İçeriğe atla

Yâ hasreten ale'l-ibâd" âyet-i kerîmesinin tefsîri

9. bölüm / 26 · 1008 kelime · ~6 dk okuma

346. O der ki: "Senin şekillerinden aldandım, senin halini geç gördüm!"

Kâmil ve muhakkık zannıyla bir yalancı ve nâkıs mürşid ve rehbere tâbi olan kimse hakîkatin tecellîsini gördüğü vakit der ki: "Ey müzevvir, ben dünyâda seni ehl-i tarîk ve sulehâ-yı ümmet şeklinde gördüm. Senin bu şekillerinden aldandım. Âh ne yapayım ki senin berbat ve yalancı olan hâlini vaktiyle anlayamadım, geç gördüm!"

347. Şem' sönmüş, bâde gitmiş; dil-ruba bizim eğri görücülüğümüzün arından gizlendi.

"Gavta hûrden", suya dalmak ma'nâsınadır. Burada "gizlenmek"ten kinâye olur. Ya'ni, "Hayât-ı dünyeviyye şem'i sönmüş ve meclis-i keserât dağılmış ve aşk bâdesi gitmiş ve gönül kapıcı olan vahdet sırrı bizim eğri görücülüğümüzden, ya'ni kendi vücûdumuzu ve eşyânın vücudunu müstakıl gör- memizin ârından ve ayıbından dolayı gizlenmiştir." Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri âhirette herkesin i'tikādına göre tecellî buyurur. Nitekim hadîs-i şerîfde şöyle buyurulur: ان الحق يتجلى يوم القيامة للخلق فى صورة منكرة فيقول انا ربكم الأعلى فيقولون نعوذ بالله منك فيتجلى في صور عقائدهم فيسجدون له ya'ni "Hak Teâlâ hazretleri yevm-i kıyâmette halka bir münker sûretinde tecellî edip ben sizin Rabb-i A'lâ'nızım der. Halk ise, senden Allah'a sığınırız derler. Hak ba'dehû onların i'tikādları sûretinde tecellî eder, o vakit o sûrete secde ederler". Bu bahsin tafsîli Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Hûdî'dedir. İmdi فأينما تولوا فثم وجه الله (Bakara, 2/115) ya'ni "Ne tarafa dönersen Hakk'ın vechi vâki'dir" âyet-i kerîmesi mûcibince Hakk'ı her cihette müşâhede edenler ancak kâmil olan âriflerdir; ve bu urefânın mektebi bu dünyâdır. Dünyada tahsil olunamayan irfanın âhirette tahsîli mümkin değildir. Zîrâ dünyâ ekmek ve âhiret biçmek mevtınıdır. Nitekim âyet-i kerîmede وَمَن كَانَ فِي هَذه أعْمَى فَهُوَ فِي الآخرة أعمى (İsrâ, 17/72) ya'ni “Kim ki dünyâda a'mâ ise âhirette de a'mâdır" buyurulur.

348. Kazançlar, ödenecek ziyana mübeddel oldu. Şekvâyı körlükten Allah'a şikâyet edersin.

“Erbah”, “ribh”ın cem'idir; “ribh”, kazanç ve kâr demektir; “hasr”, ziyân ve zarar ma'nâsınadır. “Müğram”, esîr-i deyn olan veya ödenmesi lâzım olan şey demektir. “Zall”, Kāmûs'un beyânına göre hemdemini terk edip uzaklaştıran kimse demektir. Şu hâlde ma'nâ "Kazançlar, hemdemini ve sâhibini ödenecek ziyâna terk edip uzaklaştırdı" demek olur. Tercümede olduğu gibi, "Kazançlar, ödenecek zarar ve ziyâna mübeddel oldu" demek ma'nâsını mutazammındır.

Ya'ni ey hayât-ı dünyeviyyesinde körlükle kendisine fâsid bir rehber ve mürşid ittihâz eden ve onun fikrini mürevvic olan kimse, kıyâmet-i kübrâ veyâ suğrâ vukūuyla hakîkate muttali' olduğun vakit senin kazançların seni öyle bir zarar ve ziyâna terk eder ki, sen onu âlem-i âhirette çekeceğin hasret ve nedâmet ile ödemeye mecbur olursun; ve körlüğünden dolayı şikâyetini dahi Allah Teâlâ'ya arz edersin. Halbuki şikâyetin senin nefsine râci' olmak îcâb eder.

349. Sikāt olan ihvânın ruhları ne güzeldir! Müslimlerdir, mü'minlerdir, ibadet edicilerdir.

memizin ârından ve ayıbından dolayı gizlenmiştir." Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri âhirette herkesin i'tikādına göre tecellî buyurur. Nitekim hadîs-i şerîfde şöyle buyurulur: ان الحق يتجلى يوم القيامة للخلق فى صورة منكرة فيقول انا ربكم الأعلى فيقولون نعوذ بالله منك فيتجلى في صور عقائدهم فيسجدون له ya'ni "Hak Teâlâ hazretleri yevm-i kıyâmette halka bir münker sûretinde tecellî edip ben sizin Rabb-i A'lâ'nızım der. Halk ise, senden Allah'a sığınırız derler. Hak ba'dehû onların i'tikādları sûretinde tecellî eder, o vakit o sûrete secde ederler". Bu bahsin tafsîli Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Hûdî'dedir. İmdi فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) ya'ni "Ne tarafa dönersen Hakk'ın vechi vâki'dir" âyet-i kerîmesi mûcibince Hakk'ı her cihette müşâhede edenler ancak kâmil olan âriflerdir; ve bu urefânın mektebi bu dünyâdır. Dünyada tahsil olunamayan irfanın âhirette tahsîli mümkin değildir. Zîrâ dünyâ ekmek ve âhiret biçmek mevtınıdır. Nitekim âyet-i kerîmede وَمَن كَانَ فِي هَذِهِ أَعْمَى فَهُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعْمَى (İsrâ, 17/72) ya'ni “Kim ki dünyâda a'mâ ise âhirette de a'mâdır" buyurulur.

350. Her bir kimse yüzünü bir tarafa götürmüşlerdir; ve o azîzler yüzünü tarafsıza tevcih etmişlerdir.

O güzel rûhlu olan kardeşler yüzlerini taraftan münezzeh olan Hakk'a tevcîh etmişlerdir. Başkaları ise yüzlerini şahsın şahsiyetine ve sûretine çevirmişlerdir.

351. Her güvercin bir mezheb içinde uçar; ve bu güvercin canibsizlik canibine uçar.

"Güvercin"den murâd, rûhlardır. "Bu güvercin" ta'bîriyle cenâb-ı Pîr efendimiz kendi rûh-ı âlîlerine işaret buyururlar. Ya'ni, "Efrâd-ı beşerden her birinin rûhu bir mezheb ve i'tikād içinde uçar; ve benim bu rûhum ise cânibsizlik cânibine, ya'ni taraftan ve cihetten münezzeh olan Hakk'a doğru uçar." Ma'lûm olsun ki, her i'tikād sahibinin tahayyül ederek nâzır olduğu ilâh kendi tarafından tasnî' olunmuştur; ve bu ilâh-ı muhayyel bu kimsenin yaptığı bir şeyden ibarettir; ve bittabi' cihet ile mukayyeddir. Bu ilâhı medh ettiği vakit ancak kendi nefsini medhetmiş olur. İşte bunun için böyle bir kimse kendi i'tikādında îcâd ettiği ilâhdan başkasını kabûl etmez; ve başkasının i'tikādında mec'ûl olan ilâhı zemmeder. Kâmillere gelince, onlar Hakk'ı bir i'tikād-ı hâs ile takyîd etmediklerinden bittabi' onların teveccühleri dahi tarafsız ve cihetsiz olan zât-ı Hakk'a olur. Bu bahsin tafsîli dahi Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Muhammedî nihâyetindedir. "Habbeza", efâl-i medihdendir, "ne güzel!" ma'nâsınadır. "Sikāt", "sika"nın cem'idir; ve "sika" kalben kendisine i'timâd olunan kimsedir. Bu beyt-i şerîfde iki ihtimâl vardır. Birisi, cenâb-ı Pîr efendimiz kendileri gibi mürşid-i kâmil olanların rûhlarını medih buyururlar. İkinci ihtimâl, zât-ı şerîflerinin kemâlini basîret gözüyle görüp nâkıs rehberlerden ictinâb ve zât-ı şerîflerine intisâb eden ihvân-ı tarîkatın rûhlarını medihdir. Ya'ni, "Hak yolunda kendilerine i'timâd olunan kardeşlerimizin rûhları ne güzeldir! Onlar müslimler ve Hakk'a münkāddırlar ve îmân-ı kavî ile îmân etmişlerdir. Ehl-i Hakk'a asla i'tirazları yoktur ve müşâhedeye müstenid olarak ibâdette ve zikr-i Hak'ta kāimdirler."

352. Biz hava ve ev kuşları değiliz; bizim tânemiz tânesizlik tânesidir.

Bu beyt-i şerîf 349 numaralı beyt-i şerîfdeki ikinci ihtimâli takviye eder. Cenâb-ı Pîr efendimiz gerek kendileri ve gerek tevâbii olan azîzler hakkında buyururlar ki: “Bizim rûhlarımız nefsâniyet havasında ve tabîat ve cismâniyet evinde uçan kuşlar cinsinden değildir. Bizi avlayan tâne ve yem tânesizlik, ya’ni sûretsizlik tânesi ve yemidir.”

353. Ondan dolayı bizim rızkımız böyle geniş geldi. Zîrâ bizim kaba-dûzluğumuz yırtmak oldu.

"Kabâ-dûz", esvâb dikici ma'nâsına vasf-1 terkîbîdir. Ya'ni, "Bizim tânemiz sûretsizlik ve ma'nâ tânesi olduğu için, bizim ruhumuzun rızkı olan hakāyık ve maârif-i ilâhiyye böyle bol bol geldi ve bu Mesnevî-i Şerîf de onu Allah'ın kullarına ibzâl ve infâk ettik. Zîrâ bizim esvâb dikiciliğimiz libâs-ı cisme hizmet etmek değil, belki o libâs-ı cismi ve sûreti yırtmak oldu."

"Ferecî", Mevlevîler'in giydikleri bol cübbelerdir ki, bu cübbe eski zamanda ulemânın giydikleri bir kisve idi. Vaktiyle önleri açık olmayıp entâri gibi kapalı imiş. Zamânımızda muharref olarak "ferâce" derler.