Tâvusun sıfatı ve onun tab'ı ve İbrahim (a.s.)ın onu öldürmesinin sebebi
11. bölüm / 26 · 21790 kelime · ~109 dk okuma
396. Şimdi iki renkli olan tâvusa geldik ki, o nâm ve âr için cilve eder.
397. Onun himmeti hayır ve şerden halkın saydıdır. Zebihadan ve onun fâidesinden bî-haberdir.
Vücûd-ı beşerde "kaz" mesâbesinde olan "hırs"ın beyânından sonra tâvusün beyânına geldik ki, o "tâvûs" iki renklidir; ve onun nazîri vücûd-ı insânîde "câh ve mansıb duygusu"dur; ve iki renkli olması budur ki, ehl-i câh iki yüzlü görünür. Çünkü bunlar şöhret ve riyâset kazanmak için zâhirde halka halûk ve müttakî görünürler; ve kendilerini ehl-i salâh kisvesiyle süslerler; ve bu vesîleyle halkı oyalayıp onlara riyâset ederler. Bittabi' bâtınları iktisâb-ı şöhret ve riyâset duygusuyla dolu ve zâhirleri ehl-i salâh ameli ve kisvesiyle müzeyyen olmak iki yüzlülüktür. Binâenaleyh bu gibi mürşidler ve reisler halkın tuzağı hükmündedir; ve onların zâhirde hayr olan tasavvurları ve salâh-ı halleri ve bâtında şer olan şöhret ve riyâset talebindeki himmetleri hep halkı avlamaktır; ve bu halkı avladığı takdirde onlardan kendisine bir fayda geleceğini tahayyül eder; ve belki de onlardan ba'zı maddî ve zâhirî faydalar da görür. Fakat bu işin hakîkati olan faydasından ve neticesinden bîhaberdir.
398. Tuzak gibi habersiz av tutar. İşin kasdından tuzağın ne ilmi vardır?
Ya'ni, iki yüzlü ehl-i câh bir tuzak gibi av tutar. Nitekim bir tuzak bir kuşu tuttuğu vakit bu tutmak işinden onun bir bilgisi yoktur.
399. Tutmaktan tuzağa fâide nedir ve zarar nedir? Onun bu beyhûde tutmasından taaccüb tutarım!
Ya'ni, şöhret ve riyâset duygusu boş bir hevâdır. Binâenaleyh halkı böyle bir boş hevâ üzerine avlayan ehl-i câh kurulmuş bir can tuzağına benzer. Bu boş duygularını tatmîn için halkı avlamaktan onlara hakikatte o avın ne faydası veyâhud ne zararı vardır? Asla haberleri yoktur. Öyle bir tuzağın böyle bir boş avından taaccüb ederim!
400. Ey kardeş, iki yüz gönül tutuculuk ile dostlar ikāme ettin ve terk ettin.
Ey dîn kardeşim, birçok kimselerin müdârâ ile gönüllerini kendi tarafına celbederek dostlar ikāme ettin ve kazandın; ve onlara kendi hüner ve ma'rifetlerini göstererek şöhret ve riyâset sahibi oldun. Fakat sonra onların her birinde bir nakîsa görüp müteessir olarak terk ettin.
401. Doğum vaktinden beri işin bu olmuştur. Muhabbet tuzağından adam avlamaktır.
"Vakt-i vilâd", doğum vakti demek olup burada mübâlağa tarîkıyla, “çok eski vakitten beri" ma'nâsı murâd olunur. Nitekim bir kimse birisini bir işte fazla bekletse "İki saattir seni bekliyorum" diye bekleyen kimse serzenişte bulunur. Ya'ni idrâk sahibi olduğun bir zamandan beri senin işin muhabbet tuzağından adam avlamak olmuştur, demek olur.
402. Yokla, o şikârdan ve kesretten ve bâd ü bûddan hiç târ u pûd bulur musun?
"Bâd ü bûd", varlıktan kinâyedir. "Dest der kün", "dest der dâm kün" takdîrindedir. "Târ u pûd", bir kumaşın enine ve boyuna olan iplikleridir ki, onların bir araya gelmesi kumaşın vücudunu peydâ eder. Ya'ni, "Elini tuzağa koy ve yokla, o avladığın dostların ve topladığın cemiyetten ve varlıktan hiçbir netîce ve mahsûl bulabilir misin?"
403. Pek çoğu gitmiştir ve gün vakitsiz olmuştur. Sen ise cidd ile henüz hala-ikın saydındasın.
Ömrünün pek çoğu gitmiştir ve günün vakitsiz olmuştur, ya'ni ömründen az bir şey kalmıştır. Sen ise hâlen cidden beyhûde ve boş bir sa'y olan halâikın saydındasın.
404. O birini tut ve onu tuzaktan bırak; ve bu başkasını da leîmler gibi saydet!
Bu beyt-i şerîfin henüz sülükünü itmâm etmemiş iken irşâda kıyâm edenlerin îkāzına mahsûs olduğu anlaşılır. Zîrâ “çün liâm” karînesi bu ma'nâyı iktizâ eder. Çünkü erbâb-ı sülûkün nazarı Hakk'a olduğundan onlar leîmlikten ictinâb ederler ve ibâdullâhı sülükte kendilerine teşrîk etmek isterler. Fakat kendilerinde tasarruf olmadığından dost ittihâz ettikleri mürîdlerden fenâ bir hareket gördükleri vakit ıslâh edemezler. Binâenaleyh onu bırakıp dîğerini alırlar. Leîm olan kimselerin ise aslâ sülûk ile alakaları yoktur; ve halkı mahzâ menfaat-i maddiyye elde etmek için avlamağa sa'y ederler.
405. Tekrar bunu bırak ve diğerini ara! İşte sana bîhaber olan çocukların oyunu!
Ya'ni, kendisinde salah göremediğin bir mürîdi bırak ve dîğer bir müstaiddini ara! İşte sana netîceden bîhaber olan çocukların oyunu! "Bîhaber olmak"tan murâd, müridin isti'dâd-ı ezelîsini görememektir ki, bu nâkıs mürşidlik hâlidir. Kâmil mürşidler ise mürîdin isti'dâdına nazar ederler. Nitekim IV. cildin 1795 ve 1796 numaralı beyitlerinde buyururlar:
"Kâmiller senin adını uzaktan işitirler. Senin târ u pûdun dibine kadar gider. Belki doğmandan senelerce mukaddem seni senin hallerin ile beraber görürler."
406. Gece olur senin tuzağında bir av yok. Tuzak sana baş ağrısı ve bağın gayrı değildir.
"Gece olmak"tan murâd, ömrün âhir olmasıdır. Ya'ni, "Bu kadar adam saydettin ve hiçbirisi kemâle gelip vâsıl-ı Hak olmadı ve senin de ömrün âhir oldu. Senin reşâdet ve riyâset tuzağın sana baş ağrısı ve bağ olmaktan başka bir işe yaramadı."
407. Binâenaleyh sen kendini tuzağa avladın. Zîrâ mahbus oldun ve muraddan mahrumsun.
Ya'ni, netîcede sen bu tuzakla ancak kendini saydettin. Zîrâ bu keserât içinde mahbûs kaldın ve murâd-ı aslî olan vahdet-i sırfa vusûlden mahrûm oldun.
408. Zamânede bizim gibi ahmak bir tuzak sahibi olur mu ki, kendini saydeder.
Ma'lûm olsun ki, mürşid-i nâkıs kendisini keserâta tevcîh etmekle beraber murâd-ı aslî olan vahdete vusûlden mahrûm kalır ve mürşid-i kâmil ise murâd-ı aslî olan bu vahdet-i sırfa vâsıl olmakla beraber halkın irşâdı için dahi emr-i Hak'la keserâta rücû' mecbûriyetindedirler; ve bunlar vâris-i peygamberidirler. علماء امتی کانبیاء بی اسرائیل Ya'ni "Benim ümmetimin ulemâsı benî-İsrâîl'in enbiyâsı gibidir" hadîs-i şerîfi bu zevât-ı kirâm hakkındadır. Binâenaleyh Hak'tan halka rücû' enbiyâ (a.s.)a ağır ve güç geldiği gibi onlara da ağır ve güç gelir. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 16. faslında cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâ hakkında şöyle buyururlar: "Mûsâ (a.s.) emr-i Hakk'a imtisâlen halk ile meşgül idi ve Hak ile de meşgül idi. Amma onun bir tarafını Hak Teâlâ'nın halk ile meşgül etmesi maslahat içindi. Halbuki Hızır (a.s.)ı külliyyen zât-ı Ecell ü A'lâsı ile meşgül etti. Mustafa (a.s.) dahi evvelce bilkülliyye Hak'la meşgül idi. "Halkı da'vet et ve nasîhat ver ve ıslâh et!" diye emir geldi! Cenâb-ı Mustafa (s.a.v.) “Ah, yâ Rabbenâ, ne günah ettim, beni huzurdan niçin kovuyorsun? Ben halkı istemem!" diyerek figān ve zârî eyledi. Hak Teâlâ buyurdu: "Ey Muhammed (s.a.v.), asla gam yeme! Zîrâ seni halk ile meşgüliyette bırakmam, aynı meşgüliyetin içinde benimle olursun ve benimle olduğun hâlde, kıl ucu kadar noksan olmaz, çalıştığın her bir işte ayn-ı vasl içinde olursun".
409. Avâmın saydı domuz avı geldi. Hadsiz zahmet! Ondan lokma yemek harâmdır.
Ya'ni, bir mürşid-i kâmilin sıyt-ı irşadı beyne'n-nâs şâyi' olduğu vakit halk onun başına toplanırlar. O kâmil de onların hiçbirisini reddedemeyip is-ti'dâdlarına nazaran her birine birer vazîfe verir ve derece-i isti'dâdlarına gö-re terbiyeleriyle meşgül olur; ve içlerinde ancak binde biri murâd-ı aslî olan vahdet-i sırf zevkine müstaidd bulunur. Binâenaleyh mürşid-i kâmil terbiye-lerinde çok zahmetler çeker. Fakat onlardan ne maddî ve ne de ma'nevî hiç-bir fâide beklemez. Bu sûrette avâm-ı halkın saydı onların nazarında domuz avlamak gibi olur. Nitekim domuzun avında birçok zahmetler çekilir, fakat etinden bir lokma bile yemek harâm olur.
410. Sayda değen şey ancak aşktır. Lâkin o bir kimsenin tuzağına ne vakit sığar?
Avlanmağa değen ve lâyık olan şey ancak aşk-ı ilâhîdir. Fakat o büyük av her bir kimsenin tuzağına sığmaz ve havsala-i isti'dâdına münasib gel-mez. Zîrâ aşkın kendisi tuzaktır.
411. Meğer sen gelesin ve onun saydı olasın; tuzağı bırakasın ve onun tuzağı-na gidesin!
Ya'ni, aşk-ı ilâhî senin tuzağına gelmez. Meğer ki sen aşk tarafına gelip aşkın tuzağına tutulasın. Reşâdet ve riyâset tuzağını bırakıp onun tuzağına gelesin!
412. Aşk benim kulağıma yavaş yavaş der ki: "Av olmak, avcılıktan daha la-tîftir!"
(s.a.v.), asla gam yeme! Zîrâ seni halk ile meşgüliyette bırakmam, aynı meşgüliyetin içinde benimle olursun ve benimle olduğun hâlde, kıl ucu kadar noksan olmaz, çalıştığın her bir işte ayn-ı vasl içinde olursun".
413. Kendini benim ahmağım yap ve aldan! Güneşliği bırak zerre ol!
Ya'ni, "Kendini benim huzûrumda ahmak ve câhil yap; ve akıl ve zekâ- veti terk edip benim gösterdiğim reviş ve tavra aldan; ve halka nûr-i ma'rifet saçmaktan ve etrafına mürîd ve muhib toplamaktan vazgeç! Zerre gibi vü- cûdsuz ve varlıksız ol!"
414. Benim kapım üzerinde sâkin ol ve evsiz ol! Şem'lik da'vâsını etme, pervâne ol!
“Ey mürşidlik kaydında olan kimse, aşk kapısında sâkin ol; ve menzil ve makâmât-ı ma'neviyyeye göz dikme! Zîrâ bunlar hep varlık ve enâniyet nişânesidir. Ve halkı nûr-ı ma'rifet ile tenvîr da'vâsında bulunma! Belki aşk şem'inin etrâfında dolaşan pervâne ol!”
415. Tâ ki dirilik çeşnisini göresin! Kullukta gizli saltanat göresin!
Ya'ni, "Sultân-ı aşkın kulu ol ki, dirilik zevkini ve çeşnisini göresin ve bu kulluk içinde gizli bir saltanata nâil olasın!" Nitekim Fahreddîn-i Irâkî hazretleri Leme'ât'ının 19. lem'asında şöyle buyurur: "Aşk saltanat ve istiğnâyı ma'şûka ve mezellet ve iftikârı âşıka verdi. Âşık mezelleti ma'şûkun izzetinden değil aşkın izzetinden çeker. Zîrâ ma'şûkun bende ve memlûk-i âşık olduğu ekseriyâ vâki' olmuştur." Nitekim bu ma'nâyı acîb bir misâl ile de beyân ederler de derler ki: Âşık ile ma'şûk arasında olan aşk, ma'şûkta ziyâdedir. Zîrâ âşık (عاشق) iki göz ile nazar eder. Birisi "ayın" harfinin gözü ve biri "kaf" harfinin gözüdür. Fakat ma'şûk (معشوق) dört gözle nazar eder. Biri "mim" harfinin gözü, biri "ayın" harfinin gözü, biri "vav" harfinin gözü ve birisi de "kaf" harfinin gözüdür. Lâkin âşıkın aşkının âşikâr olmasına işâret budur ki, "âşık" kelimesinde "ayın" harfinin gözü açıktır. O sebeble dikkatle nazar eder. "Ma'şûk" kelimesinde ise "ayın" harfinin gözü kapalıdır. Muhabbeti bâtınîdir. Beyt: Ya'ni, aşk-ı ilâhî benim kulağıma yavaşça der ki: "Benim tuzağıma av ol- mak ve bana mağlûb ve zebûn olmak riyâset sahibi olup şunu ve bunu av- lamaktan daha latîftir."
416. Cihânda sen ters nal görürsün. Mahbuslara “şâh" lakab olmuştur.
"Tahta-bend", eli kırılan kimsenin eline bağlanan tahta parçasına derler; ve mahbûs ve mukayyed ma'nâsına da gelir. Burada "taht hükümdarı, bağlanmış ve makām-ı riyâsetin mahbûsu ve mukayyedi bulunmuş olan kimse" demektir. Ya'ni, "Bu âlem-i kesâfette birtakım süretler görürsün ki, onların her biri ters vurulmuş nallar mesâbesindedir." Meselâ su görürsün, halbuki iç yüzü ateştir. Zîrâ su ve ateş hikme-i tabîiyye nokta-i nazarından ezdâd iseler de bi'l-kimyâ aynı anâsırın muhassalâtıdır. Nitekim küremizin etrafındaki bahr-i muhît müvellidü'l-mâ ile müvellidü'l-humûzadan ve sodyumdan mürekkebdir. Binâenaleyh su tahlil olunursa ateşin unsuru olarak zuhûr eder. Ve daha umûmî olarak düşünür isek letâfet kesâfetin zıddıdır. Arz-ı kesîf ise latîf olan esîrin tekâsüfünden başka bir şey değildir. Binâenaleyh bu cihân-ı kesîfe herhangi nokta-i nazardan baksan ters vurulmuş bir nal mesâbesindedir.
"Ve taht-ı hükümdârîye bağlanıp mahbûs-i riyâset olan kimselere "şâh" lakabı verilmiştir. Zîrâ onlar zâhirde her ne kadar hür görünür iseler de bâtında mahbûs ve esîrdirler."
417. Çok boğazı ipli ve darağacının tacı vardır ki, bir cemaat "İşte tâcdâr!" diye onun üzerindedir.
Bu beyt-i şerîf dahi ters vurulmuş olan nala misâldir. Makām-ı riyâset hakîkatte bir darağacıdır; ve o makāmda oturan kimse ise boynuna ip takılıp asılmış olan bir kimsedir; ve onun tebaası bu hakikatten gafil olup, "İşte bu zât tâc ve taht sahibidir!" derler. Halbuki onlar hakîkatte asılan bir kimsenin temâşâsı için etrafına toplanmış kimselerdir. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'lerinin 45. faslında şöyle buyururlar: "Darağaçlarının hepsi ağaçtan olmaz. Dünyânın mansıb ve rif'ati ve devleti dahi büyük bir darağacıdır. Hak Teâlâ hazretleri bir kimseyi muâheze etmek murâd ettikde ona Fir'avn ve Nemrûd ve saire gibi dünyâda azîm bir mansıb ve büyük bir pâdişahlık verir. O darağacı gibidir. Zîrâ Hak Teâlâ bilcümle halâikın muttali' olmaları için onları o makāma nasbeder ilh."
418. Kâfirin mezarı gibi ki, dışarısı hullelerdir, içerisi Huda (azze ve cell)in kahrıdır.
Ya'ni, o makām-ı riyâsetin dışarısı kâfirlerin mezarı gibi çok süslü ve fakat içerisi kahır ve azâb-ı ilâhî ile doludur. İşte bu da ters vurulmuş bir naldır.
419. Vaktaki mezarları kireçlenmiş etmişlerdir, pindar perdesini öne getirmişlerdir.
"Cass", kireç ve "mücassas", kireçlenmiş demektir. Ya'ni, "Vaktâki mezarların hâricini kireçle sıvayıp muntazam ve süslü bir hâle getirmişlerdir, bu süs zâhir-bîn kimselerin gözlerini boyamıştır; ve ölüler hakkındaki bu müzeyyenât o ölülerin âlem-i âhiretteki tarz-ı hayatlarını örten bir zan perdesi olmuştur; ve zâhir-bîn olan kimseler bu müzeyyenâtı yapmakla ölüye karşı şerâfet te'mîn ettiklerini zannederler." Beyt-i şerîfdeki "çûn", tevkît için olduğu gibi teşbîh için de olabilir.
420. Senin miskîn olan tab'ın hünerden kireçlenmiştir. Mumdan nahl gibi [419] yapraksız ve meyvesizdir.
Tab'-ı miskînin ya'ni idrâk-i hakîkatten uzak ve âlem-i süflîye mütemâyil olan tab'ın, birtakım zâhirî hünerlerden süslenmiştir. Bal mumundan yapılmış bir hurma ağacına benzer ki, o ağaç bittabî yaprak ve meyve vermez. temâşâsı için etrafına toplanmış kimselerdir. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 45. faslında şöyle buyururlar: "Darağaçlarının hepsi ağaçtan olmaz. Dünyânın mansıb ve rif'ati ve devleti dahi büyük bir darağacıdır. Hak Teâlâ hazretleri bir kimseyi muâheze etmek murâd ettikde ona Fir'avn ve Nemrûd ve saire gibi dünyâda azîm bir mansıb ve büyük bir pâdişahlık verir. O darağacı gibidir. Zîrâ Hak Teâlâ bilcümle halâikın muttali' olmaları için onları o makāma nasbeder ilh."
421. Bir derviş bir dervişe dedi ki: “Sen Hz. Hakk’ı nasıl gördün? Söyle!”
Derviş suâle cevâben dedi: “Ben Hak Teâlâ hazretlerini hadd-i zâtında ta’rîf ve beyâna sığmaz gördüm. Velâkin kâl ya’ni lafız ile mümkün olduğu kadar anlatmak için açık ve muhtasar bir misâl söyleyeyim.
422. Dedi: "Bî-çûn gördüm. Ammâ kāl için ona açık muhtasar misal söyleyeyim."
Derviş suâle cevaben dedi: "Ben Hak Teâlâ hazretlerini hadd-i zâtında ta'rîf ve beyâna sığmaz gördüm. Velâkin kāl ya'ni lafız ile mümkin olduğu kadar anlatmak için açık ve muhtasar bir misâl söyleyeyim.
423. "Onun sol tarafında bir ateş, sağ elinde bir kevser suyu gördüm."
Ma'lûmdur ki, Hak Teâlâ hazretleri her cihettedir. Bir cihet ile mukayyed olmaktan münezzehdir. Bu kıssa teşbîh ve misâl tarîkıyla beyân buyrulmuştur. Nitekim âyet-i kerîmede يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ (Fetih, 48/10) ["Allah'ın eli onla- rın elleri üzerindedir”] buyrulur. Ya’ni derviş misâl tarîkıyla der ki: “Ben Hak Teâlâ’nın sol tarafında bir ateş ve sağ elinde de bir kevser ırmağı gördüm.”
424. “Onun sol tarafında çok cihân yakıcı bir ateş, onun sağ tarafında bir zevk ırmağı gördüm.”
425. “Bir tâife o ateş tarafına el götürmüş, bir tâife de o kevser için şâd ü mesttir.”
426. Fakat her şakî ve iyi tali'linin ayağı önünde pek ters oyun idi.
Bu beyitler حفت النار بالشهوات و حفت الجنة بالمكاره ya'ni "Ateş şehvetler ile örtülmüştür ve cennet mekruhlar ile örtülmüştür" hadîs-i şerîfinin tavzîh ve tefsîri ma'nâsıdır. Yukarıda bu âlemin sûretleri ters vurulmuş nala benzer buyurulmuş idi. Bu hadis-i şerîf mûcibince dünyanın lezzât ve ezvâk-ı âcilesinin iç yüzüne bakılırsa ayn-ı âteştir ve cehennemdir; ve dünyanın âlâm ve mihnetlerinin iç yüzü dahi ayn-ı lezzet ve râhattır. Nitekim âyet-i kerimede باطنه فيه الرحمة وظاهره من قبله الْعَذَابُ (Hadid, 57/13) "Onun bâtınında rahmet vardır ve zâhiri de azâb cihetindendir" buyurulur. Bu binanın böyle ters kurulması saîd olanlar ile şakî olanların birbirinden ayrılmaları hikmetine müsteniddir. Zîrâ şakîler zâhire ve 'âcile (عاجل) nazar ederler ve saîdler ise bâtına ve âcile (آجل) nazar ederler.
427. Her kim ateşe ve şerere gitti, su ortasından baş yukarı etti.
Her kim Hakk'ın sol tarafındaki riyâzet ateşine ve mücâhede kıvılcımları içine doğru gittiyse onun sağ tarafındaki kevser ırmağı ortasından baş çıkardı.
428. Her kim ortadan su tarafına gitti, o derhal ateş içinde olmayı buldu.
Ankaravî hazretleri یافت میشد ta'bîrini "olmayı buldu" diye tercüme buyurmuştur; ve Hind şarihleri ise یافته می شد ya'ni "bulmuş oldu" ma'nâsına al- mışlardır. Ya'ni, “Her kim bu ters vurulmuş nal mesâbesinde olan dünyâ sûretlerinin ortasından zâhiren latîf su gibi görünen cismânî lezzetler ve nefsânî hazlar tarafına gittiyse, o kimse derhal kendini tabîat ateşi içinde buldu.”
429. Her kim sağ ve âb-ı zülâl tarafına gitti, sol taraftan baş yukarı vurdu.
430. Ve o kimse ki âteşîn olan sol tarafa gitti, o sağ tarafa başını çıkardı.
Ya'ni dünyânın ashâb-ı yemîni âhiretin ashâb-ı şimâli ve dünyânın ashâb-ı şimâli âhiretin ashâb-ı yemîni oldu. Bu beyitlerde sûre-i Şûrâ'da vârid olan: `مَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ نَصِيبٍ` (Şûrâ, 42/20) ya'ni “Kim dünyâ harsini isterse o cinsden ona veririz, halbuki âhirette onun için nasîb yoktur!” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.
431. Az kimse bu muzmer olan sırra çarptı. Şübhesiz az kimse o ateşe gitti.
Ya'ni, az kimse bu dünyânın ters ve gizli olan sırrına vâkıf oldu. Şübhesiz o az kimse dünyânın ateşli olan tarafına gitti ve riyâzet ve mücâhedât tarîkını ihtiyâr etti; ve bittabî' kendisini letâfet-i rûhâniyye içinde buldu.
432. Bir kimsenin gayrı ki onun başı üzerine ikbâl döküldü ki, o suyu terk etti ve ateşe kaçtı.
Ya'ni, dünyânın su mesâbesinde olan 'âcil lezzetlerini ve nefsânî hazlarını terk edip ateş mesâbesinde olan riyâzet ve mücâhede tarafına kaçan bir kimse, ancak ezelde başı üzerine ikbâl ve saâdet ni'meti dökülmüş olan bir kimsedir. Yoksa bu lutf-i ilâhî olmaksızın dünyânın lezzetlerinden vazgeçmek herkes için kolay bir şey değildir.
433. Peşin olan zevki halk ma'bûd yapmıştır. Şübhesiz halk bu oyundan mağbûn oldu.
Halk dünyanın peşin ve âcil olan zevklerini kendilerine ma'bûd ittihâz edip gece gündüz o zevklerin ve lezzetlerin tahsîline çalışırlar ve canlarını bile fedâ ederler. Binâenaleyh şübhesiz bu halk ters vurulmuş nal mesâbesinde olan bu dünyanın sûretlerine aldanmışlar ve Hakk'ın vaz' buyurduğu bu oyunda mağbûn ve mağlûb olmuşlardır. Nitekim bu hayât-ı dünyâ hakkında Hak Teâlâ hazretleri إِنَّمَا الحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبَ وَلَهُو (Muhammed, 47/36) ya'ni "Hayât-ı dünyâ ancak oyun ve lehvdir" buyurur.
434. Bölük bölük ve saf saf hırsdan ve aceleden dolayı ateşten ihtiraz edici, su tarafına kaçıcıdırlar.
Bu halkın kısm-ı a'zamı bölük bölük ve saf saf nefislerinin hırsından ve acelesinden dolayı dünyânın peşin ve âcil olan su mesâbesindeki lezzetleri ta-rafına kaçar; ve ateş mesâbesindeki riyâzet ve mücâhededen ihtiraz ederler.
Bu beyt-i şerîfde sûre-i A'raf'da vaki ولَقَدْ ذَرَأنا لجهنم كثيراً من الجن والإنس لهم قلوب لا يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لا يُبْصُرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لا يَسْمَعُونَ بِهَا أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُولَئِكَ هم الغافلون (A'raf, 7/179) ya'ni "Muhakkak biz cehennem için cin ve insden çok kimseler yarattık. Onların kalbleri vardır, onunla idrâk etmezler; ve göz-leri vardır, onunla görmezler; ve kulakları vardır, onunla işitmezler. İşte on-lar hayvânât-ı ehliyye gibidirler, belki hayvanlardan daha şaşkındırlar ve on-lar gāfillerdir!" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur.
435. Şübhesiz ateşten baş yukarı getirdi. Ey bî-haber, ibret al, ibret al!
Şübhesiz halkın çoğu bu gafletten dolayı dünyanın lezzetlerine dalıp on-ların ateş olan bâtınlarından başlarını yukarı çıkardılar, ya'ni âhiretin ateşi ve azâbı tarafını ihtiyâr etmiş oldular. Ey sâlik, işte seni bu hâlden âgâh ediyo-rum, ibret al, ibret!
436. Ateş na'ra vurdu: "Ey ahmak olan perîşanlar, ben ateş değilim, kabûl çeşmesiyim!"
"Gîc", perîşan ve perakende; "gûl", ahmak ma'nâlarınadır. Ankaravî nüshasında گیجان و گول suretinde olup "ey perîşanlar ve ahmaklar!" demek olur. Halk dünyanın peşin ve âcil olan zevklerini kendilerine ma'bûd ittihâz edip gece gündüz o zevklerin ve lezzetlerin tahsîline çalışırlar ve canlarını bi-le fedâ ederler. Binâenaleyh şübhesiz bu halk ters vurulmuş nal mesâbesin-de olan bu dünyanın sûretlerine aldanmışlar ve Hakk'ın vaz' buyurduğu bu oyunda mağbûn ve mağlûb olmuşlardır. Nitekim bu hayât-ı dünyâ hakkın-da Hak Teâlâ hazretleri إِنَّمَا الحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبَ وَلَهُو (Muhammed, 47/36) ya'ni "Ha-yât-ı dünyâ ancak oyun ve lehvdir" buyurur.
437. Ey nazarsız, bir gözbağı yapmışlardır. Bana gel ve asla şererden kaçma!
"Ey suver-i âlemin iç yüzüne nazarı olmayan kimse, bu âlemin sûret-i zâhiriyyelerini bir gözbağı yapmışlardır ve ters vaz' etmişlerdir. Beni ateş ve mihnet ve belâ sûretinde görüp aslâ bu mihnet kıvılcımlarından kaçma! Korkma, bana gel ve ibretle nazar et ve benim iç yüzümü gör!" Beyt-i Mısrî Niyâzî (k.s.):
Bir göz ki onun olmaya ibret nazarında Ol düşmanıdır sahibinin baş üzerinde
438. Ey Halil, burada kıvılcım ve duman yoktur. Nemrûd'un sihir ve hud'asından gayrı yoktur.
"Halîl"den murâd, hulûs-ı kalb ile Hakk'a müteveccih olan sâlik; "Nemrûd"dan murâd, şeytandır. Zîrâ bu âlem-i tabîat şeytanın hüküm sürdüğü bir mülktür ki, Hak Teâlâ hazretleri İblîs'e kıyâmete kadar bu salâhiyeti vermiştir ve huzûrundan kovmuştur. Nitekim âyet-i kerîmede وَإِنَّ عَلَيْكَ لَعْنَتِي إِلَى يَوْمِ الدِّينِ (Sad, 38/78) ya'ni, "Benim senin aleyhine olan la'netim ve tardım kıyâmete kadardır" buyurulur. Çünkü kıyâmet, ahkâm-ı tabîatın zâil olduğu bir mevtındır ki, bu mevtında İblîs'in tâc ve tahtı altüst olur. Binâenaleyh hükm-i tabîat bâkî oldukça İblîs efrâd-ı beşere husûmeti sebebiyle sihr eder ve türlü türlü hîleler ile onları aldatır. İyiyi fenâ ve fenâyı da iyi gösterir. Beyt-i şerîfin hulâsa-i îzâhı şöyle olur:
"Ey Hakk'a hulûs-ı kalb ile müteveccih olan Allah'ın dostu! Bu tarîk-ı Hak'ta ateş ve ateşin kıvılcımları yoktur. Bu sâha-i tabîatta ve âlem-i unsuriyâtta Nemrûd gibi Hak dostunun düşmanı olan İblîs'in sihrinden ve Hind nüshalarında vâv-ı âtıfa yoktur. “Gûl”, “gîcân”ın sıfatıdır. "Ey ahmak olan perîşanlar!" demektir. Ya'ni, "Dünyanın ateşi mesâbesinde olan riyâzât ve mücâhedât na'ra vurdu da dedi ki: "Ey ahmak perîşanlar, benim sûretime bakmayın, ben ateş değilim! Ben Hakk'ın kabûlü çeşmesiyim!" Ba'zı nüshalarda da "çeşme" yerine "ab" vâki'dir. "Ben kabûl suyuyum" demek olur.
439. Ey halkın halili, eğer ferzâne isen, ateş senin suyundur ve sen pervânesin.
"Ferzâne", burada hakîm ve âlim ve âkil ma'nâsınadır; ve muhakkıklar indinde mücerred ve mutlaku'l-inân olan kimseye derler (Burhân). "Ey Hakk'ın dostu, eğer hakîm ve âkil isen ve şeytanın sihrine ve hud'asına aldanmış değil isen, ateş mesâbesinde olan riyâzât ve nefs ile mücâhede senin için sudur; ve sen zâhirde ateş görünen bu meşâkk-ı dünyeviyyenin etrâfında dolaşan pervânesin!"
440. Pervânenin canı nidâ tutar, der ki: "Ey yazık! Yüz binlerce kanat [439] olaydı!"
441. "Hattâ namahremlerin gözünün ve gönlünün körlüğüne amansız ateşten yana idi!"
Yukarıki beyitteki "nidî", "nida" kelimesinin imâle olunmuşudur. "Riyâzet ve mücâhede ateşinin pervânesi olan Hak âşıkının canı nidâ edip der ki: “Âh, keşke benim nefsimin yüz binlerce kanadı, ya'ni sıfatları olaydı, hattâ dünyânın nümayişine aldanan nâmahremlerin gözünün ve gönlünün körlüğüne amansız ya'ni hiçbir fırsat bulmaksızın hemen o riyâzet ve mücâhede ateşinden yana idi!"
442. "Câhil eşeklikten bana merhamet getirir. Ben ise bîniş-verlikten ona merhamet getiririm."
Ya'ni dünyânın hazlarına aldanan bir câhil, eşekliğinden ve ahmaklığından dolayı benim çektiğim meşâkk-ı riyâzet ve mücâhedeyi görür ve hud'asından başka bir şey yoktur! "Şeytana olan müsaade-i ilâhî ve fermân-ı rabbânî fakîr tarafından cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretlerinin et-Tedbî-râtü'l-İlâhiyye ismindeki kitâb-ı şerîfine yazılan şerhin dokuzuncu bâbında ve "Tevkî'-i şeytânî" bahsinde uzun uzadıya îzâh edilmiştir. Buraya nakli uzun olur.
443. Hususiyle bu ateş ki suların canıdır, pervanenin işi bizim işimizin aksinedir.
"Hususiyle bu riyâzet ve mücâhede ateşi ki suların canıdır, ya'ni ezvâk-ı dünyeviyyenin canı ve bâtınıdır, zîrâ zevkiyyet ma'nâsı altında nefsin ve rûhun zevkleri müctemi'dir. Fakat nefsin zevki fânî ve rûhun zevki bâkî olduğundan sıfatları ayrıdır. Binâenaleyh ma'nâsı i'tibariyle zevk-i rûhânî zevk-i nefsânînin ruhu olur. Binâenaleyh zevk-i rûhânîyi te'mîn eden bu ateşin etrafında dolaşan pervânenin, ya'ni tarîk-ı Hak sâlikinin işi, bizim gibi ehl-i dünyanın işinin aksinedir."
Cenâb-ı Pîr efendimizin "biz" ta'biriyle zât-ı şerîflerini de ehl-i dünyâ arasına katması üslûb-ı hakîmâne üzerine vâki' bir beyandır.
444. O nûru görür ve nâra gider. Gönül ateşi görür ve nûra gider.
Zîrâ ehl-i nefis dünyânın nûrunu ve zevkini gördü, onun iç yüzü olan ateşe gitti. Gönül, ya'ni gönül sahibi olan tarîk-ı Hak sâliki ise, dünyanın âteş-i mihnetini gördü ve pervâne gibi onun üzerine koştu ve onun iç yüzü olan nûra gitti.
445. Rabb-i celîlden böyle oyun geldi, ta ki Halil'in âlinden olan kimdir göresin!
İbrahim Halîl (a.s.)ın âli ve taallukāt-ı ma'neviyyesi olanların kimler olduğunu görmen için işte dünyanın hâli, Rabb-i Celîl tarafından böyle bir oyun olmak üzere vaz' buyruldu. Zîrâ Halîl (a.s.) Nemrûd'un ateşine girmekten çekinmedi ve netîcede ateş gülzâr oldu. bana acır da der ki: "Bu zavallı bir iki günlük hayât-ı dünyeviyyesini kendisine zehir yapıyor ve kendisini lezzât ve râhattan mahrûm ediyor". Ben ise görüşlülüğümden nâşî o câhile acırım. "Bîniş-verî"de "bîniş" ism-i masdar, "ver" edât-ı nisbet ve âhirindeki "yâ" masdariyettir, "görüşlülük" demektir.
446. Bir ateşe su şekli vermişlerdir; ve ateş içinden bir çeşme açmışlardır.
Birinci mısra'daki "bir ateş"ten murâd, cismânî ve nefsânî lezzetlerdir. İkinci mısra'daki "ateş"ten murâd, riyâzât ve mücâhedât müştaklarıdır. Ya'ni, “Cismânî ve nefsânî lezzetlerin bâtınları ateş olduğu hâlde onlara bu hayât-ı zâhiriyyede su, ya'ni lezzet ve ni'met şeklini vermişlerdir. Ve zâhirde ateş gibi yakıcı ve müz'ic olan riyâzât ve mücâhedât içinden dahi bir su çeşmesini, ya'ni lezzet ve râhat kapısını açmışlardır. İşte dünyanın sûretleri böyle ters bir oyun şeklinde vaz' edilmiştir."
447. Bir sahir bir pirinç sahanını fenn ile meclisde bir kurt dolu sahan yapar.
"Meselâ bir sihirbaz pirinç ile doldurulmuş bir kabı bir cemiyette halkın gözlerine bağlayıp küçük kurtlar ile dolu bir hâlde gösterir." Ma'lûm olsun ki, sihrin envâ'ı çoktur. Bir nev'i de sîmyâdır. "Sîmyâ", bir nevi' hayâlâttır ki ba'zı a'mâl sebebiyle hazırûnun kuvve-i mütehayyilesinde tasarruf eder; ve nâsın nazarlarına hâriçte vücûdu olmayan birtakım misâlî hayaller gelir. Bu simyâ ameliyâtından birisi bir misâl olmak üzere Hindistan'da tab' edilmiş olan Matlau'l-Ulûm ve Mecmau'l-Fünûn ismindeki kitâbdan bittercüme nakl olunur.
"Bir meclisde bir tohum ekerek derhal yeşillenip çiçek ve meyve vermesi murâd olunursa, şaîr-i Hindî veyâhud hıyar tohumlarını almalı ve hacamat veyâ fasd vâsıtasıyla alınan insan kanıyla ıslatmalı. Pişmek için yedi gün güneşe koymalı ondan sonra koku hâsıl olur ve yedi gün dahi gölgede kurutmalı. Sonra yeni bir kirbasa sarıp saklamalı; ve köylülerin kulübelerine sıvadıkları çamurdan dahi bir mikdâr alıp beraberce saklamalı. Hâcet vaktinde bir mikdâr o topraktan bir toprak çanak içine dökmeli; ve birkaç tâneyi de o toprağa gömmeli ve üzerine bir mikdâr sıcak su dökmeli ve kâsenin yüzünü kirbâs ile örtmeli. Bir müddet sonra yeşil bir fidan olur ve yaprak ve dal ve çiçek ve meyve verir ve meclisin hayretini ve taaccübünü celbeder."
Ba'zı nüshalarda ikinci mısra `می کند کرمش میان انجمن` sûretindedir. "Meclis ortasında o pirinci kurt yapar" demek olur. İşte bir kap içindeki pirinçleri kurt sûretinde göstermek dahi bu simyâ ameliyâtından bir nevi'dir.
448. Hâneyi o sihir deminden dolayı akreplerden dolu gösterdi. Halbuki o akrep değil idi.
“Dem”, burada “hîle, hud’a” ma’nâsınadır. Ya’ni, “Bir sihirbaz yaptığı bir sihir hîlesinden dolayı evin içini akrepler ile dolu gösterir. Halbuki o gösterdiği sûretler hakîkatte akrep değildir.” Bu ameliyât-ı sıhriyye dahi sihrin “rîm-yâ” ta’bîr olunan şubesine taalluk eder. Bunun bir misâli Matlau’l-Ulûm’dan bittercüme naklolunur: “Kara yılan derisinden bir fitil yapıp neft yağı ile yeşil ve siyah bir çerâğda yakılırsa, evin içi bütün kara yılanlar ile dolu bir hâlde görünür.”
449. Mâdemki sihirbaz yüz böyle gösteriyor, sihirbaz yaradıcının mekri nasıl olur?
“Câdû”, sihirbaz; “destân”, burada “mekr ve hîle” demektir. Ya’ni, “Mâdemki bir sihirbaz fenn-i sihr ile böyle yüz türlü ma’kûs hayâlât gösteriyor, sihri ve sihirbazı yaratan Hak Teâlâ hazretlerinin ma’kûs mekrleri nasıl olacağını var kıyâs et!”
450. Şübhesiz Halik'ın sihrinden gürûh gürûh kadın gibi aşağı yaygın düştüler. [449]
"Karn", burada gürûh ve tâife ma'nâsınadır. "Pehn", arîz ve yaygın demektir. Ya'ni, "Hak Teâlâ hazretlerinin sihr-i celîli o kadar müessirdir ki, bu halk-ı âlem onun te'sîrinden dolayı kadınlar erkeklerin altına nasıl yaygın bir hâlde düşerlerse, öyle yaygın bir hâlde düştüler ve mağlûb oldular." Sihir hakkında III. cildin 1162 numaralı beytinde îzâhât-ı sâire verildiği gibi ef'âl-i Hakk'a sihir isnâdı câiz olup olmadığı hakkındaki îzâhât dahi kezâ III. cildin 1191 numaralı beyt-i şerîfinde geçmiştir.
451. Onların sâhirleri bende ve gulâm oldular. Sa’ve gibi tuzağa düştüler.
“Sâhirân şân”daki zamîr, “karn karn” ta’bîrine râcidir. “Sa’ve”, yunt kuşu dedikleri gâyet küçük bir kuşun ismidir. Ya’ni, “O tâifelerin sihirbazları
452. Agah ol, Kur'ân'ı oku, sihr-i helali gör, dağlar gibi fikirlerin sernigûnluğunu gör.
"Sihr-i helâl", lügatte "helâl olan sihir" ma'nâsına geldiği gibi, sihir menzilesinde olan şiir ve fasîh ve belîğ olan sözden dahi kinâye olur. Beyt-i şerîfde bu ta'bîr ile Kur'ân-ı Kerîm'in iki hâssası beyân buyrulmuş olur. Birisi budur ki, sihir iki kısımdır: Birisi ibtâl-i hak için olan sihirdir ki, bu harâmdır; ve dîğeri ızhâr-ı hak için olan sihirdir ki, bu da helâldir. Sûre-i İbrâhim'de vâki' olan وَقَدْ مَكَرُوا مَكْرَهُمْ وَعِندَ اللهِ مَكْرُهُمْ وَإِن كَانَ مَكْرُهُمْ لِتَزُولَ مِنْهُ الْجِبَالُ (İbrâhim, 14/46) ya'ni "Onlar mékre sa'y ile mekrlerine karar verdiler; ve her ne kadar onların mekr ve hîleleri dağları izâleye müsâvî ise de Allah'ın indinde onların mekirlerine mukābil mekr vardır." âyet-i kerîmesi beyânda kemâl-i fesâhat ve belâgati hâvî olmakla bir sihr-i helâldir. Ve Allah'ın ızhâr-ı hak için münkirlere karşı yaptığı mekr dahi lügat ma'nâsı i'tibariyle sihr-i helâldir. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfin kendisi dahi sihr-i helâldir. Ya'ni, “Agâh ol, Kur'ân-ı Kerîm'in belîğ ve fasîh olan sözlerini ve mekkârlar hakkındaki Hakk'ın mekrlerini gör ve münkirlerin ibtâl-i hak için her asırda mekr ve hîleye müstenid olan mekrlerinin baş aşağı oluşlarını da nazar-ı ibretle müşâhede et!" Bu mekr hakkındaki îzâhât I. cildin 965 numaralı beyt-i şerîfinde de geçti.
453. "Ben Fir'avn değilim ki Nil tarafına geleyim! Ben Halil gibi ateş ta-rafına giderim!"
Bu beyt-i şerîf yukarıda geçen 440 numaraları beyte merbûttur ve canın nidâsı cümlesindendir. Ya'ni, can nidâ edip der ki: "Ben Fir'avn meşrebinde değilim ki, dünyânın câh ve zevkine mübtelâ olup sonunda Nil tarafına gide-rek boğulayım! Ben Halîl (a.s.) gibi dünyanın ezvâkına göz yumup Nem-rûd'un ateşi mesâbesinde olan meşâkk-ı dünyevî tarafına giderim!"
454. "Ateş değildir, o akarsudur; ve o diğeri ise mekrden dolayı ateşîn sudur." “Dünyanın riyâzâtı ve mücâhedâtı ve mihnetleri zâhiren ateş görünür ise de o ateş değildir. Hakîkatte bir akarsudur; ve o dîğeri ya'ni dünyanın huzûzât-ı nefsâniyyesi ve lezzâtı ise mekr-i ilâhîden dolayı ateşli bir sudur." Zîrâ ezvâk-ı dünyeviyyeden her birinin altından bin türlü mihnet çıkar. Nitekim evliyâullahdan birisi: "Evlâd fitnesi ve belâsı bizim meşrû' olan lezzâtımızın âkıbetidir. Artık gayr-ı meşrû' olan lezzâtın belâsı buna göre kıyâs olunsun!" demiştir.
455. Hoş-cevaz olan o Resûl çok iyi söyledi. Bir zerre akıl sana oruçtan ve namazdan iyidir.
"Cevâz", burada yol, tarîk ve meslek ma'nâsınadır. "Hoş-cevâz", "tarîk ve mesleki güzel olan" ma'nâsınadır. Bu ta'bîr ile sûre-i Ahzab'da olan `لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أَسْوَةٌ حَسَنَةٌ` (Ahzab, 33/21) ya'ni "Allah'ın resûlünde sizin için güzel reîs ve muktedâ olmak vardır" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'ni, "Mesleği ve tarîki güzel ve latîf olan Resûl-i Ekrem hazretleri hadîs-i şerîflerinde çok güzel buyurdu. O buyurduğu şey de budur ki: "Bir zerre akıl sana oruçtan ve namazdan iyidir." İsmail Ankaravî (k.s.) hazretleri şu hadisleri beyân buyurmuştur: Ebu Saîd el-Hudrî şu hadîsi beyân buyurur: `لِكُلِّ شَيْءٍ دِعَامَةٌ وَ دِعَامَةُ الْمُؤْمِنِ عَقْلُهُ فَبِقَدْرِ عَقْلِهِ تَكُونُ عِبَادَتُهُ` Ya'ni "Her bir şeyin direği ve temeli vardır ve mü'minin aslı ve temeli onun aklıdır. Binâenaleyh onun ibâdeti de aklı mikdârınca olur." Ve Hz. Aişe (r.a.) buyurdular ki: "Ben Resûl-i Ekrem hazretlerine dedim: `يَا رَسُولَ اللَّهِ بِمَ يَتَفَاضَلُ النَّاسُ فِي الدُّنْيَا` Ya'ni "Nâs dünyâda ne ile tefâzul ederler? Resûl-i Ekrem hazretleri بالعقل ya'ni "Akıl ile!" buyurdu. Ben dedim ki: `وَفِي الْآخِرَةِ` Ya'ni "Ya ahirette?" بالعقل ya'ni "Akıl ile!" buyurdu. Dedim ki: "Amelleriyle mücâzât ve mükâfât olunmazlar mı?" buyurdular ki: `يَا عَائِشَةُ وَ هَلْ عَمِلُوا إِلَّا بِقَدْرِ مَا أَعْطَاهُمُ اللَّهُ الْعَقْلَ وَبِقَدْرِ مَا أَعْطَوْا مِنْ الْعَقْلِ كَانَتْ أَعْمَالُهُمْ وَ بِقَدْرِ مَا عَمِلُوا يُجْزَوْنَ` Ya'ni "Ya Aişe, onlar ancak Allah'ın kendilerine verdiği akıl mikdârınca amel ederler. Akıldan verilen şey mikdârınca da amelleri olur. Amel ettikleri şey mikdârınca da mücâzât ve mükâfât olunurlar."
İşte bu hadis-i şerîflerden dahi anlaşılacağı üzere akıl ibâdât-ı zâhirenin temelidir ve esâsıdır. Aklı nâkıs olan bir kimsenin a'mâl-i zâhiresi de noksan olur. Binâenaleyh bir zerre akıl elbette namaz ve oruç gibi ibâdât-ı zâhireden daha faydalıdır. “Dünyanın riyâzâtı ve mücâhedâtı ve mihnetleri zâhiren ateş görünür ise de o ateş değildir. Hakîkatte bir akarsudur; ve o dîğeri ya'ni dünyanın huzûzât-ı nefsâniyyesi ve lezzâtı ise mekr-i ilâhîden dolayı ateşli bir sudur." Zîrâ ezvâk-ı dünyeviyyeden her birinin altından bin türlü mihnet çıkar. Nitekim evliyâullahdan birisi: "Evlâd fitnesi ve belâsı bizim meşrû' olan lezzâtımızın âkıbetidir. Artık gayr-ı meşrû' olan lezzâtın belâsı buna göre kıyâs olunsun!" demiştir.
456. Zîrâ ki senin aklın cevherdir, bu ikisi arazdır. Bu ikisi onun tekmîlinde müfteraz oldu.
Ya'ni, aklın namazdan ve oruçtan iyi olmasının sebebi budur ki, senin aklın cevherdir; ve bu ikisi ya'ni namaz ve oruç ise arazdır; ve arazlar cevherler ile kāim olurlar. Binâenaleyh bu ikisi o aklın tekmîli husûsunda farz olundu. Nitekim deliler akıldan mahrûm ve çocukların akılları noksan olduğu için onlara namaz ve oruç farz olunmamıştır. Velhâsıl iyi ve kötü ve küfür ve îmân aklın kemâliyle bilinir.
457. Muhakkak o âyîneye cila oldukça der ki: "Sîneye taattan safâ gelir."
"Âyîne"den murâd, akıldır. Ya'ni, o akıl aynasına ta'lîm ve terbiye ile cilâ verildikçe ve ilim ve irfân ile tenvîr olundukça insan ibâdât ve tââtın rûhunu anlar ve anladıkça da zevk hâsıl olur; ve bu zevkten dahi sîneye ve kalbe safâ gelir.
458. Fakat eğer ayna kökünden fâsid ise saykal onu geç ele getirir.
Ya'ni, eğer akıl fıtratta fâsid ve bozuk ise ta'lîm ve terbiye saykalı onu ele geç getirir. Ba'zı nüshalarda باز آرد yerine می آرد vâki'dir. Böyle fâsid bir akıl kolay kolay tenvîr olunamaz.
459. Ve o makbûl ayna ki hoş-mağrestir, biraz saykalgerlik ona kâfidir.
"Mağres", ism-i mekândır, “ağacın dikildiği mahal" demektir ki, bir kişinin ilm-i ilâhîdeki ayn-ı sâbitesinden kinâyedir. Ya'ni, "Bir kimsenin ayn-ı sâbitesi isti'dâd-ı kâmili hâiz ise onun aklı, akl-ı küllün makbûl olan bir âyînesidir; ve nazarında mertebesi yüksektir. Binâenaleyh böyle bir akıl aynasına bir mürşid-i kâmilin biraz ta'lîm ve terbiyesi ona kifayet eder; ve âlem-i süflîye ait ulûm-ı nâkısa pasından temizlenir." Birinci mısra' Hind nüshalarında وا گزین آیینهء کو کیست است vâki'dir. “Bir âyîneyi ihtiyâr et ki, o ayna pek kıyâset sahibidir" demek olur. Bu sûrette bu beyt-i şerîf cenâb-ı Pîr efendimizin mürşidlere bir tavsiyesi makāmında olur. Akılların tevâfütü asl-ı fıtratta olduğu beyânındadır. Mu'tezile hilafına ki, onlar "Aslında ukūl-i cüz'î beraberdirler, ziyâdelik ve tefâvüt taallümden ve riyâzetten ve tecrübedendir," derler
460. Akıllar için yerden göğe kadar olan merâtibde bu tefâvütü iyi bil!
Ya'ni, "En aşağıdan en yukarıya kadar akılların mertebeleri vardır. Binâenaleyh ey sâlik, sen bu mertebeler arasındaki farkı ve tefâvütü iyi bil! Her ne kadar Mu'tezile tâifesi aslında ve yaradılışta akılların müsâvî olduğunu ve aralarındaki farkın ve tefâvütün ilim ve tecrübe vâsıtalarıyla hâsıl olduğunu beyân ederlerse de onların dedikleri gibi değildir. Tefâvüt asılda ve fıtrattadır." Bu husûstaki îzâhât III. cildin 1533 numaraları beyt-i şerîfi ile bunu ta'kîb eden beyitlerde geçti.
461. Bir akıl vardır, güneş kursu gibi. Bir akıl vardır, Zühre ve şihabdan daha aşağıdır.
"Zühre", seb'a-i seyyâreden birisinin adıdır. “Şihâb", burada "uçar yıldız" demektir. Ya'ni, “Bir akıl vardır, güneşin kursu kadar parlaktır ve bir akıl vardır ki, onun nûru Zühre yıldızının ve uçar yıldızın nûrundan daha aşağıdır."
462. Bir akıl vardır, sarhoş çerağı gibidir. Bir akıl vardır, bir ateşin kıvılcımı gibidir.
Ya'ni, bir akıl vardır ki, bir süflî sarhoşun külbesinde kör kör yanar bir kandil veyâ bir idâre lambası gibidir; ve yine bir akıl vardır ki bir ateşten sıçrayan bir kıvılcım gibidir ki pek cüz'î olan ışığı derhal söner.
463. Zîrâ ki bulut onun önünden geri sıçradığı vakit Halik'ın nûrunu görücü olan akıllar semere verir.
Ya'ni, bu muhtelif mertebelerdeki akıllar akl-ı küllün aksi ve pertevidir. Akl-ı küllün nûru nâsın fıtrî olan isti'dâdlarındaki tefâvüte göre kimine çok ve kimine az akseder. Fakat gerek çok ve gerek az aksetsin, hadd-i zâtında aklın bir hâssıyeti vardır ki, o da Hâlik'ın nûrunu görücü olmaktır. Velâkin bu her mertebedeki akılların önüne türlü türlü perdeler ve bulutlar gelmiş olduğundan bu nûru göremezler. Bu bulutlar dahi sû'-i fehm, cehil, taklîd ve işti-bâh gibi hallerdir. Vaktâki bu bulutlar o akılların önünden akl-ı küllün mazharı olan bir insân-ı kâmilin ta'lîmi ve himmetiyle sıyrılır, bu muhtelif mertebelerdeki akılların her biri kendi isti'dâdları nisbetinde Hâlik'ın nûrunu görücü olur ve o vakit bu akılların semeresi ve fâidesi görülür.
464. Akl-i cüz'î aklı bednâm etti. Dünya muradı âdemi muradsız etti.
Ya'ni, birtakım bulutlar ile örtülmüş olan akl-i cüz'î akıl dediğimiz o ma'nâ-yı şerîfi bednâm etti ve akl-ı cüz'î sahibi olan beşerin huzûzât-ı dünyeviyyeye meyli ve dünyâ murâdı üzerine sa'yi, kendisini şerîf ve azîz olan murâd-ı uhrevîden mahrûm etti. Nitekim sûre-i Şûra'da vâki' olan âyet-i kerîmede مَن كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُوتِه مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الآخِرَةِ مِن نَّصِيبُ (Şûrâ, 42/20) ya'ni “Kim ki dünya harsini ister, o cinsten ona veririz, halbuki âhirette onun için nasîb yoktur" buyrulur.
465. O saydlıkdan sayyada mensub olan güzelliği gördü; ve bu sayyadlıktan bir saydın gamını çekti.
O bir akıl bir mürşid-i kâmilin saydı ve mürîdi olmaktan bir sayyâda ve mürşid-i kâmile mensûb olan Hakk'ın güzelliğini ve kemâlini gördü ve insân-ı kâmilin kıymetini bildi. Ve bu bir akıl dahi sayyâdlıktan ya'ni mürşid-i kâmilin nâkıslara karşı olan avcılığından bir saydın ya'ni bir mürşid olup adam avlamanın gamını çekti. Ya'ni bu tarîkta ben de mürşid ve efendi olayım da halk bana hürmet etsinler diye çalıştı ve hîle tarafına saptı.
466. O, hizmetten mahdûmluk nazını gördü; ve bu, mahdûmluktan izzet yolundan döndü.
Ya'ni, o evvelki akıl sahibi insân-ı kâmilin güzelliğini ve kemâlini görüp hizmet etti; ve bu hizmetten mahdûmluk nazını buldu, ya'ni mürşid tarafından kendisine hizmet olundu; ve âkıbet kemâle gelip ehl-i nâz zümresine iltihâk etti. Ve bu ikinci akıl sahibi ise mürşidin kendisine karşı vâki' olan hizmet-i ta'lîm ve terbiyesinden, ben filân kâmilin mürîdi ve halîfesiyim diyerek enâniyet ve varlık hâsıl edip izzet ve kemâl yolundan döndü. Çünkü insân-ı kâmile hizmeti efendi olmak niyeti ile ve hîle kasdıyla vâki' oldu.
467. O Fir'avnluktan suyun esîri oldu; ve Sibt esirlikten yüz Sührab oldu.
“Sibt”, (سبط), Mûsâ (a.s.)ın kavmi ma'nâsınadır. “Sührâb”, Îrân-ı kadîm pehlivanlarından Rüstem'in oğlu olan büyük bir pehlivanın ismidir. Ya'ni, “O ikinci akıl sahibi Fir'avn gibi hubb-i riyâset sevdâsına düştü ve bu Fir'avnluktan dolayı suyun ya'ni huzûzât-ı dünyeviyyenin esîri oldu. Ve Mûsâ (a.s.)ın kavmi mesâbesinde olan o birinci akıl sahibi mürîd ise, mürşid-i kâmilin esirliğinden yüz Sührâb kuvvetinde bir pehlivân oldu.” Bu beytin ikinci mısrâ'ı Hind nüshalarında وز اسیری سبطه از ارباب شد sûretinde vâki'dir. “Ve Sıbta esirlikten erbâb-ı kemâlden oldu” demek olur.
468. Oyun ma'kûsdur ve pek ferzîn-benddir. Az hile yap, iş ikbalin ve bahtındır.
“Ferzîn”, satranç oyununda “şâhın vezîri”nin ismidir. “Ferzîn-bend”, vasf-ı terkîbîdir; “ferzîn” bağlayıcı demektir ki, satranç oyununda “ferzîn”in bağlanması, oyuncunun mat ve mağlûb olması demektir. Ya'ni, bu dünyânın sûretleri ma'kûs bir oyundur ve oyuncuları pek mağlûb edicidir. Binâenaleyh hubb-i riyâset ile makām-ı irşâda nâiliyyet için çokluk hîleye mütemâyil olma! Bu husûsta iş ikbâlin ve tâli'-i ezelîndir. Eğer Hak yolunda hilâfet ve rehberlik senin nasîbin ise istesen de istemesen de karşına çıkar.
469. Hayal ve hîle üzerinde ipliği az vur! Zîrâ ki Ganî mekârih yolu az verir.
"Târ", burada "iplik" ma'nâsınadır. Ya'ni, fikir ipliğini kendi enâniyetinin hayali ve tedbîri üzerine az ör! Zîrâ âlemlerden ganî olan Hak Teâlâ hazretleri mekr edicilere kendi cânibine az yol verir. Böyle hîle ile makām-ı irşâda nâil olmak isteyenlerden az kimselere bu makāmın yolunu açmıştır; ve bu mekr edicilerin çoğu ma'nen helâk olmuşlardır.
470. İyi bir hizmet yolunda mekr et, tâ ki ümmet içinde nübüvvet bulasın!
Bu beyt-i şerîfde "nübüvvet" ta'bîri ile nübüvvet-i ta'rîfiyyeye işaret buyrulur. Zîrâ nübüvvet iki nevi'dir. Birisi, "nübüvvet-i teşrîiyye" ve diğeri "nübüvvet-i ta'rifiyye"dir. Nübüvvet-i teşrîiyye sahib-i şerîat olan bir nebînin nübüvvetidir. Nübüvvet-i ta'rifiyye ise nübüvvet-i teşrîiyyeyi takviye ve te'yîd eder. علماء امتى كانبیاء بنی اسرائیل ["Ümmetimin alimleri Benî İsrâîl'in nebîleri gibidir"] hadîs-i şerîfinde bu nübüvvet-i ta'rifiyyeye işâret buyrulur. Ya'ni, "Ey kimse, eğer senin tab'ında mekr etmek var ise bâri bu tabîatını iyi bir hizmette kullan, tâ ki ümmet içinde nübüvvet-i ta'rîfiyye mertebesine nâil olup halkı irşâd edesin!" Bu beyt-i şerîf yukarıki ebyât-ı şerîfedeki rumûzâtın miftâhı mesâbesindedir.
471. Kendi mekrinden kutulmak için mekr et, hasedden ferd olman için mekret!
"Tâ vârehî" ve "tâ ferd gerdî" deki "tâ" ta'lîl içindir. Ya'ni, "Ey kimse, sen mürşid-i kâmilin kemâlini ve halka karşı olan riyâsetini görüp hased ediyorsun; ve bu hased sâikasıyla kendin de böyle bir makāma nâiliyet için mekrediyorsun. Bu niyetle olan mekri bırak da kendi nefsinin mekrinden kutulmak için mekr et! Sıfât-ı nefsâniyyeden olan bu hasedden ferd olmak ve ayrılmak için mekr et! Eğer sen kendi varlığından ve enâniyetinden kurtulup Allah'ın kulları arasında en hakîr bir kul olmak için mekr edip hakîrliğe gidersen bir efendi olursun." Ba'zı nüshalarda "hased" yerine "cesed" vâki' olmuştur. Bu sûrette ma'nâ: "Cesed-i unsurînin hükmünden ferd olmak ve ayrılmak için mekr et!" demek olur.
472. Ey eski kurt, tilkiliği ve hizmeti efendilik kasdı üzerine etme!
“Eski kurt”tan murâd, bir tarîka intisâb edip havâss vâsıtasıyla nâsın ekâbir ve eşrâfını avlayarak onlara muktedâ-bih olmak dâiyesinde bulunan kimselerdir. Nitekim *Fîhi Mâ Fîh*’in 34. faslında cenâb-ı Pîr efendimiz zamân-ı şerîflerinde bulunan böyle kimselerden birinin âlem-i mükâşefede gördüğü hâlini şöyle beyân buyururlar: “Onu hayvân-ı vahşî sûretinde gördüm. Üzerinde tilki derisi var idi. Onu tutmak istedim. Halbuki o bir küçük çardakta merdiven ayağında bakıyor idi. Ellerini kaldırdı, böyle böyle sıçradı. Ondan sonra onun yanında “dele” (bir nevi’ hayvandır) sûretinde filânüddîni gördüm. Sıçrar idi, onu tuttum, beni ısırmak istedi; başını ayaklarımın altına aldım. İçinde ne varsa hepsi çıkıncaya kadar iyice ezdim. Ba’dehû cildinin güzelliğine bakıp dedim ki: “Bu cild, altın ve elmas ve inci ve yâkût ve bunlardan daha kıymetli şeyler doldurulmaya lâyıktır”. Ondan sonra: “Ben istediğimi aldım, ey zıplak, nereye istersen sıçra ve gözün hangi tarafı görürse, oraya sıçra!” dedim. Onun sıçraması o (ya’ni dele sûretinde görünen şahıs), rakâik-ı şihâbiyye ve sâireyi tasavvur edip kalbinde hıfz eder. O muhâfazasına cehd eylediği bu tarîkden her bir şeyi ve her bir kimseyi idrâk etmek isterse de bu mümkün değildir. Zîrâ ârif ve onun hâli bu ağ ile avlanamaz; ve sahîh ve müstakîm olsa dahi, bu ava, o ağlar ile yetişmek mümkün olmaz. İmdi ârif, müdrekinin idrâki emrinde muhtârdır. Bir kimsenin onu idrâk etmesi, ancak ârifin ihtiyârıyla kâbil olur. Nitekim sen sayd için mirsâda oturdun. O sayd senin niyetini ve hîleni görür. O muhtârdır. Onun geçeceği yollar senin tuzak kurduğun yola münhasır değildir. O senin mersadından geçmeyip yolların birinden geçer. Allah’ın arzı vâsi’dir. (...) Kâfir yedi mi’delik kadar taâm yer. Bîhaber olan ferrâşın (Pervâne’nin) ihtiyâr-kerdesi bulunan bu eşek sıpası şahıs dahi yedi mi’delik kadar yer. Eğer bir mi’delik kadar yemiş olsa idi, yetmiş mi’delik kadar yemiş olurdu. Mahbûb cinsinden olan her şey mahbûb olduğu gibi, mebgûz cinsinden olan her şey dahi mebgûzdür. Ve eğer ferrâş (Pervâne) burada olsa idi ben onun nezdine gidip nasîhat eyler idim ve onu teb’îd ve tard etmedikçe onun yanından çıkmaz idim. Zîrâ dînini ve kalbini ve rûhunu ve aklını ifsâd eder. Keşke şürb-i hamr ve mugannîye câriyeler ile meşgul olmak gibi fesâdâta mütemâyil olsaydı da sâhib-i inâyetin inâyâtına muttasıl olduğu vakit bu fesâdât salâha münkalib olsa idi. Velâkin o, hâneyi seccâdeler ile doldurdu. Ne ola idi ki, sen o şahsı seccâdeye sarıp yaksa idin de, Pervâne ondan ve onun şerrinden halâs olsa idi. Zîrâ onun i’tikâdını sâhib-i inâyetten ifsâd eder ve o sâhib-i inâyetin kudûmunda gözüyle işâret edip onu ta’yîb eyler. O "Eski kurt"tan murâd, bir tarîka intisâb edip havâss vâsıtasıyla nâsın ekâbir ve eşrâfını avlayarak onlara muktedâ-bih olmak dâiyesinde bulunan kimselerdir. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'in 34. faslında cenâb-ı Pîr efendimiz zamân-ı şerîflerinde bulunan böyle kimselerden birinin âlem-i mükâşefede gördüğü hâlini şöyle beyân buyururlar: "Onu hayvân-ı vahşî sûretinde gördüm. Üzerinde tilki derisi var idi. Onu tutmak istedim. Halbuki o bir küçük çardakta merdiven ayağında bakıyor idi. Ellerini kaldırdı, böyle böyle sıçradı. Ondan sonra onun yanında "dele" (bir nevi' hayvandır) sûretinde filânüddîni gördüm. Sıçrar idi, onu tuttum, beni ısırmak istedi; başını ayaklarımın altına aldım. İçinde ne varsa hepsi çıkıncaya kadar iyice ezdim. Ba'dehû cildinin güzelliğine bakıp dedim ki: "Bu cild, altın ve elmas ve inci ve yâkūt ve bunlardan daha kıymetli şeyler doldurulmaya lâyıktır". Ondan sonra: "Ben istediğimi aldım, ey zıplak, nereye istersen sıçra ve gözün hangi tarafı görürse, oraya sıçra!" dedim. Onun sıçraması o (ya'ni dele sûretinde görünen şahıs), rakāik-ı şihâbiyye ve sâireyi tasavvur edip kalbinde hifz eder. O muhafazasına cehd eylediği bu tarîkden her bir şeyi ve her bir kimseyi idrak etmek isterse de bu mümkin değildir. Zîrâ ârif ve onun hâli bu ağ ile avlanamaz; ve sahîh ve müstakîm olsa dahi, bu ava, o ağlar ile yetişmek mümkin olmaz. İmdi ârif, müdrekinin idrâki emrinde muhtârdır. Bir kimsenin onu idrak etmesi, ancak ârifin ihtiyârıyla kābil olur. Nitekim sen sayd için mirsada oturdun. O sayd senin niyetini ve hîleni görür. O muhtardır. Onun geçeceği yollar senin tuzak kurduğun yola münhasır değildir. O senin mersadından geçmeyip yolların birinden geçer. Allah'ın arzı vâsi'dir. (...) Kâfir yedi mi'delik kadar taâm yer. Bîhaber olan ferrâşın (Pervâne'nin) ihtiyâr-kerdesi bulunan bu eşek sıpası şahıs dahi yedi mi'delik kadar yer. Eğer bir mi'delik kadar yemiş olsa idi, yetmiş mi'delik kadar yemiş olurdu. Mahbûb cinsinden olan her şey mahbûb olduğu gibi, mebgûz cinsinden olan her şey dahi mebgûzdür. Ve eğer ferrâş (Pervâne) burada olsa idi ben onun nezdine gidip nasîhat eyler idim ve onu teb'îd ve tard etmedikçe onun yanından çıkmaz idim. Zîrâ dînini ve kalbini ve ruhunu ve aklını ifsâd eder. Keşke şürb-i hamr ve muğanniye câriyeler ile meşgûl olmak gibi fesâdâta mütemâyil olsaydı da sâhib-i inâyetin inâyâtına muttasıl olduğu vakit bu fesâdât salâha münkalib olsa idi. Velâkin o, hâneyi seccâdeler ile doldurdu. Ne ola idi ki, sen o şahsı seccâdeye sarıp yaksa idin de, Pervâne ondan ve onun şerrinden halâs olsa idi. Zîrâ onun i'tikādını sâhib-i inâyetten ifsâd eder ve o sâhib-i inâyetin kudûmunda gözüyle işaret edip onu ta'yîb eyler. ferrâş (Pervâne) ise sükût edip nefsini helâk eder ve onu tesbîhât ve evrâd ve ed'iye ile avladı. (...) Hak Teâlâ mazlûmları bunlar gibi yol kesicilerden ve tarîk-ı Hak mânî'lerinden halâs etsin!
Bu beyânât-ı aliyye bu beyt-i şerîfin îzâhı makâmında olduğundan dîğer îzâha hâcet yoktur.
473. Fakat pervâne gibi ateşe koş! Ondan bir kese dikme ve pâk oyna!
"Kîse ber çîzî dûhten", "bir şeyden fâide ümîd etmek"ten kinâyedir (Ba-hâr-ı Acem). Binâenaleyh كيسه ز آن بر مدوز "tarîk-ı Hak'ta reîs ve efendi olmak niyetiyle çalışmaktan fâide me'mûl etme!" demek olur. Ba'zı nüshalar-da كيسه زر بر مدوز vâki'dir. "Altın kesesi dikme!" demektir. Bu da "menfaat me'mûl etmek" ma'nâsınadır. "Pâk-bâz", "temiz oyna" demek olup, "garazsız hizmet et" demek olur. "Ateş"ten murâd, aşk-ı ilâhîdir. Ya'ni, "Ey eski kurt, nefsin hazzına âit niyetlerden vazgeç de pervâne gibi aşk-ı ilâhî ateşine koş! Tarîk-ı Hak'ta baş ve efendi ve mürşid olmak sevdâsıyla çalışmaktan fâide ümîd etme! Garaz-ı nefsânîden temiz olarak hizmet et!" Ankaravî hazretleri bu beyt-i şerîfin şerhinde şu kıssayı nakil buyurur:
“Bâyezîd-i Bestâmî (k.s.) ibtidâ-yi sülûklerinde iki defa hacca gitmiş. Bir gün birisi demiş ki: "Ey Bâyezîd, ne saâdettir ki sana böyle kemâl-i hulûs ve takvâ ile haccetmek müyesser oldu." Cenâb-ı Bâyezîd'in nefsi bu hitâbdan haz ve zevk duymuş ve o kimseye demiş ki: "Gel bu benîm iki haccımı sana iki akçeye satayım, alır mısın?" O kimse de muvâfakat edip iki akçe vermiş ve Hz. Bâyezîd o iki akçe ile ekmek alıp köpeklere doğramış ve bu sûretle nefsinin hazzını berbâd etmiştir.”
474. Kuvveti bırak zârîliği tut! Ey fakîr, rahmet bir zârın tarafına gelir.
"Zâr", burada "zayıf ve miskîn" ma'nâsınadır. Ya'ni, kuvveti ve izzet-i nefsi bırak da zayıflığı ve miskinliği ihtiyâr et! Ey Hakk'ın rahmetine muhtaç olan insan, bu rahmet-i ilâhiyye bir zayıfın ve miskînin tarafına gelir. Nitekim insanların merhameti bile bir fakîr ve miskîn hakkında mebzûl olur.
475. Teşne olan muztarrın zârîliği ma'nevîdir. Yalan olan soğuk zârîlik gavînin lâyıkıdır.
Ya'ni, vuslat-ı Hakk'a susamış olan âşık ile muztar bir kimsenin za'f ve meskeneti ma'nevîdir, sûrette görünmez; ve onun bâtınındaki bu meskenete nâs muttali' olmaz. Fakat içinde varlık ve benlik da'vâsı olduğu hâlde nâsa gösteriş olmak üzere yapılan soğuk ve yalan meskenet ve tevâzu' gavînin ve bâtını azgın olan kimsenin lâyıkıdır.
476. Yûsuf'un kardeşlerinin giryesi hîledir. Zîrâ onların içi hasedden pür-illettir.
Nitekim Yûsuf (a.s.)ın kardeşlerinin babaları Ya'küb (a.s.)a karşı ağlamaları ve münkesirü'l-kalb görünmeleri hîledir ve riyâdır. Zîrâ onların kalbleri ve bâtınları hasedden dolayı illetle ve maraz-ı ma'nevî ile doludur.
O A'râbînin hikâyesidir ki, onun köpeği açlıktan ölüyor idi, halbuki onun dağarcığı ekmek dolu idi; ve köpek üzerine nevha ederdi ve şiir söylerdi ve başını ve yüzünü döğerdi; ve köpeğe dağarcıktan bir lokma vermek dirîğ gelirdi
Bu kıssa riyâkârlıkla ağlamanın nümûnesidir. Nitekim Arab'ın birisinin dağarcığı ekmekle dolu olduğu hâlde köpeği açlıktan ölüyordu; ve Arab köpeğin bu hâline teessüf edip zâhiren bağırıp çağırıp ağlıyordu. Bununla beraber köpeğe bir lokma ekmek vermekte acıyor ve onu zıyâ' addediyor idi.
477. O bir köpek uluyor idi ve o Arab da ağlayıcı idi. Göz yaşı dökerdi ve "Ey küreb!" derdi.
"Kürebi", gam ve gussa ma'nâsına olan, "kürbet"in cem'idir. Ya'ni, Arab'ın köpeği açlıktan ölüyor ve Arab da feryâd edip ağlıyor ve: "Ey gam ve gussalar, neredesiniz?" diyor idi. Ya'ni, vuslat-ı Hakk'a susamış olan âşık ile muztar bir kimsenin za'f ve meskeneti ma'nevîdir, sûrette görünmez; ve onun bâtınındaki bu meskenete nâs muttali' olmaz. Fakat içinde varlık ve benlik da'vâsı olduğu hâlde nâsa gösteriş olmak üzere yapılan soğuk ve yalan meskenet ve tevâzu' gavînin ve bâtını azgın olan kimsenin lâyıkıdır.
478. Bir suâlci geçti ve "Bu ağlama nedir? Senin feryadın ve nâlânlığın kimin içindir?" dedi.
"Zâr", burada giryân ve nâlân ma'nâsına olup âhirindeki "yâ" masdariyyettir; “zârî”, nâlânlık demek olur.
479. Dedi: "Mülkümde iyi huylu bir köpek var idi. İşte o yol ortasında uluyor."
480. "Gündüz avcım ve gece bekçim idi. Keskin gözlü ve av tutucu ve hırsız kovucu idi."
481. Dedi: "Onun marazı nedir? Yara mı yemiştir? Dedi: "Köpek açlığı onu zayıf etmiştir."
482. Dedi: "Bu zahmete ve hırsa sabr et! Sabredicilere Hakk'ın fazlı ve bağışlar."
"Haraz”, ölüme müncer olan hastalık demektir. Suâlci, köpek sahibine dedi: "Böyle sadık bir köpeğin ziyâ'ı zahmetine ve onun ölüme müncer olan hastalığına sabret. Zîrâ Hak Teâlâ'nın fazl ve inâyeti sabreden kimselere ecir ve mükâfât verir." Ba'zı nüshalarda "haraz" yerine "maraz" vâki' olmuştur.
483. Ondan sonra ona dedi ki: "Ey hür olan sâlâr, senin elinde bu dolu dağarcık nedir?"
"Sâlâr", reîs ve kabîle reîsi ve sergerde. "Hürr", irâdesine mâlik ve sahib olan kimse ki, “esîr”in zıddıdır. "Enbân", koyun ve keçi derisinden yapılan dağarcık. Sualci köpek sahibine bu duâyı ettikten sonra ona dedi ki: "Ey irâdesine mâlik ve serbest olan âilenin reîsi, bu senin elinde dolu olan dağarcıkta ne vardır?"
484. Dedi: “Benim dün geceki ekmeğim ve azığım ve gıdâmdır. Bu bedenin kütü için çekerim.
Köpek sâhibi cevâben dedi: “Dağarcığın içindeki şey benim dün geceden artan ekmeğim ve yiyeceğimdir. Bu bedenimin kütü ve kuvveti olmak için taşıyorum.”
485. Dedi: “O köpeğe niçin ekmek ve azık vermezsin?” Dedi: “Bu hadde kadar muhabbetim ve atâm yoktur.”
Suâlci köpek sâhibine “Mâdemki dağarcığında ekmek vardır, zavallı köpek de açlıktan ölüyor, o hâlde niçin ona ekmek ve yiyecek vermiyorsun?” diye sordu. Köpek sâhibi de cevâben şöyle dedi: “Köpeğe ekmek vererek onu ölümden kurtaracak kadar muhabbetim ve atâ ve ihsânım yoktur; ve bu derece ileriye gidemem.”
486. “Yolda parasız ekmek ele girmez. Fakat iki gözün suyu bedâvadır.”
“Zîrâ eğer köpeğe elimdeki ekmeği verir isem bana yiyecek kalmaz ve yolda tekrar ekmek satın almak îcâb eder. Binâenaleyh para verip ekmek almaktan ise bedâva olan göz yaşını döküp köpeğin ölümüne ağlamak daha münâsibdir.”
487. Dedi: "Ey hava ile dolu olan tulum, toprak başına! Ki senin indinde ekmek parçası göz yaşından daha iyidir!"
"Hâk ber ser kerden", mâtem tutmaktan kinâyedir. "Meşk”, tulum demektir. "Leb-i nân", ekmek parçasından kinâyedir (Bahâr-ı Acem). "Pür bâd-ı meşk", boş tulumdan kinâyedir. Suâlci köpek sahibine dedi: "Ey boş tulum ve ma'nâsız insan, başına toprak saç ve mâtem tut ki, senin indinde ekmek parçası kıymet-i ma'neviyyeyi hâiz olan göz yaşından daha makbûldür."
488. "Göz yaşı kandır ve gam sebebiyle bir su olmuştur. Toprak beyhûde kana değmez!"
“Toprak”tan murâd, ekmektir. “Bîhude”, “bîhûde”nin muhaffefidir, “hûn-ı bîhude”, boş yere akıtılan kan demektir. Ya’nî, “Göz yaşının aslı vücûd-ı beşerde deverân eden kandır ki, gamın şiddeti sebebiyle suya mübeddel olmuştur. Binâenaleyh hadd-i zâtında toprak unsurundan mütehassıl olan ekmek hayât-ı beşerin devâmına sebeb olan kanın boş yere akıtılmasına değmez. Ekmek fedâ olunur da kan fedâ olunmaz.” Tabâbet-i atîkada hayât-ı insânînin muhâfazası için altı asıl zikrolunmuştur ki, bunlara “sitte-i zarûriyye” derler. Bunlardan birisi de ağrâz-ı nefsâniyyenin muhâfaza-i i’tidâlidir. Zîrâ gazab ve ferah ve havf ve gam ve hacâlet ve nedâmet gibi ağrâz-ı nefsâniyyeden her birinin şiddeti deverân-ı deme pek büyük bir te’sîr icrâ eder. Hattâ bu esbâb pek şedîd olursa felç ve nüzûl ve ölüm gibi mühlik netîceler verir. Meselâ insan şiddet-i teessürden ağlar, kanın suyu gözden akmağa başlar ve kan bozulur ve hattâ çok ağlamadan göze kanın kendisi hücûm eder ve gözden yaş yerine kan gelmeğe başlar. Nitekim “O kadar ağladım ki gözümden kanlı yaşlar aktı” sözü şâirler ve âşıklar arasında bir darb-ı mesel hükmüne girmiştir.
489. O kendi küllünü İblîs gibi hakîr etti. Bu küllün bir cüz’ü hasîsin gayrı olmaz.
“Küll”den murâd, vücûd-ı izâfîdir. Bu vücûd-ı izâfînin hor ve hakîr olması onun hodbinliği sebebiyledir. Nitekim İblîs dahi kendisini hodbinlikten dolayı hakîr ve zelîl etmiştir. Şimdi bir kimse hodbinliği sebebiyle kendi vücûd-ı izâfîsini küllen ve tamâmen hakîr edince onun cüz’leri mesâbesindeki düşünceleri de alçak ve hasîs şeylerden ibâret olur.
490. “Ben o kimsenin gulâmıyım ki, vücûdunu fazllar ve cûd sâhibi olan sultandan başkasına satmaz.”
“Bâ-efdâl”de “bâ”, tahsîs içindir. Sultân Veled hazretleri bu beyt-i şerîfde “sultân”dan murâd, veliyy-i kâmildir buyururlar. Zîrâ insân-ı kâmil Hakk’ın halîfesi ve nâibidir; ve nâkıs insânların Hak ile kendi aralarındaki hicâbât-ı mevhûmeyi ref’ ve izâle husûsunda efdâl ve cûd sâhibidir. Ya’nî, “O kimsenin kölesi olurum ki, o kimse vücûd-ı izâfîsini ve mevhûm olan varlığını fazllar ve cûd ve kerem sâhibi olan sultandan ya’nî halîfe-i Hak olan insân-ı kâ- "Toprak"tan murâd, ekmektir. "Bîhude", "bîhûde"nin muhaffefidir, “hûn-ı bîhude”, boş yere akıtılan kan demektir. Ya'ni, "Göz yaşının aslı vücûd-ı beşerde deverân eden kandır ki, gamın şiddeti sebebiyle suya mübeddel olmuştur. Binâenaleyh hadd-i zâtında toprak unsurundan mütehassıl olan ekmek hayât-ı beşerin devamına sebeb olan kanın boş yere akıtılmasına değmez. Ekmek fedâ olunur da kan fedâ olunmaz." Tabâbet-i atîkada hayât-ı insânînin muhafazası için altı asıl zikrolunmuştur ki, bunlara "sitte-i zarûriyye" derler. Bunlardan birisi de ağrâz-ı nefsâniyyenin muhafaza-i i'tidâlidir. Zîrâ gazab ve ferah ve havf ve gam ve hacâlet ve nedâmet gibi ağrâz-ı nefsâniyyeden her birinin şiddeti deverân-ı deme pek büyük bir te'sîr icrâ eder. Hatta bu esbâb pek şedîd olursa felç ve nüzûl ve ölüm gibi mühlik netîceler verir. Meselâ insan şiddet-i teessürden ağlar, kanın suyu gözden akmağa başlar ve kan bozulur ve hattâ çok ağlamadan göze kanın kendisi hücûm eder ve gözden yaş yerine kan gelmeğe başlar. Nitekim "O kadar ağladım ki gözümden kanlı yaşlar aktı" sözü şairler ve âşıklar arasında bir darb-ı mesel hükmüne girmiştir.
491. Ağladığı vakit asumân ağlayıcı olur. İnlediği vakit felek "Ya Rab!" deyici olur.
Böyle bir kimse ağladığı vakit onunla beraber gökler, ya'ni ehl-i semâvât da ağlar ve inlediği vakit feleğin sâkinleri olan melâike dahi "Yâ Rab, bu ku- luna merhamet et!" diye Hakk'a niyâz ederler. Zîrâ bu kulun ağlaması ve in- lemesi aşk-ı ilâhîdendir, Hakk'ın mâsivâsı için değildir.
492. "Ben himmete tapıcı olan bakırın kölesiyim ki, o kimyadan başkasına in- kisar getirmez."
"Mis", bakır demek olup bundan murâd insân-ı nâkısdır; ve "himmet-pe- rest" olmaktan murâd ulüvv-i himmet sahibi olan kimsedir. Nitekim Hz. Pîr Fîh-i Mâ Fîh'in 18. faslında şöyle buyururlar: "Hak Teâlâ size matlûbunuzu ihsân eder ve himmetinizin eriştiği makāmı atâ kılar. Zîrâ الطير يطير بجناحيه والمؤمن يطير بهمته ya'ni, "Kuş kanatlarıyla ve mü'min himmetiyle uçar". Ve Mesnevî-i Şerîf'in VI. cildinde de şöyle buyururlar:
"Kuş yuvaya kadar kanadıyla uçar. Ey insanlar, âdemin kanadı himmet- tir. Bir âşık ki hayra ve şerre bulaşmıştır, hayra ve şerre bakma, sen himme- te bak!"
"Kimyâ"dan murâd, nâib-i Hak olan insân-ı kâmildir. Ya'ni, "Ben ulüvv-i himmet sahibi olan insân-ı nâkısın ve müridin kölesiyim ki, o mü- rîd bakırı altın yapan kimyâ ve iksîr mesâbesinde olan insân-ı kâmilden başkasına arz-ı meskenet etmez ve ancak ona serfürû eder; ve kendi var- lığı ve irâdesini bu âlem-i keserâtta onun varlığı ve irâdesi muvâcehesinde hiç görür. Zîrâ o mürîdin bu inkisân ve meskeneti Hakk'a vusûl-i himme- tinden nâşî olur." milden başkasına satmaz ve fedâ etmez." Ankaravî hazretleri "sultân"dan murâd, Hak'tır buyururlar.
493. Münkesir duâya el kaldırsa fazl-ı Hudâ münkesir tarafına uçar.
Böyle bir münkesirü'l-kalb olan mürîd duâya el kaldırsa, Hudâ'nın fazl ve inâyeti o mürîd-i münkesir tarafına uçar ve koşar.
494. Eğer sana bir dar kapıdan kurtulmak lâzım ise ey kardeş, teemmülsüz ateşe git!
“Çâh-ı teng”den murâd, dünyâ-yı süflîdir. “Azer”, ateş demektir. Ya'ni, “Eğer sana dar kapı mesâbesinde olan bu dünyâ-yı süflîden kurtulmak lâzım ise ey birâder, insân-ı kâmilin tertîb ettiği riyâzet ve mücâhede ateşi üzerine git! Acabâ netîcesi ne olur diye hiç düşünme! Bu riyâzet ve mücâhede ateşi ile öldürdüğün hayât-ı hayvâniyye yerine hayât-ı ebediyye-i insâniyye kâim olacağına hiç şübhe etme!”
495. Hakk'ın mekrini gör ve kendi mekrini bırak! Ey kimse, onun mekrinden mekkârların mekri hacildir.
وَاللَّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ (Âl-i İmrân, 3/54) Ya'ni “Allah Teâlâ mekredicilerin hayırlısıdır” âyet-i kerîmesi mûcibince kulları hakkında hayırlı olan mekrini gör ve kendinin şarapla âlûde olan mekrini bırak! Ey mekre mütemâyil olan kimse, Hakk'ın mekri müvâcehesinde bütün mekredicilerin mekri hacildir ve mağlûbdur.
496. Vaktâki senin mekrın Rabbinin mekrinin fânîsi oldu, çok acîb bir pusu açarsın.
“Kemîn”, pusu ve av mahalli ma'nâsınadır. Ya'ni, ey mekredici kimse, senin mekrın Hak Teâlâ hazretlerinin mekrinde fânî olduğu vakit sen kendine çok acîb bir av mahalli açarsın.
497. Ki o pusunun kemînesi bekā olur. Ebede kadar urûc ve irtikādadır.
Ya'ni, öyle bir av mahalli açarsın ki, o av mahallinin fakîri ve aşağısı bekā ya'ni hayât-ı ebedî olur; ve vücûd-ı Hak'la bâkî olursun, o bekā ebede kadar urûc ve terakkîdedir. Zîrâ sen vücûd-ı Hak'la bâkî oldukça tecelliyât-ı bî-nihâye-i Hak ile beraber olursun ki, bunun zevki yazmak ve söylemek ile anlaşılabilir bir şey değildir. Onun beyânındadır ki hiçbir kötü göz, âdem için kendinin makbûlü olan gözü kadar mühlik değildir. Meğer ki nûr-ı Hak ile onun gözü mübeddel olmuş ola ve onun kendiliği kendiliksiz olmuş ola. Nitekim "Benim ile işitir ve benim ile görür" buyrulmuştur
"Çeşm-i bed", nazarı değen gözdür ki insanı helâk eder. Nitekim hadîs-i şerîfde أن العين تدخل الرجل القبر و الجمل القدر ya'ni "Kötü göz insanı kabre ve deveyi kazana koyar" buyrulmuştur. Ve yine bir hadîs-i şerîfde de لو كان شئ يسبق القضاء لسبقته العين ya'ni "Kazâ-yı ilâhîyi geçen bir şey olsa idi, kötü göz geçer idi" buyrulur. Ya'ni kötü göz adam için mühlik ve müessirdir. Fakat onun kendisini beğenerek kendisine nazar etmesi başkalarının kötü gözlerinden daha mühlik ve müessirdir; ve her bir adamda böyle bir nazar vardır. Ancak Hak Teâlâ hazretlerinin nûruyla onun hodbin olan nazarı değişen kimseler müstesnâdır. Onların nazarları kendilerine zâhir olan Hak'tır; ve onlar kendiliklerinden kurtulmuş ve kendiliksiz olmuşlardır. Nitekim hadîs-i kudsîde اذا احببت كنت له سمعا و بصرا ولسانا . . . الخ Ya'ni "Ben bir kulumu sevdiğim vakit onun sem'i ve basarı ve lisânı ilh... ben olurum" buyrulmuştur.
498. Sen tavus kanadını görme ve ayağını gör, tâ ki kötü göz sana pusu açmaya!
Ya'ni, öyle bir av mahalli açarsın ki, o av mahallinin fakîri ve aşağısı bekā ya'ni hayât-ı ebedî olur; ve vücûd-ı Hak'la bâkî olursun, o bekā ebede kadar urûc ve terakkîdedir. Zîrâ sen vücûd-ı Hak'la bâkî oldukça tecelliyât-ı bî-nihâye-i Hak ile beraber olursun ki, bunun zevki yazmak ve söylemek ile anlaşılabilir bir şey değildir.
Onun beyânındadır ki hiçbir kötü göz, âdem için kendinin makbûlü olan gözü kadar mühlik değildir. Meğer ki nûr-ı Hak ile onun gözü mübeddel olmuş ola ve onun kendiliği kendiliksiz olmuş ola. Nitekim "Benim ile işitir ve benim ile görür" buyrulmuştur
"Çeşm-i bed", nazarı değen gözdür ki insanı helâk eder. Nitekim hadîs-i şerîfde أن العين تدخل الرجل القبر و الجمل القدر ya'ni "Kötü göz insanı kabre ve deveyi kazana koyar" buyrulmuştur. Ve yine bir hadîs-i şerîfde de لو كان شئ يسبق القضاء لسبقته العين ya'ni "Kazâ-yı ilâhîyi geçen bir şey olsa idi, kötü göz geçer idi" buyrulur. Ya'ni kötü göz adam için mühlik ve müessirdir. Fakat onun kendisini beğenerek kendisine nazar etmesi başkalarının kötü gözlerinden daha mühlik ve müessirdir; ve her bir adamda böyle bir nazar vardır. Ancak Hak Teâlâ hazretlerinin nûruyla onun hodbin olan nazarı değişen kimseler müstesnâdır. Onların nazarları kendilerine zâhir olan Hak'tır; ve onlar kendiliklerinden kurtulmuş ve kendiliksiz olmuşlardır. Nitekim hadîs-i kudsîde اذا احببت كنت له سمعا و بصرا ولسانا . . . الخ Ya'ni "Ben bir kulumu sevdiğim vakit onun sem'i ve basarı ve lisânı ilh... ben olurum" buyrulmuştur.
499. Zîra kötü gözlerden dağ kayar. Kur'ân'dan "Yüzlikūne"yi oku, bil.
Bu beyt-i şerîfde sûre-i Nun'da vaki وَإِن يَكَادُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَيُزْلِقُونَكَ بِأَبْصَارِهِمْ لَمَّا سَمِعُوا الذِّكْرَ وَيَقُولُونَ إِنَّهُ لَمَجْنُونٌ (Kalem, 68/51) ya'ni "Ve küfredenler Kur'ân'ı dinledikleri vakit az kaldı ki kötü gözleriyle seni kaydırsınlar; ve onlar [o] muhakkak delidir, derler" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu âyet-i kerîmenin sebeb-i nüzülü hakkında müfessirler derler ki: Benî-Esed kabîlesinde nazarları müessir olan adamlar var idi. İstedikleri vakit bir kimseye nazar değdirip helâk ederlerdi. Küffâr Peygamber (a.s.)a onlardan birisini bulup getirdiler. O kimse de Resûl-i Ekrem Efendimiz'e kötü gözle nazar etti. Bu te'sîr ile Server-i âlem Efendimiz'in mübarek ayakları kaydı, az kaldı yere düşecek idiler. Bir sebeb-i zâhirî olmaksızın bu kaymanın neden ileri geldiğini düşündüler. Bu âyet-i kerîme nâzil oldu.
Ba'zı maddî düşünenler nazar değmesinin hurâfâttan ibaret olduğunu iddiâ ederler. Fakat düşünmezler ki, bugün şarkta ve garbda "manyetizma" dedikleri bir hâl vardır ki, birisi diğer birinin gözlerine bakarak onu uyutur; ve bu uyku esnasında nâimden garîb ve acîb ahvâl zuhûr eder. Biz bu ahvâli gözlerimiz ile müteaddid def'alar müşâhede ettik. İşte bu hâl ile sâbit olur ki, insanın nazarında bir te'sîr-i acîb ve garîb vardır. Nazar değmek dahi bu te'sîr-i acîbin bir nev'idir. Bunu inkâr etmek meydanda olan manyetizma hadisesini inkâr etmek demek olur. İşte sebeb-i mâddîsi meçhul olan bu ma'nevî te'sîri yine ma'nevî bir vâsıta olan bu âyet-i kerîmenin tilâvetiyle def' ederler.
Fakîr zannederim ki, ba'zı kimseler tarafından çocukların başlarına salkım saçak astıkları nazar takımları böyle nazarı müessir olan kimselerin ilk kötü nazarları bu çirkin nazar takımına mün'atıf olup çocuğa te'sîri olamamak mülâhazasına müstenid olsa gerektir. Ma'lûmdur ki, tâvus kuşunun kanatları gayet süslü ve parlaktır, fakat ayakları çirkindir. Bu beyt-i şerîfde insanın nefsinde olan zâhirî hünerler ve ma'rifetler tâvusun kanadına ve bâtınında olan kötü sıfatlar tâvusun çirkin olan ayağına teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni, "Ey kimse, tâvusun kanadı gibi parlak görünen zâhirî hünerlerine bakıp mağrur olma! Bu hayât-ı dünyeviy-yede seni yürüten rûh-i hayvânî ayağının ve nefsânî sıfatlarının çirkinliğine bak, tâ ki senin kendi kötü nazarın sana karşı düşmanlık pususu kurup seni helâk etmesin!"
500. Dağ gibi olan Ahmed çamursuz yağmursuz yol ortasında nazardan kaydı.
Ya'ni, cism-i mübâreki dağ gibi metîn olan Ahmed (s.a.v.) Efendimiz çamur ve yağmur olmadığı ve başka bir sebeb-i zâhirî de bulunmadığı hâlde yürürken yol ortasında kötü nazardan kaydı ve az kaldı düşecek idi.
501. "Bu kayma nedendir? Ben bu hâlin boş olduğunu zannetmem!" diye taaccübde kaldı.
Ya'ni, Resûl-i Ekrem Efendimiz kendi kendilerine düşünüp buyurdular ki: "Acabâ, bu sebebsiz olarak kayma nedendir? Ben bunun ma'nâsız ve boş olduğunu zannetmem!"
502. Nihayet âyet geldi ve "O sana cenkte kötü gözden erişti" diye âgâh etti.
Nihâyet yukarıda zikrolunan nazar âyeti nâzil oldu; ve bu âyet-i kerîme "Bu kayma sana küffâr ile vâki' olan muhalefet ve nizâda kötü gözden erişti" diye haber verdi.
503. Eğer senden başkası olaydı, derhal yok olurdu. Çeşmin saydı ve ifnânın suhresi olurdu.
"Lâ-şüden", yok olmak; "suhre", burada "zebûn ve mağlûb" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey resûlüm, bu kötü nazar senden başkasına vâki' olaydı derhal yok olurdu, ve o kötü gözden avlanmış ve ifnâ ve ihlâkin zebûnu ve mağlûbu olurdu. Senin cism-i şerîfinin metânetine karşı ancak bu kadar cüz'î bir te'sîr olabildi." Ba'zı nüshalarda "gayr ez tü" yerine "gayr-i tü” vâki'dir.
504. Lakin etek çekici olan benim ismetim geldi. Ve bu ki kaydın, o nişan için idi.
"İsmet", hıfz ve men' etmek; "dâmen keşten", bir şeyden uzaklaştırmaktan kinâyedir (Bahâr-ı Acem). Bu beyt-i şerîfde وَاللَّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ (Mâide, 5/67) ya'ni "Allah seni nâsdan hıfzeder" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'ni, "Benim seni kötü nazarlardan uzaklaştırıcı olan hıfzım geldi. Senin bu nazardan böyle kayman o nazarların âlem-i keserâtta mevcûd olduğuna bir nişân ve alâmet olmak için idi."
505. Bir ibret tut, o dağa nazar et! Ey saman çöpünden aşağı olan kimse, kendi yaprağını arz etme!
Bu beyt-i şerîf Hz. Pîr lisânındandır. "Ey sâlik, dağ gibi metîn olan Resûl-i Ekrem hazretlerinin vücûd-ı saâdetlerine bak da ibret al! Senin vücûdun bir saman çöpü gibi gāyet metânetsiz ve dayanıksızdır. Binâenaleyh ben böyle nazarlara tahammül edebilirim deyip de bir yaprak mesâbesinde olan kendinin kendiliğini meydâna koyma! Zîrâ hafif bir rüzgâra bile tahammül edemezsin."
تفسير وَ إِنْ يَكادُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَيُزْلِقُونَكَ بِأَبْصَارِهِمْ وَإِن يَكَادُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَيُزْلِقُونَكَ بِأَبْصَارِهِمْ âyet-i kerîmesinin tefsîri
506. Yâ Resûlallah, o meclisden kimseler vardır ki, akbabalar üzerine kötü gözden vururlar.
"Nâdî", halkın meşveret için toplandıkları mahalle ve meclis ma'nâsına olup cem'i "nevâdî" gelir. "Kerges", akbaba dedikleri büyük kuş. Cenâb-ı Pîr bu âyet-i kerîmeyi tefsîren lisân-ı Hak'la hitâb edip buyururlar ki: Yâ Resûlallah, küffârın meşveret için toplandığı mahal ve meclisde öyle kimseler vardır ki, havada uçan akbaba kuşu üzerine kötü göz tarafından darbeler vururlar." Ba'zı nüshalarda “nâdî" yerine “vâdî" vâki'dir. "İsmet", hıfz ve men' etmek; "dâmen keşten", bir şeyden uzaklaştırmak-tan kinâyedir (Bahâr-ı Acem). Bu beyt-i şerîfde وَاللَّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ (Mâide, 5/67) ya'ni "Allah seni nâsdan hıfzeder" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'ni, "Benim seni kötü nazarlardan uzaklaştırıcı olan hıfzım geldi. Senin bu nazardan böyle kayman o nazarların âlem-i keserâtta mevcûd olduğuna bir nişân ve alâmet olmak için idi."
507. Onların nazarından bağıran aslanın kellesi yarılır. Hatta o aslan enîn eder.
O kimselerin kötü nazarından kükreyip bağıran aslanın kellesi yarılır. Hattâ o aslan inlemeye başlar. "Gurîn", "gurîden ve gurrîden" masdarındandır. Feryâd etmek ve yüksek sadâ çıkarmak demektir. "in" (ن) edât-ı nisbettir. "Gurîn", "yüksek âvazlı" demek olur.
508. Ölüm gibi deve üzerine göz bırakır. Ondan sonra arkasına gulâm gönderir.
"Hımâm”, ölüm ve sıtma ma'nâsınadır. Ya'ni, gözünde nazar değdirmek hassası olan kimse, bir deveye o kötü gözle ölüm veyâ sıtma gibi bir nazar bırakır. Onun öleceğinden emîn olduğu için arkadan da kölesini gönderir de der:
509. Ki, "Git, o devenin yağından satın al!" O deveyi yolda sakat görür.
"Sekat", düşmek ve titremek; ve "sakt", dört ayaklı hayvanın ölmesi demektir. İkinci mısrâ'ın vezni "sekat" okunduğu takdirde doğru olduğuna göre "düşmek" ma'nâsınadır. Ya'ni, kötü nazar sahibi: "Git, o devenin yağından satın al!" diye kölesini gönderince, o köle dahi efendisinin emrine tebean gider ve yolda deveyi düşmüş ve can çekişir bir hâlde görür.
510. O bir devenin başı kesilmiş ki, o koşuda at ile beraberlik ederdi.
[510] "Tek", koşma; "mirî", bir kimse ile mertebede beraberlik etmek ve beraber olmak demektir. Ya'ni, nazar değen deve yolda düşer ve sahibi de devenin hayatından ümîdini kestiği için onun başını keser, arkadan gelen köle o devenin marazdan başı kesilmiş bir hâlde olduğunu görür ki, o deve bu nazarı yemezden evvel koşuda ve yarışta at ile beraberlik ve müsabaka ederdi.
511. Zîrâ hasedden ve kötü gözden hiç şübhesiz felek seyrini ve dönüşünü çevirir.
“Felek”, gök ma’nâsına geldiği gibi Kâmûs’un beyânına göre her şeyin müstedâr ve mu’zamına da denir. Denizin çalkalanan dalgası ve rüzgârın tahrîk ettiği büyük su ve sahrâdaki kum tepesi ma’nâlarına da gelir. Burada “gök” ma’nâsı münâsib görünmez. Zîrâ kötü gözün ve hasedin ulviyâtta te’sîri yoktur ve ecrâm-ı semâviyyenin harekâtı bu sebeb ile tebeddül etmez. Meselâ ayın harekâtı hased ve kötü göz ile bozulmaz. Binâenaleyh “felek”ten murâd, âlem-i süflîyi muhît olan şuûnât ve ahvâl-i muhtelife dalgalarıdır ki, bunlar birtakım esbâb-ı zâhiriyyedir. Meselâ rûh-i hayvânî bu âlem-i süflînin bir feleğidir. “Kötü göz”ün kazâ-yı ilâhî ile bu feleğin ahvâlinden bir hâline te’sîri olabilir; ve bir insan veyâ hayvan nazar ile ölebilir. Nitekim yukarıdaki beyitlerde beyân buyruldu. Ve kezâ riyâset ve hükûmet dahi bu âlem-i süflînin bir feleğidir; ve servet ve sâmân dahi bir felektir. Bunların kendi hallerindeki seyri ve dönüşü hiç şübhesiz hasedden ve kötü gözden inkılâb edebilir. Riyâset esârete ve servet ve sâmân fakra mübeddel olur.
512. Su gizlidir ve dolap aşikardır. Fakat dönüşte işin aslı su olur.
Bu beyt-i şerîfde esbâb-ı zâhiriyye dolaba ve zâhirî göz ile görülmeyen hased ve kötü göz dahi bu dolabı döndüren suya teşbîh buyrulmuştur. Ma'lûmdur ki, kötü gözün menba'ı sıfât-ı nefsâniyyeden olan haseddir; ve "hased" lügatte bir kimsenin ni'metinin izâlesini temennî etmek demektir. Bir kimsenin bâtınında böyle bir temennî hâsıl olmadıkça onun bir şeye fenâ göz ile nazar etmesi vâki' olmaz. Binâenaleyh hased ile sû-i nazar gizlidir ve bunların çevirdiği esbâb dolabı ise meydandadır. Ya'ni, "Su mesâbesinde olan hased ve fenâ nazar gizlidir ve dolap mesâbesinde olan esbâb âşikârdır. Fakat bu esbâb dolabını mu'tâd olan devrinden tahvîl eden hased ve fenâ nazardır."
513. Kötü gözün ilâcı iyi göz oldu. Kötü gözü tekmesi altında yok eder.
“İyi göz”den murâd, insân-ı kâmilin nazarıdır. Ya’ni, kötü gözün menba’ı haseddir ve hased sıfât-ı nefsâniyyedendir. İnsân-ı kâmil ise latîf olan nazar-ı müessiri ile nefsin sıfatlarını mahv ve izâle eder. Ve bir kimseden hased sıfatı zâil olduğu vakit onda bu sıfatın muktezâsı olan kötü göz dahi kalmaz. Binâenaleyh insân-ı kâmilin iyi nazarı bu kötü nazarı tekmesi altında yok etmiş olur. "Felek", gök ma'nâsına geldiği gibi Kāmûs'un beyânına göre her şeyin müstedâr ve mu'zamına da denir. Denizin çalkalanan dalgası ve rüzgârın tahrîk ettiği büyük su ve sahrâdaki kum tepesi ma'nâlarına da gelir. Burada “gök" ma'nâsı münasib görünmez. Zîrâ kötü gözün ve hasedin ulviyâtta te'sîri yoktur ve ecrâm-ı semâviyyenin harekâtı bu sebeb ile tebeddül etmez. Meselâ ayın harekâtı hased ve kötü göz ile bozulmaz. Binâenaleyh "felek"ten murâd, âlem-i süfliyi muhît olan şuûnât ve ahvâl-i muhtelife dalgalarıdır ki, bunlar birtakım esbâb-ı zâhiriyyedir. Meselâ rûh-i hayvânî bu âlem-i süflînin bir feleğidir. "Kötü gözün kazâ-yı ilâhî ile bu feleğin ahvâlinden bir hâline te'sîri olabilir; ve bir insan veyâ hayvan nazar ile ölebilir. Nitekim yukarıdaki beyitlerde beyân buyruldu. Ve kezâ riyâset ve hükümet dahi bu âlem-i süflînin bir feleğidir; ve servet ve sâmân dahi bir felektir. Bunların kendi hallerindeki seyri ve dönüşü hiç şübhesiz hasedden ve kötü gözden inkılâb edebilir. Riyâset esârete ve servet ve sâmân fakra mübeddel olur.
514. Rahmet için sebk vardır, o rahmettendir; kötü göz kahr ve la'netin mahsûlüdür.
“Sebk” (سَبَق), lügatte birisinin ilerisine geçmek demektir. Ya'ni rahmet-i ilâhiyye için her şeyin ilerisine geçmek vardır. Nitekim âyet-i kerîmede وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ (A'râf, 7/156) ya'ni "Benim rahmetim her şeyi kaplamıştır" buyrulur. Ve insân-ı kâmilin iyi gözü rahmet cinsinden veyâ cânibindendir. Kötü göz ise kahr-ı ilâhînin ve la'net-i Bârî'nin mahsûlüdür. Binâenaleyh سَبَقَتْ رَحْمَتِي عَلَى غَضَبِي ya'ni "Benim rahmetim gazabımdan ileri geçmiştir" hadîs-i kudsîsi mûcibince insân-ı kâmilin hüsn-i nazarı, elbette nefsânîlerin sû-i nazarını tekmesi altında yok eder. Nitekim III. cildin 1798 numarasına müsâdif olan bir beyt-i şerîfde şöyle buyrulur:
"Hak Teâlâ evliyâyı ondan dolayı yeryüzüne getirdi, tâ ki âlemlere rahmet olsunlar."
Ve rahmet hakkında bu beyt-i şerîfin evvelinde ve onu ta'kîb eden diğer beyitlerde îzâhât-ı müfide vardır.
515. Onun rahmeti onun nıkmeti üzerine galib olur. Ondan dolayı her nebî kendi zıddı üzerine gālib oldu.
Ya'ni, Hakk'ın rahmeti O'nun nıkmeti ve kahrı üzerine gālib olur; ve işte bu galebeden dolayıdır ki âlemlere rahmet olan her peygamber, kendinin zıddı olan ve kahr-ı ilâhînin mazharları bulunan münkirlere galib gelmiştir; ve peygamberlerin vâris-i kâmilleri bulunan evliyâ dahi her asırda kendi zıdlarına galibdir.
516. Zîra o rahmetin neticesidir. Ve onun zıddı olan o kötü huylu kahrın neticesinden olur.
“Netîce”, doğurmak ma'nâsına olan “netec” masdarından müştaktır ve “doğan yavru” ma'nâsınadır. Zîrâ o peygamber ve onun vârisi olan insân-ı kâmil rahmet-i ilâhiyyenin netîcesidir; ve onların zıddı olan o kötü huylu ve sıfât-ı nefsâniyye sahibi olan kimse kahr-ı ilâhînin neticesinden olur. Ma'lûm olsun ki, rahmet iki nevi'dir. Birisi "rahmet-i rahmâniyye" ve dîğeri “rahmet-i rahîmiyye”dir. وَرَحْمَتِي وَسَعَتْ كُلِّ شَيْء (A'râf, 7/156) ya'ni "Benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır" âyet-i kerîmesi mûcibince rahmet-i rahmâniyyeye nazaran her şey merhûmdur; ve bilcümle eşyânın ketm-i ademden zuhûru rahmet-i rahmâniyye ile vâki' olmuştur. Fakat rahmet-i rahîmiyyeye nazaran her şey merhûm değildir. Binâenaleyh enbiyâ ve evliyâ hem rahmet-i rahmâniyyenin ve hem de rahmet-i rahîmiyyenin netîcesidir. Fakat onların zıddı olan münkirler, rahmet-i rahmâniyye ile merhûm iseler de rahmet-i rahîmiyye ile merhûm değildirler. Ve rahmet-i rahmâniyye kahr-ı ilâhîyi ve nıkmet-i rabbânîyi dahi muhîttir. Zîrâ vücûd mahz-ı rahmettir. Nitekim âyet-i kerîmede قَالَ عَذَابِي أَصِيبُ بِهِ مَنْ أَشَاء وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كل شيء (A'râf, 7/156) ya'ni "Ve benim azâbım muhakkak dilediğime isabet eder ve benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır" buyrulur. Zîrâ kendisine azâb isabet eden kimse dahi eşyâdan bir şeydir ve kendisine kahr-ı ilâhî isabet etmiştir. Binâenaleyh bu rahmet-i rahmâniyye ona da şâmildir.
517. Kazın hırsı bir kattır, bu elli kattır. Şehvet hırsı yılan ve mansıb ejderhadır.
Bu beyt-i şerîf yukarıda 396 numarada geçen آمدیم اکنون بتاوس دورنگ کو کند جلوه برای نام و نگ beytine merbûttur. Ya'ni, vücûd-ı beşerde kazın timsâli olan dünya şehveti ve arzularının hırsı bir kattır; ve tâvus misâli olan câh ve riyâset hırsı ise elli kattır. Eğer şehvet-i dünyâ hırsı yılan misâli ise câh ve mansıb bir ejderhâdır ve yılanların en büyüğüdür.
518. Kazın hırsı boğaz ve ferc şehvetindendir. Riyasette yirmi kadar münderiçtir.
Ya'ni, kazın hırsı yemek ve içmekten ve cimâ' etmek şehvetinden ve arzusundan münbaisdir. Riyâsette ise bu hırslar mevcûd olmakla beraber hased ve kibir ve ucüb ve hodperestlik gibi birçok sıfât-ı nefsâniyye daha vardır. Binâenaleyh o tâvusun hırsı kazın hırsından yirmi derece daha fazladır. Bu sebeble hadis-i şerîfde المال حية و الجاه اضر منه ya'ni "Mal yılandır ve câh ondan daha ziyâde zararlıdır" buyrulmuştur. ve sıfât-ı nefsâniyye sahibi olan kimse kahr-ı ilâhînin neticesinden olur. Ma'lûm olsun ki, rahmet iki nevi'dir. Birisi "rahmet-i rahmâniyye" ve dîğeri “rahmet-i rahîmiyye”dir. وَرَحْمَتِي وَسَعَتْ كُلِّ شَيْء (A'râf, 7/156) ya'ni "Benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır" âyet-i kerîmesi mûcibince rahmet-i rahmâniyyeye nazaran her şey merhûmdur; ve bilcümle eşyânın ketm-i ademden zuhûru rahmet-i rahmâniyye ile vâki' olmuştur. Fakat rahmet-i rahîmiyyeye nazaran her şey merhûm değildir. Binâenaleyh enbiyâ ve evliyâ hem rahmet-i rahmâniyyenin ve hem de rahmet-i rahîmiyyenin netîcesidir. Fakat onların zıddı olan münkirler, rahmet-i rahmâniyye ile merhûm iseler de rahmet-i rahîmiyye ile merhûm değildirler. Ve rahmet-i rahmâniyye kahr-ı ilâhîyi ve nıkmet-i rabbânîyi dahi muhîttir. Zîrâ vücûd mahz-ı rahmettir. Nitekim âyet-i kerîmede قَالَ عَذَابِي أَصِيبُ بِهِ مَنْ أَشَاء وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلِّ شَيْء (A'râf, 7/156) ya'ni "Ve benim azâbım muhakkak dilediğime isabet eder ve benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır" buyrulur. Zîrâ kendisine azâb isabet eden kimse dahi eşyâdan bir şeydir ve kendisine kahr-ı ilâhî isabet etmiştir. Binâenaleyh bu rahmet-i rahmâniyye ona da şâmildir.
519. Câhda ulûhiyetten laf vurur. Şirketin tama' edicisi nerede muâf olur?
Câhda ve mansıbda olan bir kimse ulûhiyete mahsûs olan sıfatları benimser; ve ulûhiyete mahsûs olan ma'nâlar ise, kibir ve azamet ve tasarrufda teferrüd ve emrine muhalefet edenleri kahr ve emsâli şeylerdir. Binâenaleyh böyle bir kimse makām-ı riyâsette fiilen ulûhiyetten dem vurmuş olur ve bu fikir ve ef'âliyle ulûhiyetin sıfatlarında ortak olmağa tama' edici bulunur. Allah'ın sıfatlarına iştirak etmek isteyen bir kimse ind-i ilâhîde muâf olur mu? Zîrâ erbâb-ı riyâset, riyâsette kendi cinsinin iştirakini muâf görmediği hâlde Cenâb-ı Hak âciz kullarının kendi sıfât-ı celîlesine iştirâkini muâf görür mü? Nitekim hadis-i kudside الكبرياء ردائي والعظمة شعاری فمن نازعنى فيهما ادخلته ناری و لا ابالی ya'ni "Kibriyâ benim ridâm ve azamet şiârımdır. Kim ki benden onları soyarsa onu hiç çekinmem, nâra idhâl ederim" buyrulur.
520. Âdem'in zellesi karından ve cimâ'dan idi; ve İblîsinki tekebbürden ve câhdan idi.
"Zelle", yürürken ayağı kaymak ve söylerken hatâ etmek ma'nâsınadır. Âdem (a.s.)ın zellesi hakkında I. cildin 1274 [numaralı] beyt-i şerîfinde îzâhât geçti. Ya'ni, Âdem'in zellesi ehl-i tefsîrin kavline göre buğday yemekten ibaret olup bu da hırs-ı şikem yüzünden vâki' oldu. Fakat Hz. Âdem'in buğday yemesi cenâb-ı Havvâ'nın vâsıtasıyla oldu ki, bu da şehvet sebebiyle Hz. Havvâ'ya meyli yüzünden idi. Binâenaleyh Âdem'in zellesinde biri hırs-ı şikem dîğeri hırs-i cimâ' olmak üzere iki nevî hırs müctemi' oldu. Fakat İblîs'in muhalefeti tekebbürden ve câh ve mansıb hırsından vâki' oldu.
521. Şübhesiz o çabuk istiğfâr etti; ve o laîn tövbeden istikbâr etti.
Ya'ni, Adem'in zellesi karın ve ferc hırsından olduğu için o kadar kuvvetli olmadı. Fakat İblîs'in isyânı tekebbürden ve câhdan olduğu için çok kuvvetli oldu. Binâenaleyh Adem bu zayıf olan hırsından derhal rücû' edip istiğfâr etti. قَالاً ربَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ (A'râf, 7/23) ya'ni "Ey bizim Rabbimiz, nefislerimize zulmettik. Ve eğer sen bizi mağfiret etmez ve rahmet eylemez isen biz elbette ziyân edicilerden oluruz" dedi. Nitekim cenâb-ı pîr efendimiz I. cildin 1514 numaralı beytinde buyururlar: ["Adem "Biz nefsimize zulmettik" diye söyledi. O bizim gibi Hakk'ın fiilinden gafil olmadı"]. İblîs ise o kuvvetli olan hırsından geçemedi, istikbâr etti ve Hakk'a karşı nizâ'a cür'et etti. Nitekim Hz. Pîr I. cildin 1513 numaralı beytinde şöyle buyururlar: ["Şeytan "Senin beni azdırman hakkı için" diye söyledi. Alçak şeytan kendisinin fiilini gizledi"] Bu beyitlerin îzâhı ve ma'nâları oralarda geçti.
522. Boğaz ve ferc hırsı dahi kötü damarlılıktır. Fakat mansıb değildir, o işkesteliktir.
Ya'ni, yemek ve içmek ve cimâ' etmek hırsı dahi sıfat-ı hayvaniyet olup insanlığa yakışmayan kötü damarlılıktır. Fakat bu hırs, mansıb hırsı değildir. Bu hırsda acz ve işkestelik vardır. Binâenaleyh bu hırsın sahibi hatâsını çabuk idrâk edip rücû' eder.
523. Eğer o riyasetin kökünü ve dalını tekrar söylersem, diğer bir kitab lazım gelir.
Ya'ni, riyâset ve câh hırsının aslını ve fer'ini tekrar tafsîli ile söyleyecek olsam, bu sürh-ı şerîf kifayet etmez, diğer bir müstakil kitâb olur.
524. Serkeş at için Arab ona "şeytan" ta'bîr etti. Mer'âda kalan bir hayvana değil!
Ya'ni, Arablar harûn ve azgın ata kendi dillerince "şeytan" ta'bîr etti. Bu ta'bîri mer'âda sahibine mutî' olarak otlayan hayvanlar hakkında kullanma ya'ni "Ey bizim Rabbimiz, nefislerimize zulmettik. Ve eğer sen bizi mağfiret etmez ve rahmet eylemez isen biz elbette ziyân edicilerden oluruz" dedi. Nitekim cenâb-ı pîr efendimiz I. cildin 1514 numaralı beytinde buyururlar:
["Adem "Biz nefsimize zulmettik" diye söyledi. O bizim gibi Hakk'ın fiilinden gafil olmadı"]. İblîs ise o kuvvetli olan hırsından geçemedi, istikbâr etti ve Hakk'a karşı nizâ'a cür'et etti. Nitekim Hz. Pîr I. cildin 1513 numaralı beytinde şöyle buyururlar:
["Şeytan "Senin beni azdırman hakkı için" diye söyledi. Alçak şeytan kendisinin fiilini gizledi"] Bu beyitlerin îzâhı ve ma'nâları oralarda geçti.
525. Şeytanet lügatte gerdenkeşlik oldu. Bu sıfat lügatin müstehakkı oldu.
Cenâb-ı Pîr efendimiz şeytanı "şetan" masdarından müştak i'tibâr buyur-muştur. Bu sûrette ma'nâsı gerdenkeşlik, serkeşlik ve inatçılık olur. Bu sıfat ise huzûr-ı Hak'dan kovulmanın müstehakkı oldu. Ba'zıları şeytanı "bu'd" ma'nâsına olan “şütûn”dan almışlardır. Bu sûrette nûn'u aslî olup (فعل) vez-ninde olur. Ba'zıları da "şeyt" (شيط) maddesinden almışlardır, “ihtirâk" ma'nâsınadır. İblîs kuvve-i nâriyyeden mahlûk olduğundan bu maddeden al-malarının sebebi budur. Bu sûrette nûn'u zâid olur. Maahâzâ şeytan mutlakā azgın ve temerrüd sahibine denir (Kāmûs).
526. Sofranın etrafına yüz yiyici sığar; iki riyaset isteyici cihana sığmaz.
Ya'ni, yeme ve içme hırsının kuvvetli olmadığının alâmeti budur ki, yüz yiyici bir sofranın etrafına toplanıp bila-nizâ' yemek yerler. Fakat hırs-ı riyâ-set o kadar kuvvetlidir ki, iki riyâset isteyici kimse dünyaya sığmazlar ve der-hal aralarında nizâ' ve mukātele zuhûr eder.
527. O istemez ki, bu toprak üzerinde ola! Hatta padişah iştirakten dolayı ba-basını öldürür.
Ya'ni, riyâset isteyen kimse kendi rakîbinin toprak üzerinde olduğunu ya'ni yaşadığı[nı] ve toprak üzerinde gezdiğini istemez. Belki ölmesini ve toprak altına girmesini ister. Hattâ bir padişah padişahlığını elinden almak is-teyen babasını bile öldürür ve aslâ hayatta kaldığını istemez. Binâenaleyh hırs-1 riyâset ve câh eki ve şürb hırsından daha şiddetlidir.
528. Onu işitmişsindir ki, "el-melikü akîmün"dür. Mülk isteyici korkudan karâbeti keser.
“Melk” ve “mülk” ve “milk”, bir şeye istiklâl vechi üzere, zabtetmeğe kâdir olarak zafer bulup dest-i istîlâsı altına almak demektir. Bu ma’nâdan dolayı “melik”, pâdişah demektir; ve “akîm”, kısır demektir. “El-melikü akî- mün”, “sâhib-i mülk kısırdır” ta’bîri Arablar arasında bir darb-ı meseldir. Ya’ni, “Sen “Melik kısırdır” ma’nâsında olan bir darb-ı meseli işitmişsindir. Bu darb-ı meselin sebeb-i îrâdı budur ki, mülk isteyici kimse riyâsette kendi- sine iştirâk edeceği korkusuyla karâbeti keser ve kendi karîblerinin ve taallukâtının hayâtına düşman olur.
529. Zîrâ o kısırdır ve onun için evlâd yoktur. Ateş gibi onun kimseye ittisâli yoktur.
Zîrâ o melik ve pâdişah kısırdır ve onun evlâdı yoktur. Çünkü saltanata iştirâk edeceği korkusuyla evlâdını öldürür. Nitekim târih kitapları bunun birçok nezâirinden bahseder. Ateş gibi, o mülk sâhibinin kimseye ittisâli yoktur. Zîrâ riyâseti kendi nefsine münhasır kılmak ister.
530. O her neyi bulursa yakar, yırtar, hiçbir şey bulmazsa kendisini yer.
O melik öfkelendiği vakit her neyi bulursa yakar, yırtar; ve eğer yakacak ve yırtacak bir şey bulamazsa öfkesinden kendi kendini yer. Nitekim ateş kendisine mukârin olanları yakar. Eğer yakacak bir şey bulmazsa kendi ken- dine yanıp kül olur.
531. Sen hiç ol, onun dişinden kurtul! Onun örs kalbinden az merhamet iste!
“Örs”, demircilerin üzerine demir koyup dövdükleri, demirden ma'mûl tezgâhdır. Ya'ni, “Ey kimse, riyâset ve câh dedikleri dünyâ belâsının dişinden ve seni ısırmasından kurtulmak için “hiç” ol; ve nefsine yokluk ve kıymetsizlik hissini telkîn et! Zîrâ riyasetin demir örs gibi katı olan bâtınından ve ma'nâsından az merhamet iste!” )رحم كم جو( “Az merhamet iste!” ta'bîrinde riyâsetin ender olarak bir fâidesi olduğuna işâret buyrulur. Bu fâide âtîdeki kıssa ile tavazzuh eder. Ubeydullah Ahrâr (k.s.) hazretleri Risale-i Vâlidiyye'lerinde yazmışlardır ki: Sulehâdan bir kimse zabıta me'mûrluğu mansıbını hâiz idi. Ara sıra Hızır (a.s.) ile de mülākātı vâki' olur idi. Bir gün kendi kendine dedi ki: "Hızır (a.s.)ın sohbetiyle müşerref oluyorum. Bu mansıb ve me'mûriyet benim ibâdetime sekte veriyor. İsti'fâ edip bir köşeye çekileyim de o hazretin sohbetinden daha ziyâde istifade edeyim!" Bu niyetle isti'fâ edip münzeviyen tâât ve ibâdât ile meşgül oldu. Fakat cenâb-ı Hızır bundan sonra hiç zuhûr etmedi. O kimsenin hatırı pek müşevveş oldu. Bir gün ansızın cenâb-ı Hızır zâhir oldu. O zât dedi ki: "Ben seninle daha ziyâde sohbet etmek arzûsuyla mansıbımdan isti'fâ ettim. Beni sohbetinizden birçok zamandan beri mahrûm ettiniz". Cenâb-ı Hızır ona cevâben buyurdu ki: "Benim seninle sohbetim senin ibâdât ve tââtın için değil idi. Zîrâ hazîne-i ilâhiyyede pek çok kulların ibâdât ve tââtı meknûzdur. Benim sana meylim mansıbındaki ve me'mûriyetindeki hüsn-i hizmetin için idi. Birçok müslümanları zulümden vikāye eder, onlara zahîr olur idin. Kulların böyle hizmetleri pek az vâki' olur. Sen o hizmeti terk ettin. Biz de seni terk ettik." Bunun üzerine o kimse derhal eski me'mûriyetine ve mansıbına rücû' eder. İşte riyâsetin ma'nâsında ve bâtınında böyle rahmet dahi vardır. Fakat gāyet az ve nâdirdir. Cenâb-ı Pîr efendimiz ikinci mısra'da bu ma'nâya işaret buyurmuşlardır.
532. Vaktaki hiç oldun, örsden korkma! Her sabah fakr-ı mutlaktan ders al!
"Vaktâki hiç oldun ve nefsine kıymetsizlik duygusunu mâl ettin, artık riyâsetin demir gibi katı ve merhametsiz olan ma'nâsından korkma! Her sabah fakr-ı mutlakdan ders al." "Fakr-ı mutlak", zâttan ve sıfâttan ve ef'âlden hiçbir şeyi kendinin mülkü addetmemektir. Zîrâ hakîkî olan varlığın ve vücudun her bir mertebesindeki şuûnât haktır. Evhâm sâhibi olan gâfiller onları kendi nefislerine izâfe ederler. Her sabah böyle fakr-ı mutlaktan ders alan kimsenin nihâyet vehmi zâil olur ve nazarında ne kendi kalır ne de eşya. اذا تم الفقر فهو الله ["Fakr tamam olunca, işte O Allah'tır"] dediklerinin ma'nâsını zevkan idrâk eder.
533. Ulûhiyet Zü'l-Celal'in ridâsıdır. Her kim giyerse ona vebâl olur.
Ubeydullah Ahrâr (k.s.) hazretleri Risale-i Vâlidiyye'lerinde yazmışlardır ki: Sulehâdan bir kimse zabıta me'mûrluğu mansıbını hâiz idi. Ara sıra Hızır (a.s.) ile de mülākātı vâki' olur idi. Bir gün kendi kendine dedi ki: "Hızır (a.s.)ın sohbetiyle müşerref oluyorum. Bu mansıb ve me'mûriyet benim ibâdetime sekte veriyor. İsti'fâ edip bir köşeye çekileyim de o hazretin sohbetinden daha ziyâde istifade edeyim!" Bu niyetle isti'fâ edip münzeviyen tâât ve ibâdât ile meşgül oldu. Fakat cenâb-ı Hızır bundan sonra hiç zuhûr etmedi. O kimsenin hatırı pek müşevveş oldu. Bir gün ansızın cenâb-ı Hızır zâhir oldu. O zât dedi ki: "Ben seninle daha ziyâde sohbet etmek arzûsuyla mansıbımdan isti'fâ ettim. Beni sohbetinizden birçok zamandan beri mahrûm ettiniz". Cenâb-ı Hızır ona cevâben buyurdu ki: "Benim seninle sohbetim senin ibâdât ve tââtın için değil idi. Zîrâ hazîne-i ilâhiyyede pek çok kulların ibâdât ve tââtı meknûzdur. Benim sana meylim mansıbındaki ve me'mûriyetindeki hüsn-i hizmetin için idi. Birçok müslümanları zulümden vikāye eder, onlara zahîr olur idin. Kulların böyle hizmetleri pek az vâki' olur. Sen o hizmeti terk ettin. Biz de seni terk ettik." Bunun üzerine o kimse derhal eski me'mûriyetine ve mansıbına rücû' eder. İşte riyâsetin ma'nâsında ve bâtınında böyle rahmet dahi vardır. Fakat gāyet az ve nâdirdir. Cenâb-ı Pîr efendimiz ikinci mısra'da bu ma'nâya işaret buyurmuşlardır.
534. Tâc onun lâyıkıdır ve kemer bizim lâyıkımızdır. Vay o kimseye ki kendi haddini tecâvüz etti.
Kibriyâlık ve azamet tâcı ulûhiyete lâyıktır; ve acz ve meskenet kemeri ise bizim abdiyetimizin beline bağlanmaya lâyıktır. Vay o kimsenin hâline ki kendi kulluğunun iktizâsı olan aczi ve meskeneti bilmedi de haddini tecâvüz ederek ulûhiyetin sıfatlarını benimsedi ve kendisine izâfe etti.
535. Senin o tavusluk kanadın senin fitnendir. Zîrâ sana iştirak ve kudduslük lâzım gelir.
"Tâvusun kanadı"ndan murâd, insanın nefsine tekebbür ve taazzum duygularını veren her bir hâl ve şândır. Meselâ mansıb ve câh erbâb-ı nefse kibir ve azamet verdiği gibi ilimler ve hünerler dahi aynı duyguyu tevlîd eder; ve nefis kendisini nâs arasında mümtâz ve âlî görür ve mâdûmundaki kimselere nazar-ı hakāretle bakar. Binâenaleyh bu mansıb ve riyâset ve ilim ve hüner o nefis sahibinin fitnesi olur. "Fitne", imtihân ve tecrübe ve mihnet ve şiddet ma'nâsınadır. "Kuddûs", esmâ-i ilâhiyyeden bir isimdir, "pâk ve tâhir ve maâyibden muarrâ olan" demektir. Ya'ni, "Ey kimse, mansıb ve câh ve ilim ve hüner senin imtihanındır. Hak Teâlâ seni bu vesâitle imtihân buyurur ve senin mâhiyetini bu imtihân ile sana keşif buyurur. Vaktāki tâvusun kanadı gibi parlak ve süslü görünen bu haller sebebiyle kibir ve azamet ile zâhir olursun, bu sûrette senin Hakk'ın sıfatlarına iştirâkin ve kuddûsiyetin lâzım gelir." Bilcümle ahvâlde kahr-ı ilâhînin zebûnu ve mağlûbu olan bir âciz kulun kendi haddini bilmemesi kadar hamâkat olmaz.
536. Bir tavus sahrada kendi kanadını yoluyor idi. Bir büyük hakîm o tarafa gezmeye gitmiş idi.
537. Dedi: "Ey tâvus, böyle a'la kanadı esefsiz niçin kökünden koparıyorsun?"
538. "Halbuki senin gönlün nasıl rıza veriyor? Hattâ bu hulleleri koparıyorsun ve onu çamura atıyorsun?"
"Hulle", lügatte kıymetli libâs ma'nâsına olup "hulel", onun cem'idir. "Vehal", yıvışık çamur demektir.
539. "Senin her kanadını azîzlikten ve makbûllükten dolayı hafızlar mushafın arasına koyarlar."
"Tayy", dürmek demektir. "Tayy-ı mushaf", Kur'ân-ı Kerîm sahîfelerinin bükümü demek olur. Ya'ni, "Senin güzel kanatlarını azîz ve makbûl addedip hâfızlar kelâm-ı kadîmin sahîfelerinin bükümüne koyarlar."
540. Faideli hevanın tahriki için senin kanadından yelpaze yaparlar.
541. Bu ne şükürsüzlük ve ne korkusuzluktur? Sen bilmez misin onun nakkāşı kimdir?
542. Yâhud biliyorsun ve bir naz ediyorsun, kasden bir tırâzı kal' ediyorsun.
"Tırâz", lügatte kaytan ve sırma gibi şeyler ile elbiselere dikilen süsler ve zînetler ma'nâsınadır. Türkçe'de muharref olarak "tirîz" derler. "Nâz", şîve ve istiğnâ demektir. Ya'ni hakîm tâvusa diyor ki: "Senin bu vücudunu nakş ve tasvîr eden Hâlik'tır, niçin onun bu lutfuna karşı şükretmiyorsun ve küfrân-ı ni'metten korkmuyorsun? Sen bunları bilmiyor musun? Yâhud biliyorsun ve fakat Hâlik'ına karşı naz ve istiğnâ gösteriyorsun. Kasden bu vücûdundaki müzeyyenâtı koparıyorsun." Nitekim Sebe' şehri halkının yaptığı gibi niam-ı ilâhiyyeden kendini müstağnî addediyorsun. Ehl-i Sebe'in bu kıssası III. cidin 285 numaralı beytinden i'tibâren zikrolunmuştur.
543. Ey kimse, ne kadar çok nâz edici vâh der ki, o günah olur, bendeyi şahın gözünden düşürür.
"Besâ"daki elif taaccüb elifidir. "Nâzâ"da elif fâiliyet içindir. "Nâzîden" masdarının emr-i hâzırına lâhık olmuştur. Ya'ni, "Ey kimse, ne kadar çok nâz edici vardır ki, o nâz günâh olur ve kulu şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın nazar-ı inâyetinden düşürür."
544. Nâz etmek şekerden daha hoş gelir, fakat onu az çiğne ki yüz hatar tutar.
Ya'ni, "Nâz ve istiğnâ göstermek nefse şekerden daha hoş gelir. Fakat o şekeri az çiğne ki, o nâz ve istiğnânın çok tehlikesi vardır. Zîrâ lutfun zıddı kahırdır. Hakk'ın lutfundan kendisini müstağnî addeden kimseye onun zıddı olan kahr-ı ilâhî teveccüh eder ve bir abd-i âciz kahr-ı ilâhîye nasıl mukāvemet edebilir?" Beyt-i şerîfde "az çiğne" ta'bîriyle bir hakîkate işaret buyrulur. O da budur ki, eğer abdin nefsinde lutf-ı Hakk'ın mebzûliyetinden dolayı bağy ve isyân ve azgınlık zuhûr ederse öyle bir abd hakkında kahır daha hayırlıdır. Nitekim وَلَوْ بَسَطَ اللَّهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِه لَبَغَوْا فِي الأَرْضِ (Şûrâ, 42/27) ya'ni “Eğer Allah Teâlâ rızkı bast etse yeryüzünde elbette bâğî olurlar idi.” âyet-i kerîmesinde bu ma'nâya işâret buyrulur. Binâenaleyh böyle bir kul mahzâ nefsinin ıslahı için lutuftan istiğnâ eder ve bu niyet ile bu istiğnâ ona hoş gelir. Menâkıb-ı evliyâda bunların nazîri vardır. Fakat böyle de olsa hoş gelen istiğnâyı çok yapmayıp Hak Teâlâ hazretlerine lutuf içinde nefsinin ıslahını niyâz etmek, elbette nazlanmaktan evlâdır.
545. O niyaz yolu îmin-âbâddır. Nazlanmayı terk et ve o yola düzül!
“Îmin”, “âmin” kelimesinin imâle olunmuşudur. “Abâd”, ma'mûr olan mahal demektir. “Îmin-âbâd”, emniyet ile ma'mûr olan mahal demek olur. Ya'ni, “Niyâz yolu emniyet ile ma'mûr olan bir mahaldir ve onda asla tehlike yoktur. Binâenaleyh her ne sûret ve niyet ile olursa olsun nazlanmayı terk et ve niyâz yoluna düzül ve o yolda kat'-ı mesâfe et!”
546. Ey kimse, ne çok nâz getiricilik perr ü bâli vurdu. Ahirü'l-emr o kimse üzerine ağır yük oldu.
“Vebâl”, lügatte “ağır yük” ma'nâsınadır. Ya'ni, “Ey sâlik, ne kadar çok nazlanıcılık tarîk-ı Hak sâliklerinin kolunu kanadını kırdı ve nihâyet onların üzerine lutfun zıddı olan kahr-ı ilâhî ağır yük oldu.”
547. Nâzın güzelliği gerçi bir dem seni yükseltir; onun muzmer olan korkusu ve havfi seni eritir.
“Gerçi nâz ve istiğnânın güzelliği seni bir dem akrân ve emsâlin arasında yükseltir. Fakat onun altında gizli olan kahr-ı ilâhînin tecellîsi korkusu seni eritir.” Zîrâ Hakk'ın cemâlinde celâli gizli olduğu gibi celâlinde de cemâli gizlidir; ve tecellî-i lutfiyi tecellî-i kahrî ta'kîb eder. Âlemin hey'et-i mecmuası bu tecelliyât-ı mütekābile altında zebûndur; ve tecellî-i kahrînin şiddetine tahammül güçtür. O da budur ki, eğer abdin nefsinde lutf-ı Hakk'ın mebzûliyetinden dolayı bağy ve isyân ve azgınlık zuhûr ederse öyle bir abd hakkında kahır daha hayırlıdır. Nitekim وَلَوْ بَسَطَ اللَّهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِه لَبَغَوْا فِي الأَرْضِ (Şûrâ, 42/27) ya'ni “Eğer Allah Teâlâ rızkı bast etse yeryüzünde elbette bâğî olurlar idi.” âyet-i kerîmesinde bu ma'nâya işâret buyrulur. Binâenaleyh böyle bir kul mahzâ nefsinin ıslahı için lutuftan istiğnâ eder ve bu niyet ile bu istiğnâ ona hoş gelir. Menâkıb-ı evliyâda bunların nazîri vardır. Fakat böyle de olsa hoş gelen istiğnâyı çok yapmayıp Hak Teâlâ hazretlerine lutuf içinde nefsinin ıslahını niyâz etmek, elbette nazlanmaktan evlâdır.
548. Bu niyâz gerçi zayıf eder; sadrı, bedr-i enver gibi yapar.
Binâenaleyh niyâz ve acz ve iftikâr yolunu ihtiyâr et! Gerçi bu niyâz seni âciz ve zayıf ve miskîn yapar. Fakat senin bâtınını ayın on dördü gibi pek nûrlu bir hâle getirir.
549. Mâdemki ölüden diriyi dışarıya çeker, her kim ölü oldu ise o reşed tutar.
“Reşed”, hayır, rahmet ve hidâyet ma’nâlarına gelir. Ya’ni, “Nâz ve istiğ-nâ dirilik; ve niyâz ve acz ölülük hâlidir. Mâdemki Hak Teâlâ ölüden diriyi çı-karıyor, her kim niyâz yoluna gidip ölülük hâli olan acz ve iftikârı ihtiyâr ederse, o kimse rahmet ve hidâyete nâil olur.” Bu beyt-i şerîfde sûre-i Âl-i İm-rân’da olan وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ (Âl-i İmrân, 3/27) ya’ni “Yâ Rab, sen ölüden diriyi ve diriden ölüyü çıkarırsın”; ve kezâ sûre-i Rûm’da olan يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ (Rûm, 30/19) ya’ni “Hak Teâlâ ölü-den diriyi ve diriden ölüyü çıkarır” âyet-i kerîmelerine işâret buyrulur.
550. Azrâîl'e cevâb gelmesi ki, onun nazarı esbâba ve kılıç yarasına gelmez. Sen Azrâîl'in işi üzerine dahi gelmez. Zîrâ ki her ne kadar bu sebeblerden gizli isen de sen dahi sebebsin ilh.
Mesnevî-i Şerîf Şerhi'nin 9. ve 10. ciltlerini takdim ederken bu ciltlerin yayımında elimizde olmayan sebeplerden dolayı geciktiğimiz için okuyucularımızdan özür dileriz
Bilgisayarda Türkçe, Arapça ve Farsça gibi üç ayrı dilde yazılan metinlerin bir bilgisayardan diğerine aktarılırken hiç beklenmedik hatâ ve noksanların ortaya çıkması bizi cildin tashîhinde uzun zaman yorucu bir çalışma yapmak mecbûriyetinde bıraktı. Sayfa düzenlemesi yapılırken Arapça ve Farsça metinlerde bâzı harflerin ve harekelerin kaybolması, ayrı yazılmış bâzı kelimelerin bitişmesi gibi teknik problemler tashih okuma ve düzeltmelerinde çok dikkatli olmamızı gerektirdiği gibi, sayfa düzenlemesini yapan ve tashihleri işleyen arkadaşımız Ali Çiftçi'ye haddinden fazla iş yüklemiş oldu. Bu tashihleri büyük bir dikkat, yoğun bir çalışma ve titizlikle gerçekleştirdiği için kendisine bilhassa teşekkür etmek isteriz. 10. ve daha sonraki ciltlerin çalışmamızın tabiî seyri içinde gecikme olmaksızın en kısa zamanda yayımlanmasını temennî ederiz. 9. ve 10. ciltler Dokuz Eylül Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Demirci tarafından okunup Araştırma Görevlisi Süleyman Gökbulut tarafından bilgisayarda yazıldı ve mukābelesi yapılarak hazırlandı. Sayfa düzeninden sonra ciltler arasında aşağı yukarı ortalama bir imla birliği sağlamak ve Arapça ve Farsça metinlerde teknik sebeplerden ötürü meydana gelen yanlış ve noksanları mukābele ederek tashih etmek, daha önceki ciltlerde bu işi yapan arkadaşımız Doç. Dr. Necdet Tosun yurt dışında olduğu için, bana düştü. Dolayısıyla bilhassa Farsça metinlerin tashihleri uzun bir zaman almış oldu. Sayfa düzenlenmesi sonrası imkânlarımız ölçüsünde yaptığımız iki tashih okuması neticesinde ortaya düzgün bir metin sunmaya gayret ettik. Yine de geriye birtakım gözden kaçan, farkına varamadığımız yanlışlarımız kalmış olabilir. Bunları da görüp tespit ettikçe veya okuyucularımız haber verdikçe, ilk ciltler için yapmaya başladığımız gibi, her cilt için aynı bir yanlış-doğru cetveli hazırlamaya devam edeceğiz. 4., 5. ve 6. ciltlerdeki yanlışlardan bizi haberdar eden Sayın Prof. Dr. Ali Osman Koçkuzu'ya bilhassa teşekkürlerimizi burada tekrar ifade etmek isteriz. 4. ve 5. ciltlerin ilk baskısı için hazırlamış olduğumuz yanlış-doğru cetvelleri. 9. cilt kapağı içinde ayrı yapraklar hâlinde konulmuş olacaktır. Bu ciltlerin ikinci baskısı yapıldığında tabiatıyla bu yanlışlar düzeltilmiş olacaktır. Mesnevî-i Şerif Şerhi'nin bu 9. ve 10. ciltlerini hazırlayan Sayın Prof. Dr. Mehmet Demirci ve Süleyman Gökbulut'a teşekkür eder, Mesnevî-i Şerif ve Fusûsu'l-Hikem şârihi Ahmed Avni Konuk'u hayırlar ve rahmetlerle anarız.
Prof. Dr. Mustafa Tahralı Kasım 2007 / Fâtih-İstanbul
بسم الله الرحمن الرحيم در بیان آنکه شریعت همچو شمعیست که ره مینماید با آنکه شمعی بدست آوری راه رفته نشود و کاری کرده نشود چون در راه آمدی. این رفتن تو طریقتست و چون بمقصود رسیدی آن حقیقتست جهت این گفته اند لو ظهرت الحقايق لبطلت الشرايع
Onun beyânındadır ki, şerîat yol gösteren bir şem' gibidir. Bununla beraber bir şem' ele getirsen yola girilmiş olmaz ve bir iş yapılmış olmaz. Vaktâki yola geldin, senin gitmen tarîkattir. Vaktâki maksada eriştin, o hakîkattir. Bunun için "Eğer hakāyık zâhir olsaydı şerîatler bâtıl olurdu," demişlerdir.
Mesnevî-i Şerîf'in V. cildinin bu dîbâcesi onun beyânındadır ki, efrâd-ı beşer kendi aslı olan vücûd-i hakîkîden i'tibâren bu âlem-i kesâfete gelinceye kadar seferdedir; ve bu âlem-i kesâfet ve zulmet-i tabîatta onun seferi hâlen bitmemiştir. Zîrâ seferindeki seyri müstatîl değildir, müstedîrdir ve devrîdir.
V. Cild Mesnevî-i Şerîf'in DÎBÂCESİ بسم الله الرحمن الرحيم "Onun beyânındadır ki, şerîat yol gösteren bir şem' gibidir. Bununla beraber bir şem' ele getirsen yola girilmiş olmaz ve bir iş yapılmış olmaz. Vaktâki yola geldin, senin gitmen tarîkattir. Vaktāki maksada eriştin, o hakîkattir. Bunun için "Eğer hakāyık zahir olsaydı şerîatler bâtıl olurdu," demişlerdir."
Mesnevî-i Şerîfin V. cildinin bu dîbâcesi onun beyânındadır ki, efrâd-ı be-şer kendi aslı olan vücûd-i hakîkîden i'tibâren bu âlem-i kesâfete gelinceye kadar seferdedir; ve bu âlem-i kesâfet ve zulmet-i tabîatta onun seferi hâlen bitmemiştir. Zîrâ seferindeki seyri müstatîl değildir, müstedîrdir ve devrîdir. Binâenaleyh zuhûr ettiği mahalle rücû' etmesi lâzımdır. Bunun için bu zulmet-i tabîat âleminde yol gösteren bir aydınlığa muhtaçtır; ve “şerîat” yol gösteren bir şem' ve ışık gibidir. Bir kimse eline bir şem' ve ışık alıp evinde otursa, yol ve sefere çıkmış olmaz ve o ışık ile seferine müteallik bir iş yapmış olmaz. Vaktâki bu ışığı eline alıp tabîat evinden ayrılarak yola çıkar; işte ey sâlik, senin bu yola gidişin “tarîkat”tir. Bu ışık ile yürüye yürüye maksûduna ve mebdeine vâsıl olduğun vakit, o “hakîkat”tir; ve bir kimsenin seferi hitâm bulup mebdei ve maksûdu olan nûr-ı hakîkate vâsıl olunca artık onun ışığa ihtiyâcı kalmaz. İşte bunun için, “Eğer hakîkat zâhir olursa şerâyi' bâtıl olurdu” demişlerdir. Bu söz ehl-i şerîate ağır gelir. Fakat onlara gelen ağırlık Kur'ân-ı Kerîm'deki dekâyıkı anlayamamaktandır.
Ma'lûmdur ki, Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Kehf'te Mûsâ (a.s.) ile cenâb-ı Hızır'ın vak'ası vardır. Mûsâ (a.s.) zamânının sâhib-i şerîat bir peygamber-i zîşânı idi. Hızır (a.s.) ise hayât-ı berzahiyye ile yaşayan bir zât-ı şerîf olduğundan şerîat-i Mûsâ ile mukayyed değil idi. Zîrâ şerîatin hükmü bu âlem-i kesâfette cârîdir; hayât-ı berzahiyyede şerîatin hükmü yoktur. Mûsâ (a.s.) emr-i ilâhî ile ilm-i ledün sâhibi olan Hızır (a.s.)'a mülâkî olduğu vakit, “Sen benim sohbetime sabr edemezsin!” dedi; ve ona zâhirde şerîat-i sûriyyeye muvâfık olmayan üç vak'a gösterdi. Hz. Mûsâ hepsine i'tiraz etti. Sonra Hz. Hızır (a.s.) مَا فَعَلْتُهُ عَنْ أَمْرِي (Kehf, 18/82) ya'ni “Ben bunu kendi emrimden yapmadım” dedi ve emr-i ilâhîye uyduğunu ve o vak'aların Hz. Mûsâ'ya mestûr olan hakîkatlerini söyledi. Bundan sonra ikisi de birbirinden ayrıldılar. Zîrâ birisi ehl-i şerîat ve dîğeri ehl-i hakîkat idi. Ve Hızır (a.s.) emr-i ilâhîyi telakkî ettiği vakit, Mûsâ (a.s.)'ın şerîati, o vak'aların hakâyıkı muvâcehesinde bâtıl olmuş idi; ve hiç şüphe yok ki Hak Teâlâ hazretleri emrini infâz husûsunda şerîatle mukayyed değildir. İşte maksûda vâsıl olan ehass-ı evliyânın halleri dahi böyledir. Onların ba'zan Hızır gibi Hak'tan telakkî eyledikleri emir mûcibince kâlen ve hâlen ve fiilen zâhir-i şer'e muhâlefet ederler. Ehl-i şerîat onların hallerine ve makamlarına muttali' olmadıklarından i'tirâz ederler. Cenâb-ı Pîr efendimizin beyân-ı aliyyeleri de bu ma'nâdadır. Yoksa şerîati ta'tîl edip de namazı ve orucu ve dîğer ferâiz ve vâcibâtı bırakırlar ma'nâsına değildir; ve maksada vusûlün hâli ve alâmeti bu Mesnevî-i Şerîf'te birçok mahallerde îzâh olunmuştur; ve مِن لَا مَذْهَبَ لَهُ الصُّوفِيُّ ya'ni “Sûfî, kendisinin mezhebi olmayan kimsedir” sözünün ma'nâsı da budur. Zîrâ ehl-i hakîkat hiçbir müctehidin mezhebine tâbi' değildir; onlar Hak'tan aldıkları emir mûcibince hareket eder ve Kur'ân'ın bizim anlayamadığımız dekâyıkı ile âmil olurlar. Binâenaleyh zuhûr ettiği mahalle rücû' etmesi lâzımdır. Bunun için bu zulmet-i tabîat âleminde yol gösteren bir aydınlığa muhtaçtır; ve "şerîat" yol gösteren bir şem' ve ışık gibidir. Bir kimse eline bir şem' ve ışık alıp evinde otursa, yol ve sefere çıkmış olmaz ve o ışık ile seferine müteallik bir iş yapmış olmaz. Vaktâki bu ışığı eline alıp tabîat evinden ayrılarak yola çıkar; işte ey sâlik, senin bu yola gidişin "tarîkat"tir. Bu ışık ile yürüye yürüye maksûduna ve mebdeine vâsıl olduğun vakit, o "hakîkat"tir; ve bir kimsenin seferi hitâm bulup mebdei ve maksûdu olan nûr-i hakîkate vâsıl olunca artık onun ışığa ihtiyacı kalmaz. İşte bunun için, "Eğer hakîkat zâhir olursa şerâyi' bâtıl olurdu" demişlerdir. Bu söz ehl-i şerîate ağır gelir. Fakat onlara gelen ağırlık Kur'ân-ı Kerîm'deki dekāyıkı anlayamamaktandır. Ma'lumdur ki, Kur'ân-ı Kerim'de sûre-i Kehf'te Mûsâ (a.s.) ile cenâb-ı Hızır'ın vak'ası vardır. Mûsâ (a.s.) zamânının sâhib-i şerîat bir peygamber-i zîşânı idi. Hızır (a.s.) ise hayât-ı berzahiyye ile yaşayan bir zât-ı şerîf olduğundan şerîat-i Musâ ile mukayyed değil idi. Zîrâ şerîatin hükmü bu âlem-i kesâfette cârîdir; hayât-ı berzahiyyede şerîatin hükmü yoktur. Mûsâ (a.s.) emr-i ilâhî ile ilm-i ledün sahibi olan Hızır (a.s.)'a mülâkî olduğu vakit, "Sen benim sohbetime sabr edemezsin!" dedi; ve ona zâhirde şerîat-i sûriyyeye muvâfık olmayan üç vak'a gösterdi. Hz. Mûsâ hepsine i'tiraz etti. Sonra Hz. Hızır ما فعلته عن امرى (Kehf, 18/82) ya'ni "Ben bunu kendi emrimden yapmadım" dedi ve emr-i ilâhîye uyduğunu ve o vak'aların Hz. Mûsâ'ya mestûr olan hakîkatlerini söyledi. Bundan sonra ikisi de birbirinden ayrıldılar. Zîrâ birisi ehl-i şerîat ve dîgeri ehl-i hakîkat idi. Ve Hızır (a.s.) emr-i ilâhîyi telakkî ettiği vakit, Mûsâ (a.s.)ın şerîati, o vak'aların hakäyıkı muvâcehesinde bâtıl olmuş idi; ve hiç şübhe yok ki Hak Teâlâ hazretleri emrini infâz husûsunda şerîatle mukayyed değildir. İşte maksûda vâsıl olan ehass-ı evliyânın halleri dahi böyledir. Onların ba'zan Hızır gibi Hak'tan telakkî eyledikleri emir mûcibince kālen ve hâlen ve fiilen zâhir-i şer'e muhalefet ederler. Ehl-i şerîat onların hallerine ve makamlarına muttali' olmadıklarından i'tiraz ederler. Cenâb-ı Pîr efendimizin beyân-ı aliyyeleri de bu ma'nâdadır. Yoksa şerîati ta'tîl edip de namazı ve orucu ve diğer ferâiz ve vâcibâtı bırakırlar ma'nâsına değildir; ve maksada vusûlün hâli ve alâmeti bu Mesnevî-i Şerîfte birçok mahallerde îzâh olunmuştur; ve الصوفى من لا مذهب له ya'ni "Sûfi, kendisinin mezhebi olmayan kimsedir" sözünün ma'nâsı da budur. Zîrâ ehl-i hakîkat hiçbir müctehidin mezhebine tâbi' değildir; onlar Hak'tan aldıkları emir mûcibince hareket eder ve Kur'ân'ın bizim anlayamadığımız dekāyıkı ile âmil olurlar. Nitekim bir bakır, kimyâ ameli ile altın olsa, yâhud aslından altın olsa, ona ne kimyâ ameline hâcet vardır ve ne de kendisini kimyâya sürmeğe hâcet vardır ki, o tarîkattir. Ve işte bunun için “Medlûle vusûlden sonra delil talebi çirkindir ve medlûle vusûlden evvel delîlin terki de çirkindir” demişlerdir. Hâsılı odur ki, “şerîat”, bir üstaddan veyâ bir kitabdan kimyâ ilmini öğrenmek ve “tarîkat”, eczâları isti’mal etmek ve bakırı kimyâya sürmek ve “hakîkat”, bakır altın olmak gibidir. İm-di kimyâ bilenler, biz bu ilmi biliyoruz, diye ilm-i kimyâ ile sevinir; ve amel-i kimyâ ile iş yapanlar, biz böyle işler yapıyoruz diye sevinirler ve “hakîkat”ı bulanlar, biz hâlis altın olduk ve o kimyânın ilminden ve amelinden âzâd olduk; Allah’ın âzâdlarıyız, diye sevinirler. Her tâife kendi indinde olan şey sebebiyle ferahlanırlar. Yâhud odur ki, “şerîat”ın misâli tıb ilmini öğrenmek; ve “tarîkat”, ilm-i tıb mûcibi ile perhîz etmek ve ilâç yemek; ve “hakîkat”, sıhhat-ı ebedî ile sıhhat bulmak ve onun her ikisinden fâriğ olmak gibidir.
Ya’ni “hakîkat”e vâsıl olan zevâtın, müctehidlerin ictihâdı ile ve ehl-i tarîkate mahsûs olan kimyâ mesâbesindeki mücâhedât ve riyâzât ile amel etmelerine hâcet olmaz. Nitekim iksîr ya’ni kimyâ ameliyesi ile altın olan bakırın veyâhud zâten altın olan bir ma’denin tekrar kimyâ ile ameliyâtına ihtiyâcı kalmaz. Ehl-i hakîkat kendilerinin ma’lûm olan varlıklarını ve bu varlığın îcâbı olan nefsânî ve vehmî marazlarını, şerîat ve tarîkat ahkâmını tamâ- "Nitekim bir bakır, kimyâ ameli ile altın olsa, yâhud aslından altın olsa, ona ne kimyâ ameline hâcet vardır ve ne de kendisini kimyaya sürmeğe hâcet vardır ki, o tarîkattir. Ve işte bunun için "Medlûle vusûlden sonra delil talebi çirkindir ve medlûle vusûlden evvel delîlin terki de çirkindir" demişlerdir. Hâsılı odur ki, "şerîat", bir üstaddan veyâ bir kitabdan kimyâ ilmini öğrenmek ve "tarîkat", eczâları isti'mal etmek ve bakırı kimyâya sürmek ve "hakîkat", bakır altın olmak gibidir. İmdi kimyâ bilenler, biz bu ilmi biliyoruz, diye ilm-i kimyâ ile sevinir; ve amel-i kimyâ ile iş yapanlar, biz böyle işler yapıyoruz diye sevinirler ve "hakîkat"i bulanlar, biz hâlis altın olduk ve o kimyânın ilminden ve amelinden âzâd olduk; Allah'ın âzâdlarıyız, diye sevinirler. Her tâife kendi indinde olan şey sebebiyle ferahlanırlar. Yâhud odur ki, "şerîat"in misali tıb ilmini öğrenmek; ve "tarîkat", ilm-i tıb mûcibi ile perhîz etmek ve ilâç yemek; ve "hakîkat”, sıhhat-ı ebedî ile sıhhat bulmak ve onun her ikisinden fâriğ olmak gibidir."
Ya'ni "hakîkat"e vâsıl olan zevâtın, müctehidlerin ictihâdı ile ve ehl-i tarîkate mahsûs olan kimyâ mesâbesindeki mücâhedât ve riyâzât ile amel etmelerine hâcet olmaz. Nitekim iksîr ya'ni kimyâ ameliyesi ile altın olan bakırın veyâhud zâten altın olan bir ma'denin tekrar kimyâ ile ameliyatına ihtiyacı kalmaz. Ehl-i hakikat kendilerinin ma'lûm olan varlıklarını ve bu varlığın îcâbı olan nefsânî ve vehmî marazlarını, şerîat ve tarîkat ahkâmını tamâ- miyle icrâ etmek sûretiyle, kendilerinden kaldırmışlardır ve bir ma'den-i kâmil olan altın gibi olmuşlardır. Bu ameliyât henüz bu marazlardan kurtulmamış olan sâlikler içindir ve sâlikler hastadırlar. Hastalar tarafından sıhhatte olanların ef'âl ve harekâtı taklîd edilmek câiz değildir. Nitekim I. cildde Ferîdüddîn Attâr hazretlerinin şu: ["Ey gäfil, sen sahib-i nefissin; toprak arasında kan ye! Zîrâ eğer sahib-i dil bir zehir yese, o bal olur"] beyt-i şerîfinin şerhini hâvî olan 1631 numaralı beyt-i şerîften i'tibâren bu ma'nâlar cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından îzâh buyrulmuştur. Şu hâle göre mü'minler üç sınıf üzerinedir. Birisi ilm-i şerîate vâkıf olup bu ilim ile amel edenler; ve ikincisi ehl-i tarîkat olup ilm-i tarîkat ile muamele edenler; ve üçüncüsü bilmekten kurtulup görmek devletine nâil olan ehl-i hakîkattir; ve görmek devletine nâil olan ehl-i hakîkatin artık delîle ihtiyaçları kalmaz. Bildiklerini delîl ile değil, görmek ile bilirler. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bu hakîkati ta'lîmen bir beyt-i şerîflerinde şöyle buyururlar: "Yâ Rab beni ecelden evvel ilim ve amelden, husûsıyle bütün ağızlarda dolaşan ilm-i mantıktan fâriğ kıl."
Bu üç tâifenin her birisi kendi hâllerinden memnûndurlar. Bu üç tâifenin hallerinin bir misali dahi budur ki; "şerîat" ilm-i tıb öğrenmek ve "tarîkat" ilm-i tıbbın tavsiyesi vech ile perhîz etmek ve ilâçlara devam etmek ve "hakîkat", sıhhat-ı kâmile bulup tıp ilminden ve perhîz ve ilâçtan fâriğ olmak gibidir. (يَا لَيْتَ قَوْمِي يَعْلَمُونَ بِمَا غَفَرَ لِي رَبِّي وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُكْرَمِينَ) يا ليتني لَمْ أُوتَ كِتَابِيهُ وَلَمْ أَدْرِ مَا حِسَابِيهِ يَا لَيْتَهَا كَانَتِ الْقَاضِيَةَ مَا أَغْنَى عَنِّي مَا لِيهِ هَلَكَ عَنِّي سُلْطَانِيهِ) (فَمَن كَانَ يَرْجُو لِقَاءَ رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَالِحًا وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَدًا miyle icrâ etmek sûretiyle, kendilerinden kaldırmışlardır ve bir ma'den-i kâmil olan altın gibi olmuşlardır. Bu ameliyât henüz bu marazlardan kurtulmamış olan sâlikler içindir ve sâlikler hastadırlar. Hastalar tarafından sıhhatte olanların ef'âl ve harekâtı taklîd edilmek câiz değildir. Nitekim I. cildde Ferîdüddîn Attâr hazretlerinin şu:
["Ey gäfil, sen sahib-i nefissin; toprak arasında kan ye! Zîrâ eğer sahib-i dil bir zehir yese, o bal olur"] beyt-i şerîfinin şerhini hâvî olan 1631 numaralı beyt-i şerîften i'tibâren bu ma'nâlar cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından îzâh buyrulmuştur. Şu hâle göre mü'minler üç sınıf üzerinedir. Birisi ilm-i şerîate vâkıf olup bu ilim ile amel edenler; ve ikincisi ehl-i tarîkat olup ilm-i tarîkat ile muamele edenler; ve üçüncüsü bilmekten kurtulup görmek devletine nâil olan ehl-i hakîkattir; ve görmek devletine nâil olan ehl-i hakîkatin artık delîle ihtiyaçları kalmaz. Bildiklerini delîl ile değil, görmek ile bilirler. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bu hakîkati ta'lîmen bir beyt-i şerîflerinde şöyle buyururlar:
"Yâ Rab beni ecelden evvel ilim ve amelden, husûsıyle bütün ağızlarda dolaşan ilm-i mantıktan fâriğ kıl."
Bu üç tâifenin her birisi kendi hâllerinden memnûndurlar. Bu üç tâifenin hallerinin bir misali dahi budur ki; “şerîat” ilm-i tıb öğrenmek ve “tarîkat” ilm-i tıbbın tavsiyesi vech ile perhîz etmek ve ilâçlara devam etmek ve “hakîkat”, sıhhat-ı kâmile bulup tıp ilminden ve perhîz ve ilâçtan fâriğ olmak gibidir.
چون آد می ازین حیات ،مرد شریعت و طریقت از و منقطع ماند و حقیقت اگر دارد نعره می زند که (يَا لَيْتَ قَوْمِي يَعْلَمُونَ بِمَا غَفَرَ لِي رَبِّي وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُكْرَمِينَ) واگر حقیقت نیستش نعره می زند که (يَا لَيْتَنِي لَمْ أُوتَ كِتَابِيهُ وَلَمْ أَدْرِ مَا حِسَابِيهِ يَا لَيْتَهَا كَانَتِ الْقَاضِيَةَ مَا أَغْنَى عَنِّي مَا لِيهِ هَلَكَ عَنِّي سُلْطَانِيهِ) . يا شریعت علمست، طریقت عملست و حقیقت الوصول الى الله (فَمَن كَانَ يَرْجُو لِقَاءِ رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَالِحًا وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَدًا) Bir adam bu hayattan öldüğü vakit şerîat ve tarîkat ondan munkatı' kalır ve eğer hakîkat tutarsa "Ne olaydı kavmim, rabbimin beni ne şey sebebiyle mağfiret ettiğini ve beni mükerremlerden kıldığını bilseler idi!" (Yâsîn, 36/26-27) diye na'ra vurur; ve eğer onun hakîkati yoksa "Keşke benim kitabım verilmese idi ve ben hesabımı bilmese idim, keşke hesabım ve kitâbım bitmemiş olaydı, bana aid olan benlik beni kurtarmadı, benim tahakküm-i nefsânîm benden zâil oldu!" (Hâkka, 69/25-29) diye na'ra vurur. Yahud "şerîat" ilimdir, "tarîkat" ameldir ve "hakîkat" Allah'a vusûldür. “İmdi kim ki rabbinin likāsını ümîd ederse, amel-i sâlih işlesin ve Rabbinin ibâdetine hiçbir kimseyi ortak etmesin!" (Kehf, 18/110)
Ya'ni, insan bu hayât-ı dünyeviyye seferinden intikal ettiği ve öldüğü vakit, ondan şerîat ve tarîkat munkatı' olur. Zîrâ şerîat ve tarîkatin ahkâmını icrâ edebilmek ancak cisim vâsıtasıyla olur ve eğer âlem-i cisimde iken şerîat ve tarîkat ahkâmına riâyetle kendisinin rûhuna, âlem-i hakîkate urûc vâki' olmuş ise, ölüp cismini toprağa bıraktığı vakit, onun rûhu, sûre-i Yâsîn'de mezkûr olduğu üzere: "Keşke Rabbimin beni ne şey sebebiyle mağfiret ettiğini ve beni mükerremlerden kıldığını bilseler idi!" (Yâsîn, 36/26-27) na'rasını vurur; ve bu kimsenin rûhu bu âlem-i hakîkatteki zevkini ve hâlini, henüz cismâniyet âleminde bulunanlara ihbâr etmek isterse de onların cismâniyetleri rûhlarına hicâb olduğundan bu ihbâr mümkin olamaz. Ve eğer şerîat ve tarîkat ahkâmına riâyetle bir insanın rûhu âlem-i hakîkate urûc edemeyip vehm-i enâniyet hicabı içinde kalmış ise, öldüğü vakit el-Hâkka sûre-i şerîfesinde mezkûr olduğu üzere, hasret ve nedâmete giriftâr olup, "Keşke benim amel defterim bana verilmese idi ve ben hayât-ı dünyeviyyedeki hesabımı bugün bilmese idim; ve keşke ölüm vâsıtasıyla hesabım ve kitâbım bitmiş ve defterim kapanmış olaydı ve hayât-ı dünyeviyyede bana aid olan mevhûm benlik bugün benim işime yaramadı ve o hayattaki tahakküm-i nefsânîm bu hayât-ı berzahiyyede benden zâil oldu!" (Hâkka, 69/25-29) diye na'ra vurur.
Yahud "şerîat" ilimdir, ya'ni ihbârât-ı enbiyâ ve evliyâyı bilmektir ve "tarîkat" bu bildiklerini işlemektir ve "hakîkat" Allah'a vusûldür. Ya'ni kendinin mevhûm olan varlığını Hakk'ın hakîkî olan vücudunda mahv etmektir. İmdi sûre-i Kehf'in nihâyetinde beyân buyrulmuş olduğu üzere, her kimse ki, Rabbinin mülâkātını ve Rabbine vusûlü ümîd ederse, amel-i sâlih işlesin ki, o amel-i sâlih dahi hâlen ve kavlen ve fiilen Rabbinin ibadetine ve kulluğuna hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak etmemektir. "Bir adam bu hayattan öldüğü vakit şerîat ve tarîkat ondan munkatı' kalır ve eğer hakîkat tutarsa "Ne olaydı kavmim, rabbimin beni ne şey sebebiyle mağfiret ettiğini ve beni mükerremlerden kıldığını bilseler idi!" (Yâsîn, 36/26-27) diye na'ra vurur; ve eğer onun hakîkati yoksa "Keşke benim kitabım verilmese idi ve ben hesabımı bilmese idim, keşke hesabım ve kitâbım bitmemiş olaydı, bana aid olan benlik beni kurtarmadı, benim tahakküm-i nefsânîm benden zâil oldu!" (Hâkka, 69/25-29) diye na'ra vurur. Yahud "şerîat" ilimdir, "tarîkat" ameldir ve "hakîkat" Allah'a vusûldür. “İmdi kim ki rabbinin likāsını ümîd ederse, amel-i sâlih işlesin ve Rabbinin ibâdetine hiçbir kimseyi ortak etmesin!" (Kehf, 18/110)
Ya'ni, insan bu hayât-ı dünyeviyye seferinden intikal ettiği ve öldüğü vakit, ondan şerîat ve tarîkat munkatı' olur. Zîrâ şerîat ve tarîkatin ahkâmını icrâ edebilmek ancak cisim vâsıtasıyla olur ve eğer âlem-i cisimde iken şerîat ve tarîkat ahkâmına riâyetle kendisinin rûhuna, âlem-i hakîkate urûc vâki' olmuş ise, ölüp cismini toprağa bıraktığı vakit, onun rûhu, sûre-i Yâsîn'de mezkûr olduğu üzere: "Keşke Rabbimin beni ne şey sebebiyle mağfiret ettiğini ve beni mükerremlerden kıldığını bilseler idi!" (Yâsîn, 36/26-27) na'rasını vurur; ve bu kimsenin rûhu bu âlem-i hakîkatteki zevkini ve hâlini, henüz cismâniyet âleminde bulunanlara ihbâr etmek isterse de onların cismâniyetleri rûhlarına hicâb olduğundan bu ihbâr mümkin olamaz. Ve eğer şerîat ve tarîkat ahkâmına riâyetle bir insanın rûhu âlem-i hakîkate urûc edemeyip vehm-i enâniyet hicabı içinde kalmış ise, öldüğü vakit el-Hâkka sûre-i şerîfesinde mezkûr olduğu üzere, hasret ve nedâmete giriftâr olup, "Keşke benim amel defterim bana verilmese idi ve ben hayât-ı dünyeviyyedeki hesabımı bugün bilmese idim; ve keşke ölüm vâsıtasıyla hesabım ve kitâbım bitmiş ve defterim kapanmış olaydı ve hayât-ı dünyeviyyede bana aid olan mevhûm benlik bugün benim işime yaramadı ve o hayattaki tahakküm-i nefsânîm bu hayât-ı berzahiyyede benden zâil oldu!" (Hâkka, 69/25-29) diye na'ra vurur.
Yahud "şerîat" ilimdir, ya'ni ihbârât-ı enbiyâ ve evliyâyı bilmektir ve "tarîkat" bu bildiklerini işlemektir ve "hakîkat" Allah'a vusûldür. Ya'ni kendinin mevhûm olan varlığını Hakk'ın hakîkî olan vücudunda mahv etmektir. İmdi sûre-i Kehf'in nihâyetinde beyân buyrulmuş olduğu üzere, her kimse ki, Rabbinin mülâkātını ve Rabbine vusûlü ümîd ederse, amel-i sâlih işlesin ki, o amel-i sâlih dahi hâlen ve kavlen ve fiilen Rabbinin ibadetine ve kulluğuna hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak etmemektir.
551. Ölü ol, tâ ki diri çıkarıcı olan Samed bu ölüden bir diriyi dışarıya getir-sin!
“Samed”, esmâ-i hüsnâdandır. Ma’nâsı her bir hallerinde mahlûkâtın kâffesinin muhtaç olduğu zât-ı ecell ve a’lâ demektir. “Ey sâlik, ölü ol, tâ ki يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ (Rûm, 39/19) âyet-i kerîmesi mûcibince “Ölüden diri çıkarıcı” olan Samed senin niyâz ve acz ve meskenet ile ölü olan nefsinden bir diri çıkar-sın! Ya’ni diri olan rûhun ahkâmını sende zâhir kılsın!
552. Kış olursan sen baharın ihracını görürsün. Gece olursan, gündüzün ilacını görürsün.
"Îlâc", idhâl etmek, girdirmek. Birinci mısra'da sûre-i Rûm'da vâki' فَانظُرْ إِلَىٰ آثَارِ رَحْمَتِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا (Rûm, 30/50) ya'ni "Allah'ın rahmetinin eserlerine nazar et! Kış sebebiyle öldükten sonra arzı nasıl diriltir?" âyet-i kerîmesine; ve ikinci mısrâ'da dahi sûre-i Fâtır'da vâki' يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ (Fâtır, 35/13) ya'ni "Allah Teâlâ geceyi gündüze ve gündüzü geceye idhâl eder" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'ni, "Sen varlık ve enâniyet sermâyesi olan zâhirî hünerlerine ve zekâvetlerine ve malına ve mansıbına mağrûr olmayıp da, kış mevsiminde bağların ve bahçelerin çiçeklerini ve yapraklarını ve meyvelerini ihfâ ettikleri gibi, ihfâ edersen ve kış gibi olursan, rahmet-i ilâhiyye âsârı olan sıfât-ı rûhiyyenin ihracını görürsün; ve gece gibi hâl-i sükûn içinde bulunursan, gündüz gibi olan rûhunun, nefs-i muzlimin üzerine idhâlini görürsün.
553. Kanadı koparma, o kanadı ki yama kabul etmez. Ey güzel yüzlü, azâdan yüzünü tırmalama!
"Azâ", musîbete sabretmek ve şiddet ve sıkıntı senesi ma'nâlarınadır. Ya'ni, "Ey sülûk ile kalbi musaffâ olan sâlik, esnâ-i sülükte sana vâki' olan tecelliyât-ı latîfeyi bana enâniyet ve varlık veriyor mütâlaasıyla kalben reddetme! Bu hâl tâvusun kanadını koparması kabîlindendir; ve Hâlik'ına karşı nâz ve istiğnâ olur. O kanadı koparma, zîrâ kahr-ı ilâhî gelir ve kopardığın kanatlar yama kabûl etmez, ya'ni rücû' ile yerine gelmez. Ey kalbinin yüzü güzel olan sâlik, o yüzü musîbete sabır cihetinden olan birtakım efkâr ile tırmalama!"
Bu beyt-i şerîfin ma'nâ-yı latîfi bir menkıbe ile daha iyi anlaşılır. Nefehâtü'l-Üns'de mezkûrdur ki: Ebu'l-Hayr Tînâtî (k.s.) hazretleri esnâ-i sülûkünde Cenâb-ı Hakk'a karşı ahd edip demiş ki: "Yâ Rab, bundan sonra elimi arzdan neşv ü nemâ bulan şeylere uzatmayayım ve yerden biten şeylerden yemiyeyim! Ancak bana fazlından gönderdiğin şeyler ile gıdâlanayım". On iki gün geçti, elime bir yiyecek geçmedi. Ondan sonra kuvvetsiz kaldım. Namazın sünnetlerini ve nâfilelerini kılamadım. On iki gün daha farzı kıldım. Son- ra ayakta duramadım. Farzları on iki gün oturduğum yerde kıldım. Ondan sonra oturmaktan dahi âciz kaldım. Baktım ki farzları dahi edâ edemeyece- ğim, Cenâb-ı Hakk'a niyâz ettim. Önümde iki ekmek zâhir oldu. O iki ekmek bana geceden geceye gelirdi. Ondan sonra bana gazâ için hudûd-i memleket tarafına gitmeme işaret olundu. Oraya gittim, bir cuma günü mescide girdim. Bir kimse Zekeriyyâ (a.s.)ın kıssasını söylüyor ve onun ağaca girdiğini ve kâfirlerin onu testere ile biçtiklerini ve onun bu belâya sabrettiğini beyân edi- yor idi. İçimden dedim ki: “İlâhî, cenâb-ı Zekeriyyâ pek sabırlı bir zât imiş, eğer beni de mübtelâ edersen, ben de sabrederim." Oradan Antakya'ya git- tim, dostlarım bana silâh verdiler. Silahları alıp hudûd boyuna gittim. Düş- mandan korkup siperde durmadım. Gündüzün dışarıda bir ormanda olurdum ve gece deniz kenarına giderdim ve orada sabaha kadar namaz kılardım. Bir gün sabah vakti o ormanda gözüme bir ağaç tesadüf etti. Yemişleri kızarmış ve ba'zıları da yeşil idi ve üzerine çiğ düşmüş parlar idi. Bana latîf göründü ve ahdimi unuttum, elimi ağaca uzattım, topladım. Birkaçını ağzıma koydum, birkaçı da elimde idi. Ahdim hatırıma geldi, ağzımdakileri tükürüp attım. Ve elimdekileri de etrafa saçtım. "Mihnet ve belâ vakti geldi!" diye bir tarafta oturup bekledim. Elimi başıma koyup düşünürken bir bölük atlı ve piyâdeler etrâfımı kuşattılar. Beni alıp deniz kenarına getirdiler. Gördüm ki oranın emî- ri at üzerinde duruyor. Oraya elleri bağlı birtakım adamları da getirmişler. Emîrin huzûruna getirildiğim zaman bana, "Sen kimsin?" diye sordu. "Al- lah'ın kullarından bir kulum!" dedim. O elleri bağlı olanlara "Bunu tanıyor musunuz?" diye beni sordu. Onlar da: "Hayır, bilmiyoruz!" diye cevab verdi- ler. Meğer bunlar kutta'-ı tarîk imişler. Bir gün evvel yolcuları soymuşlar imiş. Emîr dedi ki: "Bu sizin reîsinizdir, kendinizi fedâ edip bunu ele vermi- yorsunuz". Ba'dehû emredip hırsızların birer ellerini ve ayaklarını kestiler. Nöbet bana geldi, o zât "Uzat elini!" dediler, uzattım, kestiler. Ayağını da uzat dediler, ayağımı da uzattım ve yüzümü göğe tutup: “İlâhi, elim günah yap- mıştır, ayağımın ne günahı vardır, dedim?" Ansızın onların içinden bir atlı derhal kendini yere attı ve dedi: "Yâhu! Ne yapıyorsunuz? Bu adam filân sâ- lih adamdır, Ebu'l-Hayr Tînâtî'dir. Göklerin üzerimize yıkılmasını mı istiyor- sunuz?" Emîr kesilen elimi yerden kaldırıp öptü ve beni kucaklayıp ağladı. Bana: "Helâl et!" dedi. Cevâben ben dedim ki: "Ben sana ibtidâdan helâl et- tim, bu bir günah işlemiş el idi, kestiler". Ondan sonra ağladım ve dedim: "Bundan daha büyük ne musîbet olur? Hem elim kesildi hem de iki ekmeğim elimden gitti!" ra ayakta duramadım. Farzları on iki gün oturduğum yerde kıldım. Ondan sonra oturmaktan dahi âciz kaldım. Baktım ki farzları dahi edâ edemeyeceğim, Cenâb-ı Hakk'a niyâz ettim. Önümde iki ekmek zâhir oldu. O iki ekmek bana geceden geceye gelirdi. Ondan sonra bana gazâ için hudûd-i memleket tarafına gitmeme işaret olundu. Oraya gittim, bir cuma günü mescide girdim. Bir kimse Zekeriyyâ (a.s.)ın kıssasını söylüyor ve onun ağaca girdiğini ve kâfirlerin onu testere ile biçtiklerini ve onun bu belâya sabrettiğini beyân ediyor idi. İçimden dedim ki: “İlâhî, cenâb-ı Zekeriyyâ pek sabırlı bir zât imiş, eğer beni de mübtelâ edersen, ben de sabrederim." Oradan Antakya'ya gittim, dostlarım bana silâh verdiler. Silahları alıp hudûd boyuna gittim. Düşmandan korkup siperde durmadım. Gündüzün dışarıda bir ormanda olurdum ve gece deniz kenarına giderdim ve orada sabaha kadar namaz kılardım. Bir gün sabah vakti o ormanda gözüme bir ağaç tesadüf etti. Yemişleri kızarmış ve ba'zıları da yeşil idi ve üzerine çiğ düşmüş parlar idi. Bana latîf göründü ve ahdimi unuttum, elimi ağaca uzattım, topladım. Birkaçını ağzıma koydum, birkaçı da elimde idi. Ahdim hatırıma geldi, ağzımdakileri tükürüp attım. Ve elimdekileri de etrafa saçtım. "Mihnet ve belâ vakti geldi!" diye bir tarafta oturup bekledim. Elimi başıma koyup düşünürken bir bölük atlı ve piyâdeler etrâfımı kuşattılar. Beni alıp deniz kenarına getirdiler. Gördüm ki oranın emîri at üzerinde duruyor. Oraya elleri bağlı birtakım adamları da getirmişler. Emîrin huzûruna getirildiğim zaman bana, "Sen kimsin?" diye sordu. "Allah'ın kullarından bir kulum!" dedim. O elleri bağlı olanlara "Bunu tanıyor musunuz?" diye beni sordu. Onlar da: "Hayır, bilmiyoruz!" diye cevab verdiler. Meğer bunlar kutta'-1 tarîk imişler. Bir gün evvel yolcuları soymuşlar imiş. Emîr dedi ki: "Bu sizin reîsinizdir, kendinizi fedâ edip bunu ele vermiyorsunuz". Ba'dehû emredip hırsızların birer ellerini ve ayaklarını kestiler. Nöbet bana geldi, o zât "Uzat elini!" dediler, uzattım, kestiler. Ayağını da uzat dediler, ayağımı da uzattım ve yüzümü göğe tutup: “İlâhi, elim günah yapmıştır, ayağımın ne günahı vardır, dedim?" Ansızın onların içinden bir atlı derhal kendini yere attı ve dedi: "Yâhu! Ne yapıyorsunuz? Bu adam filân sâlih adamdır, Ebu'l-Hayr Tînâtî'dir. Göklerin üzerimize yıkılmasını mı istiyorsunuz?" Emîr kesilen elimi yerden kaldırıp öptü ve beni kucaklayıp ağladı. Bana: "Helâl et!" dedi. Cevâben ben dedim ki: "Ben sana ibtidâdan helâl ettim, bu bir günah işlemiş el idi, kestiler". Ondan sonra ağladım ve dedim: "Bundan daha büyük ne musîbet olur? Hem elim kesildi hem de iki ekmeğim elimden gitti!" İşte görülüyor ki ehl-i sülükün böyle yama kabûl etmeyen nâz ve istiğnâ-dan tevakkî etmesi lazımdır. İmdi bu ebyât-ı şerîfede "tâvus kanadı"ndan murâd, hem niam-ı mâddiyye ve hem de niam-ı ma'neviyye olmuş olur.
554. Öyle bir yüzü ki kuşluk vaktinin güneşi gibidir; öyle yüzü tırmalamak hatâdır.
Öyle parlak ve musaffâ olan kalbinin yüzünü nâz ve istiğnâ ve kahr-ı ilâhîye mukavemet fikriyle tırmalamak hatâdır. Sâlike lâzım olan emr-i ilâhîye mütâbaat ve nehy-i ilâhîden ictinâb ve nefsinin arzularına muhalefet ve eltâf-ı subhâniyyeye müterakkıb olup her bir hâline şükretmektir. Ve Hâlik'ına karşı niyaz ve arz-ı meskenet etmektir. Ve رَبَّنَا وَلَا تَحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِهِ (Bakara, 2/286) ya'ni "Ey bizim Rabbimiz, bize tâkatımız olmayan şeyi yükleme!" diye yalvarmaktır. Binâenaleyh sabreder de me'cûr olurum ve terakkî ederim diye kahr-ı ilâhîyi celbedecek fikirlerden sâlikin ictinâb etmesi lâzımdır. Nitekim Hz. Ömer İbnü'l-Hattab (r.a.) hazretleri tarafından rivâyet buyrulan hadîs-i şerîfde إِيَّاكُمْ وَ التَّعَمُّقَ فِي الدِّينِ فَإِنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَدْ جَعَلَهُ سَهْلًا فَخُذُوا مَا تُطِيقُونَهُ ya'ni "Din-de taammuktan sakınınız, zîrâ Allah Teâlâ onu kolay yaptı. Binâenaleyh dinden tâkatiniz olan şeyi ahzediniz!" buyrulur. İmdi dîn emrinde sâlikin taammuk-ı fikr etmesi mahzûrlu olunca dünyâ emrinde taammuk-ı fikrin sâlik için ne kadar muzır olduğu muhtâc-ı îzâh değildir.
555. Öyle yüz üzerine tırnak yarası kâfirliktir. Zîrâ ayın yüzü onun firakında ağladı.
Ya'ni, bir sâlikin kalb-i sâfının yüzü üzerine fenâ fikir tırnaklarının yarası kâfirliktir; ve nâz ve istiğnâ yüzünden küfrân-ı ni'mettir. Zîrâ kalb-i insân zât-ı Hakk'ın bilcümle esmâ ve sıfatıyla zuhûruna müsâid olan bir aynadır; ve zâhirî ayın yüzünde ise bu isti'dâd yoktur. Binâenaleyh ay bu mertebe-i insânîden ayrılmış olduğundan dolayı ağladı.
556. Yâhud sen kendi yüzünü görmüyorsan inâd düşünücü olan huyunu terk et!
"Lecâc", inâd etmek; "lecâc-endîş" vasf-ı terkîbîdir, "inâd düşünücü" demek olur. Ya'ni, "Ey sâlik, yâhud sen nâz ve istiğnâ etmiyorsun da kendi kal- binin yüzünü görmüyor ve onda böyle bir ayna olmak isti'dâdı bulunduğunu idrâk etmiyorsun. Sen kendi idrâkin ve ictihâdın dâiresinde hareketten vazgeç de sâhib-i irşâd olan kâmillerin nasîhatini kabûl et ve inâd düşüncü olan huyunu bırak!
557. Cesedde nefs-i mutmainnenin yüzü fikir tırnaklarının yarasını çeker.
Ma'lûm olsun ki, insanın zâhiri cesed ve bâtını kendi nefsidir; ve bu nefsin mertebeleri vardır. Birinci mertebesi nefs-i emmâredir. Bu nefis dâimâ kendi hazzına ve lezzetine müteveccihdir ve kendisini hiçbir kayd ile mukayyed bilmez. Kibir, ucûb, kîn, hased, gazab, şehvet ve buhl gibi birçok fenâ sıfatları hoş görür; ve bu sıfatların hükmünü icrâ ettiği vakit haz ve lezzet duyar ve bunlardan asla nedâmet etmez.
İkincisi nefs-i levvâmedir. Bu nefis kendisinde nefs-i emmâre ahvâlinden bir hâl zâhir olduğu vakit pişmân olur ve kendisini levmeder.
Üçüncüsü nefs-i mülhimedir. Bu nefis terbiye ile oldukça kesb-i safvet etmiş ise de, zemmden ve medihden sürûr ve kabûl-i halktan mahzûz olur. Bununla berâber onda muhabbet-i ilâhiyye gâlibdir. Merâtib ve makâmât-ı ma'neviyye gibi huzûzât-ı rûhâniyyeye mütemâyildir.
Dördüncüsü nefs-i mutmainnedir. Nefis evvelki ahvâlden tecerrüd edip sâf ve sâde olmuştur. Fakat ba'zı havâtır ve inkârın tehâcümâtına ma'rûzdur ki, bu havâtır ve inkâr onun safvetini ve sâdeliğini bulandırır. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfde o fikirleri tırnaklara teşbîh buyurmuştur. Bunların def'i ve hal-i safvet ile kâmilen Hakk'a teveccüh lâzımdır. Nitekim âyet-i kerîme- binin yüzünü görmüyor ve onda böyle bir ayna olmak isti'dâdı bulunduğunu idrak etmiyorsun. Sen kendi idrâkin ve ictihâdın dâiresinde hareketten vazgeç de sâhib-i irşad olan kâmillerin nasîhatini kabûl et ve inâd düşünücü olan huyunu bırak!
Onun beyânındadır ki, safâ ve nefs-i mutmainnenin sâdeliği fikirlerden müşevveş olur. Nitekim âyînenin yüzüne bir şey yazarsın, yâhud nakşedersin, eğerçi onu silsen leke ve noksanlık kalır
558. Kötü fikri zehir dolu tırnak bil! Taammuktan canın yüzünü tırmalar.
"Kötü fikir"den murâd Hakk'a hicâb olan maddî ve ma'nevî fikirlerdir ki, bunların her biri zehirli tırnak mesâbesindedir. Sâlik bu fikirleri ta'mîk ettikçe rûh-ı sâfın yüzünü tırmalar ve onun sâf olan yüzünde zehirlenmiş yaralar açar.
559. Ukde-i işkâli açmak için altınlı beli pisliğe atmıştır.
Ya'ni, "Bu fikir sahibi olan kimse altından ma'mûl olan bir bel mesâbesindeki akıl ve idrâkini necâset mesâbesinde olan ma'nâsız bir fikre saplamıştır; ve müşkil görünen bir ukdeyi ve düğümü açmak için o fikri ta'mîk eder ve karıştırır durur." Ma'lum olsun ki, bu ma'nâsız fikirler hem maddî ve hem de ma'nevî olur. Maddî fikirler, meselâ fakr u zarûret isâbeti korkusuyla eldeki servetin tezyîdi esbâbını düşünmek ve hayât-ı uhreviyyeye faydası olmayan ulûm-ı zahiriyyeyi ta'mîk etmek gibi tedbîrât-ı dünyeviyyeye müteallık olan efkârdır; ve ma'nevî fikir, ahkâm-ı dîniyyede ma'nâsız ta'mîkāttır. Meselâ sabah namazının iki ve öğle namazının dört ve akşamın üç rek'at olmasındaki sebeb nedir diye düşünüp ta'mîk etmek bu cümledendir. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Tedbîrât-ı İlâhiyye'nin mukaddimesinde şöyle buyururlar: فاياك وطلب الدليل من خارج فتفقر الى المعارج واطلبه من ذاتك لذاتك تجد الحق في ذاتك ارأيت : ثبتت نبوة رسول الله صلى الله عليه و آله و سلم واستقر في نفوس العقلاء انه صلى الله عليه و سلم ينطق عن الله تعالى لا عن نفسه دخلوا في رق الانقياد و التسليم و تعرفت عليهم وظائف التكليف و لم يسئلوا ما الدليل و لا ما العلل Ya'ni "Hariçten taleb-i delîlden sakın, maârice iftikär et ve delîli zâtın için zâtından taleb eyle! Hakk'ı zâtında bulursun. Görmedin mi ki Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'in nübüvveti sabit olduğu ve nüfûs-i ukalâda (s.a.v.) Efendimiz'in nefsinin hevâsından değil, Allah Teâlâ cânibinden nu- tuk ettiği istikrâr eylediği vakit, rıkk-ı inkıyâd ve teslîme dâhil oldular. Ve onlar üzerinde vazâif-i teklîf mutasarrıf oldu. Ve onlar delîli nedir ve illeti nedir, هل صدر او سمع عن الصحابة انهم سئلوا النبى صلى الله عليه و آله و سلم " diye suâl etmediler. "Ya'ni ما العلة ان الظهر و المغرب و لم اسر في بعض و جهر في بعض ما سمعنا و انما لم يكن ذلك hâbeden aslâ sâdır oldu mu, yâhud Nebî (s.a.v.) hazretlerine öğle ve akşam namazlarının illeti nedir? [Niçin] ba'zısında sırran ve ba'zısında cehran okunur? diye sordukları işitildi mi? Biz işitmedik ve bu vâki' olmadı."
560. Ey müntehî, ukdeyi açılmış tut, boş kese üzerine sıkı bir düğümdür!
"Müntehî"den murâd, ulûm-i resmiyye derslerini okuyup bitirmiş ve icâzet almış olan kimsedir. "Ey müntehî olan âlim-i zâhirî, ulûm-ı resmiyye mesâili-nin ukdeleri ve düğümleri açılmış farz et de kalbini bunlarla meşgül etme! Bu ukdeler boş kese üzerine bağlanmış olan sıkı düğümdür ve kör düğümdür."
561. Düğümleri açmada sen ihtiyar oldun. Diğer birkaç ukdeyi de açılmış tut!
Birtakım ulûm-ı zâhiriyye mesâilinin düğümlerini açmakta ve müşkilleri-ni halletmekte ömrünü sarf edip artık ihtiyar oldun. Henüz halledilmemiş olan bu nevi'den olan birkaç ukdeyi ve müşkili de açılmış ve halledilmiş farz et!
562. Bir düğüm ki, o bizim boğazımızın üzerinde sıkıdır. Budur ki, bilesin ki denî misin, yâhud tâli'li misin?
"Düğüm"den murâd, meçhul olan mes'eledir. "Has"den murâd, şakî ve "nîk-baht"dan murâd, saîddir. Ya'ni, "Bizim boğazımızın üzerinde olup bizim cemî-i ahvâlimize hâkim olan ve sıkı bir düğüm ve mes'ele-i meçhûle vardır. O da budur ki, ezelde senin ayn-ı sâbiten şekāveti mi yoksa saâdeti mi taleb etti?" İşte sence halledilip bilinecek mes'ele budur. Zîrâ hâtimen, fâtihan üze-rine olur.
563. Eğer adam isen bu işkâli hallet! Eğer âdem nefesli isen bu nefesi harc et!
tuk ettiği istikrâr eylediği vakit, rıkk-ı inkıyâd ve teslîme dâhil oldular. Ve onlar üzerinde vazâif-i teklîf mutasarrıf oldu. Ve onlar delîli nedir ve illeti nedir, هل صدر او سمع عن الصحابة انهم سئلوا النبى صلى الله عليه و آله و سلم " diye suâl etmediler. "Ya'ni ما العلة ان الظهر و المغرب و لم اسر في بعض و جهر في بعض ما سمعنا و انما لم يكن ذلك hâbeden aslâ sâdır oldu mu, yâhud Nebî (s.a.v.) hazretlerine öğle ve akşam namazlarının illeti nedir? [Niçin] ba'zısında sırran ve ba'zısında cehran okunur? diye sordukları işitildi mi? Biz işitmedik ve bu vâki' olmadı."
564. A'yanın ve arazın haddini bilmiş tut! Kendi haddini bil, bundan çare olmaz!
“Hadd”, mantık ilmi ıstılâhında bir şeyin mâhiyetine delâlet eden sözdür ki, efrâdını câmi' ve ağyârını mâni' olan ta'rîfdir; ve "a'yân" kendi zâtıyla kāim olan şeydir ki, ona "cevâhir" dahi derler; ve "araz" kendi zâtıyla kāim olmayıp kıyâmı, bir cevherin vücuduna muhtaç olan şeydir. Ya'ni, “Ey sâlik, a'yânın, ya'ni cevherlerin ve arazın ta'rîflerini bilmek için ömrünü zâyi' etme! Bunları bilinmiş farz et, zîrâ bunları öğrenmek senin hayât-ı ebediyyen için lâzım bir şey değildir. Esâsen mantıkta ve ilm-i kelâmda bunların ta'rîfleri nâkıstır. Meselâ cevheri, "kendi zâtıyla kāim olan şeydir," diye ta'rîf ederler; ve arazı da, "kendi zâtıyla kāim olmayıp, kıyâmı bir cevherin vücûduna muhtaç olan şeye derler." Bu sûrette bir "cisim" cevher ve onun boyu ve eni ve derinliği araz olur. Halbuki cismi, kendisinde tûl ve arz ve umk olan şeydir diyerek arazlar ile ta'rîf ederler; ve bu arazlar bir yere toplandıkları vakit, "cisim" teşkil ederler. Şu hâlde "cevher" dedikleri cisim, arazların hey'et-i mecmûası olur. Binâenaleyh cismin cevherliği nerede kalır? Böyle dipsiz ma'lûmât ile uğraşacağına kendi haddini ve ta'rîfini bil ki, bunu bilmek senin için çaresizdir ve zarûrîdir. Zîra من عرف نفسه فقد عرف ربه ya'ni "Nefsini bilen Rabbini bildi" buyrulmuştur. Binâenaleyh eğer kendi nefsinin haddini ve ta'rîfini bilirsen sana pek lâzım olan Rabbini bilmek fâidesi hâsıl olur.
565. Vaktâki kendi haddini bildin, bu hadden kaç! Ey toprak eleyici, nihâyet hadsize erişirsin.
Vaktâki esbâbına teşebbüs edip kendi haddini ve nefsinin ta'rîfini bildin, artık bu a'yân ve arazın haddinden ve ta'rîfinden kaç! Zîrâ bu a'yân ve araz bu toprak kürenin müştemilâtındandır; ve bunların had ve ta'rîfiyle meşgul olmak toprağı elemek kabîlindendir. Bunlardan vazgeçer ve kendi haddini bilirsen had ve ta'rîfi elfâza sığmayan Hakk'a erişirsin. Ya'ni, eğer âdem isen saîd misin yoksa şakî misin bu müşkili hallet! Eğer âdem nefesli isen nefesini ve sözlerini ulûm-ı zâhiriyyenin hayât-ı dünyeviyye ile kāim olan boş ukdelerini ve müşkillerini hall için sarfetme de insana mahsûs olan bu nefesi hayât-ı uhreviyyene lâzım olan ulûma sarf et!
566. Ömür mahmûlde ve mevzû'da gitti. Basîretsiz ömür mesmû'da gitti.
"Mahmûl!" ve "mevzû'", ilm-i mantık ıstılâhâtındandır. Mantıkçılar bir cümledeki mahkûmun-aleyhe "mevzû'", ve nahivciler "mübtedâ" derler. Ve mahkûmun-bihe mantıkçılar "mahmûl" ve nahivciler "haber" tesmiye ederler. Meselâ "Zeyd âkıldır" cümlesinde "Zeyd", mevzû' ve mübtedâ ve "âkıl-dır" mahmûl ve haberdir. "Mesmû'"dan murâd, mantık ulemâsından bir mes'elede, filânın mezhebi budur ve filânın mezhebi de şudur diye vâki' olan rivâyât-ı mesmûa ve menkûledir. Ya'ni, "Ey âlim-i zâhirî, ömrün ilm-i man-tığın mahmûlünde ve mevzû'unda geçti. Basîretsiz olarak ömrün rivâyât ve menkûlâtı işitmekle ve dinlemekle geçti."
567. Her bir delîl netîcesiz ve esersiz bâtıl geldi, kendi netîcene bak!
Ya'ni bu âlem-i fânînin ahkâm ve ahvâline âit olan delâili-i mantıkıy-yeden her biri bu âlemin kendi gibi fânî olduğundan netîcesiz ve esersizdir ve bâtıl ve fâidesizdir, sen kendi netîcene bak! Nesin, saîd misin yoksa şa-kî misin?
568. O Sâni-i azîmi bir mevzû'dan gayrı ile görmedin. Kıyâs-ı iktirânî üze-re kânî'sin.
İlm-i mantık ıstılâhında kıyâs iki kısımdır. Birisi "iktirânî" diğeri "istis-nâî"dir. "Kıyâs-ı iktirânî" odur ki, kendisinde netîcenin aynı veyâ aksi bilfiil zikredilmiş olmaz. Meselâ "Âlem masnû'dur ve her bir masnû'un bir sâniî vardır, öyleyse âlemin sâni'i vardır" delîli, bir kıyâs-ı iktirânîdir. Ve "kıyâs-ı istisnâî"de netîcenin aynı veyâ aksi bilfiil mezkûrdur. Meselâ "Eğer bir sâni' mevcûd olursa, masnû' mevcûd olur. Âlem ise masnû'dur, öyleyse âlemin sâni'i vardır". Delîlin bu şeklinde "eğer" edât-ı istisnâsı olduğu için "kıyâs-ı istisnâî" demişlerdir.
İmdi bu iki delîlde dahi ulemâ-i zâhir sâni'in vücûdunu, masnû'un vücû-dunu görmeksizin bilemezler. Onlar müessir olan Hakk'ın varlığını isbât için esere muhtaçtırlar. Eğer masnû'un vücûdunu görmeseler böyle bir kıyâs-ı ik-tirânî tertîb edip sâni'in vücûdunu isbât edemezlerdi. Binâenaleyh onların na-
569. Felsefî, vesaitta delâilden ziyade eder. Safî ise, onun aksi üzeredir.
"Felsefî"den murâd, ilm-i kelâm ve ilm-i mantık erbâbıdır. Zîrâ ulemâ-i ehl-i sünnet felsefiyyatı dörde taksîm edip hesab, hendese ve mantık ve ilm-i kelâmdır demişler; ve hesab ve hendeseyi mubâh ve ilm-i kelâm ile mantığı mezmûm ve harâm bilmişlerdir. İhyâu'l-Ulûm'da ve Şir'a'da ve Mişkâťta böyle zikrolunur. Şu hâlde muâmelât-ı dünyeviyyenin tanzîmine hâdim olan riyaziyâtın tahsîli muvâfiktır; ve ilm-i kelâm ve mantık ile idrâk-i hakāik mümkin olmadığı için ulemâ-i İslâm onu boş bir meşgale addetmişlerdir. Nitekim Gülşen-i Râz şerhinde Lâhicî şöyle buyurur: "Hükemâ ve mütekellimînin i'tikādlan vech ile tarîk-ı istidlâl ile idrâk-i hakäik pek güçtür; ve zât ve sıfât-ı müteâliye-i ilâhiyyenin ma'rifeti bu tarîkla mümteni'dir. Bizim birliğimize vukūf emr-i tasavvurî veyâ tasdîkî ile bize hâsıl olmayınca vech-i ekmel üzere o emri tahsîl etmek isteriz. Bu sûrette zihin elbette matlûbunu bulmak için kendisinde mahzûn ve mektûm olan ma'lumât cânibine müteharrik olur; ve bir ma'lûmdan dîğer ma'lûma geçer. Ve o ma'lûmâta “mebâdî" tesmiye olunmuştur; Ve ondan sonra zihin o mebâdîde dîğer bir hareket daha yapar ve o mebâdîyi o matlûb olan meçhûlü bilmeğe müeddî olacak tertîb-i hâs ile müretteb kılar; ve o tertîb-i hâs matlûba teveccühü ve zihnin bağlardan tecerrüdünü ve aklın ma'kūlât tarafına hiddet-i nazarını müstelzimdir. Bu cisimler ile beraber zâtiyyât ve arazıyât arasını lâyıkı vech ile tefrîk etmek lâzım gelir. Yoksa hakāik mahfi kalır. Nihâyetsiz zahmetten sonra ekseriyâ idrâk-i hakäik-ı eşyâ avârız ve havâss sebebiyle mümkin olmaz; ve sıfât-ı tenzîhiyye ve selbiyye ile Hak Teâlâ'nın ma'rifeti tahsîl olunamaz. Ve bu nevi' ilim, hayâl ve vehmin şükûk ve şübühâtından hâlî olmaz; ve bu tarîkdan hakāyıka tamâmen ıttıla' müteazzirdir; ve tahsîl-i ma'rifet-i hakîkî tasfiye ve tecliye-i kulûb tarîkının gayrı ile hâsıl olmaz. Tasfiye ise mâsivallâhın nefyine mevkūfdur. Zîrâ nukuş-i ağyâr, zikir ve fikir ile gönül levhinden silinmedikçe tevhîd-i hakîkî rakamı onun üzerine yazılmaz. Medlûlü edille ve berâhîn ile isbâttan ibaret olan istidlâl tarîkı, tarîk-ı tasavvuf hilâfıdır. Zîrâ delîl sahibinin nezdinde delîl, medlûlü mûzihdir. Halbuki ârifin indinde delîl, medlûlün hicabıdır. Binâena- leyh delîli ne kadar çok ibrâz ederlerse medlûl o kadar mahfi kalır; ve hakî-katte kemâl-i tevhîd, gayriyetin nefyindedir. Çünkü كمال التوحيد نفى الصفات عنه ya'ni "Tevhîdin kemâli O'ndan sıfatın nefyidir" denilmiştir. Ve âlimin delîli olan şey ârifin medlûlüdür; ve mahcûbun hicâb-ı dîdesi olan şey, erbâb-ı şühûd nezdinde cemâl-i mahcûbun âyînesidir."
İmdi bu îzâhâttan anlaşıldığı üzere felsefi, ya'ni ilm-i mantık ve ilm-i ke-lâm ulemâsı Hakk'ın varlığını isbât etmek husûsunda kendisiyle Hak arasına delillerden vâsıtalar koyup hicabını arttırır. Velâkin erbâb-ı tasfiye ise bu ve-sâitı bırakıp keşif ve şühûd tarîkıyle giderler.
570. Bu, delîlden ve hicabdan kaçar. Medlûl için başını yakasına götürmüştür.
[570] "Bu kalbi Hakk'ın gayrından sâf olan safi delilden ve kıyâsât-ı mantıkıy-yeden kaçar. Delîl ile isbât etmek istedikleri medlûl ya'ni zât-ı pâk-i Hak için başını yakasına çeker ve O'nun tecellîsi için usûlü dâiresinde murâkabede bu-lunur." "Hicîb", hicâb kelimesinin imâle olunmuşudur. "Ser bürden be-cîb" bilkülliye zât-ı Hakk'a müteveccih olup O'nun tecellîsine murâkıb olmaktan kinâyedir. Zîrâ delâil-i akliyye mûcib-i hicabdır. Medlûle îsâl etmez. Çünkü delîl-i aklî, vücûdda sâni' masnû'un gayrı olduğuna hükmeder. Binâenaleyh bu deliller Hak yolunun hicabıdır.
571. Gerçi duman onun için ateşin delîlidir. Bizim için dumansız o ateşte ol-mak hoştur.
"Duman"dan murâd, masnûât-ı kesîfedir. "Ateş"ten murâd, Sâni'-i Hakîm olan zât-ı Hak'tır. Gerçi duman ateşin vücûduna delâlet ettiği gibi bu masnû-ât-ı kesîfe dahi Sâni'-i Hakim olan Hak Teâlâ hazretlerinin vücûd-1 latîfine delîldir. Fakat kesîf olan duman sâf olan ateşin müşâhedesine mâni' bir hi-câb olduğu gibi, bu masnûât-ı kesîfe dahi zât-ı Hakk'ın cemâl-i bâ-kemâline perde ve hicabdır. Binâenaleyh eserden müessire intikal edenlerin îmânı de-lîle müstenid olan îmân-ı gaybdır. Bu îmân, hukemânın ve ehl-i zâhirin ve avâm-ı mü'minînin îmanıdır. الذين يؤمنون بالغيب (Bakara, 2/3) "Şunlar ki gaybe îmân ettiler" âyet-i kerîmesi mûcibince avâm bu îmân ile mükellefdir. Ehl-i tasfiye ise فأينما تولوا فَثَم وجه الله (Bakara, 2/115) ya'ni "Ne tarafa teveccüh eder-seniz Allah'ın vechi vâki'dir" âyet-i kerîmesi mûcibince îmân-ı ıyânî ile mü- leyh delîli ne kadar çok ibrâz ederlerse medlûl o kadar mahfi kalır; ve hakîkatte kemâl-i tevhîd, gayriyetin nefyindedir. Çünkü كمال التوحيد نفى الصفات عنه ya'ni "Tevhîdin kemâli O'ndan sıfatın nefyidir" denilmiştir. Ve âlimin delîli olan şey ârifin medlûlüdür; ve mahcûbun hicâb-ı dîdesi olan şey, erbâb-ı şühûd nezdinde cemâl-i mahcûbun âyînesidir." İmdi bu îzâhâttan anlaşıldığı üzere felsefi, ya'ni ilm-i mantık ve ilm-i kelâm ulemâsı Hakk'ın varlığını isbât etmek husûsunda kendisiyle Hak arasına delillerden vâsıtalar koyup hicabını arttırır. Velâkin erbâb-ı tasfiye ise bu vesâitı bırakıp keşif ve şühûd tarîkıyle giderler.
572. Hususiyle bu ateş ki kurb ve vilâ cihetindendir, bize dumandan daha yakındır.
Husûsiyle bu zât-ı latîf-i Hak öyle bir zât-ı celîledir ki, yakınlık ve muhabbet cihetinden bize bu eşyâ-yı kesîfeden ve masnûât-ı muhtelifeden daha yakındır. Nitekim ayet-i kerîmede ونحن أقرب إليه من حبل الوريد (Kaf, 50/16) ya'ni "Biz ona şah damarından daha yakınız" buyrulur. Binâenaleyh zât-ı Hakk'ı eşyâdan bir şey ve masnûâttan bir masnû' olan kendi vücûdunun hâricinde aramak ve onu isbât için birtakım deliller îrâd etmek yakında olan bir şeyi uzaklarda aramak gibi bir gaflet olur. İnsanın en büyük hicâbı kendi vücûd-ı mevhûmunu isbât etmektir. Kendi vücûd-ı vehmîsinden kurtulduğu vakit nazarında Hakk'ın vücûdundan başka kalmaz. Nitekim III. cildin 4500 numaralı beyt-i şerîfinde şöyle buyrulmuş idi. "Kurb, ne yukarı ne aşağı gitmektir, kurb, varlık hapsinden kurtulmaktır".
Hükemâ ve ulemâ-i zâhir eşyanın vücudunu nefsü'l-emrde mevcûd gördüklerinden kurb ve ihâta-i zâtîyi kabûl edemezler. Çünkü onların i'tikādına göre iki vücûd vardır. Birisi Hakk'ın, dîğeri halkın vücûdudur. Eğer kurb-i zâtîyi kabûl etseler, hulûl ve ittihad lâzım gelir. Halbuki ehl-i hakikat nazarında iki vücûd yoktur ki hulûl ve ittihad lâzım gelsin! Hz. Pîr efendimiz bu kurbün hâlini akla takrîb için IV. cildin 3671 numaralı beytinde şöyle buyurmuşlar idi: kellefdir. Böyle olunca ehl-i tasfiye için masnûât perdelerini kaldırıp tecellî-i zât ateşi içinde mahv-i vücûd etmek hoştur. Nitekim I. cildin 1792 numaralı beyt-i şerîfinde bu ma'nâ şöyle buyrulmuş idi: "Ya'ni her kim ki onun namazının mihrabı ayn oldu, onun îmân tarafına gitmesini ayıp bil."
Bu beyt hakkındaki îzâhât orada geçti. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretlerinin Fusûsu'l-Hikem'de "Âleme nazar etmeksizin Sâni'e ilim mümkin değildir!" buyurmaları evvelki ma'nâya göredir.
573. İmdi canın tahyîlâtından dolayı candan duman tarafına gitmek siyehkarlık olur.
"Tahyîl", bir adama sû'-i zan etmek, bir adamın sîmâsından hayır ve kerem ve necâbet teferrüs ve iz'ân etmek; ve bir şeyden zarar endîşesiyle havf ve ihtirâz etmek ma'nâlarınadır (Kāmûs). Burada üçüncü ma'nâ münasîbdir. Birinci mısra'daki "cân"dan murâd, zât-ı Hak, ikinci mısra'daki "cân"dan murâd dahi rûh-i müdriktir. Ya'ni Hâlik ile mahlûkāt arasında gayriyyet-i mutlaka yoktur. Belki melhûz olan gayriyet i'tibârîdir; ve hakîkatte kurb ve ayniyet vardır. Bu eşyânın vücûd-ı Hakk'ın gayrı olması rûh-i müdrikin tahyîlâtı ve zarar gelir düşüncesiyle vâki' olan havfidir. Zîrâ rûhda hudûs damgası olduğundan onda gayriyet zevki vardır. Binâenaleyh canın bu tahyîlâtından dolayı vücûd-i masnûât ve mahlūkātı zât-ı Hakk'ın vücudunun ve varlığının gayri görüp bu eşyâda Hakk'ı müşâhede etmekten kaçmak siyehkârlık ve kabâhat olur.