Adem (a.s.)ın cisminin terkîbi için "Topraktan avuç dolusu al!" diye Hak Teâlâ'nın İsrafil (a.s.)ı toprağa göndermesi beyânındadır
37. bölüm / 40 · 2400 kelime · ~12 dk okuma
1620. Hâlıkımız İsrafil'e dedi ki: "Git, o topraktan avucunu doldur!"
1621. İsrafil dahi arz tarafına geldi, yine topraklık inlemeğe başladı.
"Hâkistân", "topraklık" demek olup "arz" murâd buyrulur. "Hanîn", burada âh ve enîn ma'nâsınadır.
1622. Dedi ki: "Ey sûrun meleği ve ey hayat denizi ki, senin nefeslerinden ölüler can bulur!"
İsrafil (a.s.) hakkındaki, îzâhât-ı mücmele yukarıda 1566 ve 1567 numaralı beyitlerde geçti. "Sûr", lügatte "içi boş boynuz" ma'nâsına gelir. Muhakkıklar ıstılâhında âlem-i misâl ve hayâlden ibârettir. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin altmış üçüncü bâbında tafsîlât i'tâ buyururlar, burada zikri uzun olur.
1623. "Sûrdan büyük bir ses üfürürsün, mahşer, çürümüşten halaik dolu olur."
"Ramîm", çürümüş ve eskimiş kemik ma'nâsınadır. Ey İsrâfil, sen sûrunu bir sadâ-yı azîm ile üflersin. Ölmüş olan halâik çürümüş kemiklerden dirilip mahşer meydanına dolar. "Mahşer", mahall-i ictimâ' demektir. Ya'ni âlem-i berzahta ve misâl-i sânîde toplanmış olan ervâh, teşekkül eden küre-i âhiret üzerine sûr-ı İsrafil'i müteâkib toplanır ve cümlesine küre-i âhiretin mâyesine ve tabîatına muvâfik birer cisim verilir.
1624. "Sûru üflersin, dersin ki: "Es-salâ, ey Kerbelâ'nın ölmüşleri, sıçrayınız!"
"Kerbelâ", ma'lûm olduğu üzere İmâm-ı Hüseyin efendimizin ve tâbi'lerinin Bağdâd cihetinde mertebe-i şehadeti ihrâz buyurdukları bir karyenin ismidir. Eğer beyt-i şerîfe husûsiyet ile bir ma'nâ verilir ise: "Ey Kerbelâ'nın şehitleri, sıçrayınız ve diriliniz!" demek olur; ve eğer "Kerbelâ", "kerb" ile "lâ"dan mürekkeb olup bir terkîb-i izâfi addolunursa ("kerb-i lâ"), "(lâ) kerbinin ölmüşleri" demek olur ve "kerb", gam ve gussa ve şiddet ve "lâ", yok ma'nâla- rına geldiğine göre, "Yok ve adem-i izâfîden ibaret olan vücûd-ı kevnî gamı- nın ve şiddetinin ölmüşleri sıçrayınız!" demek olur; ve bu ma'nâ umûmî olur.
1625. Ey ölüm kılıncından helâk görmüşler, dal ve yaprak gibi topraktan baş çıkarınız!"
Ma'lûm olsun ki, haşr istikbâle münhasır değildir. Âlem-i kevni muhît olan sûr-i İsrafil her an üfürülüp, âlem-i misâlden fevc fevc mahlûk-i zî-hayât bu mahşer-i âlemde toplanmaktadır. Zîrâ "sûr-i İsrafil”den murâd, âlem-i misâl ve hayâl olduğuna göre, misâl-i evvelden gelen ervâh, nefh-1 sûr ile âlem-i şe- hâdete geldiği gibi, kabz-ı Azrâîl ile ölenlerin ervâhı dahi misâl-i sânîye ve berzaha intikāl edip ba's gününe kadar orada mahfûz olur ve küre-i âhiretin teşekkülünde yine nefh-1 sûr ile o küre üzerinde bir cisim iktisab edip bu er- vâhın haşri vâki' olur.
1626. "Senin rahmetin ve senin o te'sîr edici nefesin vardır; bu âlem senin ih- yandan dolu olur."
"Ey İsrafil (a.s.), sen âlem-i cismâniyyete rahmet-i ilâhiyyeyi inzâle me'mûrsun ve cisimlere hayât vermek için müessir nefesin ve fiilin vardır. Bu cismâniyet âlemi ve âlem-i şehadet senin diriltmenden doludur. Cisimlerde eser-i hayât, senin te'sîrin ile vâki' olur."
1627. "Sen rahmet meleğisin, rahmet göster! Arşın hamilisin ve ataların kıb- lesisin!"
"Senin vazîfenden âlem-i cismâniyyete rahmet getirmektir. Binâenaleyh cebir ve şiddeti bırak da niyâzıma rahmet et! Sen vücûd-i izâfi arşının hâmi- li olan dört melekten birisin ve cismâniyet âlemi atâyâ-yı esmâiyyeyi sana te- veccüh ederek bekler."
1628. Arş, atâ ve ma'delet ma'den-gahıdır. Onun altında mağfiret dolu dört ır- mak vardır.
Vücûd-i izâfi arşı, esmâ-i ilâhiyye hâdimleri olan melâike vâsıtasıyla atâ ve ma'delet menba'ıdır. O vücûd-i izâfı arşının altında mağfiret-i ilâhiyye ile dolu dört ırmak vardır. Onlar da şunlardır:
1629. Süt ırmağı ve ebedî olan bal ırmağı, şarab ırmağı, akıcı su nehri vardır.
"Dicle", "nehir" ma'nâsınadır ve kadehten kinâye olarak müsta'meldir ve Bağdâd'dan akan nehrin ismidir (Şemsü'l-Lügāt). Bu beyitlerde sûre-i Mu- hammed'de vâki' مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيهَا أَنْهَارٌ مِنْ مَاءٍ غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهَارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهَارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ وَأَنْهَارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى وَلَهُمْ فِيهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ وَمَغْفِرَةٌ مِنْ رَبِّهِمْ كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ وَسُقُوا مَاءً حَمِيمًا فَقَطَّعَ أَمْعَاءَهُمْ (Muhammed, 47/15). Ya'ni "Müt- takîlere va'dolunan cennetin misâli budur ki, orada bozulmayan su nehirleri vardır ve ta'mı bozulmaz; sütten nehirler vardır ve içenlerin lezzet duyduğu şarâb nehirleri vardır; ve sâfi baldan nehirler vardır; ve onlar için orada her türlü meyveler vardır; ve onlara Rableri tarafından mağfiret vardır. [onlar] azâbda ebedî olan ve kaynamış su içirilmekle bağırsakları parçalanan gibi midirler?" Bu âyet-i kerîmenin ma'nâ-yı zâhirîsi budur. Fakat bunlar temsî- lât-ı ilâhiyyedir. Zâten âyet-i kerîmede bunların misâl olduğu beyân buyru- lur. Nitekim cenâb-ı Pîr Efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 68. faslında bu ma'nâ- ya dâir şöyle buyururlar: "Ehl-i cehennemin أَنْ أَفِيضُوا عَلَيْنَا مِنَ الْمَاءِ أَوْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللَّهُ (A'râf, 7/50) ya'ni "Ehl-i cehennem ehl-i cennete: "Bize sudan yâhud Allah Teâlâ'nın size verdiği rızıktan ifâza ediniz!" demeleri hâşâ! taâm ve şarâb ta- leb etmeleri değildir. Ya'ni, "Bulduğunuz ve size mütecellî olan şeylerden bi- ze de ifaza ediniz!" derler. Kur'ân-ı Mecîd bir arûs-i zîbâ gibidir. Örtüsünü açan kimseye yüzünü göstermez. Ey Kur'ân'dan bahseden kimse, sana bir zevk ve keşif vâki' olmaması ondandır ki, sen onun örtüsünü açtın; o seni reddeyledi ve sana mekr edip yüzünü çirkin gösterdi. "Ben o mahbûb deği- lim!" dedi. Hz. Kur'ân her ne sûretle isterse görünmeğe kādirdir. Fakat örtü- sünü çekmeyip rızâsını taleb eyler ve onun rızâsına sebeb olan şeye sa'y ey- ler isen sen onun örtüsünü çekmeksizin o sana yüzünü gösterir. Ehl-i Hakk'ı taleb et! Zîrâ Hak Teâlâ فَادْخُلِي فِي عِبَادِي وَادْخُلِي جَنَّتِي (Fecr, 89/29-30) ya'ni "Benim kullarıma dâhil ol ve cennetime gir!" buyurmuştur. Hak Teâlâ her- kese söz söylemez. Nitekim dünyâ pâdişahları her bir çulhaya söz söylemez- ler. Halkı pâdişâha îsâl için bir vezîr ve nâib nasb etmişlerdir. Hak Teâlâ haz- retleri dahi, Hak talebinde bulunan her bir kimsenin, O'nun kapısına gitme- si için, bir bende intihâb buyurdu; ve enbiyâ ve evliyâ dahi bunun için gel-mişlerdir. Zîrâ Hakk'a onlardan mâadâ yol yoktur." İmdi bu beyânât-ı aliy-yeden dahi anlaşıldığı üzere bu gibi ma'nâlarda sâhib-i keşf olan evliyâ-yı Hakk'ın sözlerini dinlemek lâzımdır. Ni'metullah Nahcivânî (k.s.) hazretlerinin tefsîr-i şerîfinde bu nehirler hakkındaki beyânât hulâsaten şöyledir: "Su nehri"nden murâd, müttakîle-ri hayât-ı ezeliyye ve ebediyye ile ihyâ eden ulûm-i ledünniyyedir ki, bu ilim, alâik-ı cismâniyyeye batmış olan kuvâ-yı beşeriyye muktezayâtından ve taklîd ve tahmînât bulanıklığından hâlistir. Ve "süt nehri"nden murâd, müttakîlerin fitrat-ı asliyyelerinden neş'et eden muhabbet-i zevkıyye-i ilâ-hiyyedir ki, hevâ-yı nefsâniyyeye meyl ile ve müzahrafât-ı dünyeviyyeye iltifat ile onların zevkı bozulmaz. Ve "şarab nehri"nden murâd, müttakîlere hâsıl olan cezbe-i ilâhî ve onları sarhoş eden şevk-ı müfrittir. Zevkî ve vic-dânî hâllerden olduğu için tefrîk olunamaz ve onun lezzeti ve ezvâkı is-ti'dâdların tefāvütüne göredir. Ve "bal nehri"nden murâd, Hakk'ı, hakka'l-yakîn mertebesine vusûl ile bilmek ve anlamaktır ki, bu biliş ve anlayış iki-lik bulaşıklığından musaffâdır; ve bu cennet içinde, Rableri tarafından on-lara mağfiret ya'ni onların enâniyet-i mevhûmelerinin setri ve mahvı hâli vardır. Îzâhtan müstağnîdir ki, bu nehirler bu vücûd-i izâfi arşı altında ör-tülmüştür.
1630. İmdi arştan cennete gider, cihanda da bir şeycik zâhir olur.
"Cennet", lügatte, ağaçları çok olan bir zemînden ibârettir ki, ağaçların çokluğundan dolayı gölgeleri sath-ı arzı örter; ve cennet "setr" ma'nâsına gelen "cenne" lafzından müştak olup bu kelimenin masdar binâ-i merresidir. Ulemâ-i zâhire ıstılâhında dâr-ı âhiretin makāmât-ı mütenezzehe ve tayyi-besidir; ve bu makām efâl-i hasenenin cennetidir. Efâl ve a'mâlin azlığı ve çokluğu i'tibariyle bu cennetin derecât-ı mütefävitesi vardır. Urefâ derler ki, bu efâl ve a'mâl cennetinden başka da cennetler vardır. Onlara "cennât-ı sı-fât" derler; ve o abdin sıfât-ı kemâliye-i ilâhiyye ile ittisâfı ve ahlâk-ı ilâhiy-ye ile tahallukudur. Bu cennet dahi ehl-i kemâlin merâtibi hasebiyle müte-fävittir. Ve bunlardan başka cennetler dahi vardır ki, onlara "cennât-ı zât" derler. O da ibâd-1 hâssına Rabbü'l-erbâb olan Allâhü zü'l-celâl hazretlerinin ve her birinin erbâb-ı müteferrikadan kendisine âid olan Rabb'ın tecellî-i zât ile zuhûrundan ve abdin zâtta, kendi zâtının mahvı ile o cennetlerde istitâ- rından ibarettir. İmdi ulûm-i ledünniyye ve muhabbet-i zâtiyye-i ilâhiyye ve cezbe-i ilâhî ve hakka'l-yakînden ibaret olan su ve süt ve şarâb ve bal nehirleri, bu vücûd-i izâfi arşının altından cereyân edip, bu arştan cennet-i zâta kadar gider. Fakat bu vücûd-i izâfî cihânında da bunların te'sîrâtına müşâbih bir şeycik zâhir olur.
1631. Gerçi burada bu dört bulaşmıştır, neden? Fenâ ve hazımsız olan zehirden.
"Nâ-güvâr", mi'dede hazm olmayan taâm ve imtilâ ve sû-i hazm hâli demektir (Burhân). Ya'ni, gerçi bu âlem-i kesîfte de bu dört nehir vardır. Fakat bulaşık bir hâldedir. Neye bulaşıktır bilir misin? Fenâ ve zevâl zehrine ve hazımsızlığa bulaşıktır. Ya'ni bu âlem-i kesîfin suyuna ve südüne ve şarabına ve balına fânîlik zehri ve hazımsızlık hâli karışmıştır. Binâenaleyh onlar hâlis olan ni'met kabîlinden değildir.
1632. O dörtten bulanık toprak üzerine döküldüler ve bir fitne kopardılar.
Bu dört nehirden bulanık ve kesîf olan arz ve dünyâ üzerine bir cür'a ve bir katre döktüler; ve şehevât-ı nefsâniyye fitnesini kopardılar.
1633. Tâ ki bu denîler onun aslını isteyeler; halbuki bu nâkesler bunun üzerine kāni' oldular.
"Has" ve "nâkes"ten murâd, şehevât-ı nefsâniyyelerine meclûb olan ehl-i dünyâdır. Ya'ni, bu âlem-i kesâfette bu dört maddeden her birinin bir hassası vardır; ve bu hassalardan her birinin bir zevkı vardır ki, o zevkler cism-i kesîfe ve rûh-i hayvânîye taalluk eder. Rûh-i insânî ile alâkaları yoktur. Rûh-i insânî ile alâkası olan şey, ancak onların asılları olan ezvâktır ki, bunlar yukarıda 1629 numaralı beyitte îzâh olundu. Fakat cismânî olan ehl-i dünyâ bunların suver-i kesîfelerine ve cisim ve rûh-i hayvânîye aid olan zevklerine kāni' oldular.
1634. Her kadının sînesini çeşme edip çocuklara süt ve besleme verdi.
Hak Teâlâ hazretleri süt nehrinin kesîf olan bir sûretini arza döktü; ve her kadının memelerini bir çeşme gibi yaptı ve çocukların cisimlerini beslemek hassasını verdi. Nitekim sütün aslı olan muhabbet-i zevkıyye-i ilâhiyye dahi rûh-i insânîyi besler. "Zâl", aslen "ihtiyar kadın" demektir, umûmen "kadın" ma'nâsına da müsta'meldir.
1635. Şarabı, gussanın ve düşüncenin def'ine ve cür'ete üzüm tarafından çeş- me yaptı.
Hak Teâlâ bu âlem-i kesâfette, hâdisât-ı kevniyyeden ârız olan gamın ve düşüncenin def'i ve korkak bir kimseyi cesur kılmak için, üzüm tarafından akan bir çeşme yaptı. Nitekim şarabın aslı olan cezbe-i ilâhîden sarhoş olan- lar dünyâ ve âhiret gamından kurtulup, emr-i ilâhîyi icrâ için nefislerini fedâ- da cesûr olurlar. Ba'zı nüshalarda (اجترا) yerine (در باغها) vâki'dir.
1636. Bal, hastaya ten ilacıdır, arının batınını çeşme etmiştir.
Zâhir âlemdeki bal, ayet-i kerîmede فِيهِ شِفَاءٌ لِلنَّاسِ (Nahl 16/69) ya'ni "Bal- da nâsa şifâ vardır" buyrulduğu üzere, hasta olan cisimlere ilâçtır; ve balın nef'i hem eski hem de yeni tabâbette sâbit olmuştur. Nitekim Mevâhib-i Le- dünniyye'de bal ile yapılacak ilâçlardan ba'zıları da mezkûrdur. Velhâsıl Hak Teâlâ hazretleri bal arısının bâtınını ve içini bal çeşmesi yapmıştır. Ve balın aslı hakka'l-yakîn mertebesine vusûl zevkî ve lezzetidir ki, bu zevk, bal arı- sı mesâbesinde olan sûret-i insâniyyenin bâtınından zuhûr eder; ve bu zev- kin zuhûrunu müteâkib, insanın vehminde peydâ olan enâniyet ve isneyni- yet marazı zâil olup, kendi hakîkati olan Hakk'a vâsıl olur.
1637. Temizlik ve içmek için, umûmen asla ve fer'e su verdin.
"Ker'" ve "kürû'", suyu mevzi'inden ağız ile içmek demektir. Ya'ni, yâ Rabbe'l-âlemîn, suyu bu âlem-i kesâfette hilkatte asl olan insana temizlik ve içmek için ve fer' olan hayvânât ve nebâtâta da içmek için verdin. Bu su sû- retinden cisimler istifade eder; fakat onun aslı ulûm-i ledünniyyeden ancak rûh-i insânî feyz bulur.
1638. Ta ki bunlardan asılları tarafına iz götüresin. Ey bü'l-fudûl, sen buna kāni' oldun!
Ey kimse, Hak Teâlâ âlem-i kesâfette bu saydığımız dört maddeyi ihsân buyurdu, tâ ki sen bu sûretlerin asılları olan maânî tarafına iz götüresin! Ey bü'l-fudûl, sen ise bu âlem-i kesâfetin zevkine dalıp ancak bu maddelerin sûretlerine kanâat ettin!
1639. Şimdi toprağın macerasını dinle ki, mihrâke ne füsün söylüyor!
"Mihrâk", tahrîk edici ve efsûn yayıcı ma'nâsına olup burada İsrafil (a.s.) demektir. Ey sâmi', şimdi toprağın mâcerâsını dinle! Bak ki avuç ile toprak almağa gelen İsrafil (a.s.)a nasıl müessir sözler söylüyor!
1640. İsrafil'in önünde ekşi yüzlü olup yüz türlü şekil ve temelluk yapıyor.
Arz, kendinden toprak vermemek için, İsrafil (a.s.)ın önünde yüzünü ekşitip türlü türlü şekil ve evzâ'a giriyor ve yaltaklanıyor da diyor:
1641. Ki: "Zü'l-Celal'in pak olan zâtının hakkı için ki, benim üzerime bu kahrı helal tutma!"
1642. "Ben bu taklibden bir korku görüyorum, başımda sû-i zan gidiyor."
Hak Teâlâ hazretlerinin Zât-ı pâki için cism-i âdemi terkîb kasdıyla benim üzerime vâki' olan bu kahrı ve tecavüzü helâl addetme! Zîrâ benden alınacak bir avuç toprağın taklîbinden ve istihsâlinden bir koku alıyorum ve bir ma'nâya intikal ediyorum; ve bu kokudan intikal ettiğim ma'nâdan dimâğımda fenâ zanlar hâsıl oluyor. O da budur ki bundan masdar-ı maâsî olan vücûd-i âdem halk olunacaktır.
1643. "Sen rahmet meleğisin, rahmet göster! Zîra Hümâ bir kuşu incitmez." "Hümâ", kemik yiyen meşhûr bir kuşun ismidir (Burhân). Ey İsrafil, sen rahmet meleğisin! Binâenaleyh rahmet et de beni kendi hâlime bırak! Sen hümâ kuşu gibisin ve hümâ kuşu, bir kuşu incitmez.
1644. Ey derd sahiblerinin şifâsı ve rahmeti, sen dahi o iki iyi fiillinin yaptığını yap!
Ey derd ve elem sâhiblerinin şifâsı ve rahmeti olan Hz. İsrafil, benden toprak almaktan vazgeç de senden evvel bu iş için gelmiş olan iki iyi fiillinin, ya'ni Hz. Cebrâîl ile Hz. Mîkâîl'in yaptığını yap! Zîrâ onlar benden toprak almaktan vazgeçmişler idi."
1645. İsrafil çabuk tekrar şaha geldi; İlâh'ın nezdinde özrü ve mâcerâyı söyledi.
1646. Dedi ki: "Dışarıdan, tut diye ferman verdin; zamîre de onun aksini ilham verdin."
Ya'ni, İsrafil (a.s.) arzın niyâzına ve verdiği anda karşı toprak almayıp Hak Teâlâ hazretlerine teveccüh edip, arz ile kendi arasında geçen mâcerâyı arz etti ve dedi ki: "Yâ Rab, bana zâhirde toprak almayı emir ve teklif ettin, fakat almayıp eli boş dönmeyi de bâtınıma ilhâm ettin." Bu beyt-i şerîfte "emr-i irâdî" ile "emr-i teklîfî"nin başka başka olduğuna işâret buyruluyor. Nitekim Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Ya'kūbî'de Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri tarafından beyân buyrulduğu üzere Hak Teâlâ hazretleri ahvâl-i mükellefin hakkında iki vecih üzere hükmeder. Birisi bâtınî, diğeri zâhirîdir. Hükm-i bâtınî, abdin ilm-i ilâhîde, ayn-ı sâbitesinin hîn-i sübûtunda Hakk'a verdiği ilim neden ibâret ise irâde-i ilâhiyyenin bu ilme taalluk etmesidir. Buna "emr-i irâdî" derler. Ve hükm-i zâhirî Hakk'ın resûlleri vâsıtasıyle bilcümle ibâdı hakkında bilâ-istisnâ vâki' olan hükmüdür ki, buna da "emr-i teklîfi" derler. Binâenaleyh meselâ Hakk'ın emr-i irâdîsi küfrüne taalluk etmiş olan bir kimsenin îmân etmesi hakkında emr-i teklifi[si] bittabi' birbirine muhâlif olur. Bunun sebebi âlem-i ilimde sâbit olan hükmün, âlem-i ef'âlde abdin emr-i teklîfîye muhalefet etmesiyle Hak için hüccet-i bâliğa sâbit ol- masıdır ki, bu da abdin hâlini kendisine keşf etmekten ibârettir; ve ayn-ı hikmet ve adâlettir.
1647. Kulak tarafına tutmağa emir verdin; akıl tarafına kasavet cihetinden nehyettin.
Yukarıki beytin te'kîdidir. Emr-i teklifiyi tutmak husûsunda zâhiren kulak tarafına bu emri tebliğ ettin. Akıl ve bâtın tarafını da kasâvetten nehyettin. "Kasâvet", kalbin şiddeti ve salâbeti ve gılzatı ma'nâsınadır. Ya'ni, emr-i iradî, emr-i teklîfîyi tutmamak için kalbde kasâvet husûle getirdi; ve akıl, emr-i teklîfîye muhalefet etti.
1648. "Gazab üzerine rahmetin geçmesi galib oldu. Ey fiilleri acib ve işi iyi olan Rab!"
"Ya Rab, çok defa senin rahmetin gazabını geçer; ve gazabın iktizâsı kahr ile mütecellî olmuş iken lutuf ve rahmet ile mütecellî olursun. Ey tecelliyâtı acîb ve işi latîf olan Rabbim, ben de senin kulun, senin ahlâk-ı ilâhiyyen ile mütehallık olmağı münasib gördüm, arzın niyâzına merhamet ettim."