gayri i'tikād olunan hayallerdir ki bu hayaller şahsı, istiğrâkı nisbetinde Hak'tan uzaklaştırır. "Hayâl-i hak", enbiyâ ve evliyânın gösterdiği tarîk ve i'tikāddır ki, o da Hakk'ın vahdetini ve her yerde huzûrunu ârif olmaktır. Ve bu hayallerin mahall-i tekevvünü vücûd-i insânîdir. "Hayâl-i bâtıl"dan her mevtında fenâ ve müz'ic suver-i hayâliyye doğar; ve "hayâl-i hak"tan dahi kezâ her mevtında latîf ve güzel suver-i hayâliyye zuhûr eder. Binâenaleyh vücûd-ı beşer cenneti ve cehennemi câmi'dir. Bu teselsül-i hayâlât suver-i ilmiyyeye kadar gider. Vaktâki şems-i zât tulû' eder, bu suver-i hayâliyyenin cümlesi onun nûrunun istîlâsı altında müzmahill olur. Bu hayâlât-ı mülevvene ve muhtelife, esmâ-i muhtelife ahkâm ve âsârının zuhûru için eşhâsın bâtınlarından muharrik olur ve bu teharrükün neticesinde fiilleriyle hâriçte zuhûr eder. İmdi bu keserât-ı hayaliyeden ba'zıları nûrânî ve ba'zıları zulmânîdir. Hakk'ın bu eşya üzerinde ihâta-i zâtiyyesine değil, ancak ihâta-i ilmiyyesine i'tikād eden mü'minler hicâb-ı nûrânî içindedirler. Zîrâ İlim sıfattır ve sıfat hicâb-ı nûrânîdir. Bunlar bu keserât karanlığı içinde kıble-i zâtı kaybedip yanlış tarafa teveccüh eden- lere benzer. Hayâlât-ı bâtıle ashâbı olan münkirler ise büsbütün hicâb-ı zulmânî içindedirler ve hicabın hicabı arkasındadırlar. Onlar da karanlıkta kıbleyi kaybedenlere benzer.

326. Bu, onda hayran olmuştur ki o ne üzeredir? Her tadıcı, o diğeri nefye-dicidir.

Bu hayâl sahibi olan bir şahıs, o hayâl sahibi olan dîğer bir şahsın hayâlinde ve i'tikādında "Bu adam ne yapıyor? Ne acîb bir hayâl içindedir!" diye hayrete düşmüştür. Zîrâ her bir hayalin zevki içinde bulunan kimse, dîğer kimsenin zevk-i hayâlîsini nefyetmiştir; ve "Bu adam yanlış düşünüyor" diye i'tiraz etmiştir. Zîrâ esmâ-i müteferrikanın ahkâm ve âsârı yekdîğerine muhalifdir. Onun için sûre-i Hûd'un nihâyetindeki âyet-i kerimede وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ لَجَعَلَ النَّاسَ أُمَّةً وَاحِدَةً وَلَا يَزَالُونَ مُخْتَلِفِينَ إِلَّا مَن رَّحِمَ رَبِّكَ وَلِذَلِكَ خَلَقَهُمْ وَتَمَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ (Hûd, 11/118-119) ya'ni "Rabbin murad edeydi nâsı ümmet-i vâhide kılardı. Velâkin esmâ-i muhtelifenin mezâhiri oldukları için muhtelif olmaktan zâil olmazlar. Rabbinin rahmetine mazhar olanlar müstesnâdır. Ve Hak Teâlâ onları bu muhtelif esmânın mezâhiri olmak için halketti ve Rabbinin 'Kün!' kelimesi tamâm oldu".

327. Eğer o hayaller nâ-mü'telif olmasaydı, revişler dışarıdan nasıl muhtelif olur idi?

Eğer o eşhâsın bâtınlarındaki hayalleri nâ-mü'telif ve birbirine muhalif olmasa idi, onların revişleri ve hareketleri hâriçte nasıl muhtelif olur idi?

328. Mâdemki canın kıblesini pinhân etmişlerdir, her bir kimse yüzünü bir tarafa getirmişlerdir.

"Canın kıblesi"nden murâd, zât-ı Hak'tır. Ya'ni, mâdemki bu keserât âlemi içinde canın kıblesi olan zât-ı Hakk'ı nûrânî ve zulmânî olan hicâblar arkasında gizlemişlerdir; binâaenaleyh bu karanlık âlemde ve kesâfet sâhasında her bir kimse kalbinin yüzünü bir hayâl tarafına çevirmiş ve benim aradığım budur, diye iftihâr etmiştir. lere benzer. Hayâlât-ı bâtıle ashâbı olan münkirler ise büsbütün hicâb-ı zulmânî içindedirler ve hicabın hicabı arkasındadırlar. Onlar da karanlıkta kıbleyi kaybedenlere benzer.

329. Bir tâife gibi ki taharrî ederler; kıble hayâli üzerine bir tarafa teveccüh ederler.

Ya'ni, “Hicâbât-ı nûrâniyye ve zulmâniyye içinde hak ve hakîkati arayanlar, karanlıkta kıbleyi arayıp buldum diyerek bir yanlış tarafa teveccüh edenlere benzer.” “Tenîden”, masdarı burada teveccüh etmek ma'nâsınadır.

330. Vaktaki sabah vaktinde Ka'be yüz gösterir, münkeşif olur ki, yolu kim kaybetmiştir.

Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîh-i Mâ Fîh'in 2. faslında şöyle buyururlar: "Bir adamı her bir şeyin hayâli o şey tarafına götürür. Hayâl-i bâğ, bağa, dükkânın hayali dükkâna sevk eder. Velâkin bu hayâlât içinde gizli bir tezvîr vardır. Görmez misin ki, filân mahalle gidip pişman olursun ve orada fâide bulurum zannettim, bulamadım dersin. İmdi bu hayâlât kadınların çarşafları gibidir; ve çarşafların içinde bir kimse mahfidir. Vaktâki hayâlât ortadan kalkar ve hakäyık örtüsüz ve hayâlsiz âşikâr olur, işte o vakit kıyâmet olur. Hal böyle olan bir mahalde nedâmet kalmaz. Seni cezbeden her hakikat, o hakikatten başka bir şey değildir. Ancak o hakîkattir ki seni cezbeder. يوم تبلى السرائر (Târık, 86/9) ["Sırların ortaya çıkarılıp yoklanacağı gün.."] âyet-i kerîmesinin ma'nâsı bu dediğimdir. Hakîkatte cezbeden birdir, fakat müteaddid görünür. Görmez misin ki, bir adam, gûnâgûn yüz şey arzû eder. Meselâ tutmaç isterim, börek isterim, helva isterim, yahnî isterim, meyve isterim, hurma isterim ve incir isterim der ve bunları ta'dâd ile lisâna getirir. Velâkin onun aslî açlıktır ve o da birdir. Görmez misin ki, bir şeyden doyunca bunların hiçbirisi lâzım değildir, der. Binâenaleyh ma'lûm oldu ki on ve yüz yoktur, belki bir vardır.

331. Yâhud dalgıçlar gibi ki, suyun dibi altında her bir kimse acele bir şey toplar.

332. Cevher ve kıymetli inci ümîdi üzerine ondan ve bundan bir torba doldururlar.

Veyâhud muhtelif revîş ve türlü türlü himmet sâhibleri denizin dibine dalıp kıymetli inci ve gevher toplamak ümîdiyle acele acele şunu bunu toplayarak torbalarına dolduran dalgıçlara benzer ki, o topladıkları şeyleri görerek toplamış değildirler.

333. Vaktâki derin denizin dibinden çıkarlar, münkeşif olur, azîm incinin sahibi.

334. Ve o diğeri ki küçük inci götürdü; ve o diğeri ki taş kırıntıları ve şebe götürdü.

“Deniz dibinde körü körüne şunu bunu toplayıp torbalarına dolduran dalgıçlar vaktâki denizin dibinden yukarı çıkarlar, büyük inci yakalamış olanlar ile küçük inci toplayanlar veyâhud taş kırıntıları ve midye kabukları ve istiridye kabukları ve “şebe” denilen kıymetsiz şeyleri toplayan dalgıçlar meydana çıkar.” “Şebe”, bir taşın adıdır ki, siyah ve berrak olur ve yumşaklıkta ve hafiflikte kehrübâya benzer. Beyt-i şerîfde teşdîd ile telaffuzu zarûret-i vezn içindir. “Büyük inci”den murâd, vahdet-i sırfı mübeyyin olan ilm-i hakîkat ve “küçük inci”den murâd keserâta müstaidd olan ilm-i şerîat; ve “kıymetsiz taşlar”dan murâd, ulûm-ı istidlâliyye ve nazariyye ve felsefiyyedir. “Jerf”, derin; “şigerf”, büyük demektir. isterim, börek isterim, helva isterim, yahni isterim, meyve isterim, hurma is- terim ve incir isterim der ve bunları ta'dâd ile lisâna getirir. Velâkin onun as- lı açlıktır ve o da birdir. Görmez misin ki, bir şeyden doyunca bunların hiçbi- risi lâzım değildir, der. Binâenaleyh ma'lûm oldu ki on ve yüz yoktur, belki bir vardır."

335. Sâhirede iftizah sahibi olan kahredici fitne onları böyle imtihan etti.

Bu beyt-i şerîfde Ve'n-Nâziât sûre-i şerîfinde olan فَإِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةً فَإِذَا هُم بِالسَّاهِرَةِ (Naziat, 79/13-14) ya'ni "O kıyamet ve haşir ancak sayha-i vahidedir ki, onlar o vakit sâhirede cem' olurlar" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'ni, "Mahall-i kıyamet, dünyada kalblerinin torbasını birtakım hayâlât ile doldurmuş olan kimselerin torbalarındaki şeylerin mâhiyetlerini ve kıymetlerini meydana çıkarır ve onların üzerinde kähir olan bir fitnedir ki, kötülüğü keşif ve ızhâr etmek sahibidir."

336. Her taife böyle pervaneler gibi cihanda bir şem'in etrafında kanat vurucudurlar.

"Şem'"den murâd, her tâifenin hayaline rehber olan kimselerdir. Meselâ mecûsîlerin rehberi ve mürşidleri mûbedler ve hıristiyanların rehberleri râhibler, Mûsevîlerin rehberleri de hahamlardır. İ'tikādât-ı sâire erbâbından her birinin böyle birer rehber ve mürşidleri vardır; ve hepsi hakîkat kendi i'tikādlarıyla ve hayalleriyle bulunabileceğini iddia edeler; ve kezâ dîn-i İslâm'da da muhtelif rehberler vardır. Bir nev'i ulemâ-i zahir olup onlar şerîat rehberidirler ve bunlar tabi'lerini cennete sevk ederler; ve ehl-i cennet niam-i cinâniyye lezzâtında müstağrak olup bu hicâb-ı nûrânî ile Hak'tan mahcûbdurlar. Ve bir nev'i dahi hakîkat yolunun mürşidleri olan ulemâ-i râsihûndur ki, onlar tabi'lerini bilcümle hicâbâttan kurtarıp huzûr-ı Hakk'a delâlet edeler. Ve bu iki nevi' ulemânın mukallidi olan rehberler de vardır ki, onlar halkı kendi nefislerine da'vet edip dalâlete düşürürler. Bu dîn-i Hak'ta rehberlerin en tehlikelisi bunlardır. Ağızlarından bal akar, içleri zehir doludur. İşte bu rehberlerin her birisi kendi tâbi'lerinin şem'idir; ve tevâbii bunlardan nûr aldıklarını tahayyül ederler.

337. Kendilerini bir ateş üzerine çarparlar; kendilerinin şem'i etrafında tavaf edeler.

Ya'ni, şem'in tabi'leri ateş mesâbesinde olan kendi murâdları ve matlûbları olan hayâl üzerine çarparlar; ve bu üns-i hayalin sâikasıyla o şem' etrafında pervâne gibi dönüp dururlar.

338. Baht Mûsa'sının ümîdi ateşi üzerine ki, onun alevinden ağaç pek yeşil olur.

“Tâli'-i ezelî" Mûsâ (a.s.)a, ve "ümîd" şecere-i Mûsâ'ya ve “zuhûr-ı hakîkat" ağaçtan zahir olan ateşe teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni, "Tâli'-i ezelî Mûsâ'sının ümîd ağacından zuhûr-ı hakîkat ateşine intizaren o şem'in etrafını tavâf ederler ki, o hakikat ateşinin alevinden ve eserinden ümîd ağacı pek yeşil ve meyvedâr olur; ve her şem'in tâbii bunu bekler."

339. Her sürü o ateşin fazlını işitmiştir; hepsi her kıvılcıma o zannı götürmüştür.

Ya'ni, muhtelif rehberlere ve şem'lere tâbi' olan her bir tâife o hakikat ateşinin fazîletini duymuştur. Kendi şem'inden zuhûr edecek her bir kıvılcıma, ya'ni her bir fikre, o zannı lâyık görmüştür; ve o rehberden sâdır olan her bir fikri hakîkat ateşinin kıvılcımı zanneder.

340. Sabah vakti geldikte hulûdün nuru zahir olur, her birisi yüz gösterir, ne [340] şem' idi.

“Sabah vakti"nden murâd, kıyamet ve haşr günüdür; veyâhud kıyamet-i suğrâ olan ölüm zamanıdır. “Nûr-ı hulûd"den murâd, bâkî ve dâimî olan nûr-ı vücûd-ı hakîkattir. Ya'ni, "Kıyamet-i kübrâda veyâ suğrâda bâkî ve dâimî olan vücûd-ı hakîkî-i Hakk'ın nûru zâhir olur. Her bir kimse tâbi' olduğu rehberin ve şem'in mâhiyetini görüp nasıl bir mürşide ve şem'e tâbi olduğunu anlar."

341. Her kimin o zafer şem'inden kanadı yandı, o şem' ona seksen latîf kanat verir.

"Zafer şemi"nden murâd, rehber-i hakîkî ve mürşid-i kâmildir. Ya'ni, "Bu âlem-i kesâfette her kimin o mürşid-i kâmil şem'inden enâniyet kanadı yandı ise, o mürşid-i kâmil o enâniyet ve varlığı kanadı yanan tâbi'e âlem-i letâfette maksûd-ı hakîkîye uçmak için birçok kanat verir."

342. Pervâne bölüğü iki gözü dikmiş kötü şem'in altında, kanadı yanmış olarak kalmıştır.

Ya'ni, “İ'tikādı fâsid ve yanlış bir rehbere tâbi' olan pervâne bölüğü, ya'ni ehl-i sülûk, o mürşid-i nâkıs şem'inin altında, kendisinde tahayyül ettiği ve vücûd ve varlık kanadı yanmış bir hâlde kalır; ve anlar ki varlık ve vücûd kendisinin değilmiş. Beyt-i hazret-i Hüdâyî (k.s.): Gel Hüdâyî'den al haber erken Ben diyen gafil utanır yarın

343. Pişmanlık ve yanma içinde çırpınır; göz dikicinin mihnetinden ah ederler.

O sahte mürşide ve fenâ rehbere tâbi olan kimseler, nûr-i hulûdün zuhûrunda bu rehberin mâhiyetini anlayınca pişmanlık ve yanma içinde çırpınır ve böyle nûr-ı hakîkate karşı göz dikici ve kapayıcı olan rehberin muhabbetinden dolayı âh vâh ederler.

344. Onun şem'i der ki: "Vaktaki ben yandım, seni ne vakit yanmaktan ve sitemden kurtarayım?"

O tâbi'in şem'i olan rehberi, onun âhını gördüğü vakit der ki: "Bâtıl zâhir ve âşikâr oldu, benim fesâdım meydana çıktı, ben rezîl oldum ve yandım. Ey bana tâbi' olan kimse, bu hâl-i acz içinde seni yanmaktan ve felâketten nasıl kurtarabilirim?" Bu beyt-i şerîfde sûre-i Mü'min'de olan وَإِذْ يَتَحَاجُّونَ فِي النَّارِ فَيَقُولُ الضَّعَفَاءِ لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا إِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعًا فَهَلْ أَنتُم مُّعْنُونَ عَنَّا نَصِيبًا مِّنَ النَّارِ قَالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا إِنَّا كُلٌّ فِيهَا إِنَّ اللَّهَ قَدْ حَكَمَ بَيْنَ الْعِبَادِ (Gafir, 40/47-48) ya'ni "Vaktaki nârda muhasama edip zayıf olanlar mütekebbir rüûslarına diyeler ki: Biz dünyada size tâbi' idik. Şimdi bu nârdan bir parçasını bizden def' edebilir misiniz? O mütekebbir reisler diyeler ki: Cümlemiz nârdayız, Allah Teâlâ kulları arasında adâletle hükmetti".

345. Onun şem'i ağlayıcıdır ki, "Ben başı yanmış, ben başkasını nasıl ayınlatırım?"

O aldanan kimsenin şem'i ve metbû'u esrâr-ı bâtın zahir olduğu vakit ağlayıcı bir hâldedir. Der ki: "Şu anda benim başım yanmış ve derde giriftâr olmuştur; ve kendimi kurtarmaktan âcizim, binâenaleyh başkasını nasıl nûrlandırıp râhata çıkarabilirim?"

يَا حَسَرَةً عَلَى الْعِبَادِ مَا يَأْتِيهِم مِّن رَّسُولِ إِلَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُون (Yâsin, 36/30) ya'ni “Ey hasret, o kullar üzerine gel ki, onlara bir resûl gelmedi, illâ ki onlar onu istihzâ eder oldular" âyet-i kerîmesi sûre-i Yâsin'de vâki'dir. Ayet-i kerîmede hasret ve nedâmet bir şahsiyet i'tibâr olunur. Dünyâda ahvâl-i âhireti beyân ederek doğru yola da'vet eden peygamberler ve onların vârisleri olan kâmiller ile istihzâ eden ehl-i nefse karşı da'vet olunur.