Hak Teâlâ'nın çâlâk olan Adem (a.s.)ın cisminin terkîbi için avuç dolusu toprak almak üzere azm ve hazm meleği olan Azrâîl (a.s.)ı göndermesi
38. bölüm / 40 · 6980 kelime · ~35 dk okuma
1649. Hâlık derhal Azrâîl'e buyurdu ki "Pür-tahyîl olan toprağı gör!"
"Hazm", lügatte cem'etmek, zabtetmek, şiddetle tutmak, kasdetmek ve bağlamak ma'nâlarınadır. Burada "şiddetle tutmak" ma'nâsı münasibdir. "Azm", kasd etmek demektir. Ya'ni, Azrâîl (a.s.) şiddet ve kasd sahibi olan melektir, demek olur. Ma'lûm olsun ki, Azrâîl (a.s.), ma'nâdan ibaret olan rûhu, sûretten ibaret olan ebdândan tefrîk eder; ve âlem-i zâhirde mevcûd olan her bir sûret-i kesîfe bir ma'nânın ızhârı içindir, o ma'nâ o sûretin rûhudur. Binâenaleyh zerreye varıncaya kadar âlem-i zâhirde vâki' olan tefessüd, tasarruf-i Azrâîl ile husûle gelir. Azrâîl (a.s.) dahi bu hâssıyeti ile avâlimi muhîttir ve onun taht-ı emrinde dahi bî-nihâye melâike mevcûddur; ve bir kimse suver-i mevcûdeden birini ifsâd ettiği vakit, o kimsede vücûh-i Azrâîl'den bir vechin te'sîri vâki' olur ve arzdan alınacak cüz', arzın rûhu mesâbesinde olup o rûhun nez'ine cenâb-ı Azrâîl me'mûr olmuş ve bu emri icrâ etmiştir.
Ya'ni, Cebrâîl ve Mîkâîl ve İsrafil (aleyhümü's-selâm) huzûr-i izzete elleri boş olarak döndükleri cihetle, Hâlık Teâlâ hazretleri emr-i irâdîsinin tahakkuku için derhal Azrâîl (a.s.)a buyurdu ki: "Haydi sen git, emrimi infâz için hayâlât ve evhâm ile dolmuş olan arzı gör!"
1650. "O zayıf olan zâlim kocakarıyı bul, acele ondan bir avuç toprak getir!"
"Zâl", kocakarı demektir. Zayıf olması, her an fenâya ma'rûz bulunmasından nâşîdir. Zâlim olması, ma'rifet-i Hak için mahlûk olan efrâd-ı beşeri, kendi suver-i mâddiyyesine meftûn edip ma'nevî helâke sürüklemesidir. "Kocakarı" olması hilkat-i beşerden pek çok evvel yaratılıp kocamış olmasındandır; ve enbiyâ ve evliyâya acûze sûretinde mütemessil bulunmasındandır.
1651. Kazâ serhengi olan Azrâîl iktizâ için toprak küre tarafına gitti.
"Serheng", "ser" ile "heng" kelimelerinden mürekkebdir. "Ser", serdâr ve emîr, ve "heng", asker demektir. Binâenaleyh "serheng" askerin emîri ve reîsi demek olur (Burhân, Ferheng-i Cihangîrî, Sirâcü'l-Lügāt ve Rüşdî, Bahâr-ı Acem ve Gıyâsü'l-Lügāt). Ya'ni kazâ-yı ilâhî serhengi olan Cenâb-ı Azrâîl, Hakk'ın taleb ve emri için toprak küre tarafına müteveccih oldu.
1652. Toprak, kānun üzre feryâda başladı; ona and verdi, birçok yemîn etti.
"Kānûn", asıl ve resm ve kāide. "Sevgend horden", yemin etmek ve and içmek demektir. Toprak evvelki meleklere yaptığı kāide üzere feryâda başladı, and verdi ve birçok yeminler verdi. Ya'ni, "Vallâhi billâhi tallâhi, ben bir avuç toprağı vermem, Allah hakkıçün benden bunu alma!" diye yalvardı. Dedi:
1653. "Ey has kul ve ey arşın hâmili, ey arşta ve ferşte emrin muta'ı!
"Arş"tan murâd, fezâ-yı bî-nihâyedeki vücûdât-ı izâfiyye avâlimi; ve "ferş"ten murâd, bunlar arasındaki arz. Ya'ni, "Ey Hakk'ın has kulu ve ey arş hâmili olan dört melekten birisi ve ey göklerde ve yerde emrine itâat olunmuş olan!"
1654. "Ferd olan Rahman'ın rahmetinin hakkı için, sana lutf eden zâtın hakkı için!"
"Be-hakk", kelimelerinde "be" kasem içindir.
1655. "Bir şahın hakkı için ki, ondan başka ma'bûd yoktur; O'nun huzûrunda kimsenin zârîliği merdûd değildir."
1656. Dedi: "Ben kādir değilim ki, bu efsûn ile onun emrinden gizli ve âşikâr olarak yüz çevireyim!"
"Gizli"den murâd, emr-i irâdî ve "âşikâr"dan murâd, emr-i teklifidir. Ya'ni, Azrâîl (a.s.) arza hitâben dedi ki: "Ben senin sözlerin ve yemînlerin sebebi ile Hakk'ın emr-i irâdî ve emr-i teklîfîsinden yüz çevirmeğe kādir değilim." Bundan anlaşılır ki, evvelki üç meleğe vâki' olan emr-i teklîfî, emr-i irâdîye muvâfik değil imiş.
1657. Dedi: "Nihayet o hilm ile emir buyurdu. Her ikisi de emirdirler, ilim yolundan onu tut!"
Arz Azrâîl'e dedi: "Nihâyet Hâlikımız kullarına sıfat-ı hilm ile muttasıf olmalarını emir buyurdu. Benden cebren toprak alman bir emirdir; ve hilim ve yumuşaklık ile muttasıf olmak dahi bir emirdir. Eğer şiddet ile yumuşaklığı ilim cihetinden mukâyese edersen, elbette ahlâken hilim şiddete müreccah olur.
1658. Dedi: "O te'vil, yahud kıyas olur. Emrin sarihinde iltibası az iste!"
"Te'vîl", şer'de, lafzı ma'nâ-yı zâhirinden, muhtemel olan ma'nâsına döndürmektir. Fakat bu te'vîl, muhtemel olan ma'nânın Kur'ân'a ve hadîse muvâfakatı görüldüğü vakit olur. Meselâ Kur'ân'da يَخْرُجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ (Rûm, 30/18) 'Allah ölüden diriyi çıkarır." buyurur. Eğer kuşu yumurtadan çıkardığı murâd olunursa "tefsîr" olur ve eğer kâfirden mü'min ve câhilden âlim çıkardığı murâd olursa "te'vîl" olur; (Ta'rîfât-ı Seyyid'den tercüme). "Kıyâs", lügatte "takdîr" demektir; şerîatte; hükümde asl ile fer' arasını cem'etmektir. Ya'ni bir şey hakkında sarîh bir hüküm olduğu hâlde, o açık hükümden istinbât olunan bir ma'nâ sebebiyle, o şeyin fer'i hakkında bir hüküm vermektir. "İltibâs" örtülü, belirsiz, karışık olmak demektir. Ya'ni Azrâîl (a.s.) arza dedi ki: "Hâlikımın bana "Arzdan toprak al!" diye vâki' olan emri karşısında, o senin bana hilim tavsiye etmen bir te'vîl veya kıyâs olur. Böyle sarîh emirlerin karışık ve örtülü olmasını az düşün! "Kem cû", "az iste!" ta'bîri ile sarîh ve fakat mecâzî olan emirlere işaret buyrulur. Meselâ Kur'ân'da "Ve's-eli'l-karyete" (وَاسْئَلِ الْقَرْيَةَ) ya'ni "Karyeye sor!" buyrulur. Bu bir emirdir. Fakat te'vîl etmeksizin kābil-i icrâ değildir. Zîrâ karyenin kendisine sormak mümkin değildir. Burada ahâliye sormak ile te'vil olunur; ve kezâ bir efendi "Lambayı yak!" diye hizmetçisine emr etse hizmetçi bu emr-i sarîhtir, lambanın kendisini yakayım demez. Te'vîl edip içindeki fitili yakar. Fakat "Toprak al!" emri sarih ve kabil-i icrâ olduğu için bunda iltibâs yoktur. Te'vîle ve kıyâsa da hâcet kalmaz.
1659. Eğer kendi fikrini te'vil edersen iyidir ki, bu nâ-müştebihi te'vîl edesin!
"Nâ-müştebih", şübhesiz söz demek olur. Ya'ni, o sarîhin ma'nâsına kendi fikrini çevirmen, bu şübhesiz ve açık sözü te'vîl edip başka ma'nâya çevirmekten daha iyidir.
1660. Gönül senin yalvarmandan yanıyor; senin şûrabenden içmem kan dolu oldu.
"Şûr-âb", vasf-ı terkîbîdir, iki isim arasındaki vâv-ı âtıfanın ıskātıyla husûle gelmiştir. Aslı "şûr u âb"dır. Ahirindeki (ها) ismiyyet içindir. Nitekim "sebz" kelimesinin nihâyetine getirip "sebze" (سبزه) derler. "Şûrâbe", göz yaşı demek olur. Ya'ni, "Ey arz senin yalvarmana acıyorum ve gönlüm yanıyor ve senin akıttığın göz yaşından içim kan dolu oldu."
1661. Merhametsiz değilim, belki derdlinin derdinden dolayı, o her üç pâkten merhametim ziyadedir.
"Merhametsiz değilim, belki ben o her üç pâkten, ya'ni Cebrâîl ve Mîkâîl ve İsrafil'den daha merhametliyim. Derdlinin derdinden dolayı kendimde merhamet duyarım."
1662. Eğer ben bir yetîme tokat vurur isem ve eğer o halîm onun eline helva verirse;
1663. Bu tokat onun helvasından daha latîftir ve eğer helvaya mağrûr olursa vay ona!
"Tabânce", tokat demektir. Ya'ni, "Benim bir yetîme tokat vurmam, herhangi bir hakîm kimsenin onu helva ile taltîf etmesinden daha latîftir; ve eğer benim tokatımdan muğber olup o halîmin helvasına teveccüh ederse vay onun hâline!"
1664. Senin feryadına benim ciğerim yanar; lakin Hak bana bir lutuf öğretmektedir.
Ya'ni, "Hak Teâlâ beni kahra me'mûr buyurmuştur. Ben de bu emri ya- parım. Fakat Hak Teâlâ bu kahrın altında bir lutuf saklamış olduğunu bana bildirdiği için, senin feryâdına ciğerim yanmakla beraber aldırmam!"
1665. "Lutuf kahırlar arasında gizlidir. Bahâsız akîk pislikte gizlidir."
"Hakk'ın lutfu, kahırları arasında gizlidir. Bu hâl pek büyük kıymetli ol- duğu için bahâ takdir olunamayan bir akîkin pislik arasında gizlenmiş olma- sına benzer."
1666. "Hakk'ın kahrı benim yüz hilmimden daha iyidir. Hak'tan canı men'etmek can çekişmektir."
"Her an mütebeddil olan bu fânî kesâfet âleminde Hakk'a istediği canı vermekten imtina' etmek, âlâm-ı tebeddülâta râzı olup can çekişmek demek olur. Zîrâ Hak bir canı alırsa, yerine bin can verir. Binâenaleyh Hakk'ın kah- rı benim hilmimden daha iyi olur."
1667. "O'nun en fenâ kahrı iki âlemin hilminden iyidir. Ne güzel Rabbü'l- âlemîndir, ne güzel yardımcıdır!"
Hakk'ın en fenâ ve şiddetli kahrı, o kahrın altında lutuflar gizli olduğu için, dünyâ ve âhiret ehlinin hilminden ve mülâyemetinden iyidir. Zîrâ Hak Teâlâ mahlûkātı, isti'dâd ve kabiliyetlerine göre terbiye buyurur. Binâenaleyh O, âlemlerin ne güzel mürebbîsidir ve onların kabiliyetlerine göre ne güzel yardımcıdır!"
1668. "O'nun kahrında lutuflar muzmerdir; onun için can fedâsı canı artı- rır."
1669. "Agâh ol, bed-gümanlığı ve dalâli terk et; başı ayak yap; çünki sana "Gel!" buyurdu."
"Dalâl", helâk olmak ve gâib olmak ve yolu şaşırmak demektir. Burada "yolu şaşırmak" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, "Ey arz, senden alınacak toprak hakkında Hakk'a karşı sû'i zan var. Bundan vazgeç ve yanlış yolu bırak! Sür'atle koş, çünki Hak Teâlâ hazretleri "Gel!" diye da'vet buyurdu." "Teâl", tefâul bâbından emr-i hâzırdır. Arapça'da aşağıda olan bir kimseyi "Gel!" diye yukarı çağırmak demek olur. Ya'ni "Yüksel!" demektir. "Ser kadem kerden", sür'atle yürümekten kinâyedir.
1670. O'nun o "Teal"i teâlîler verir; sarhoşluklar ve eşler ve döşekler verir."
Bu beyt-i şerîf, cenâb-ı Azrâîl lisânından arzadır. Fakat zımnında, cesedi arzın cüz'ü olan insana da hitâbdır. Zîrâ insan ölümden kaçar ve Azrâîl isminden tevahhuş eder. Bu sûrette ma'nâ-yı beyt şöyle olur: "Ey arz veyâ insan, Hak Teâlâ'nın o "Teal!", ya'ni "Gel!" buyurması yükselmeler ve ikrâmlar verir ve âlem-i ervâhta senin rûhuna sarhoşluklar ve zevkine münasib çiftler ve eşler ve döşekler verir."
1671. "Hiçbir kere hiç, o âlî olan emrini gevşek ve dolaşık yapmağa kādir değilim."
Ya'ni, "Hakk'ın o yüksek olan emr-i sarîhini gevşek ve dolaşık görüp te'vîl ve kıyâs ile tebdîl edemem, aynen icrâ ederim."
1672. O gamlı olan toprak, onu hep dinledi; o sû-i zandan onun kulağında bağ oldu.
Nûnun fetha veyâ kesresiyle "nejend", gamlı ve donmuş ve öfkeli ma'nâlarınadır. Ya'ni, toprak bu sözlerin hepsini dinledi ve dinlerken gamlı bir hâlde idi. Kendinde kökleşmiş olan sû-i zandan kulağında bir bağ ve bir hicâb olduğundan bu sözler gamına sükûnet vermedi.
1673. O süflî olan toprak, tekrar başka bir nevi'den, ona sarhoş gibi yaltaklandı.
1674. Dedi: "Hayır, kalk bundan ziyan olmaz. Ben rehin ve zamân[:kefâlet] olarak baş ve can koyarım."
Cenâb-ı Azrâîl dedi: "Hayır, bu yaltaklanmayı ve tezellülü bırak! Kalk canını ver! Bu can vermekten sana bir zarar olmaz. Ben bir zarar ve ziyân olmadığını te'mîn için, başımı ve canımı sana rehin ve zamân (ضمان) olarak koyup kefil olurum."
1675. "Temelluk düşünme ve artık o Rahîm ve Adil olan şahtan başkasına yaltaklanma!"
1676. "Ben emir kuluyum, onun denizden toz koparan emrini terk edemem."
Ya'ni, "Hak Teâlâ hazretlerinin emri o kadar mühim ve azametlidir ki, Mûsâ (a.s.) zamânında Bahr-i Ahmer'i yardı ve dibinden toz kopardı. Ben emir kuluyum, O'nun böyle emrini nasıl terk edebilirim?"
1677. "O, kulağın ve gözün ve başın hallâkından gayrı, kendi canımdan bile hayır ve şer dinlemem."
Ya'ni, "Eğer benim canım hayır ve şer fetvâsını verse bile dinlemem; ben ancak kulağı ve gözü ve başı yaratan Hak Teâlâ hazretlerinin emrini dinlerim."
1678. "Benim kulağım O'nun gayrının sözünden sağırdır, O bana tatlı olan candan daha candır."
Ya'ni, "Canımın hayır ve şer fetvâsını dinlemediğimin sebebi budur ki, benim canım taayyünü cihetiyle Hakk'ın gayrıdır ve benim kulağım Hakk'ın gayrının sözünden sağırdır. Hak Teâlâ bana kendinin gayrı olan benim canımdan daha candır. Çünki canım O'nun sıfat-ı hayatının libâs-ı gayriyyet ile zuhûrundan ve taayyününden ibârettir."
1679. Can O'ndan geldi, O candan gelmedi. O beleş olarak yüz bin can verir.
Can, "Hakk'ın sıfat-ı hayâtının libâs-ı gayriyyet ile zuhûru ve taayyünü hâlinden ibâret olduğundan bittabi' o can Hak'tan geldi ve Hak candan gelmedi. Binâenaleyh Hak Teâlâ bâd-i havâ (bedâva) ve beleş olarak yüz bin can vermeğe kādirdir."
1680. Can kim olur ki, onu Kerîm üzerine ihtiyâr edeyim, pire ne olur ki kilimi yakayım!
"Mâdemki can Hak'tandır ve O'nun atâsıdır, binâenaleyh canın ne kıymeti olur ki, onu veren Hak istediği vakit esirgeyeyim; bunu esirgemek pire için kilimi yakmak kabîlinden olur."
1681. Ben O'nun hayrının gayrı hayır bilmem, ben O'nun gayrından sağırlar ve dilsizler ve körlerdenim.
1682. Benim kulağım figān edicilerden sağırdır; zîrâ ki ben O'nun elinde mızrak gibiyim.
"Hakk'ın emrinde hayır vardır, binâenaleyh O'nun zâhiren emrini şer görüp figān edenler olur ise de onların figānı benim kulağıma girmez. Çünki benim irâdem yoktur, O'nun elinde mızrak gibiyim."
بیان آنکه مخلوقی که ترا از و ظلمی رسد بحقیقت او همچون آلتیست . عارف آنست که بحق رجوع کند نه بآلت و اگر بآلت رجوع کند بظاهر نه از جهل کند بلکه برای مصلحتی چنانکه ابا یزید قدس الله سره العزیز گفت که چندین سالست که من با مخلوق سخن Onun beyânındadır ki, bir mahlûk ki ondan sana bir zulüm erişir; hakîkatte o bir âlet gibidir. Ârif odur ki âlete değil, Hakk'a rücû' ede ve eğer zâhirde âlete rücû' ederse, cehlinden etmez, belki bir maslahat içindir. Nitekim Ebâ Yezîd (k.s.) buyurdu ki: "Bu kadar yıl vardır ki, bir mahlûka söz söylememişimdir ve mahlûktan söz işitmemişimdir; velâkin halk böyle zannederler ki, onlara söylüyorum ve onlardan işitiyorum. Zîrâ onlar muhâtab-ı ekberi görmüyorlar. Çünki benim hâlime nisbetle onlar ona sadâ gibidirler. Âkıl olan müstemi'in iltifatı, sadâya olmaz. Nitekim ma'rûf olan meseldir, duvar çiviye "Niçin beni yarıyorsun?" dedi. Çivi de, "Beni mıhlayana bak!" dedi.
1683. Mızraktan ahmakça merhamet isteme, o bir şâhtan iste ki o, onun elinde olur.
Ya'ni, bir kimseden bir kimseye zarar gelirse, o zarar yapan kimse, Hakk'ın kudret elinde bir mızrak gibidir. Binâenaleyh ey kimse sana bir fenâlık geldiği vakit, doğrudan doğruya o mızrağı kullanan Hak'tan iste, yoksa ahmakça ve körce mızraktan isteme, o mızrak şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın yed-i kudretindedir.
1684. "Mızrağa ve kılıca niçin yalvarırsın ki o, o Galib'in elinde esir geldi!"
1685. "O san'atında Azer'dir ve ben putum; bir âlet gibi o beni yapar, ben o olurum."
"Âzer", İbrâhim (a.s.)ın babasının ismidir. Nemrûd ismindeki putperest bir hükümdar zamânında put yapar ve satar idi. Ya'ni, "O Hak Teâlâ hazretleri bu vücûdât-ı izâfiyye sûretlerini yapmak husûsunda Âzer menzilesindedir ve ben dahi onun yaptığı put sûretlerinden biriyim. Bir âletim ki, o beni nasıl yaparsa, ben öyle olurum."
1686. "Eğer beni sâgar yaparsa, sâgar olurum ve eğer beni hançer yaparsa hançer olurum."
"Sâgar", kadeh demektir. Ya'ni, "Beni bir mey ve içki kadehi yaparsa öyle kadeh olur ve halkın neşvesini te'mîn eden meyi içiririm ve keyiflendiririm; ve eğer hançer yaparsa, hançer olup halkı yaralar ve feryâdlarına sebeb olurum."
1687. "Eğer beni çeşme yaparsa bir su veririm ve eğer beni ateş yaparsa bir harâret veririm."
1688. "Eğer beni yağmur yaparsa harman veririm ve eğer beni ok yaparsa cisme sıçrarım."
1689. "Eğer beni yılan yaparsa zehir bırakırım ve eğer beni bir yâr ederse hizmet ederim."
Ba'zı nüshalarda (خدمت کنم) yerine (مهر آگنم) vâki'dir. "Muhabbet doldururum" demek olur.
1690. "Ben iki parmak arasında kalem gibiyim, tâat safında mütereddid değilim."
"Beyne beyn", iki hâl arasında mütereddit olmak demektir. Bu beyt-i şerîfte ان قلوب بنی آدم بین اصبعین من اصابع الرحمن یقلبها کیف یشاء ya'ni, "Muhakkak benî-âdemin kalbleri, Rahmân'ın parmaklarından iki parmak arasındadır, onu nasıl isterse çevirir" hadis-i şerîfine işâret buyrulur.
1691. Arzı meşgül etti ve söz esnasında, o eski arzdan bir avuç kaptı.
Hz. Azrâîl bu sözler ile meşgül etti ve lakırdıya tuttu ve bu sözler esnâsın-da onu gāfil avlayıp, cism-i Âdem'den pek çok zaman evvel mahlûk olan arz-dan bir avuç toprak kaptı. Ya'ni arzın rûhu olan cism-i Âdem'in terkîb-i mah-sûsu olan toprağı nez'etti. Nitekim efrâd-ı beşerin rûhlarını dahi böyle nez'eder.
1692. Arzdan sihirbazca kaptı. Bî-hodlar gibi arz söze meşgül idi.
1693. Re'ysiz toprağı Hakk'a kadar, o ayağı kaçıcıyı mektebe kadar götür-dü.
Ya'ni, Cenâb-ı Azrâîl'in almasına muhalefet edip re'y vermeyen toprağı, o melek kaptı Hakk'a arz etti, o Hakk'a gitmekten imtina' edip kaçan toprağı, esmâ-i ilâhiyye ta'lîm olunan mektebe kadar götürdü. Nitekim âyet-i kerîme-de وَعَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا (Bakara, 2/31) ["Âdem'e bütün isimleri öğretti"] buyru-lur. Ma'lûm olsun ki, bu âlem-i keserât, vücûd-i mutlak-ı Hakk'ın bâtınıdır. O vücûd-i hakîkî o bâtının zâhiridir ve kenz-i mahfisidir. Vaktâki bu eşyâ âlem-i kesâfette zâhir oldu, vücûd-i hakîkî bâtın oldu; ve vücudun bu sûret-le nüzûlü, kenz-i mahfîde mahbûs kalan esmâsına rahmet için idi. Binâena-leyh âlem-i kesâfette Âdem'in zuhûrundan mukaddem esmâ-i ilâhiyye âsârı dağınık ve müteferrik olarak fiilen zuhûr etmiş idi; ve eşyâda dağınık olarak zuhûr eden bu âsâr-ı esmânın toplu bir hâlde olarak zuhûruna müsâid bir ta-ayyün lâzım idi ki, Hak Teâlâ'nın cem'iyyet-i esmâiyyesinin müşâhedesine kābiliyet hâsıl olsun! Bu sebeble arzın rûhu mesâbesinde olan bir cüz'ünü cem'iyyet-i esmâiyye ta'lîm olunan bir mektebe kadar götürmek iktizā etti. Bu mekteb, mekteb-i istihâledir ki bu istihâlât III. cildin 3887, IV. cildin 3622 numaralı beyitlerinden i'tibâren zikr olunmuştur.
1694. Hâlık buyurdu ki: "Rûşen olan ilmim hakkı için, ben seni bu halkın cellâdı ederim!"
Ya'ni, Hak Teâlâ hazretleri, cenâb-ı Azrâîl'e buyurdu ki: "Senin ayn-ı sâ- bitende ma'lûm-i ilâhiyyem olan isti'dâd ve kabiliyet, kabz-ı ervâha müsâid olduğundan, bu ilm-i rûşenim hakkı için seni halkın cellâdı yaparım!" "Cel- lâd", lügatte etten deriyi yüzen ve cilde kamçı vuran demektir. Burada "öldü- rücü" ma'nâsında müsta'meldir.
1695. Dedi: "Yâ Rab, ölüm esnasında halkın boğazını sıktığım vakit, halk beni düşman tutarlar."
Azrâîl (a.s.) bu teveccüh-i ilâhî üzerine Cenâb-ı Hakk'a hitâben dedi: "Yâ Rab, ecelleri gelince halkın pek sevdikleri rûhlarını cisimlerinden nez' ettiğim vakit, halk beni kendilerine düşman addedip ismim anıldığı vakit ürkerler."
1696. "Alî olan efendi, sen revâ tutar mısın ki beni düşman yüzlü mebgüz edesin?"
"Ey cism ü cânın sahibi olan Hak Teâlâ, halk nazarında beni düşman yüz- lü mebğüz etmeyi câiz görür müsün?"
1697. Dedi: "Hummâ ve kulunc ve sersâm ve mızrak cinsinden birtakım âşi- kâr sebebler zahir gösteririm."
"Kulunc", bağırsak illeti, "sersam", dimâğ hastalığı ve menenjit dedikleri illettir. "Sinân", mızrak yarasından kinâyedir. Ya'ni, Hak Teâlâ Azrâîl'e dedi: "Ben onlarda bağırsak illeti ve dimâğ hastalığı ve hummâ ve mızrak yarası gibi birtakım sebebler ızhâr ederim."
1698. "Ki, onların nazarlarını senden üç kat marazlara ve sebeblere döndürü- rüm."
Ya'ni, "Halkın nazarlarını kat kat marazlara ve sebeblere döndürürüm. Se- nin rûhlarını kabz ettiğinden gâfil olurlar.
1699. Dedi: "Yâ Rab, ey Azîz, kullar vardır ki, sebebleri dahi yırtarlar."
Azrâîl dedi: "Yâ Rab ve ey Azîz olan Hâlik'ım, senin birtakım kulların vardır ki, onların nazarları bu sebebleri yırtıp ileriye geçer ve beni görürler."
1700. Onların gözleri sebebden geçici olur. Rabbin fazlından hicablardan geçmiştir.
"Güzâre", hadden geçen şey (Bahâr-ı Acem). Bu ve âtîdeki beyitler Hz. Pîr efendimiz tarafından irşâden vâki' olur. Ya'ni, Hak Teâlâ hazretlerinin ba'zı kulları vardır ki, onların basar-ı basîretleri sebeb haddinden ileriye geçicidir; ve Rab Teâlâ hazretlerinin fazl ve inâyetinden dolayı bu gibi hicâblardan ve perdelerden geçmiştir. Nitekim Aynü'l-Kuzât Hemedânî (k.s.) hazretleri şöyle buyurur: "Ey azîz, bir işi ki Hak Teâlâ'dan başkasına mensûb görürsün, onu mecâz bil; o hakîkî değildir. Fâil-i hakîkîyi Hak Teâlâ bil! قُلْ يَتَوَفَّاكُمْ مَلَكُ الْمَوْتِ (Secde, 32/11) Ya'ni "Ey resûlüm söyle ki, sizi ölüm meleği müteveffâ kılar." âyet-i kerîmesini mecâzî bil! Onun hakîkati اللَّهُ يَتَوَفَّى الْأَنْفُسَ حِينَ مَوْتِهَا (Zümer, 39/42) ya'ni "Allah Teâlâ ölüm zamânında nefisleri müteveffâ kılar." âyet-i kerîmesidir" (Nefehâtü'l-Üns).
1701. Hâl kehhâlinden tevhîd sürmesini bulup illetten ve i'tilâlden kurtulmuştur.
"Hâl", kişinin kasdı ve celbi olmaksızın kalbe vârid olan şeydir. "Kehhâl", göz doktoru ma'nâsınadır. Tevhîd, sürmeye ve hâl, kehhâle teşbîh buyrulmuştur. Perde olan esbâbı basar-ı basîretinden kaldırıp fiil-i Hakk'ı müşâhede eden kimse, hâl tabîbinden tevhîd sürmesini bulup, onun kalb gözü perde illetinden ve keserât ile illetlenmekten kurtulmuştur. Ma'lûm olsun ki, Şehâbeddin Sühreverdî hazretleri Avârifü'l-Maârif'inde buyurur ki: "Tevhîdin mertebeleri vardır. Tevhîd-i îmânî, tevhîd-i ilmî, tevhîd-i hâlî ve tevhîd-i ilâhîdir. Bunlardan tevhîd-i hâlî odur ki, hâl-i tevhîd, muvahhidin zâtına vasf-ı lâzım olur ve kendi varlığına aid olan âdet zulmetleri, bu tevhîd nûrunun tulû'u vaktinde muzmahil olur. Bu muvahhidin vücudu, Hakk'ın müşâhedesinde öyle müstağrak olur ki, Hakk-ı Vâhid'in zât ve sı- fâtından gayrı onun nazarında hiçbir şey görünmez. Hattâ tevhîdi dahi Vâ-hid'in sıfatı görür ve kezâ bu görüşü de O'nun sıfatı görür, kendinin sıfatı görmez."
1702. Hummâya ve kulunca ve sille bakmazlar; gönüle, bu sebeblere yol ver-mezler.
"Sill", ciğere muttasıl ve kırmızıya mâil bir uzuv dâhilinde hâsıl olan ya-radır ki, kan ve irin peydâ olur. Ya'ni, tevhîd-i hâlî sâhibleri bu ta'dâd olunan hastalıklara nazar etmezler. Bunlar Hakk'ın fiiline perde olan sebeblerdir. On-ların kalbleri bu sebebler ile meşgül olmaz.
1703. Zîra ki, bu marazlardan her birine ilaç vardır, vaktâki ilaç kabûl etmez, o fiil kazâdır.
Bu illetler ile ma'lûl olanlar birtakım ilâçlar ile tedâvî olabilirler ve bu te-dâvî neticesinde eğer ecelleri gelmemiş ise şifâ bulurlar. Vaktâki bu hastalık-lar ilâç kabûl etmez bir hâle gelirler, artık o marazın kazâ-yı ilâhînin fiili ol-duğu ve o kimsenin eceli geldiği anlaşılır.
1704. Her marazın ilacı vardır, yakînen bil. Nitekim soğuk zahmetinin ilacı kürktür.
Birinci mısra'da ما انزل الله داء الا و انزل له شفاء ya'ni: "Allah Teâlâ bir maraz in-dirmedi, illâ ki onun için şifa dahi indirdi"; ve kezâ لكل داء دواء ya'ni "Her bir maraz için bir ilâç vardır" hadîs-i şerîflerine işaret buyrulur. Ya'ni, bu hadîs-i şerîfler mûcibince muhakkak bil ki, her bir marazın bir ilacı vardır. Nitekim üşümek dahi vücûda ârız olan bir illettir. Fakat bu illetin ilacı dahi kürk giy-mektir ve zamânımızdaki esbâb-ı teshîndir.
1705. Hudâ bir adamı dondurmak istediği vakit, soğukluk yüz kürkten dahi geçer.
1706. Onun vücüduna bir titreme koyar ki, o ne elbise ile, o ne ateşten iyi olur.
Ba'zı nüshalarda (بنهد) yerine (بدهد) vâki'dir, "Bir titreme verir ki" demek olur. Hind nüshalarında ikinci mısra' نی زآتش کم شود نی از دخان sûretindedir. "Ne ateşten ne dumandan eksik olur" demektir. Ba'zı nüshalarda dahi نه به جامه به شود نه از آشیان vâki'dir ki, "âşiyan"dan ev ve oda ma'nâsı murâd olunur. Ya'ni "Ne elbiseden ve ne de sıcak evden ve odadan ısınır," demektir. Ve bu sûrette kāfiye noksan olmaz. Fakat ikinci mısra'daki bu (آن) ism-i işâret olmak îcâb eder. Şemsü'l-Lügāt'ın beyânına göre "ân", ziyâde sıcak ma'nâsına da gelir. Bu sûrette mısrâ'ın ma'nâsı böyle olur: "Ne elbiseden iyi olur ne de ateşten ziyâde sıcak olur." Bu ma'nâya göre kāfiye de tamâm olur. Hind nüshalarda bu mısrâ' نی زآتش کم شود نی از دخان sûretindedir. "Ne ateşten ne dumandan eksik olur" demektir.
1707. Kazā geldiği vakit tabîb ahmak olur ve o ilâç dahi nefi'de azgın olur.
Kazâ-yı ilâhî ile ölüm geldiği vakit, hastalığın tedavisinde tabîb ahmak olur. Meselâ teşhîs-i marazda şaşırır, teşhîs edip ilâç verse de o ilâç aksi te'sîr eder.
1708. Basîrin idraki, bu ahmak tutucu hicab olan sebeblerden ne vakit mahcüb olur?
Basar-ı basîreti açık olan kimsenin idrâki, ahmaklara te'sîr edici bir hicâbdan ibaret olan sebeblerden dolayı fiil-i Hak'tan hicâba düşer mi?
1709. Göz ekmel olduğu vakit aslı görür; kişi şaşı olduğu vakit fer'i görür.
Göz pek ziyâde kâmil olduğu vakit asl olan vahdeti görür. Bir kimsenin idrâk gözü şaşı olduğu vakit, o vahdetin fer'i olan keserâtı görür ve bu keserât ile vahdetten hicâba düşer.
Onun nazarı esbâba ve maraza ve kılıç yarasına gelmez; sen Azrâîl'in işi üzerine dahi gelmez. Zîrâ ki, her ne kadar bu sebeblerden gizli isen de, sen dahi sebebsin; ve olur ki o hasta üzerine gizli olmayasın. Zîrâ "Biz ona sizden daha yakınız velâkin görmezsiniz" (Vâkıa, 56/85) diye cevâb gelmesidir.
Bu sürh-i şerîfin sonundaki âyet-i kerîme sûre-i Vâkıa'dadır.
1710. Hâlık buyurdu ki: "O kimse ki aslı bilici ola; binâenaleyh seni ne vakit arada görür?"
Hâlık Teâlâ hazretleri Azrâîl (a.s.)a buyurdu: "O kimse ki, benim varlığımın ve vücûdumun vahdet-i hakîkiyyesini bilici ola ve beni tevhîd-i hâlî ile tevhîd ede, böyle bir kimse hiç senin varlığını arada görür mü?"
1711. "Gerçi kendini âmmeden gizli etmişsin, gözleri aydın olanların önünde dahi perde misin?"
"Gerçi kendini cismânî ve rûhânî olan sûret hicâblarının altında saklamışsın, fakat basar-ı basîretleri aydın ve nûrlu olan ve bu hicâbları yırtan kimselerin önünde dahi perde ve hicâb olabilir misin?"
1712. "Ve o kimselere ki ecel şeker olur, onların nazarı devletler içinde nasıl mest olur?"
Bu beyt-i şerîfte iki vecih vardır: Bir vecih şudur: "Ölüm kendilerine şeker gibi olan kimselerin nazarı, cismânî ve rûhânî olan devletler içinde nasıl sar- hoş olur? Zîrâ onların nazarı Hakk'ın cemâl-i mutlakından başkasına mün'atıf değildir." Bu vecihte birinci mısra'daki و آنکه kâf-ı Arabî iledir ve ikin- ci mısra'daki چون dahi istifham içindir. İkinci vecih dahi şudur: Birinci mıs- ra'daki و آنگه kâf-ı Fârisî ile olup "ondan sonra" demektir; ve ایشانرا zamiri yu- karıki beyitte geçen "gözleri aydın olanlar"a râci'dir; ve ikinci mısra'daki چون tevkît içindir. Ya'ni, "Ey Azrâîl, sen gözleri nûrlu olanların önünde perde ola- mazsın, vaktâki o gözleri nûrlu olan kimseler, ebedî ve sermedî devletlerden olan cemâl-i mutlak-ı Hak'ta müstağrak ve sarhoş olurlar, ondan sonra ölüm onlara şeker gibi tatlı olur." Nitekim Hz. Pîr efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde şöyle buyururlar: عاشقانی که با خبر میرند از الست آب زندگی خوردند پیش معشوق چون شکر میرند لا جرم شیوه دیگر میرند چون سگان از برون در میرند تو گمان می بری که شیران نیز Îzâhlı tercüme: "Cemâl-i mutlak-ı Hakk'ın âşıkları ve vahdet-i vücûd-i ilâ- hînin ârifleri, o ma'şûk-ı hakîkî olan Hakk'ın varlığı huzûrunda, kendi vücû- dât-ı izâfiyyelerini seve seve fedâ edip şeker yer gibi tatlı tatlı olurlar. Onlar dirilik suyunu "Elestü bi-Rabbiküm" hitâbı vâki' olan âlem-i ervâhtan beri iç- tiler. Elbette onların ölümleri başka türlü olur. Zanneder misin ki, vücûd-i Hakkanî ile diri olan ma'nâ arslanları dahi, köpekler menzilesinde olan cis- mânî kimseler gibi, vücûd-i hakîkî kapısının hârici olan keserât-ı hayâliyye içinde ölürler!"
1713. Cismin ölümü onların indinde acı olmaz, çünkü kuyudan ve zindandan çimene giderler.
1714. Iztırab cihanından kurtuldular, hiçin hiçi olan fevtler üzerine kimse ağ- lamaz.
"Pîç pîç", burada ıztırâb ve elemden büklüm büklüm olmak ve kıvrılmak demektir. Ya'ni, onlar ıztırâb ve elem cihânı olan bu dünyâdan ve cismâni- yet âleminden kurtuldular ki, bu dünyâ sabun köpüğü gibi hiçin hiçi olan bir- takım hayâlâttan ibârettir. Böyle hiçin hiçi olan bir şeyin fevt olmasından do- layı müteessir olup hiçbir kimse ağlamaz.
1715. Erkâna mensûb olan zindanın burcunu yıktı; bir zindana mensûb olanın gönlü hiç ondan incinir mi?
Meselâ erkân-ı hükûmetten birisi bir lüzûm üzerine zindanın ve hapishâ- nenin burcu ve duvarını yıktı farz edelim. Bundan dolayı mahbûs olan bir kimsenin gönlü incinir ve müteessir olur mu?
1716. Der mi ki, "Ey yazık bu mermer taşı kırdı. Nihayet bizim revânımız ve canımız cesedden kurtuldu!"
"Revân" ile rûh-i insânîye ve "cân" ile rûh-i hayvânîye işâret buyrulur. Ya'ni, bu cism-i insan rûh-i insânînin zindanıdır. Hakikat-i hâle vakıf olan bir kimse, erkân-ı melâikeden olan cenâb-ı Azrâîl bu cisim zindanını yıktığı va- kit der mi ki, "Âh yazık, bu güzel ve mütenâsib olan cismi tahrîb etti de âkı- bet bizim rûh-i insânîmiz ve rûh-i hayvânîmiz bu cisim bağı ve kaydı içinden kurtuldu!"
1717. "O güzel mermer ve o latîf taş burca ve zindana iyilik ve uygun idi!"
"Bihî" ve "bih" iyi ve "yâ", masdariyet için, "iyilik" demek olur; "elîf", mûnis ve uygun demektir.
1718. "Niçin onu kırdı, hattâ zindana mensûb olan kurtuldu? Onun elini bu suçta kırmak lâzımdır!"
1719. Zindana mensûb olan aslâ bu boş sözleri söylemez; bir kimsenin gayrı ki, onu hapisten darağacına götürürler.
"Füşâr", hezeyan ve boş söz ve söğmek ma'nâlarınadır. Ya'ni, erkân-ı hükümetten birisi zindanı yıktığı vakit, içindeki mahbûslardan hiçbirisi bu yukarıdan beri söylenen boş ve ma'nâsız sözleri söylemez. Bu sözleri söy- leyebilen ve bu yıkmadan müteessir olan, ancak mahbûslar arasında bir kimse olabilir ki, kendisini hapishaneden çıkarıp asmak için darağacına gö- türürler.
1720. Bir kimseye ne vakit acı olur ki, onu yılanların zehri arasından şeker tarafına götürürler?
Ya'ni, ölüm, yılanların zehri gibi iztırâb veren bu cismâniyet âleminin elemleri arasından, şeker gibi tatlı olan âlem-i ervâhın ezvâkı tarafına götü- rülen bir kimseye acı olur mu?
1721. Rûh cisim kavgasından mücerred olup, cismin ayağı olmaksızın gönül kanadı ile uçar.
"Gavga", feryâd ve çığıltı ve karışıklık ve cem'iyyet ma'nâlarınadır. Rü'yetin maddî göze taalluk eden bir ma'nâ olması gibi, "gönül" dahi mad- dî olan ve kalb denilen et parçasına taalluk eden bir ma'nâdır. Rûh, ölüm hâli ile cisim karışıklığından soyunup, bu cismin ayağı olmaksızın bir ka- nat mesâbesinde olan latîf kalb kanadı ile âlem-i letâfete uçar. Ma'lûm ol- sun ki, ehl-i hakîkat ve müşâhede, derler ki avâm-ı mü'minînin rûhları ce- sedden alâkasını kesdikten sonra felek-i Kamer'e kadar urûc edebilir ve bu sâhada seyr eder; ve havâssın rûhları derecelerine göre Merih, Müşteri ve Zühre ve Utarid... ilh. feleklerine kadar urûc edip bu sâhalarda serbestçe do- laşabilir; ve ehassu'l-havâssın ervâh-ı aliyyeleri bir daire ile mukayyed ol- mayıp ayn-ı vücûd-i mutlak olan fezâ-yı bî-nihâyede tayerân ve ecrâm-ı bî-nihâyeyi seyerân eder; ve küffâr ve münâfıkların rûhları ise arzın hâri- cine urûc edemeyip tabîatın dar olan mahbesinde mahbûs kalırlar. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: إِنَّ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا واستكبروا عنها لا تفتح لَهُمْ أَبْوَابُ السَّمَاء وَلَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى يَلِجَ الْجَمَلُ فِي سَمِّ الْخِيَاطِ (A'râf, 7/40). Ya'ni "Muhakkak bizim âyetlerimizi tekzîb eden ve onlardan istikbâr eden kimselere göğün kapıla- rı açılmaz ve cennete girmezler; hattâ ki deve iğne deliğinden geçe!"
1722. Kuyu zindanına mensûb olan gibi ki, gecelerde uyur ve o rü'yâda gülis-tan görür.
Öldükten sonra cesedi mezarda olan ve rûhu yüksek âlemlerde dolaşan bir kimsenin hâli, kuyu gibi derin ve karanlık bir zindanda mahbûs iken gecelerde uyuduğu vakit, kendisini rü'yâsında gülistanda görmesine ve latîf bahçeler içinde dolaşmasına benzer.
1723. Der ki: "Ey Hâlık beni cisme götürme, tâ ki ben gülşende kerr u fer edeyim!"
"Kerr u fer", lügatte pehlivanların ileri geri hareketleri ma'nâsınadır. Burada gülistan içinde ileri geri gezmekten kinâyedir. Ya'ni, o kuyu gibi zindanda uyuyup rü'yâsında kendisini gül bahçelerinde gören kimse, uyanmayı istemeyip der ki: "Ey benim Hâlık'ım, artık beni cisim âlemine gönderme de bu gülistan içinde kalayım ve zevk ile dolaşayım!"
1724. Hâlık ona, "Duâ müstecâb oldu, geri gitme!" dese... Vallahü a'lem bi's-savâb.
Ya'ni, o rü'yâ gören kimsenin rü'yâsındaki münâcâtına cevâben Hâlık Teâlâ hazretleri tarafından kendisine hitâben: "Ey kulum duânı kabûl ettim, artık senin rûhunu kuyu gibi zindan içinde muazzeb olan cismine geri göndermeyeceğim!" denilse, o kimse bu hitâb üzerine ne hâle gelir? Ey sâmi', işte biz keşfimiz üzerine böyle söylüyoruz. Doğruyu Allah Teâlâ en çok bilicidir.
1725. Böyle bir rü'yâ bak nasıl hoş olur! Ölüm görmeyip cennete gider.
Böyle bir kimsenin rü'yâsı bak nasıl hoş ve latîf bir rü'yâ olur! Ve o adam uyanıp ölüm acısını görmeksizin cennete ve mahall-i râhata gider.
1726. Hiç o, kuyu dibinde zincirli cisim üzerinde uyanmağa hasret yer mi? Hiç o kuyu dibinde elleri ve ayakları zincir ile bağlı olan kimse, bu güzel rü'yâyı bırakıp tekrar o cisme rücû' etmeğe ve uyanmağa hasret çeker mi?
1727. Mü'minsin, nihayet cenk safına gel! Zîrâ senin için gök üzerinde bezm olmuştur.
Ey kimse, mü'minsin! Allah ve peygamberine inanmışsın, artık nefs-i emmâre ile ve şeytân-ı müvesvis ile cenk ve mücâhede safına gel! Nefs-i emmâre ki senin düşmanındır, ona, onun kuvvetine yardım etmekten vazgeç! Zîrâ senin için âlem-i ulvîde ervâh cemiyeti arasında meclis-i ıyş ve işret kurulmuştur.
1728. Ey gulâm, mihrab önündeki bir şem' gibi, yukarı olan yolun ümîdi üzerine kıyâm et!
Ey Allah'ın kulu, âlem-i ulvîye olan yolun ümîdi üzerine, mihrab önünde ayakta duran ve başını yukarıya kaldırmış olan bir şem' gibi, nefis ile mücâhede husûsunda kāim ol!
1729. Başı kesilmiş şem' gibi, bütün gece göz yaşı yağdır ve talebden yan!
Başı kesilmiş ve fitili yanmakta bulunmuş olan bir mumdan, eriyen mumlar göz yaşı gibi nasıl akmakta ise sen de bütün gece, iftirâktan göz yaşı dök ve talebden yan tutuş!
1730. Yemeden ve içmeden ağzını bağla, göğe mensub olan sofra tarafına acele et!
1731. Söğüt gibi göğün havasında oynayıcı olarak, dembedem gök üzerine ümîd tut!
Ya'ni, ey mü'min, söğüt ağacı yukarıdan esen hava ile nasıl müteharrik olur ve oynar ise sen de âlem-i ulvînin havâsı ve muhabbetiyle müteharrik ol ve o âlem üzerine ümîdini bağla!
1732. Su ve ateş sana dembedem gökten gelir, sana rızık arttırır.
"Su"dan murâd, ulûm-i ledünniyye ve "ateş"ten murâd, âteş-i aşk-ı ilâhî-dir. Ya'ni, sana rûhunun rızkı olan ulûm-i ledünniyye ve âteş-i aşk-ı ilâhî âlem-i ulvîden gelir ve geldikçe de senin rızk-ı ma'nevîni arttırır. Nitekim maddî olan su ile harâret dahi böylece sana yukarıdan gelir ve bunlar da cisminin rızkını çoğaltır. Nitekim âyet-i kerîmede يدبر الأمر من السماء (Secde, 22/5) ya'ni "Emri semâdan tedbîr eder" buyrulur
1733. Eğer seni oraya götürürse aceb olmaz, acze bakma ve talebe bak!
Eğer ümîd seni o âlem-i ulvîye götürürse acîb olmaz; zîrâ sen acze bakma talebe ve himmete bak! Zira الطير يطير بجناحيه والمؤمن يطير بهمته ya'ni "Kuş kanatlarıyla, mü'min ise himmetiyle uçar" buyrulmuştur.
1734. Zîra bu taleb sende Hakk'ın merhûnudur, zîrâ ki her talib bir matlûba lâyıktır.
"Girev-gân", merhûn ve rehin olunmuş demektir. Ya'ni, bu taleb sende Hakk'ın merhûnu ve mahbûsudur. Sen o talebi hapisten salıver! Ya'ni o talebin hükmünü icrâ et ve tâlibin matlûbu kendi lâyığına göre olduğundan, matlûbunun âlî olması, senin himmetinin ve talebinin dahi âlî ve yüksek olduğuna delildir. Eğer bir kimsenin derecesini anlamak istersen onun matlûbu olan şeyin mâhiyetine bak!
1735. Çalış, tâ ki bu taleb ziyade olsun, tâ ki senin gönlün bu cisim kuyusundan hariç olsun!
Çalış, tâ ki âlem-i ma'nâ tarafına olan bu taleb sende ziyâde olsun, bu talebin sende tezâyüdü sebebiyle kalbin alâkāt-ı dünyeviyyeden tecerrüd etsin ve bu tecerrüd sebebiyle de gönlün bu cisim kuyusundan ve zindanından dışarıya çıksın ve âlem-i ervâha uçsun!
1736. Halk der ki, o filân miskin öldü; sen dersin ki, "Ey gafiller diriyim!"
Sen bu hâl-i tecerrüd içinde bulunarak öldüğün vakit, halk der ki: "O zavallı filân fakîr oldu!" Sen de lisân-ı rûhun ile onlara dersin ki: "Ey ezvâk-ı cismâniyyeye dalmış olan gäfiller, ölmedim, diriyim!" Bu beyitte sûre-i Yâsin'de olan يَا لَيْتَ قَوْمِي يَعْلَمُونَ بِمَا غَفَرَ لِي رَبِّي وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُكْرَمِينَ (Yâsin, 36/27) ya'ni "Kavmim keşke bilselerdi ki, Rabbim beni ne şey sebebiyle mağfiret etti ve beni mükerremlerden kıldı" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.
1737. "Gerçi benim cismim yalnız gibi uyumuştur; sekiz cennet benim kalbimde açılmıştır."
Dersin ki: "Gerçi benim cismim kabir içinde sûretâ taallukâttan ve ahibbâdan tecerrüd edip yalnız kalmış gibi bir hâlde yatmış ve uyumuştur. Fakat sekiz cennet benim kalbimde ve ma'nâmda açılmıştır."
1738. "Can gül ve nesrîn içinde yatmış olsa, eğer cisim o gübre içinde olursa ne gam vardır!"
"Nesrîn", beyaz gül. Ya'ni, "Uyuyan bir kimse, canı âlem-i ma'nâda gül ve nesrîn içinde yatmış olsa, onun cismi gübre içinde yatmış olsa bile, onun rûhuna bir gam yoktur."
1739. "Uyumuşun canı cisimden ne haber tutar ki, o gülşende mi uyudu yâhud külhanda mı?"
"Bunun gibi mezarda ve toprak altında bulunan bir kimsenin rûhu, âlem-i letâfette olunca o rûhun, cismin hâlinden ne haberi olur?" Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 61. faslında şöyle buyururlar: "Hak Teâlâ hikmet zımnında rûhu kalb ile bir iki gün te'lîf için, bu kadar san'at yaptı ve kudret izhâr eyledi. Eğer insan kalıbıyla beraber bir lahza mezarın içinde otursa, deli olmak korkusu vardır. Sûret tuzağından ve kokmuş kalıptan sıçraması nasıl olur? Rûh hiç orada kalır mı? Hak Teâlâ korkutmak için onu bir alâmet kıldı, tâ ki insanların kalbinde vahşet-i kabirden ve toprağın zulmetinden bir korku peydâ ola! Nitekim yolda bir mevzi'de bir kervanı vur- duklarında, burası makām-ı havftır diye alâmet olmak üzere iki üç taşı birbi- ri üstüne koyarlar. Bu mezarlık dahi mahall-i hatar için böylece bir alâmet-i mahsûsedir, o korku onlara te'sîr eder."
1740. Ruh âb-gûn cihanında, "Ne olaydı kavmim bilseydi!" na'rasını vurur.
"Âb-gûn", saf ve renksiz demektir. Ya'ni, ölen mü'minin ruhu, saf ve renksiz olan ervâh âleminde, ezvâk-ı ma'neviyyeye müstağrak olup âyet-i kerîmede beyân buyrulduğu üzere: "Ne olaydı, kavmim benim bu zevk için- deki hâlimi bilseler idi!" (Yâsîn, 36/26) ["Gir cennete! denildi. "Keşke, dedi, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikrâma mazhar olanlardan kıldığını kav- mim bilseydi!"] na'rasını vurur.
1741. Eğer rûh, bu beden olmaksızın yaşamak istemezse, o hâlde felek kimin eyvânı olacaktır?
"Eyvân", yüksek binâ ve pâdişahların dîvanhânesi demektir. Ya'ni, rûh bedene taalluk etmek ister. Zîrâ beden rûhun âletidir ve ef'âl bu beden ile zâ- hir olur. Onun için rûh bedeni ebediyyen bırakmamak ister. Fakat sen ona kulak asma, zîrâ bu hâl asıldan iftirakın devamını mûcibdir. Eğer rûh beden- siz yaşamak istemezse, o hâlde felek-i ervâh kimin eyvânı olacaktır. Binâ- enaleyh rûhun âlem-i ervâha urûcu hikmet-i ilâhiyye cümlesindendir.
1742. Eğer senin canın bedensiz yaşamak istemezse, "Semâda sizin rızkınız vardır!" kimin rızkıdır?
Bu beyit dahi yukarıki beytin te'kîdidir. İkinci mısra'da Ve'z-Zâriyât sû- resinde olan وَ فِي السَّمَاءِ رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ (Zâriyât, 51/22) ya'ni "Sizin rızkınız ve va'd olunduğunuz şey semâdadır" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu âyet-i kerîme II. cildin 1942 numarasına müsâdif olan فِي السَّمَاءِ رِزْقُكُمْ نَشْنِيدَهْ اَنْدَرِينْ پَسْتِي چِه بَرْ چَفْسِيدَهْ ["Sizin rızkınız semâdadır"ı işitmedin mi? Bu alçaklı- ğa ne yapışmışsın!"] beytinde geçti ve orada îzâhât-ı lâzime de verildi.
Ya'ni, rûh, bedensiz yaşamak istemezse ve bu da mümkin olsa, o hâlde "Semâda sizin rızkınız vardır!" hitâbı kime olur ve bu rızık kimin rızkı olur? Dünyanın yağlı ve tatlısının vehâmeti ve Allah'ın taâmından men' edici olması beyânındadır. Nitekim açlık Allah'ın taâmıdır ki, sıddîkların cisimleri onunla diri olur. Ya'ni açlıkta Allah'ın taâmı vâsıl olur ve "Ben rabbimin indinde gecelerim, bana yedirir ve içirir" Aleyhisselâm Efendimiz'in kavlidir ve "Mesrûr oldukları hâlde irzâk olunurlar" Hak Teâlâ'nın kavlidir
Bu şerh-i şerîfte vâki' ايت عند ربی الخ ["Ben Rabbimin indinde gecelerim; bana yedirir ve içirir"] hadîs-i şerîfi I. cildin 3781 numarasına müsâdif olan چون ايت عند ربی فاش شد يطعم و يسقی کنایت زاش شد ["Vaktaki Rabbimin indinde gecelerim" meşhûr oldu, "Bana yedirir ve içirir" ondan kinâye oldu"] beyt-i şerîfinde geçti ve orada îzâhât dahi verildi. يرزقون فرحين (Âl-i İmrân, 3/170) [ya'ni "Rableri indinde Allah Teâlâ'nın fazlından verdiği şeye sevinerek rızıklanırlar"] âyet-i kerîmesi Âl-i İmran sûresinde olup âyetin tamâmı ve ma'nâsı yine I. cildin 3914 numarasına müsâdif olan چون بریده گشت خلق رزق خوار يرزقون فرحين میشد گوار ["Vaktaki rızık yiyici olan boğaz kesilmiş oldu, "Sevinerek rızıklanırlar" boğazdan kolayca geçer oldu."] beytinde geçti.
1743. Bu kesîf olan kırıntı rızıktan kurtulur isen, şerîf olan taâm ve gıdâya düşersin.
1744. Eğer onun binlerce rıtl taâmını yesen, peri gibi temiz ve hafif gidersin.
"Ritl", batman ma'nâsına olup, on iki okkalık bir ağırlıktır. "Perî", cin tâ-ifesinin cins-i latîfidir, cins-i habîse "ifrît" derler. Ya'ni, maddî ve kesîf olan kırıntı ve döküntü rızıktan cismini perhîz eder ve aleddevam riyâzâta müdâ-vim bulunursan, rûhun ma'nevî olan taâm ve gıdâsına düşersin. Eğer bu ma'nevî ve rûhânî gıdânın bin batmanını yesen, vücûdun bir perînin vücûdu gibi pâk ve hafif olur. Zîrâ perilerin vücûdu hava ile harâretten mürekkebdir.
1745. Ki, sana ne habs-bâd ve kulunç yapar, ne de senin mi'denin çarmıhını âhenc eder.
"Habs-bâd", mi'dede ve bağırsaklarda gıdâdan hâsıl olan gaz. "Kulunc", bağırsak ağrısı. "Çârmîh", dört çivi demek olup lügatte bir kimseye azâb için iki elini ve iki ayağını gerip birer çivi ile mıhlamak ma'nâsınadır. "Çârmîh-ı mi'de", mi'denin gerginliği ve elâstıkıyeti demek olur. "Åhenc", içmek ve çekmek ve atmak ma'nâsına olan "âhencîden" masdarından müştaktır. Bu masdarın emr-i hâzırı olduğu gibi fâiliyeti mutazammın olarak "içen ve çe-ken ve atan" ma'nâsına da kullanılabilir (Burhân). Ya'ni, öyle bu gıdâ-yı ma'nevî, o gıdâ-yı maddî gibi sana ne mi'dede veyâ bağırsakta gaz yapar ve ne de bağırsaklarda ağrılar yapar ve ne de mi'denin elastikiyetini çekip gev-şetici olur.
1746. Eğer az yesen karga gibi aç kalırsın; ve eğer çok yesen damağını geğir-mek tutar.
O maddî gıdâyı az yesen karga gibi zayıf olup aç kalırsın; ve eğer çok yesen mîdende tokluktan hâsıl olup ağzının damağından geğirmeler zâhir olur.
1747. Eğer az yesen kötü huylusun ve kuru ve zayıfsın; çok yesen ten tuhmeye müstahak olur.
"Tuhme", hazımsızlık; "dık", zaaf. Ya'ni, maddî gıdâyı az yesen asabî ve kötü huylu ve kupkuru ve zayıf olursun; ve eğer çok yesen cismin hazımsız-lığa istihkâk kesbeder.
1748. Allah'ın taâmından ve hazmı latif olan gıdadan öyle derya üzerine gemi gibi süvâr ol!
"Allah'ın taâmı"ndan murâd, sürh-ı şerîfte beyân buyrulduğu üzere oruç vâsıtasıyla olan açlıktır. "Hazmı latîf olan gıdâ"dan murâd, gıdâ-yı rûhânîdir. "Derya"dan murâd, rûhâniyet deryâsıdır. Ya'ni, açlıktan cism-i kesîfe rûhâniyet hâli galib olup, o rûhâniyet deryâsı üzerinde gemi gibi yüzer ki, netîcesi bu cisimde tayy-i mekân ve bast-ı zamân ve tayy-i zamân gibi havârık-ı âdât zuhûrudur. Bu haller zevkî olup maddiyâtta müstağrak olanların akıl ve idrâklerine sığar ahvâlden değildir.
1749. Oruçta sabredici ve musırr ol, dembedem Huda'nın gıdâsına muntazır ol!
Ya'ni, oruç tutmak sûretiyle açlık hâline sabredici ol, aman sinirlerim zayıfladı, hasta olacağım diye korkma! Açlıkta musırr ol ve bu açlığın devamı müddetince de Hak Teâlâ hazretlerinin ihsân buyuracağı rûhânî gıdâya muntazır ol! Bundan anlaşılır ki, ramazan günlerinde akşama kadar aç kalıp iftâr zamânında envâ'-1 taamlar ile mi'deyi doldurmak, bu gıdâ-yı rûhânînin ihsânını te'mîn edecek oruç değildir.
1750. Zîra o işi güzel ve halîm olan Huda, intizar içinde hediyeler verir.
1751. Tok adam tayın erken yahud geç gelir diye ekmeğe intizar tutmaz.
Ya'ni, müddet-i medîde taâmullahtan ibaret olan oruca ve açlığa tahammül edip Hudâ'nın ihsânı olan gıdâ-yı rûhânîyi bulup doyan kimse, artık maddî taâmın erken yâhud geç gelmesini beklemez.
1752. Azıksız, her dem der ki: "Hani?" Açlıkta cüst ü cû içinde muntazırdır.
Bu gıdâ-yı rûhânîyi bulamayıp azıksız olan kimse, her dem maddî gıdâ ar-zûsunda olup, "Hani?" der. Açlıkta o maddî gıdânın cüst ü cûsu içinde mun-tazırdır.
1753. Muntazır olmaz isen, yetmiş kat devletin o nevâlesi sana gelmez.
1754. Ey baba, bâlânın sofrası için, erkekçe intizar, intizar!.
Ey baba, bu maddî gıdâdan mahrûmiyet ile açlığa tahammül etmek gerçi güç bir şeydir. Fakat o yetmiş kat devletin nevâlesi ve gıdâsı olan, gıdâ-yı rû-hânîye ve âlem-i bâlânın sofrasına nâiliyet için erkekçe sabır ve tahammül ve intizâr lâzımdır.
1755. Her aç, akıbet bir gıda buldu; devlete mensûb olan güneş onun üzerine doğdu.
Mücâhede-i nefsiyye sahibi olan her aç, âkıbet bir gıdâ-yı rûhânî buldu ve devlet-i ma'neviyyeye mensûb olan hakîkat güneşi onun üzerine doğdu.
1756. Vaktaki himmetli misafir aşı az yer, sofra sahibi daha iyi aş getirir.
Vaktâki, himmeti daha latîf taâma masrûf olan bir misafir, ev sahibinin getirdiği bir kap taâmı iştahsız olarak yer, sofra sâhibi onun o hâlini görün-ce, o misâfire ikram için, daha iyi ve latîf olan taâmı getirir.
1757. Meğer ki sofra sahibi leîm olan fakîr ola. Kerîm olan Rezzak üzeri-ne sû-i zannı az götür!
Ya'ni, misâfire ikrâm için daha iyi ve latîf taâmı getirmeyen sofra sâhi-bi, ancak kalben fakîr olan bir denîü't-tab' kimsedir. Yoksa kerîm olan bol bol rızık verici hâne sahibine sû'-i zannı az götür. Hak Teâlâ hazretleri ise وَاللَّهُ خَيْرُ الرَّازِقِينَ (Cum'a, 62/11) ["Allah rızık verenlerin hayırlısıdır"] âyet-i kerîmesi mûcibince rızık verenlerin hayırlısıdır. Sen maddî taâmdan yüz çe- virdiğin hâlde kerîm olan Hak Teâlâ hazretleri ondan daha hayırlı ve iyi olan rızk-ı rûhânîyi esirger mi? Ma'lûm olsun ki, gıdâ-yı sûrîye karşı riyâzet eden kimselerde âsâr-ı rûhâ- niyye zuhûru tabîî bir hâldir. Bu husûsta bir kimsenin dîn-i Hak ile mütedey- yin olması lâzım gelmez. Zîrâ bu hâl, dînin îcâbı değil, insanlığın muktezâsı- dır. Çünki insan rûh ile cisimden mürekkebdir. Cisim ahkâmının kuvveti te- nâkus ettikçe, rûhun kuvveti tezahür eder. Nitekim Hindistan'daki cogilerin [=yogilerin] hâlleri meydandadır. İşte bunun için evliyâ-yı kirâm hazarâtı ke- râmet-i kevniyyeye asla iltifat etmeyip "hayz-ı ricâldir" derler. Eğer bir havâ- rık sahibi dîn-i Hak'la mütedeyyin ve ve şerîat-i ilâhiyye ile mukayyed ise, o kimse velîdir ve bu havârık onun için kerâmettir, ona tâbi' olunur; ve eğer dîn-i Hak'la mütedeyyin değilse veyâhud dîn-i Hak'la mütedeyyin olup şerî- at-i ilâhiyye ile mukayyed değilse, bu havârık onun için istidrâctır, kerâmet değildir ve ona tâbi' olunmaz.
1758. Ey mu'temed, bir dağ gibi baş kaldır, ta ki güneşin nûru evvelâ sana çarpa!
"Sened", dayanacak şey demektir. Burada esmâ-i ilâhiyye ahkâmının is- tinâd ettiği sûret-i beşeriyye murâd buyrulur. Ya'ni, ey esmâ-i ilâhiyye ahkâ- mının mesnedi olan insan, bu âlem-i kesâfetin ahkâmında müstağrak kalma! Bu âlem-i kesâfetin hâricinde senden zuhûru lâzım gelen birtakım esmâ-i ilâ- hiyye âsârı da vardır. Alem-i kesâfette istiğrâk hasebiyle onların zuhûruna mâni' olma! Binâenaleyh rûhunun başını bu âlem-i kesâfetten bir dağın zir- vesi gibi yukarı kaldır, tâ ki Zât-ı Hak güneşinin nûru bu kesâfet âlemine nü- füzdan mukaddem sana çarpsın! Zîrâ bu ilk çarpan nûr, sâf ve latîftir. Kesâ- fet âlemine nüfüz ettikten sonra zulmetle memzûc olur.
1759. Zîra sabit olan o yüksek dağın başı, seherin güneşine muntazırdır.
Zîrâ sâbit ve bâkî olan ve yüksek dağ mesâbesinde bulunan rûhun başı, tecellî-i Hak seherinin güneşine muntazırdır. "Seher"den murâd, tecellî-i es- mâ ve sıfattır; ve "güneş"ten murâd, tecellî-i zâttır. Zîrâ maddî güneş nasıl ki seher vaktinden sonra tulû' ederse, tecellî-i zât dahi, tecellî-i esmâ ve sıfât se- herinden sonra vâki' olur.