İçeriğe atla

Hakk'ın halîfesi, meleklerin mescûdu ve onların muallimi olan beşerin babası Adem (a.s.)ın cism-i mübarekinin terkîbi için yeryüzünden iki avuç dolusu toprak almağa, Hak Teâlâ'nın Mîkâîl (a.s.)ı göndermesi

35. bölüm / 40 · 1649 kelime · ~9 dk okuma

1581. Mîkâîl'e buyurdu: "Sen aşağıya git, ondan arslan gibi bir avuç toprak kap!"

"Hafne", lügatte iki avuç dolusu demektir. Bu şerh-i şerîfte نِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً (Bakara, 2/30) ya'ni "Ben yeryüzünde halîfe kılıcıyım!" ve سَجَدَ الْمَلَائِكَةُ كُلُّهُمْ أَجْمَعُونَ (Hicr, 15/30) Ya'ni "Meleklerin hepsi müctemian secde ettiler." ve يَا آدَمُ أَنْبِئْهُمْ بِأَسْمَائِهِمْ (Bakara, 2/33) ya'ni "Ey Âdem, o meleklere isimlerini haber ver!" âyet-i kerîmelerine işâret buyrulur.

Hz. Cibrîl'in eli boş olarak avdeti üzerine Hak Teâlâ hazretleri Mîkâîl (a.s.)a buyurdu ki: "Haydi sen arza in, arslan gibi hücûm edip bir avuç toprak kap!"

1582. Vaktaki Mîkâîl arza kadar gitti; o, ondan kapmak için el attı.

1583. Toprak titredi ve kaçmağa geldi; o yalvarıcı ve yaş dökücü oldu.

1584. Sînesi yanıcı olarak yalvardı ve ictihad etti, kan dolu yaş ile and verdi.

"İctihâd", sa'y etmek ve çalışmak demektir. Ya'ni, arz içi yanarak yalvardı ve bu yalvarışında da sa'y etti ve devâm etti.

1585. Dedi ki: "Şerîksiz latif olan Hâlik hakkı için ki, seni arş-ı mecîdin hâmili etti."

1586. "Cihânın erzakının ölçüsüne nâzırsın, fazlın susamışlarına sen avuç ile vericisin!"

"Müşrif", "işrâf" masdarından ism-i fâildir; ve "işrâf", yukarıdan aşağıya nezâret etmek ve gözetlemek ma'nâsınadır. "Muğrif", "iğrâf"tan ism-i fâildir; ve "iğrâf", bir kimseye bir avucunu doldurup su vermek ma'nâsınadır. Ma'lûm olsun ki, Mîkâîl (a.s.), sunuf-i muhtelife-i mahlûkātın her birerlerinin isti'dâdına mahsûs olan erzâkın hıfzına ve veznen ve keylen ve adeden ve mikdâren her bir hakkı, hak sahibine i'tâya müvekkel olduğu için bu kuvvete "Mîkâîl" tesmiye olunmuştur. Bu husûsta Hz. Mîkâîl'in dahi her mahlûka bir te'sîr ile ittisâli vardır ve bu hâssıyeti ile avâlim-i kesîfeyi muhîttir; ve kezâlik bu vazîfenin tefâsîlini icrâya me'mûr onun taht-ı idaresinde bî-nihâye melâike vardır. Hattâ sath-ı arza düşen her bir yağmur tânesi bir kuvvet ile nâzil olur ve kıyâmete kadar yağan yağmurların her bir tânesine taalluk eden kuvâdan hiçbirinde tekerrür ve ayniyyet yoktur; ve hattâ bir kimse bir şeyi vezn ettiği veyâ ta'dâd ve takdîr eylediği vakit, o kimsede vücûh-i Mîkâîl'den bir vechin te'sîri vâki' olur.

1587. “Zîra ki, Mîkâîl "keyl"den iştikāk tutar; ve rızık vermekte çok ölçücü oldu."

İsmail Ankaravî (k.s.) hazretleri şerhlerinde buyururlar ki: "Mîkâîl'in iş- tikākında ulemânın ihtilafı vardır. Ba'zıları "keyl"den müştaktır demişlerdir. Bu ma'nâyı müeyyid olarak "Mîkâîl" ve "Mîkîyîl" dahi okurlar." Hz. Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte bu kavli beyân buyurmuşlardır. Ehl-i tefsîrden ba'zıları "Mîkâîl" kelimesinin Arabî olmayıp Acemî ve İbrânî bir kelime ol- duğunu zikr etmişlerdir. Fakat muhakkıkların keşf-i hâlî ve ilmîlerine naza- ran cenâb-ı Mîkâîl'in vazîfesi keyl ile alâkadardır. Binâenaleyh Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimizin kabûl buyurdukları kavil müreccahtır.

1588. "Ki bana eman ver, âzâd et, gör ki, sözü kana bulaşmış olarak söylüyo- rum."

Birinci mısrâ'ın evvelindeki "ki", ta'lîl içindir. "Mîkâîl'in "keyl"den iştikākı olduğu için bana eman ver ve benim rızk-ı muayyenim, kendi hâlim içinde hürriyet olduğundan, beni âzâd et, gör ki, sözümü kanlı yaşlar dökerek söy- lüyorum."

1589. Melek Allah'ın rahmetinin ma'deni geldi. Dedi: "O yara üzerine na- sıl tuz dökerim?"

Ya'ni, melek Hak Teâlâ hazretlerinin rahmetinin menba'ı olduğundan ce- nâb-ı Mikâîl arzın bu niyâzını görünce acıdı ve kendi kendine dedi ki: "Bu bî- çârenin yarası üzerine nasıl tuz ekerim ve onun ıztırâbını tezyîd ederim?"

1590. Nitekim şeytan kahrın ma`denidir, zîra benî-Ademden feryad çıkarır.

Ya'ni melek rahmet-i ilâhiyyenin menba'ı olduğu gibi, şeytan dahi kahr-ı ilâhînin menba'ıdır. Zîrâ benî-âdemi ıdlâl edip ondan feryadlar koparır. Ma'lûm olsun ki, İblîs, ism-i Mudill'in mazhar-1 etemm ve ekmeli olan bir rûhtur; ve merteb-i ervâh ayrılık ve gayriyyetten bir nev' üzerine zâtın hâriç- te zuhûrundan ibarettir; ve Vâhid'in ikilik dairesinde rü'yeti bu mertebeden başlar. Binâenaleyh ism-i Mudill'in zuhûr ahkâmının ibtidâsı bu mertebedir. "Idlâl", şaşırtmak demektir. Bir vücûdun yekdîğerine muğāyir olarak iki gö- rülmesi şirk ve şirk ise ayn-ı dalâldir; ve bu tarz rü'yet kuvve-i vâhimenin şâ- nıdır. İmdi bu kuvvet, ism-i Mudill'in mazharı olup hakîkat-i İblîs'tir. Zîrâ şâ- nı telbîstir; ve İblîs ismi de bundan müştaktır; ve İblis bu hâssıyyeti ile avâli- mi muhîttir; ve ona tâbi' lâ-yuadd ve lâ-yuhsâ ervâh mevcûddur ki, cümlesi ıdlâl ve iğvâya me'mûrdurlar.

1591. Ey delikanlı rahmetin gazab üzerine sebkı vardır, Huda'nın vasfında lutuf galib oldu.

Bu beyt-i şerîf Hz. Pîr efendimiz tarafından irşâddır. "Delikanlı" ta'bîri ile mübtedî olan sâliklere hitâb buyrulur. Ya'ni سبقت رحمتى على غضبی "Benim rahmetim gazabımı geçmiştir" hadîs-i kudsîsi mûcibince rahmet-i ilâhiyye, gazab-ı ilâhîden pek fazladır. Zîrâ evsâf-ı ilâhiyyede lutf-i ilâhî gälibdir ve çoktur.

1592. Kullar elbet O'nun huyunu tutarlar; onların tulumları, O'nun ırmağı- nın suyundan doludur.

Mâdemki evsâf-ı ilâhiyyede lutuf gälibdir, binâenaleyh O'nun has kullan da elbet Hak Teâlâ'nın huyunu tutarlar ve ahlâk-ı ilâhiyye ile muttasıf olur- lar; ve onların tulum mesâbesinde olan vücûd-i izâfileri de elbet O'nun lutuf ırmağının, rahmet ve merhamet suyundan dolu olur.

1593. O Hakk'ın resûlü, sülükün kılavuzu; nâs, padişahlarının adeti üzere- dir, buyurdu.

Bu beyt-i şerifte الناس على دين ملوكهم ya'ni "Nâs, pâdişahlarının dîni ve âde- ti üzeredir." hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Ya'ni, o Hakk'ın resûlü ve Hak yolu sâliklerinin kılavuzu olan Hâtem-i Enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz hadîs-i şe- rîflerinde; "Nâs, pâdişahlarının ve hükümdarlarının âdâtına ve ahlâkına tâ- bi'dirler, buyurdu. Binâenaleyh Hak Teâlâ'nın has kulları dahi, o padişahlar pâdişâhının ahlâkıyla mütehallık ve muttasıf olurlar.

1594. Mikãîl eli ve koynu boş olarak, dînin Rabbi tarafına gitti.

Ya'ni, Mîkâîl (a.s.) dahi, arzın niyâzına tahammül edemiyerek, Cebrâîl (a.s.) gibi maksûddan ya'ni bir avuç topraktan eli ve koynu boş olarak, âdet-i lutfun sahibi olan Hak Teâlâ tarafına teveccüh etti ve gitti.

1595. Dedi: "Ey sırrın bilicisi ve ferd olan şah! Toprak beni zârılıktan ve ağlamadan bağladı."

Hz. Mîkâîl Cenâb-ı Hakk'a hitâben dedi ki: "Ey gizliyi bilici ve ferdâniyet ile muttasıf olan şâh-ı hakîkî, toprak feryâd edişinden ve ağlayışından benim elimi bağladı. Emir buyurduğun bir avuç toprağı ondan alamadım." Ma'lûm olsun ki, gerek Hz. Cibrîl'in ve gerek Hz. Mîkâîl'in me'mûriyetlerinin vâcibü'l-imtisal bir emr-i ilâhîye müstenid olmadığı anlaşılır. Zîrâ Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'inde melekler hakkında لَا يَعْصُونَ اللهَ مَا أمرهم ويفعلون ما يؤمرون (Tahrîm, 66/6) ya'ni "Onlar Allah'ın emrettiği şeye isyân etmezler ve emrolundukları şeyi işlerler" buyrulur. Binâenaleyh bu beyitlerden anlaşılan rûh-i ma'nâ budur ki, ism-i ilâhî zikredilerek and verildiği takdirde, bir mü'minin teşebbüs ettiği işten ferâğat etmesi îcâb eder.

1596. "Göz yaşı senin indinde şerefli oldu; ben kādir olmadım ki, işitmemek getireyim!"

"Yâ Rab, ben bilirim ki, senin indinde göz yaşının kadr ü kıymeti ve şerefi vardır. Ben arzın göz yaşıyla beraber olan yalvarmasını dinlememeğe ve ehemmiyet vermemeğe kādir olmadım."

1597. "Ah ü zârî senin indinde çok kadr tuttu, ben onun hukūkunu terk etmeye kadir olmadım."

"Kadr", herşeyin mikdârı ve meblağı ve taʼzîm ma'nâlarına gelir. Burada "azamet ve kıymet ve şeref" ma'nâlarına gelir. Ya'ni, "Yâ Rab, senin indinde âh edip inlemenin ve feryâd edip ağlamanın çok kıymeti ve şerefi vardır. Ben o âh ü zârın lâyık olduğu hukuka riâyet etmeği terk edemedim ve arzın feryâdına ve yalvarmasına kıymet verdim."

1598. Senin indinde ıslak göz çok kadr tutar. Ben nasıl muhalif olurdum?

"Çeşm-i ter", ağlayan gözden kinâyedir. "İstîze-ger", inâdçı ve muhâlif ve hasım, demektir. Ya'ni, "Senin indinde ağlayan gözün kıymeti ve şerefi vardır, ben arzın ağlamasına ve niyâzına nasıl muhâlif olurdum?"

1599. Namaza ve zara gel diye, bir günde beş kere kulu zârîliğe da'vet vardır.

1600. Müezzinin narası ki, "Hayye ale'l-felâh"dır ve o felâh ve zârîliktir ve iktirahtır.

"Felâh", necât ve "hayye ale'l-felâh", necâta gelin!" demektir. "İktirâh", bir şeyi tahakküm ile almak ve taleb etmek ve düşünmeksizin söz söylemek, ya'ni "irtical" ma'nâlarına gelir. Burada taleb ve niyâz ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, "Müezzinin günde beş defa ezan okurken "Hayye ale's-salâh" ya'ni "Namaza gelin!" ve "Hayye ale'l-felâh" ya'ni "Necâta gelin!" diye bağırması, kulları zârîliğe ve ağlamaya da'vettir. O da'vet, huzûr-i Hak'ta ağlayarak yalvarmak ve taleb etmek ve netîcede necât bulmaktır." Namazda âh etmek ve ağlamak hakkındaki beyânât bu cildin 1265 numaralı beyt-i şerîfinin başındaki sürh-ı şerîfte geçti. Burada tekrârı zâiddir.

1601. O kimseyi ki, isteyesin ki onu gamdan mecrüh edesin, zârîlik yolunu onun kalbine bağlanmış edersin.

Ya'ni, yâ Rab, eğer sen bir kimsenin kalbini gamdan mecrûh ve muztarip etmek istersen, onda onun kalbine, âh ve enîn ederek ağlamak yolunu bağlarsın, o kimsenin içinden ağlayıp sana yalvarmak duygusu peydâ olmaz.

1602. Vaktāki tazarru' cihetinden bir şefâat edici olmaya, nihayet bir def edici olmaksızın belâ nüzûl eder.

Ya'ni, kulun Hakk'a karşı tazarru' edip yalvarması, nüzûl edecek belânın def'i için bir şefâatçidir. Kalb kasvette kalıp böyle bir şefâatçi zâhir olmazsa, âkıbet inecek belâ nüzûl eder. Binâenaleyh nüzûl-i belâdan evvel Hakk'a yal- varmak ve niyâz etmek lâzımdır. Zîrâ belâ abdin fenâ fiillerinden mütevellid olup onun üzerine iner. Eğer abd, bu fenâ fiillerinden istiğfâr edip afvini Hak'tan niyâz ederse, Hak Teâlâ dahi kemâl-i kereminden afv edip o belâyı onun üzerine musallat etmez.

1603. Ve o kimseyi ki isteyesin, onu belâdan halâs edesin, onun canını tazar- ru'a getirirsin.

Yâ Rab, belâdan halâs etmek istediğin kimsenin canını tazarru'a ve niyâ- za sevk edersen o kimse, içinden kopan bir duygu ile sana yalvarır ve ağlar ve istiğfâr eder. "Vâharîden", halâs etmek demektir.

1604. Kur'ân'da buyurmuşsun ki, o ümmetler ki onların üzerine o ağır kahr geldi.

1605. Çünki o nefeste tazarru' etmediler, tâ ki belâ onlardan geri döne idi.

Bu beyitlerde sûre-i En'âmda olan إِذْ جَاءهُمْ بأسنا تضرعواً ولكن قست قلوبهم وزين لهم الشيطان ما كانوا يعملون (En'âm 6/43) ya'ni "Bizim azabımız onlara geldiği va- kit, keşke yalvarmış olsalar idi; velâkin onların kalbleri katı oldu ve şeytan yaptıkları şeyi onlara süsledi" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

1606. Fakat mâdemki onların kalbleri kāsî olmuş idi, onlara o günahlar ibâdet göründü.

Ya'ni, bu geçmiş ümmetlerin kalbleri katı olduğu müddetçe, o yaptıkları gü- nahlar ve kötü fiiler kendilerine ibâdet ve iyi göründü. Şeytan onların gözleri- ne o kötü fiillerini güzel gösterdi. O günahlar sebebiyle belâ nüzûl etmemek ve kahr-ı ilâhîden halâs olmak için, Hakk'a yalvarmak lüzûmunu hissetmediler.

1607. İnadçı olan kimse kendisini mücrim bilmedikçe, su onun gözünden koş- mayı nerede bilir?

Kötü fiilinde musırr ve muannid olan bir kimse, yaptığının fenâ olduğunu ve kendisinin kabâhatli bulunacağını bilmedikçe ona nedâmet gelip, onun gözü ağlamayı bilir mi? Ba'zı nüshalarda "dâned" yerine "tâned" vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ "Su onun gözünden koşabilir mi?" demek olur.