در بیان قول رسول عليه السلام لا رَهْبَانِيَّة في الإسلام Resûl (a.s.) in لاَ رَهْبَانِيَّةً فى الاسلام Ya'ni "İslam'da râhiblere mensûb amel yoktur" kavlinin beyânındadır
12. bölüm / 26 · 1336 kelime · ~7 dk okuma
574. Kanadı koparma ve gönlünü ondan kopar! Zîra ki bu cihadın şartı adüvv geldi.
"Kanad"dan murâd, müzeyyenât-ı dünyeviyyedir ki, bu müzeyyenât Al-i İmran sûresinde vâki' زيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ (Ali Imran, 3/14) وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ya'ni "Kadın ve evlâd ve kantarlar ile altın ve gümüş ve hünerli ve nişanlı atlar ve hayvânât-ı ehliyye ve ekin isteklerinin muhabbeti nâs için tezyîn olundu. Bunlar hayât-ı dünyâ metâıdır" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulmuştur. Bu bâbdaki îzâhât I. cildin 2463 numaralı beyt-i şerîfinden i'tibâren geçen beyitlerde mezkûrdur. Ya'ni, bu müzeyyenât ve tecemmülât-ı dünyeviyyeden her biri tâvusun süslü kanadı mesâbesindedir. Bunlardan tecerrüd etme! Zîrâ hayât-ı dünyeviyyenin ta'tîli münasib değildir. Belki kalbini bunların muhabbetinden kopar! Nitekim I. cildin 997 numaralı beyt-i şerîfinde: Ya'ni "Dünyâ nedir? Huda'dan gafil olmaktır. Meta' ve gümüş ve evlâd ve kadın değildir" buyrulmuş idi. Hak yolunun âşıklarına bunları atmak değil, bunların muhabbetini kalbinden atmak lâzımdır; ve bunların muhabbetini kalbinden atmak için dahi mücâhede lâzımdır; ve mücâhede ancak bu gibi müzeyyenâtın vücûduyla olur. Zîrâ bu müzeyyenâtın muhabbeti rûhu öldüren düşmandır. Binâenaleyh düşmana karşı mücâhede îcâb eder. Zîrâ ki bu cihâdın şartı düşmanın vücüdudur.
575. Düşman olmadığı vakit cihad muhal geldi. Şehvetin olmasa imtisal olmaz.
Ya'ni, "Karşında düşman olmadığı vakit cihâd ve muhârebenin imkânı olmaz; ve kezâ istek ve arzû olmasa emre imtisâlin ma'nâsı kalmaz." Meselâ bir kimseye, toprak yeme! [diye] emr olunmaz. Zîrâ insanda toprak yemeye meyil ve arzû yoktur. Fakat, zinâ etme ve şarap içme! diye emrolunur. Çünkü bunlar nefse hoş gelir. Bunun gibi insanın müzeyyenât-ı dünyeviyyeye meyil ve muhabbeti vardır. Binâenaleyh ey sâlik, nefsine hoş gelen bu şeylerin muhabbetini kalbinden çıkar ve bu husûsta nefsin ile mücâhede et, diye emrolunur. Nitekim Fihi Mâ Fîh'in 41. faslında cenâb-ı Pîr şöyle buyururlar: “İnsanın râğıb olmadığı şeyden nehy olunması sahîh olmaz. Taş yeme, diken yeme! demek sahîh değildir; ve eğer denilirse buna nehy tesmiye olunmaz."
576. Senin meylin olmazsa sabr olmaz. Hasım olmadığı vakit senin hayline ne hâcet vardır!
وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا (Âl-i İmrân, 3/14) ya'ni "Kadın ve evlâd ve kantarlar ile altın ve gümüş ve hünerli ve nişanlı atlar ve hayvânât-ı ehliyye ve ekin isteklerinin muhabbeti nâs için tezyîn olundu. Bunlar hayât-ı dünyâ metâıdır" âyet-i kerîmesinde beyân buyrulmuştur. Bu bâbdaki îzâhât I. cildin 2463 numaralı beyt-i şerîfinden i'tibâren geçen beyitlerde mezkûrdur. Ya'ni, bu müzeyyenât ve tecemmülât-ı dünyeviyyeden her biri tâvusun süslü kanadı mesâbesindedir. Bunlardan tecerrüd etme! Zîrâ hayât-ı dünyeviyyenin ta'tîli münasib değildir. Belki kalbini bunların muhabbetinden kopar! Nitekim I. cildin 997 numaralı beyt-i şerîfinde:
Ya'ni "Dünyâ nedir? Huda'dan gafil olmaktır. Meta' ve gümüş ve evlâd ve kadın değildir" buyrulmuş idi. Hak yolunun âşıklarına bunları atmak değil, bunların muhabbetini kalbinden atmak lâzımdır; ve bunların muhabbetini kalbinden atmak için dahi mücâhede lâzımdır; ve mücâhede ancak bu gibi müzeyyenâtın vücûduyla olur. Zîrâ bu müzeyyenâtın muhabbeti rûhu öldüren düşmandır. Binâenaleyh düşmana karşı mücâhede îcâb eder. Zîrâ ki bu cihâdın şartı düşmanın vücüdudur.
577. Sakın kendini hasiyy yapma, ruhbân olma! Zîra ki iffet şehvete merhundur.
"Hasiyy", husyeleri çıkarılmış kimseye derler, "hadım" demek olur. “Ruhbân”, “râhib"in cem'idir ve "râhib", hıristiyanların âbidleri ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey sâlik, Hakk'a ibadet edeceğim ve şehvetten ictinâb edeceğim diye kendini hadım yapma ve râhibler gibi olma! Zîrâ ki Hakk'ın makbûlü olan sıfat-ı iffet şehvetin vücûduna bağlıdır. Şehveti olmayan bir kimsenin iffeti mevzû'-i bahs olamaz." Ma'lûm olsun ki, sıfât-ı nefsâniyyeden her birinin ifrâtı ve tefrîtı ve i'tidâli vardır. İfrâtı ve tefrîti mezmûm ve i'tidâli makbûldür. Meselâ gazab sıfatının ifrâtı tehevvür ve i'tidâli şecâat ve tefrîti cübn ve korkaklıktır; ve kezâ şehvetin ifrâtı, şereh ve azgınlık ve i'tidâli, iffet ve tefrîti, humûd ya'ni şehvetsizliktir. Bunun için cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fih'in 21. faslında "Hak Teâlâ azze ve celle ince bir yolu Peygamber'e gizlice gösterdi. O da nedir? Cevirlerini çekmek ve onların muhâlâtını dinlemek ve onun üzerine sa'y etmek ve kendini mühezzeb kılmak için kadın almaktır" buyururlar.
578. Hevadan hevâsız nehiy mümkin olmadı. Ölülere gāzīlik göstermek mümkin değildir.
Ya'ni, nefsin hevâsı olmasa idi onu hevâdan nehyetmek mümkin olmazdı. Zîrâ vücûdu sâbit olmayan bir şeyi nefyetmek abestir. Nitekim hareketten ârî ve mukābeleden âciz olan ölülere karşı gazâ ve mücâhede etmek mümkin olmaz.
579. "Enfikū!" buyurdu. Binâenaleyh bir kesb et, zîrâ ki eski îrâdsız masraf olmaz.
Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de "Enfikû!" ya'ni "İnfâk ediniz!" buyurdu. İnfâk ise mevcûd olan bir maldan olur; ve mal ise kazanılmak sûretiyle elde edilir. Zîrâ ki evvelce elde bir îrâd olmaksızın harc ve infâk mümkün olmaz. "Enfikû!" emrini mübelliğ olan âyât-ı kur'âniyye müteaddiddir. Ezcümle sûre-i Bakara'da buyrulur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَنفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاكُم مِّن قَبْلِ أَن يَأْتِيَ يَوْمٌ لَّا بَيْعٌ فِيهِ وَلَا خُلَّةٌ وَلَا شَفَاعَةٌ (Bakara, 2/254) Ya'ni "Ey mü'minler, kendisinde bey' ve dostluk ve şefâat olmayan kıyâmet günü gelmezden evvel size rızk olarak verdiğimiz şeyden infâk ediniz!"
580. O gerçi "Enfikû!"yu mutlak getirdi. Sen "İksibû sümme enfikû!" oku!
Ya'ni, Hak Teâlâ hazretleri وَأَنفِقُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ (Bakara, 2/195) ya'ni "Allah yolunda infâk ediniz!" âyet-i kerîmesinde "İnfâk ediniz!" emrini mutlak olarak tebliğ buyurdu. Fakat infâk, mevcûd olan maldan olacağından bu emrin altında "İksibû!" ya'ni "Kazanınız!" emri müstetirdir. Binâenaleyh sen bu âyeti okurken "İksibû sümme enfikû!" ya'ni "Kazanınız, sonra infâk ediniz!" ma'nâsıyla oku!
581. Yine öyledir ki, şâh "İsbirû!" buyurdu. Bir rağbet lâzımdır ki, ondan yüz çeviresin!
Hak Teâlâ hazretleri yine öylece sûre-i Âl-i İmrân'da "İsbirû!", ya'ni "Sabrediniz!" (Âl-i İmrân, 3/200) buyurdu. Sabredeceğin şeye karşı kalbinde bir rağbet ve muhabbet lâzımdır ki, onun üzerine doğru gitmekten nefsini habsedesin. Zîrâ, taş yeme, sabret! denemez. Çünkü kimsenin taşı yemeğe rağbeti yoktur. Fakat susamış olan kimseye, su içme sabret! denebilir.
582. Şimdi, "Külû!" şehvet tuzağından dolayıdır. Ondan sonra "Lâ tüsrifû!" o, iffettir.
Ya'ni, "Külû!" "Yeyiniz!" (A'râf, 7/31) emri şehvet tuzağından, ya'ni beşerin cismi yemeğe muhtaç olup ona rağbet ettiğinden dolayıdır. Ondan sonra "Lâ tüsrifû!" "İsrâf etmeyiniz!" (A'râf, 7/31) emri de o iffettir. Ya'ni yemek husûsunda i'tidâli muhâfaza içindir; ve yemenin bir hadd-i meşrû'unu ta'yîn-dir. Zîrâ hadd-i i'tidâlden fazla yemek ifrât ve tebzîrdir. Hiç yemeyip muhtaç Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de "Enfiku!" ya'ni "İnfâk ediniz!" buyurdu. İnfâk ise mevcud olan bir maldan olur; ve mal ise kazanılmak sûretiyle elde edilir. Zîrâ ki evvelce elde bir îrâd olmaksızın harc ve infâk mümkin olmaz. "Enfikū!" emrini mübelliğ olan âyât-ı kur'âniyye müteaddiddir. Ezcümle sûre-i Bakara'da buyrulur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أنفقُوا مِمَّا رَزَقْنَاكُم من قبل أن يأتي يوم لا بيع فِيهِ وَلَا خَلَةٌ وَلَا شَفَاعَةٌ (Bakara, 2/254) Ya'ni "Ey mü'minler, kendisinde bey' ve dostluk ve şefâat olmayan kıyâmet günü gelmezden evvel size rızk olarak verdiğimiz şeyden infâk ediniz!"
583. Mâdemki onun indinde mahmûlün-bih olmaya, mahmûlün-aleyhin vücûdu mümkün değildir.
Burada mahmûlün-bih ile mahmûlün-aleyh yukarılarda îzâh olunan ilm-i mantık ıstılâhâtından değildirler. Matlûb olan ma'nâ-yı lügavîleridir. “Mahmûlün-aleyh”, hammâl ve mahmûlün-bih, yük demek olur. “Ledeyhi”deki zamîr mahmûlün-aleyh olan kimseye râci' olup takaddüm etmiştir. Ya'ni, hamalın indinde yük olmazsa o hamalın vücûduna hâcet kalmaz. Mâdemki ortada yük vardır, hamala da ihtiyaç tabîîdir; ve yük hamalın vücûdunu müstelzimdir. Bunun gibi infâk, kesbi ve sabır, rağbeti müstelzimdir. Binâenaleyh yük olmayan yerde hamal ve kesb olmayan yerde infâk ve rağbet olmayan yerde dahi sabra ihtiyaç kalmaz.
584. Mâdemki senin için sabr renci olmaya, şart mevcud olmaz. Binâenaleyh cezâ nüzûl etmez.
Ya'ni, ey sâlik, sende nefsinin rağbet ettiği şeye karşı sabretmek zahmeti ve meşekkati olmazsa, ecir ve sevâba nâil olmanın şartı bulunmamış olur. Bu sûrette sana ecir ve sevâb dahi verilmez. Meselâ şer'an harâm olan şaraba rağbeti ve iştihâsı olan bir kimse mi'desinin hasta olmasından dolayı, doktorların tavsiyesi ve men'i üzerine şarâb içmese, ona sabır denmez. Zîrâ sıhhatine olan rağbeti şarâba olan rağbetini kesr etmiştir. Bittabi' bunun ecri ve sevâbı olmaz.
585. O şart ne güzeldir ve o cezâ, gönül okşayıcı, can artıran o cezâ ne hoştur!
“Şâdâ”daki elif, elif-i taaccübdür, “ne kadar hoş!” demektir. Ya'ni, o nefsin rağbet ettiği şeylere karşı olan sabretmek şartı ne güzel şarttır; ve o şartın tahakkuku indinde gönül okşayıcı ve rûhun kuvvetini arttırıcı olan o cezâ ve ecir ve sevâb ne kadar hoştur! iken nefsin hakkını vermemek zulümdür ve tefrîtdir; ve vasat derecesi i'tidal ve iffettir.