Yûnus (a.s.) kavminin kıssası, onun beyânı ve burhânıdır ki, tazarru' ve zârî âsumâna mensûb olan belânın dâfi'idir; ve Hak Teâlâ fâil-i muhtârdır. Binâenaleyh tazarru' ve zârî onun huzûrunda müfîd olur. Ve felâsife derler ki, tabîat ile ve illet üzerine fâildir, muhtâr değildir; binâenaleyh tazarru' ve zârî tab'ı döndüremez.
36. bölüm / 40 · 1252 kelime · ~7 dk okuma
1608. Vaktaki Yûnus'un kavmine belâ zâhir oldu, semâdan ateş dolu bulut cüdâ oldu.
Yunus (a.s.)ın kıssası Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Yûnus'ta münderic olduğundan tafsîli tefsîr kitablarındadır. Hulâsası budur ki: Yûnus (a.s.)ın kavmine kötü fillerinden dolayı belâ nâzil olduğu vakit Hakk'a yalvardılar ve ağladılar. Hak Teâlâ o azabı onlardan kaldırdı. Bundan anlaşılır ki; ağlamak ve istiğfâr edip Hakk'a yalvarmak belânın def'i husûsunda müessirdir. Ma'lûm olsun ki, Hak Teâlâ belâyı bu âlem-i esbâbda, esbâb perdeleri arkasından verir ve kahrını müessirât-ı tabîiyye dâiresinde icrâ buyurur. Feylesoflar bu hâle bakıp derler ki, ahkâm-ı tabîiyye değişmez. Meselâ bulut yıldırım yağdırmaya başlayınca yalvarma ve ağlama fayda etmez. Zîrâ Allah, tabîat ile ve esbâb-ı sûriyye ile fâildir ve işini kavâid-i tabîiyye dâiresinde görür. Bu kurduğu tabîat käidelerinin hâricine çıkmak husûsunda muhtâr değildir. Binâenaleyh tazarru' ve niyâz bu kavâid-i tabîiyyeyi tebďîl edemez. Halbuki işin hakîkati böyle değildir.
Her şeyin ilm-i ilâhîde bir hakîkati vardır. Bu hakîkatler bu kesâfet âleminde kendilerine tahsîs olunan bir kisve ve taayyün ile zuhûr eder ve bu taayyünât emr-i i'tibârîdir. Hakāyık tebeddül etmez; fakat taayyünât ve kisve- ler tebeddül edebilir. Meselâ ateşin bir hakîkati vardır. O hakîkatte yakıcılık mündemiçtir ve bu âlem-i kesâfette onun sûreti bizim gördüğümüz kırmızı bir şekildir ve o hakîkat âdeten bu şekilden zuhûr eder. Fakat Hak Teâlâ murâd ederse o hakîkati bizim görmekle alışmadığımız diğer bir kisvede ve taayyünde dahi izhâr eder. Biz buna taaccüb eder ve "hârikulâde" deriz. Ve bir hakîkatin muhtelif taayyünlerde ve kisvelerde zuhûru mes'elesi fennen dahi sâbittir. Meselâ müvellidü'l-mâ ile müvellidü'l-humûza buhar, su ve buz şeklinde zâhir olur. Fakat buna alıştığımız için taaccüb etmeyiz. Fakat bir hakîkat bizim görmeğe alışmadığımız bir şekilde ve taayyünde zâhir olduğu vakit taaccüb ederiz. Velhâsıl feylesofların nazarı, dar olan âdet dâiresinde mahsûr kalmıştır. Fakat ehl-i hakîkatin nazarları geniş olduğu için, vücûd-i hakîkîyi sıfat-ı muhtâriyet ile görürler; ve bir hakîkati muhtelif kisvelerde ızhâr etmek husûsunda muhtar bilirler. Diğer taraftan Hak Teâlâ zât-ı ulûhiyyetini رضي الله عنهم ورضوا عنه (Mâide, 5/119) ya'ni "Allah onlardan râzı oldu ve onlar da O'ndan râzı oldular." Ve غضب الله عليهم (Fetih, 48/6) ya'ni "Allah onlara gazab etti." âyetlerinde "rızâ" ve "gazab" sıfatlarıyla vasıf buyurmuştur. Sıfat-ı rıza lutf ile ve sıfat-ı gazab ise kahr ile tecellîyi iktizâ eder. Binâenaleyh Hakk'ın tecellî-i lutfunu yalvararak istemek pek tabiî bir hâl olur.
1609. Yıldırım attı, taş yanar idi. Bulut gürledi, yüz rengini döktü.
"Reng rîhten", rengi atmak demektir. Türkçe'de "benzi attı" derler. Ya'ni, Yûnus (a.s.)ın kavmine kötü fiillerinde ısrarlarından nâşî belâ geldiği vakit, semâda dehşetli bulutlar peydâ olup birbiri arkasından yıldırımlar yağmaya başladı ki, bu yıldırımlar yakar ve parçalar idi. Nihâyet korkunç gök gürlemeleri zâhir oldu. Halkın beti benzi korkudan attı.
1610. Cümlesi gece damlar üzerinde idiler ki, o gam yukarıdan zâhir geldi.
Ya'ni, bu korkunç hâl gökyüzünde vâki' olduğu vakit, halkın cümlesi gece evlerinin damları üzerinde ahvâle muntazır idiler.
1611. Cümlesi damlardan aşağıya geldiler, baş açık sahrâ tarafına gittiler.
Halkın cümlesi korkularından dolayı damlardan aşağıya indiler ve feryâd ve figān ile başlarını açıp sahrâ tarafına kaçtılar. "Baş açmak", huzûr-ı Hak'ta tezellüle ve "sahrâ tarafına iltica" ise, sığınmak ve ilticâ etmek husûsunda kendi tedbîrlerini terk ettiklerine işarettir.
1612. Analar çocuklarını dışarıya attılar, hatta cümlesi nâle ve feryadı yük- selttiler.
Analar, çocuklarını da evlerde bırakmayıp dışarıya çıkardılar ve hepsi de feryâdlarını ve nâlelerini ayyûka çıkardılar. "Aman yâ Rab, senden meded!" diye sesleri çıktığı kadar bağırdılar.
1613. Akşam namazından seher vaktine kadar, o cemaat başlarına toprak saç- tılar.
"Nefer", cemâat ma'nâsınadır. "Hâk ber ser kerden", mâtem sebebiyle ba- şa toprak saçmaktan kinâyedir.
1614. Cümlesinin sesleri tutulmuş oldu; o pek azgın kavim tarafına rahmet geldi.
"Ser", burada "taraf" ma'nâsınadır. "Lüdd", "eledd" kelimesinin cem'idir, "pek azgın ve husûmette pek kuvvetli" ma'nâsınadır. Ya'ni, akşamdan seher vaktine kadar sahrâda feryâd ve figān eden o azgın kavmin bağırmadan ses- leri kısıldı, nihâyet o kavmin tarafına rahmet-i ilâhiyye teveccüh etti.
1615. Ümitsizlikten ve sabırsız ahtan sonra, bulut azar azar geri gitmeğe baş- ladı.
1616. Yûnus'un kıssası uzun ve geniştir; toprak ve müstefîzın sözünün vaktidir.
Yûnus (a.s.)ın kıssası uzun ve geniştir. Halbuki biz Âdem (a.s.)ın cisminin terkîbi için arzdan toprak alınmak bahsindeyiz, bunu beyân etmek zamânıdır ve feyz taleb ediciye âid olan sözü söylemek vaktidir. Binâenaleyh bu uzun kıssanın tafsîlen beyânından vazgeçelim. Bu kıssanın hulâsası şudur: Yûnus (a.s.) Musul şehri civârındaki Ninova şehri halkına meb'ûs olmuş bir peygam-ber-i zîşandır. O şehir halkı o hazretin da'vetine muhalefet ettiler ve onu in-cittiler. Cenâb-ı Yûnus dahi müteesir olup Hz. Hakk'a münâcât edip dedi ki: "Ya Rab, beni bu kavme peygamber olarak gönderdin. Sana âsî oldular, bun-lara azabını gönder, mütenebbih olsunlar!" Hak Teâlâ münâcâtını kabûl bu-yurup Cenâb-ı Yûnus'a hitâben buyurdu ki: "Kavmine haber ver, üç gün son-ra onların üzerine azâbım gelecektir." Hz. Yûnus kavmine haber verdi. Şehir ahâlîsi, "Yûnus'un ahbârı doğru mudur? bekleyelim!" dediler; ve üçüncü gü-nü akşam vakti hepsi evlerinin damlarına çıktılar ve etrâfa nazar ettiler. O es-nâda âfâkta simsiyah korkunç bulutlar peydâ oldu ve her tarafı kapladı. Gâyet dehşetli gök gürlemeleriyle peyderpey yıldırımlar yağmaya başladı. Derhal damlardan aşağıya indiler, Yûnus (a.s.)ı aramağa çıktılar. Halbuki Hz. Yûnus emr-i ilâhî ile şehirden çıkıp bir dağ oyuğunda saklanmış idi. Onu bulamadı-lar. Şehrin beyi akıllı bir adam idi, halka dedi ki: "Eğer Yûnus gāib ise, onu bi-ze gönderen Hak Teâlâ hâzırdır ve bizim hâlimizi görücü ve sözümüzü işitici-dir. Ona yalvarırız, bu azabı bizden kaldırır. Kendisi yalın ayak ve baş açık bir hâlde eski püskü elbiseler giyip çocukları analarından ve koyunları kuzuların-dan ayırıp halk ile beraber sahrâya çıktı. Sabaha kadar ağlayıp Cenâb-ı Hakk'a yalvardılar. Hak Teâlâ hazretleri onların hâline acıyıp azâb bulutlarını üzerlerinden kaldırdı. Nitekim sûre-i Yûnus'ta şöyle buyrulur: فَلَوْلَا كَانَتْ قَرْيَةٌ آمَنَتْ فَنَفَعَهَا إِيمَانُهَا إِلَّا قَوْمَ يُونُسَ لَمَّا آمَنُوا كَشَفْنَا عَنْهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَمَتَّعْنَاهُمْ إِلَى حِينٍ (Yûnus, 10/98). Ya'ni "Helâk ettiğimiz karye ehlinden hiçbir karye ehli yok-tur ki, azabımız geldiği hâlde îman getirip îmanları onlara fayda versin; ancak Yûnus kavmi vardır ki, îmâna geldikleri vakit, onlardan dünyâda rüsvâylık azâbını keşf ettik ve ecelleri gelinceye kadar onları geçindirdik."
1617. Mâdemki tazarru'un Hak indinde kadirleri vardır ve o kıymet ki ora-da zârî için vardır, nerededir?
Ey âsîler, mâdemki tazarru'un ve ağlayarak yalvarmanın Hak indinde kıy-metleri ve şerefleri vardır, binâenaleyh ağla ve yalvar; zîrâ tazarru' ve zârîde olan kıymet ve şeref başka yerde yoktur. Namaz ve oruç ve sâir ibâdâtın bit- tabi' sevabı vardır. Fakat içi yanarak ve ağlayarak olmayan ibâdât kuru bir zühdden ve ibâdetten ibâret kalır. Senin ile Hak arasındaki hicabı kaldırmaz.
1618. Agah ol, ümîd vardır, şimdi çabuk belini bağla! Ey ağlayıcı kalk ve dâimâ gül!
Ey kimse, gafletten uyan, hayât-ı dünyeviyyen devam ettiği cihetle rahmet-i ilâhiyyeden ümîdini kesme! Zîrâ ümîd yolu kapanmış değildir. Haydi şimdi çabuk beline hizmet ve itâat kuşağını bağla ve Hakk'a niyâz edip ağla! Ey ağlayan kimse, bu ağlamadan ve münâcâttan sonra kalk ve dâimâ gül! Zîrâ matlûbun ve maksûdun hâsıl olmuştur.
1619. Zîra şah-ı mecîd, göz yaşını fazlda şehîdin kanı ile beraber koyar.
Bu beyt-i şerîfte şu hadîs-i şerîfe işaret buyrulur: ليس شيئ أحب إلى الله من قطرتين قطرة دموع من خشية الله وقطرة دم يهراق في سبيل الله Ya'ni "Hak Teâlâ'ya iki katreden daha sevgili bir şey yoktur ki, birisi Allah korkusundan dökülen bir katre göz yaşı, diğeri Allah yolunda dökülen bir katre kandır." Ya'ni, celâlet sahibi bir şâh olan Hak Teâlâ hazretleri göz yaşını fazîlette ve şerefte ve kıymette şehîdin kanı ile müsâvî tutmuştur. Binâenaleyh bu kadar kıymeti olan, Allah için dökülen göz yaşını esirgeme, ağla ve Allahü zül-celâl hazretlerine yalvar!