Ferecîye evvelden "ferecî" ismini koymuş olmalarının sebebi beyânındadır
10. bölüm / 26 · 3918 kelime · ~20 dk okuma
354. Bir sûfî kabz vaktinde cübbesini yırttıktan sonra onun önüne bast geldi.
"Harac", sıkınt ve darlık ve kabz hâlidir. "Ferec", şâdî ve sürür ve bast hâlidir. "Sûfi", ehl-i Hak ıstılâhında "cemâl-i ezelînin müşâhedesi ve zât-ı Hakk'a fart-ı muhabbet sebebiyle dünyâ ve âhiret lezzetlerinden gözlerini kapamış olan kimse"ye derler. Ya'ni, "Sûfinin birisi kalbinde kabz ve sıkıntı hissettiği vakit cübbesinin kapalı olan önünü aşağıya kadar yırttı. Yırttıktan sonra kalbinde bast ve sürûr hâsıl oldu."
355. O yırtılmışın adını "fereci" yaptı. O necî olan adamdan bu lakab fâş oldu.
"Necî", sırdaş ve hemrâz ma'nâsınadır. Ya'ni, “O sûfi o yırtılmış cübbenin adını "ferecî" koydu. O esrâr-ı ilâhiyyeye vâkıf ve ehl-i hakîkatin sırdaşı olan sûfi adamdan bu lakab etrâfa yayıldı. Önü açık olan cübbeye "ferecî" denilmeye başlandı." Ve bu kelimenin tahrîfiyle "ferâce" lafzı da kullanılır.
356. Bu lakab fâş oldu ve onun safını şeyh götürdü. Halkın tab'ında o kelime tortu oldu.
Bu önü açık cübbeye "ferecî" lakabı verilmek şâyi' oldu: ve bu kelime bir şeyin tortusu ve onun ma'nâsı olan bast ve ferec dahi o şeyin sâfı ve süzülmüşü mesâbesinde olup, halk tortuyu o şeyh dahi bu sâfı aldı.
357. Her ad böyle bir saf tutmuştur, ismi bir tortu gibi bırakmıştır.
Ya'ni, ismin bir sâf olan ma'nâsı vardır. İsmin harf ve savta ve şekle müstenid olan lafzı o sâf olan ma'nânın tortusudur.
358. Her kim çamur yiyicidir, bir tortuyu tuttu. Sufî bî-tevakkuf safî tarafına gitti.
Gıdâ-yı cismânî ile cisimlerini beslemek kaydında olanlar ismin sûretini ve lafzı aldılar. Sûfiler ise cisimlerinden ve gıdâ-yı cismânî kaydından geçip bî-tevakkuf sâf olan ma'nâ tarafına gittiler; ve o ma'nâ ile rûhlarının gıdâsını te'mîn ettiler.
359. Dedi: "Tortu için bir saf olur. Bu delâletten gönül safvete gider."
Sûfi olan kimse ismin lafzını işittiği vakit dedi ki: "Bu lafız ve sûret kesîfdir ve tortudur. Her tortunun bir sâfı ve süzülmüşü muhakkak olacaktır; ve her bir tortu bir sâfın vücuduna delâlet eder. Binâenaleyh lâzım olan şey tortu değil, onun sâfıdır; ve bu tortunun delâleti hasebiyle gönül safvet tarafına doğru gider."
360. Tortu güçlük vâki' oldu ve onun safı onun kolaylığıdır. Saf hurma ve tortuluk onun hamı oldu.
"Büsr", hurmanın hamına derler. Ya'ni, "Her şeyin tortusu güçlük vâki' oldu. Zîrâ bir şeyin tortusundan istifade etmek, sâfından ve süzülmüşünden istifade etmek gibi değildir; ve onun sâfi o şeyin kolaylığıdır. Çünkü o şeyden istifade ve zevk duymak kolaylıkla vâki' olur. Binâenaleyh bir şeyin sâfi hurmanın olmuşuna ve tortusu da hurmanın hamına benzer. Olmuş hurmanın zevki ve lezzeti başka, ham hurmanın zevki ve lezzeti başkadır. Binâenaleyh ulûm-ı ledünniyyenin elfâzından edilmiş istifade, ham hurmadan edilmiş istifade ve zevk nisbetindedir."
361. Güçlük kolaylık ile beraberdir, sakın me'yûs olma! Bu memattan maaşa yol tutarsın.
Maahaza فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا (İnşirah, 94/5-6) ya'ni “Muhakkak güçlük ile beraber kolaylık vardır. Muhakkak güçlük ile beraber kolaylık vardır” âyet-i kerîmesindeki te'kîd mûcibince, ey sâlik, tarîk-ı Hak'da güçlük kolaylık ile beraberdir. Elfâzdan fâide yoktur, diye ehlullâhın kelâmını dinlemekten ve mütâlaa etmekten me'yûs olup vazgeçme! O sözlerin ma'nâsına intikāl ile meşgül ol! Hicâbâta müstenid olan fikirlerinin bu ölüşünden bir rûhânî yaşayış tarafına yol tutarsın. Zîrâ cismâniyet fikirlerinin memâtından rûhâniyet fikirlerinin yolu açılır. Beyt: “Mâdemki muhakkak güçlük ile beraber onun arkasında kolaylık vardır, onun kelâm-ı Hudâ olmasından mesrûr olurum.”
362. Ey oğul, revh istersen cübbeyi yırt, tâ ki ondan safvet çabuk baş çıkarsın!
"Ey oğul" ta'bîriyle, bir sâlikin henüz makām-ı recüliyyete ve büluğa vâsıl olmamış olduğuna işaret buyrulur. "Ey sâlik-i tarîk-ı Hak olan oğlum, revh ve rahat istersen bu cisim cübbesini yırt, ya'ni beşeriyyete mahsûs olan evsâfi ve bedene âit bulunan âdetleri terk et! Tâ ki bu evsâfin izâlesinden ruhunun ve ma'nânın safveti senin cisminin cübbesinden çabuk başını dışarıya çıkarsın." Hind nüshalarında "revh" yerine "sâf"; ve "ber âred" yerine “ber ârî" vâki' olmuştur. Bu sûrette ma'nâ, "Ey oğul, eğer sâfi istersen varlık cübbesini yırt, tâ ki o yırtıştan çabuk başına bir safvet getiresin!" demek olur.
363. Sûfî odur ki safvet taleb edici oldu. Libās ve sûf ve terzilik ve debb değildir.
"Libâs"dan murâd, dervişlere mahsûs olan kıyafet. "Sûf", abâ ve kebe gibi yünden ma'mûl olan kisvedir. "Hayyâtî", terzilik ma'nâsına olup burada sûfilerin elleriyle hırkalarını ve elbiselerini yamamaları ma'nâsınadır. "Debb", ağır ağır ve vakār ile yürümek demektir. "Safvet-i taleb", vasf-ı terkîbîdir. Zîrâ taleb, "talebîden" masdar-ı mec'ûlünün emr-i hâzırıdır. Ya'ni, "Sûfi odur ki kesâfet-i cismâniyyenin muktezâsı huzûzdan ve lezzât-ı nefsâniyyeden yüzünü çevirip safvet taleb edici ve rûhâniyetin muktezâsını isteyici oldu. Yoksa sûfilik dervişlere mahsûs kisveyi giymek ve yünden abâ ve kebeye bürünmek ve onları eliyle yamamak ve yolda halk nazarında ağır ağır vakār ile yürümek değildir."
364. Bu alçakların önünde sûfilik hıyâta ve livâta ve selâm olmuştur.
Cenâb-ı Pîr efendimiz zamân-ı âlîlerinin dervişlerinden şikâyeten buyururlar ki: "Bu zamânımızdaki alçakların indinde sûfilik elbiselerini yamamak ve livâta ve yerlere kadar eğilerek "hû" diyerek selâm vermek olmuştur." Maatteessüf bizim zamânımızdaki dervişlerin hâli dahi rakı ve şarap içmek, zinā ve livâta etmek ve namazı ve orucu terk edip evliyâullâhın kelâmından ezberledikleri manzûm ve mensûr sözleri söyleyerek irfân-füruşluk etmek ve çalıp çığırmak olmuştur. Bu sebeble cenâb-ı Hak pîrân-ı izâmın nâm-ı şerîflerine izâfe olunan dergâhları yıkmıştır. "Ey oğul" ta'bîriyle, bir sâlikin henüz makām-ı recüliyyete ve büluğa vâsıl olmamış olduğuna işaret buyrulur. "Ey sâlik-i tarîk-ı Hak olan oğlum, revh ve rahat istersen bu cisim cübbesini yırt, ya'ni beşeriyyete mahsûs olan evsâfi ve bedene âit bulunan âdetleri terk et! Tâ ki bu evsâfin izâlesinden ruhunun ve ma'nânın safveti senin cisminin cübbesinden çabuk başını dışarıya çıkarsın." Hind nüshalarında "revh" yerine "sâf"; ve "ber âred" yerine “ber ârî" vâki' olmuştur. Bu sûrette ma'nâ, "Ey oğul, eğer sâfi istersen varlık cübbesini yırt, tâ ki o yırtıştan çabuk başına bir safvet getiresin!" demek olur.
365. O safâ ve iyi nâm hayali üzerine renk giymek iyi olur, velâkin,
366. Eğer onun aslına kadar, onun hayali üzerine gidersen; kat kat hayalin abidleri gibi değil!
Bu iki beyt-i şerîf bir cümle-i tâm teşkil eder. Ya'ni, "O sûfilerin safâ ve safvetine nâil olmak ve onların dünyâda ve âhirette iyi kalblerini kazanmak hayâliyle onların kılık ve kıyafetlerini taklîd etmek ve onların rengine boyanmak iyi olur. Velâkin o hayâlin aslı olan vahdet-i sırfa kadar gidersen iyi olur. Yoksa bu kıyafete girdikten ve bu renge boyandıktan sonra kat kat hayâle tapan âbidler gibi olursan ve vahdet-i sırfdan uzaklaşıp keserât-ı hayaliyyeye Hak zannıyla taparsan bu zâhirî kılık ve kıyâfetin hiçbir faydası yoktur."
367. Ey aşk isteyici, koku kılavuzdur. Ya'kūb kokudan aşkın görücüsü olmadı mı?
Ya'ni, "Safvet ve iyi nâm hayâli bir kokudur. Ey ma'şûka delâlet eden aşk-ı hakîkîyi isteyen kimse, koku kılavuzdur ve rehberdir. Ya'kub (a.s.)in gözü Yûsuf (a.s.)ın gömleğinin kokusundan açılıp görücü olmadı mı?" Onu görücü eden Yûsuf (a.s.)a olan aşkı idi. Zîrâ o kokuyu Yûsuf (a.s.)a âşık olmayan başka a'mâlar koklasa idi, gözleri açılmaz idi. Binâenaleyh gözü açan şey ma'şûkun aşkıdır; ve koku ise rehberlik ve kılavuzluk vazîfesi yapmıştır.
368. Hayâl, cemâl serâ-perdesinin etrâfında sana gayretin dûrbaşı geldi.
"Dûr-bâş", lügatte "uzak ol!" demektir. Fakat ıstılâhda pâdişahların geçeceği yollardaki kalabalığı def' etmek için yasakçıların ellerindeki değneklere derler. Eski zaman usûllerinden olup bu değneği altın ve mücevherât ile tezyîn ederler imiş. Zamânımızda İngiltere polislerinin ellerindeki değnekler bu eski zamandan kalma bir teâmülün şekl-i dîğeri olsa gerektir. Ya'ni, "Gayret-i ilâhî hayâlât-ı latîfe ve kesîfeyi, cemâlinin bârgâhına girmek isteyen nâ-ehillere karşı yasakçı değneği yapmıştır. Binâenaleyh hayâl ve bu yasakçı değneği bârgâh-ı cemâlin habercisi ve rehberidir. İşte bu kadar!"
369. "Yol yoktur!" diye her isteyiciyi bağlamış. Her hayal "Dur!” diye onun önüne gelir.
Ya'ni, "Hayâl cemâl-i Hakk'ı isteyen ve arayan her bir kimsenin yolunu bağlamıştır. Her bir hayâl onun önüne geçip "Dur, ileri gitme!" der. Ma'lûm olsun ki, hayâl ya mülkî veyâ melekûtî olur. "Hayâl-i mülkî"nin esasları Kur'ân-ı Kerîm'de `زين للناس حب الشهوات من النساء والبنين والقناطير المقنطرة` (Al-i İmran, 3/14) ["İnsanlara kadın, çocuk, yüklerle altın ve gümüş... hoş ve güzel gösterildi"] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulmuştur; ve bu âyet-i kerîmenin tamâmı ve ma'nâsı I. cildin 2463 numarasına müsâdif olan `زين للناس حق آراستست` ["Nâs için tezyîn olundu; Hak süslemiştir..."] beyt-i şerîfinde münderiçtir. "Melekûtî olan hayaller" dahi, letâifin envârı ve suver-i melekiyye ve cinâniyyedir. Bunlara olan alâkātın hepsi cemâl-i ilâhînin hicabıdır. Bu hayallere olan alakalar gönülde müntafi ve munkatı' olmadıkça bârgâh-ı cemâle sâlikin yolu yoktur.
370. Meğer o tîz-gûş ve tîz-hûşdan gayrı ki, ona Allah'ın yardımları ordusundan cûş ola!
"Tîz-hûş", keskin akıllı; "tîz-gûş", dinleyişi kuvvetli demek olur. Ya'ni, "Her hayâl yasakçı değneği gibidir ki, sultân-ı hakîkatin huzûruna girmeyi men' eder. Ancak keskin akıllı ve dinleyişi kuvvetli olup ehl-i hakîkatin beyân ettiği hakāyık ve maârifi dikkatle dinleyerek onların ma'nâlarını keskin olan aklıyla idrâk eden kimseler müstesnâdır. Böyle bir kimseye Allah'ın yardımları ordusundan hareket ve kaynayış olur." Bu yardım sâyesinde o hayâller sultân-ı hakîkatin huzûruna vusûle mâni olmaz.
371. Şahın tahyîllerinden kaçmaz, gider. Şahın okunu gösterir, ondan sonra gider.
"Ne-cehed", burada "kaçmaz" ma'nâsınadır; ve her iki mısra'daki "şeved" "gider" demektir. "Şeh"den murâd, Hak'tır. Ya'ni, "Keskin akıllı ve kulağı keskin olan kimse şâhın yasakçı değneği mesâbesinde[ki] tahyîllerden kaçmaz, gider. Fakat şâhın ihsân ettiği ok mesâbesinde olan akl-ı kâmilini gösterir de ondan sonra Hakk'a giden yol üzerinde yürür." Binâenaleyh ona bu yasakçı değnekleri mâni olamaz. Zamân-ı kadîmde Acem şahları kendi adamlarından birisini bir yere me'mûr ettikleri vakit kendi "ok"larından birisini verir ve o kimse de gideceği yere gider imiş. Şâyet yolda bir yasakçıya rast gelirse, oku gösterir ve yasakçı onun seyrine mâni' olmaz imiş. Bu beyt-i şerîfde "akl-ı kâmil" oka teşbîh buyurulmuştur. Bu nüsha Ankaravî hazretlerinin esas ittihâz buyurduğu nüshadır. Fakat birinci mısrâ'ın diğer üç nüshasını da zikretmiştir ki, onlar da şunlardır: Burada "şeh", büyük ma'nâsına olmak münâsib olur. Ya'ni, "Her ne kadar büyük olsa da tîz-hûş ve tîz-gûş olan kimse tahyîlden kaçmaz. Şâhın okunu gösterir ondan sonra yola gider", demek olur. Burada da "şeh", azîm ma'nâsına olur. Ya'ni, "Tîz-hûş olan kaçmaz. Zîrâ tahyîller büyük olmaz, şâhın okunu gösterir, ondan sonra yola gider." "şeh", yine büyük ma'nâsına olur. Ya'ni, “Tîz-hûş olan kimse her ne kadar büyük olursa da tahyîlden sıçrar ve kaçar. Ya'ni ehemmiyet vermez, şâhın okunu gösterir, ondan sonra yola gider." Hind nüshalarına gelince, onlarda dahi dört nüsha münderiçtir, şöyle ki: Bu nüsha onlarda esas olarak alınmıştır. Şârihlerin mütâlaasına göre birinci mısra'daki "şâh"ın ma'nâsı, satranç oyunundaki "şah"tır. Binâenaleyh "şahsız olmak"tan murâd, şah gibi kendisine hâkim ve gālib olan varlığının mat olmasıdır. Bu sûrette ma'nâ “Tîz-hûş olan kimse tahyîllerden sıçrar; zîrâ kendi varlığından soyunur ve şahsız olur ve şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın oku mesâbesinde bulunan onun varlığını ve tasarrufunu gösterir ve o hayallerden dışarıya çıkar" demek olur. Ya'ni "Tahyîlden sıçrar, âkıbet şahsız olur, şâhın okunu gösterir, dışarıya çıkar". Bu beytin îzâhı dahi yukarıdaki îzâhın aynı olur. Bu sûrette her iki mısra'daki "şâh”dan murâd, Hak olur. Ya'ni, "Tîz-hûş olan kimse tahyîlden sıçrar, şâh-ı hakîkî olan Hak'la olur ve Hakk'ın oku me- Zamân-ı kadîmde Acem şahları kendi adamlarından birisini bir yere me'mûr ettikleri vakit kendi "ok"larından birisini verir ve o kimse de gideceği yere gider imiş. Şâyet yolda bir yasakçıya rast gelirse, oku gösterir ve yasakçı onun seyrine mâni' olmaz imiş. Bu beyt-i şerîfde "akl-ı kâmil" oka teşbîh buyurulmuştur. Bu nüsha Ankaravî hazretlerinin esas ittihâz buyurduğu nüshadır. Fakat birinci mısrâ'ın diğer üç nüshasını da zikretmiştir ki, onlar da şunlardır:
Burada "şeh", büyük ma'nâsına olmak münâsib olur. Ya'ni, "Her ne kadar büyük olsa da tîz-hûş ve tîz-gûş olan kimse tahyîlden kaçmaz. Şâhın okunu gösterir ondan sonra yola gider", demek olur.
Burada da "şeh", azîm ma'nâsına olur. Ya'ni, "Tîz-hûş olan kaçmaz. Zîrâ tahyîller büyük olmaz, şâhın okunu gösterir, ondan sonra yola gider."
"şeh", yine büyük ma'nasına olur. Ya'ni, “Tîz-hûş olan kimse her ne kadar büyük olursa da tahyîlden sıçrar ve kaçar. Ya'ni ehemmiyet vermez, şâhın okunu gösterir, ondan sonra yola gider."
Hind nüshalarına gelince, onlarda dahi dört nüsha münderiçtir, şöyle ki:
Bu nüsha onlarda esas olarak alınmıştır. Şârihlerin mütâlaasına göre birinci mısra'daki "şâh"ın ma'nâsı, satranç oyunundaki "şah"tır. Binâenaleyh "şahsız olmak"tan murâd, şah gibi kendisine hâkim ve gālib olan varlığının mat olmasıdır. Bu sûrette ma'nâ “Tîz-hûş olan kimse tahyîllerden sıçrar; zîrâ kendi varlığından soyunur ve şahsız olur ve şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın oku mesâbesinde bulunan onun varlığını ve tasarrufunu gösterir ve o hayallerden dışarıya çıkar" demek olur.
Ya'ni "Tahyîlden sıçrar, âkıbet şahsız olur, şâhın okunu gösterir, dışarıya çıkar". Bu beytin îzâhı dahi yukarıdaki îzâhın aynı olur.
Bu sûrette her iki mısra'daki "şâh”dan murâd, Hak olur. Ya'ni, "Tîz-hûş olan kimse tahyîlden sıçrar, şâh-ı hakîkî olan Hak'la olur ve Hakk'ın oku me- sâbesinde olan tecelliyât-ı sıfatıyye ve esmâiyyesini gösterip o hayallerden dışarıya çıkar." Ya'ni "Tecellîlerden sıçrar, şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın tecelliyâtını ta'kîb eder ve onun esmâ ve sıfatı okunu gösterir ve hayallerden dışarıya çıkar" demek olur. (Vallâhü a'lemü bi's-savâb)
372. Bu hayrân gönüle tedbîr bahşet ve bu iki kat yaylara ok bahşet!
Bu beyit Hz. Pîr efendimiz tarafından Hakk'a münâcâttır. "Dil-i sergeşte"den murâd, zât-ı şerîflerinin kalb-i mürşidâneleridir. "Kemânlar"dan murâd, Hak yolunda riyâzât ve mücâhedât ile belleri bükülmüş müridlerdir. "Ok"tan murâd irfân-ı Muhammedî'dir. Ya'ni, “İlâhî, beni efrâd-ı beşerin terbiye ve irşadına me'mûr buyurdun. Kemâl-i bâ-kemâlinde hayrân olan kalbime müridlerin irşadı için tedbîr bahşet ve Hak yolunda riyâzât ve mücâhedât ile yay gibi belleri bükülmüş olan müridlere de zevk ve irfân-ı Muhammedî okunu inâyet eyle!”
373. O gizli kadehden, kerîmlerin kadehinden toprak zemîn üzerine bir cür'a döktün.
“Gizli kadeh”den murâd, ezel-i âzâlde kenz-i mahfi olan cemâl-i ilâhîdir. “Kerîmler”den murâd, Mübdî, Muhyî, Musavvir, Latîf, Cemîl, Bedî', Fettâh ve Mün'im... ilh. gibi esmâ-i cemâliyyedir ki, onların her birisi bir kadehe teşbîh buyrulmuştur. “Toprak zemîn”den murâd, küre-i arzdır. “Cür'a”, içildikten sonra bardağın dibinde kalan artık ma'nâsınadır ki, cüzî bir mikdârdan kinâyedir. Ya'ni, “İlâhî, cemâl-i zatının kadehi كنت كنزاً مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لاعرف ya'ni "Ben bir kenz-i mahfi idim, bilinmeye muhabbet ettim, halkı bilinmem için yarattım" hadîs-i kudsîsi mûcibince gizli idi. Her biri bir kerem sahibi olan esmâ-i şerîfen zuhûr taleb etti. Onlar kendi hâssıyetleri kadehinden mazharlarına birer cür'a ikrâm ettiler ve onların bu kadehlerinden fezâ-yı bî-nihâyede ecrâm-ı kesîfe üzerlerine birer cür'a döktüğün gibi, onların arasında bulunan bu toprak zemîn üzerine de bir cür'a döktün; bağlar, bahçeler, güller ve gülistanlar hâsıl oldu. sâbesinde olan tecelliyât-ı sıfatıyye ve esmâiyyesini gösterip o hayallerden dışarıya çıkar." Ya'ni "Tecellîlerden sıçrar, şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın tecelliyâtını ta'kîb eder ve onun esmâ ve sıfatı okunu gösterir ve hayallerden dışarıya çıkar" demek olur. (Vallâhü a'lemü bi's-savâb)
374. Zülf ve ruh (رخ) üzerine onun damlasından nişan sıçradı. Ondan dolayı şahlar toprağı yalarlar.
Ya'ni, o toprak zemînin mâyesinden ve cevherinden hâsıl olan güzellerin zülfü ve saçları ve yanakları üzerine de o esmâ-i cemâliyye kadehinin cür'asından nişan ve eser sıçradı ve aksetti. O cür'anın aşkından dolayı şahlar asılları topraktan ibâret bulunan o güzelleri kucaklar ve öperler.
375. Güzellik cür'asıdır ki, bu toprak latîftir ki yüz gönül ile gece gündüz onu öpersin.
“Geş”, hoş ve latîf ve ra'nâ ma'nâsınadır. Ba'zı nüshalarda “geş” yerine “hûş” vâki olmuştur. Ya'ni, “Küre-i arzın ve ondan mütekevvin olan güzel cisimlerin latîf olması o hüsn ve cemâl-i ezelînin cür'asıdır. O topraktan pey-dâ olan cisim ve endâmlar öyle bir latîfdir ki, sen ona âşık olursun ve kalbinin teveccüh-i kâmili ile gece ve gündüz sen onları sever ve öpersin.”
376. Toprak karışık olan cür'a mâdemki deli eder, acaba onun safı seni nasıl yapar?
Esmâ-i cemâliyye kadehinin toprak karışık olan cür'ası mâdemki insanları böyle meftûn ve deli ediyor, acabâ o esmâ-i cemâliyyenin topraktan sâf olan tecellîsi seni ne hâle koyar, var kıyâs eyle! “Topraktan sâf olan tecellî”den murâd, bu esmânın rûhâniyet âlemindeki tecellîsidir ki, onlar suver-i melekûtiyye ve cinâniyyedir.
377. Her bir kimse bir kerpicin önünde elbise yırtıcıdır ki, o kerpiç güzellikten cür'a-nak geldi.
“Kerpiç”ten murâd, esmâ-i cemâliyyeden birinin mazharı olan bir sûret-i kesîfedir. Ya'ni, “Üzerine esmâ-i cemâliyye kadehlerinin birinden bir cür'a dökülmüş olan bir sûret-i kesîfenin önünde her bir kimse ona meftûnluğu ve şiddet-i aşkı sebebiyle şûrîde olup elbisesini yırtıcıdır.” Nitekim bir güzele âşık olup onu elde edemediğinden dolayı kendilerini öldürenler her vakit görülmektedir.
378. Ay ve güneş ve Hamel üzerinde olan bir cür'adır; ve arş ve kürsî ve Zühal üzerinde olan bir cür'adır.
“Hamel”, burada ilm-i hey'et ıstılâhından olup yıldızların uğradığı on iki burçtan evvelki burcun adıdır. “Arş”, lügatte taht ve mülk ma'nâsınadır. Burada “vücûdât-ı izâfiyye”dir. “Kürsî”, burada vücûdât-ı izâfiyyenin fezâ-yı bî-nihâyede kapladığı sahadır. “Zühal”, manzûme-i şemsiyyemizi teşkil eden yedi seyyâreden birisinin ismidir. Ya'ni, “Ay'da ve Güneş'te ve Hamel burcu üzerinde olan güzellik esmâ-i cemâliyye kadehinden dökülmüş bir cür'adır; ve kezâ arş ve kürsî ve Zühal seyyâresi üzerlerinde olan letâfet dahi yine o kadehden dökülmüş olan bir cür'adır.” Cenâb-ı Pîr efendimizin diğer seyyârelerden “Zühal” seyyâresini zikretmesi bu seyyâredeki letâfetin acîb olmasındandır. Zîrâ ilm-i hey'ete vakıf olanlarca ma'lum olduğu üzere, Zühal seyyâresi küre-i arzdan yedi yüz elli def'a daha büyüktür; ve etrafında sekiz “ay” devreder; ve etrafında bir de halkası vardır ki, bu seyyârenin gecesi dahi bu aylar ile halkası sâyesinde seyyârât-ı sâireden daha münevver ve latîfdir. Bu ma'lûmât zamân-ı pîrde olan hey'et kitaplarında mevcut değil idi. Bu keşifleri dahi şa'yân-ı hayrettir.
379. Ey aceb, ona cür'a mı, yahud kimya mı dersin ki, onun temasından bu kadar güzellik olur!
Taaccübe şâyân bir şeydir, o tecellî-i cemâlînin eserine ve aksine cür'a mı yoksa kimya mı dersin ki, o tecellînin bu lâ-şey ve hiç hükmünde olan vücûd-ı izâfi âlemine çarpmasından bu kadar güzellikler peyda olur!
380. Ey fünûn sahibi, onun çarpmasını cidden taleb et! Ona ancak temizlenmiş olanlar yakın olur.
Bu beyt-i şerîfde talebe teşvîk olunan şey 375 numaralı beyitte beyân buyurulan hüsn kadehi cür'asının, vücûd-ı unsurî ve toprak ile karışık olmak- sızın sâf olarak dökülmesidir. Ya'ni, "Ey bu âlem-i zâhirin hünerlerini hâiz olan kimse, o hüsn cür'asının sana sâf olarak çarpmasını ve dökülmesini cidden taleb et! Böyle bir sâf cür'aya ancak vücûd-ı unsurî ve cismâniyet kirlerinden temizlenmiş olan kimseler yakın ve nâil olur."
381. Altın ve la'l ve inciler üzerinde bir cür'a vardır. Şarab ve meze ve meyve üzerinde bir cür'a vardır.
382. Latifler olan güzellerin yüzü üzerinde bir cür'a vardır. Acaba o pek hâlis, sâf olan nasıl olur?
“Litâf”, “latîf”in cem'idir. “Revvâk”, mübâlağa ile ism-i fail, “pek hâlis olucu” demektir. Ya'ni, “Latîfler olan topraktan mahlûk güzellerin cisminde bir cür'a-i hüsn vardır. Altın ve la'l ve inciler ve şarâb ve meze ve meyve hep topraktandır. Bunların üzerindeki zevk ve letâfet cür'ası toprakla karışık olan güzelliklerdir. Böyle toprak karışık olan hüsn cür'ası bu kadar câzibedar olduğu hâlde, acaba o cür'a hâlis ve kesâfetten sâf olursa, onun câzibesi nasıl olur?”
383. Vaktaki dilini buna sürersin, onu çamursuz gördüğün vakit nasıl olursun?
“Dil sürmek”, öpmekten kinâyedir. Ya'ni, “Sen üzerine hüsn cür'ası dökülmüş olan bir güzelin topraktan mütekevvin olan cismini vaktāki öper durursun, ya hüsn cür'asını topraktan ve kesâfetten ârî olarak gördüğün vakit ne hâle girersin?”
384. Vaktaki ölüm zamanında o safâ cür'ası ölmek sebebiyle bu ten kerpicinden cüda oldu;
O sâf olan güzellik cür'ası ölüm zamânında topraktan ma'mûl bir kerpiç mesâbesinde olan cisimden ayrıldığı vakit;
385. O kalan şeyi sen çabuk defn edersin. Niçin bu sebeble bir çirkin ölmüş idi.
O cemâd hâlinde kalan cismi sen derhal toprağa gömersin. O cisim niçin bu ölüm sebebiyle böyle bir çirkin madde olmuş idi?" Zîrâ o cür'a-i sâf ondan ayrıldı. Bu beyt-i şerîf Hind nüshalarında sûretindedir. Ma'nâsı, "O şey ki kalır, “Böyle bir çirkin ve aşağı şey nasıl karîn olur?" diye sen onu çabuk defnedersin" demek olur.
386. Vaktaki can bu cîfesiz cemâl gösterir, o visalin letafetini ben söyleyeyim.
Vaktāki rûh, mevt-i ihtiyârî veyâ ıztırârî ile bu cîfe mesâbesinde olan cismin hükmünden ve te'sîrâtından kurtulup cemâl gösterir, ben o rûhun cemâline olan vuslatın letâfetini söyleyeyim. Zîrâ bu letâfetin beyânı harf ve savta ve elfâza sığar bir şey değildir.
387. Vaktaki ay bu bulutsuz ziyâyı gösterir, o iş buyurucudan şerh etmek mümkin olmaz.
"Mâh"dan murâd, rûhtur. "Bulut"tan murâd, cism-i kesîfdir. "Kâr u kiya”, padişah, vezîr ve kâr-fermâ ve kârvân ve anâsır-ı erbaadan her biri ma'nâlarınadır. Burada "iş buyurucu ve kâr-fermâ" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, Şems-i zâttan nûr alan ay mesâbesindeki rûh, bulut mesâbesinde olan cisim olmaksızın ziyâsını gösterdiği vakit, o iş buyurucu olan rûhtan ve onun evsâfından şerh ve bahsetmek harf ve savta sığmadığı için mümkin olmaz."
388. Şerbet ve şeker dolu olan o matbah ne güzeldir ki, sultanlar onun kasesini yalayıcıdırlar!
"Şerbet ve şeker"den murâd, maarif-i ilâhiyye ve esrâr-ı rabbaniyyedir. "Matbah"dan murâd, insân-ı kâmilin rûhudur. "Kâse"den murâd, insân-ı kâmilin cism-i mübarekidir. Ya'ni, "Mevt-i irâdî ile ölen insân-ı kâmilin rûhunun ziyâsı şerh ve ta'rîf olunmaz. Maarif-i ilâhiyye şerbetleri ve esrâr-ı rabbâniyye şekerleri ile dolu olan onun matbah-ı rûhu ne güzeldir ki, mülk-i sû-rî sâhibi olan sultanlar onun kâse-i cismini yalarlar." Ya'ni sûret-i cismâniyyesine hürmet edip ellerini öperler. "O cemâd hâlinde kalan cismi sen derhal toprağa gömersin. O cisim niçin bu ölüm sebebiyle böyle bir çirkin madde olmuş idi?" Zîrâ o cür'a-i sâf ondan ayrıldı. Bu beyt-i şerîf Hind nüshalarında sûretindedir. Ma'nâsı, "O şey ki kalır, “Böyle bir çirkin ve aşağı şey nasıl karîn olur?" diye sen onu çabuk defnedersin" demek olur.
389. O dîn sahrâsının harmanı ne güzeldir ki, her harman onun başağını toplayıcıdır!
O dîn sahrâsının harmanı olan insân-ı kâmilin rûhu ne güzeldir ki, her mü'minin harman-ı ruhu onun maârif ve esrâr başağını toplayıcıdır!
390. Ne güzel bir gamsız ömür deryası ki, yedi derya ondan bir çiğ tanesi olur!
"Bir gamsız ömür deryası"ndan murâd, insân-ı kâmilin kalbidir. Nitekim Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) hazretleri لو ان العرش وما حواه مأة الف الف مرة في زاوية من زوايا قلب العارف ما احس به ya'ni "Eğer bir milyon kere arş ve onun muhtevâsı kalb-i ârifin köşelerinden bir köşesinde olsa onu duymaz” buyurur. Ya'ni, "Bir gamsız ömür deryâsı olan ârifin kalbi ne güzeldir ki, onun indinde sûrî olan yedi deryâ ondan bir çiğ tânesi nisbetinde olur!"
391. Vaktaki "Elest" sâkîsi el altında olan bu çorak toprağın başı üzerine bir cür'a döktü.
"Elest sâkîsi"nden murâd, ervâha "Elestü bi-rabbiküm", ya'ni "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitâbında bulunan Hak Teâlâ hazretleridir. "Çorak toprak"tan murâd, arzdır. "Dest", kudret ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ervâha "Elestü bi rabbiküm" hitâbında bulunan Hak Teâlâ hazretleri, vaktāki kudret-i hâlikānesi altında bulunan arz üzerine Mübdî, Musavvir ve Bedî' ve Fettâh gibi esmâ-i cemâliyyesi ile tecellî buyurdu;"
392. O toprak kaynadı ve biz o kaynayıştanız. Diğer bir cür'a vardır ki, biz çok sa'ysisiz.
O toprak arzı kaynattı ve galeyâna geldi. Üzerinde birtakım suver-i bedîa ve acîbe ızhâr etti. İşte bizim vücûd-i hâkîmiz dahi o kaynayıştandır. Bu bizim vücûd-i hâkîmizin o çorak toprağın kaynayışından zuhûru, ism-i Cemîl'in ve Bedî'in arz üzerine olan dîğer bir cür'ası ve dîğer bir tecellîsidir ki, biz bu tecellîye nâiliyet hususunda çok sa'ysiz olmuşuzdur. Ya'ni bu tecellî ve bu cür'a-i cemâlin dökülmesi asla bizim çalışmamız ve hizmetimiz mukābilinde değildir. Muhakkak Hakk'ın cûd ve keremidir.
393. Eğer câiz oldu ise, ademden nâle ettim; ve eğer onu söylemek layık olmadı ise, işte sustum!
"Adem"den murâd, yukarıda geçen 315 numaralı beyt-i şerîfde îzâh olunduğu üzere zât-ı ulûhiyyetin mertebe-i vahdetidir. Bu mertebe vâhidiyetin ya'ni a'yân-ı sâbitenin ve suver-i ilmiyyenin dahi ademi mertebesidir; ve bu mertebenin bir ismi dahi hakîkat-i muhammediyyedir. "Nâle", âvaz ve sadâ ma'nâsınadır. Burada sadâ ve âvazdan murâd cenâb-ı Pîr efendimizin hikem ve esrâr-ı ilâhiyye hakkındaki kelâmları ve melfûzâtıdır. Ya'ni, "Yukarıdan beri hırs ve hayâl hakkında birtakım hikem ve esrâr söyledim; ve eğer bunları söylemek revâ ve câiz oldu ise verâsetim hasebiyle hakîkat-i muhammediyye mertebesinden vârid olan vâridâtı söyledim; ve eğer onu söylemek lâyık değil idiyse işte artık sustum!"
394. Bu iki kat olan hırs kazının beyanıdır. Halil'den öğren ki, o kaz öldürülmeğe layıktır.
"Münsenî", iki kat demektir. Ya'ni, "Vücûd-i insânîdeki "hırs", kaza müşâbihtir; ve hırs hakkındaki beyân iki kat oldu. Zîrâ bu sıfat-ı zemîme vücûd-ı insânîde mühim bir sıfattır ki, hem fenâ ve hem de iyi cihetlere tevcîh olunabilir. Binâenaleyh o sıfatın mekrinden emîn olmak için öldürülmeğe ve izâleye lâyık olan o kazın öldürülmesini İbrâhim Halîl (a.s.) dan öğren!"
395. Kazda bundan başka çok hayır ve şer vardır. Diğer sözlerin fevtinden korkarım.
Ya'ni, "kaz" mesâbesinde olan vücûd-i insânîdeki hırsda bu bizim beyânımızdan başka daha çok hayır ve şer vardır. Onun hayrı Hakk'a ve ilim ve ma'rifete teveccühüdür; ve şerri de cehil ve mâsivâya olan teveccühüdür. Eğer bunların tafsîline mübâşeret edersem, diğer sözlerin ve hakāyıkın ve maârifin beyânının fevtinden korkarım. ve bu cür'a-i cemâlin dökülmesi asla bizim çalışmamız ve hizmetimiz mukābilinde değildir. Muhakkak Hakk'ın cûd ve keremidir.