Adem (a.s.)ın cisminin hilkati hakkındadır ki, Cebrâîl'e "Git yeryüzünden bir avuç toprak al!" ve diğer bir rivâyette "Her nevâhîden bir avuç toprak al!" diye işaret kıldı
34. bölüm / 40 · 2077 kelime · ~11 dk okuma
1556. Vaktâki Sâni', hayrı ve şerri imtihan için beşerin îcâdını murâd etti.
Bu sürh-ı şerîfte Mesâbih te olan şu hadîs-i şerîfe işaret buyrulur: ان الله خلق آدم من قبضة قبضها من جميع الارض فجاء بنى آدم على قدر الارض منهم الاحمر والابيض والاسود والاصفر و بين ذلك السهل والحزن والخبيث والطيب Ya'ni "Muhakkak Allah Teâlâ Âdem'i, cemî'-i arzdan aldığı bir avuç topraktan yarattı. Binâenaleyh benî-Âdem o arz kaderi üzerine geldi. Onlardan ba'zısı kırmızı ve ba'zısı beyaz, ba'zısı siyâh, ba'zısı sarı ve bu elvân arasındadır; ve ba'zısı yumuşak ve ba'zısı galîz, ba'zısı habîs, ba'zısı temizdir." Bu şerh-i şerîfin, III. cildin 3887 ve IV. cildin 3622 numaralı beyitlerini ta'kîb eden ebyât-ı şerîfe ile irtibâtı vardır.
1557. Sıdk Cebrâîl'ine buyurdu ki: "Git yeryüzünden rehin olarak bir avuç toprak al!"
"Girev", "rehn" ta'bîriyle cism-i beşerin eczâ-yı arzıyyeden olup öldükten sonra o eczânın arza iâde olacağına işâret buyrulur. "Cebrâîl-i sıdk", sıdk sâhibi olan Cebrâîl demektir.
1558. O Rabbü'l-âlemînin emrini îfâ etmek için, bel bağladı ve yeryüzüne kadar geldi.
"Bel bağlamak", hizmete müheyyâ ve hazır olmakdan kinâyedir.
1559. O mü'temir olan elini arz tarafına götürdü, arz kendini çekti ve korkucu oldu.
"Mü'temir", emir alıcı; ve "hazir", korkucu ma'nâlarınadır. Ya'ni, Hak'tan emir alıcı olan Hz. Cebrâîl (a.s.), Âdem'in cesedi için toprak almak üzere arza elini uzattı; arz, eczâsını vermekten imtinâ' etti ve korkucu oldu. Ma'lûm olsun ki, sırası düştükçe muhtelif mahallerde de îzâh olunduğu üzere "melek", "kuvvet ve şiddet" ma'nâsınadır. Ef'âl, kuvvet ile tezâhür edeceğinden, ef'âl-i ilâhiyye dahi melâike-i kirâm ile zâhir olur. Kuvâ-yı ilâhiyyenin ismi, lisân-ı enbiyâ (aleyhimüsselâm)da "melâike"dir. Ulûhiyetin âlem-i anâsırı muhît olan dört kuvve-i külliyyesi vardır ki, onlara lisân-ı şerîatta Cebrâîl, Mîkâîl, İsrâfîl ve Azrâîl (aleyhimü's-selâm) tesmiye olunur. Bunlara tâbi' olan melâikenin haddi ve hesabı yoktur. Melâike, âlem-i his ve şehâdette, eşhâs-ı kesîfe gibi görünmezler, zîrâ ervâhtır. Âlem-i hayâlde suver-i muhteli- feye mütemessilen meşhûd olurlar. Gerek hadîs-i şerîfte ve gerek Mesnevî-i Şerîfte birtakım maânî-i dakîka lisân-ı zâhir ile tefhîm buyrulmuştur. Avâm lisân-ı zâhir ile iktifâ eder ve havâs bu lisân-ı zâhirin zımnında mermûz olan maânî-i dakîkayı anlar.
1560. Müteâkiben arz dilini açtı ve yalvardı; dedi ki: "Ferd olan Hallâk'ın hakkı için!"
1561. "Beni terk et ve git ve canımı bağışla! Git beyaz atın dizginini benden çevir!"
"Hink", beyaz ma'nâsınadır, husûsiyle siyahlığa mâil olan ata derler ki, "kır at" demek olur. "Rahş", beyaz ve kızıl renk karışık olan ata derler; ve Îran pehlivanlarından Rüstem'in atı bu renkte olduğundan ona "Rahş" derler idi; ve mecâzen her ata da "rahş" derler (Rüşdî ve Burhân). Burada "hink-i rahş" "beyaz at" demek olur. Ya'ni, arz eczâsını vermemek için Hz. Cibrîl'e and verip dedi ki, beni: "Bırak ve canımı bağışla; git beyaz ve saf olan hayat atının dizginini benden çevir!" Ma'lûm olsun ki, cism-i Âdem, unsuriyyât-ı arzın mecmû'unu câmi' olan bir hulâsadır; ve o hulâsa cem'iyyet-i esmâiy-yeden ibaret olan sûret-i ilâhiyyeyi ve emânet-i rabbâniyyeyi kabûl ve ham-le müstaidd oldu. Bu husûsu müdrik olmayan tabîiyyûn, tefekkürün ancak dimâğ-ı âdemînin azot ve karbon ve fosfor gibi birtakım mevâdd zerrelerinin tevazzu'-ı hâssından mütevellid olduğunu beyân ile ma'nâyı inkârları, vü-cûd-i hâkîkînin, azot ve karbon gibi unsuriyât perdesi altındaki taayyün-i mahsûstan ibaret olan bu tevazzu'-ı hâssın ne demek olduğunu bilmemele-rinden mütevelliddir. Binâenaleyh cism-i Âdem arzın hulâsası ve canı mesâ-besinde olduğundan beyt-i şerîfte "Canımı bağışla!" buyrulmuştur.
1562. "Allah için beni bırak, teklif ve hatar keşâkeşlerine götürme!"
"Keşâkeş", ıztırâb-ı derûn, keder ve gussa demektir. Ya'ni, "Ey Hz. Cibrîl, benden alacağın benim zübdem ve hulâsam, إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْإِنْسَانُ (Ahzâb,33/72) ya'ni "Biz emâneti göklere ve arza ve dağlara arz ettik, onu yüklenmekten ibâ ettiler ve ondan korktular; onu insan yüklendi." âyet-i kerîmesi mûcibince teklîf-i ilâhîyi ve emânet-i rabbânîyi kabûle müstaidd olacağından, "Allah için beni bırak, beni cism-i âdem şekline koyup teklîf-i ilâhî ve bu teklîf-i ilâhîyi icrâ edememek tehlikesi ıztırabı ve gamına götürme!"
1563. "O bir lutuf için ki, Hak seni ihtiyâr etti; senin üzerine levh-i küll ilmini zahir kıldı."
"Levh-i küll"den murâd, levh-i mahfûzdur. Ma'lûm olsun ki, "Elvâh dörttür. 1- Mahv ve isbât üzerine olan kazâ-i sâbıktır ve o akl-1 evvel levhidir. 2- Kader levhidir; ya'ni nefs-i nâtıka-i külliyyedir ki, onda birinci levhin külliyâtı tafsîl olunur ve zuhûru, sebeblerine ta'lîk olunur ve ona "levh-i mahfûz" tesmiye olunur. 3- Nefs-i cüz'iyye-i semâviyye levhidir ki, onda âlemde olan her bir şey şekli ve hey'eti ve mikdârı ile müntakış olur ve ona "semâ-i dünya" derler ve o hayâl-i âlem mesâbesindedir. Nitekim birinci levh onun rûhu ve ikinci levh kalbi mesâbesindedir. 4- Levh-i heyûlâdır ki, âlem-i şehadetteki sûretleri kabûl edicidir." (Ta'rîfât-ı Seyyid'den tercüme). Bu dördüncü levha lisân-ı fende "esîr" diye bilinir. Ya'ni, arz Hz. Cibrîl'e and verip yine dedi ki: "Hak Teâlâ hazretlerinin sana olan o lutfu için bana dokunma! O lutuf dahi budur ki, Hak Teâlâ seni sâir melâike arasından seçip levh-i mahfûzda münderic olan ahkâm-ı ilâhiyyesine seni vâkıf kıldı."
1564. "Hatta melâikeye muallim geldin, dâimâ Hak ile tekellüm edici oldun."
Ya'ni, "O lutf-i ilâhî netîcesi olarak, sen kuvâ-yı ilâhiyyenin mezâhiri olan melâikeye muallim oldun ve dâimâ Hak ile tekellüm edici oldun." Ma'lûmdur ki, vücûd-i mutlak-ı Hak kayyûm-i âlemdir ve Hz. Cibrîl akl-ı evvelin mazharıdır. Vücûd-i beşerdeki kuvve-i akliyye rûhtan emir telakkî edip harfsiz ve savtsız konuştuğu gibi, akl-ı evvelin mazharı olan Cibrîl (a.s.) dahi, Hak'tan telakkî eylediği maânîyi a'zâ mesâbesinde olan âlem-i sûrete indirir. Nitekim akl-ı beşer rûhundan aldığı ma'nâyı kendi sûreti olan cisimde ızhâr eder. Binâenaleyh vücûd-i beşerdeki sâir kuvânın muallimi, kuvve-i akliyyesidir. Bu münasebetle cenâb-ı Pîr efendimiz bu cildin 317 numaralı beytinin başındaki sürh-ı şerîfte aklı Cibrîl'e teşbîh buyurmuşlar idi ve orada lâzım gelen îzâhât dahi geçti.
1565. "Öyle ki peygamberlerin elçisi olacaksın; sen vahye mensub olan canın hayatısın, bedenin değil!"
Ya'ni, arz Hz. Cibrîl'e hitâben dedi: "Sen öyle muallimsin ki, âtîde benden zuhûr edecek olan benî-âdem peygamberlerine Hak Teâlâ hazretlerinin elçisi olacaksın. Zîrâ sen vahye mensûb olan rûh-i insânînin hayâtısın ve onlara ilm-i ledün getirirsin; ve rûh-i insânînin hayâtı ise bu ilim iledir. Bedenin ve cismin hayâtı zerrât-ı unsuriyyedendir ve bu hayatı getiren sen değilsin!"
1566. "İsrafil üzerine fazilet sana ondan dolayı oldu ki, o cismin hayatıdır, sen canın hayatısın."
Ya'ni, "Ey Cebrâîl (a.s.), sen İsrafil (a.s.) üzerine ondan dolayı efdal oldun ki, cenâb-ı İsrafil cismin hayâtıdır, sen ise canın hayâtısın. Ma'lûmdur ki İsrâfil (a.s.), her bir sûretin kendi nev'ine has olan hayâtı "sûru ile" nefh eder. Ve fikrin mukaddemât-ı kazâ ile intâc-ı yakîn etmesi dahi beşerde cenâb-ı İsrâfil'in te'sîrâtından bir vech ile vâki' olur. İmdi nefh-ı hayâta me'mûr o kadar melâike (kuvvet) vardır ki hesab ve adede sığmaz ve cümlesi Hz. İsrâfil'in idaresi tahtındadır.
1567. "Onun sûrunun sesi cisimlerin neş'eti olur, senin nefhin yekta olan kalbin neşvidir."
"Hz. İsrafil'in sûrunun sesi cisimlerin neş'eti ve zuhûru olur. Ey Hz. Cibrîl, senin nefhin ve üfürmen ise, âlemde ferd ve yektâ olan insân-ı kâmil kalbinin neşv ü nemâsı olur."
1568. "Senin canının canı kalbin hayatı olur. Binaenaleyh senin atân, onun atasından fazıl olur."
"Tenin canı"ndan murâd, rûh-i hayvânîdir; ve "bu cânın cânı"ndan murâd, rûh-i insânîdir. Ya'ni, "Ey Hz. Cebrâîl, rûh-i hayvânînin canı olan rûh-i insânî kalbin hayâtı olur ve senin ilm-i ledün ilkâ etmen rûh-i insânî vâsıtasıyla olduğu için, elbette bu rûh bu ilm-i ledün ile kalbin hayatı olur. İsrafil (a.s.) ise, tenin hayâtı olan rûh-i hayvânîyi bahş eder. Binâenaleyh senin atân elbet onun atâsından fâzıl ve daha ziyâde olur." Ma'lûm olsun ki, Cebrâîl (a.s.) hazâin-i gayb-ı ilâhîde olan maânî-yi hafiyyeyi âlem-i sûrete îsâl ve ifâza eder. Binâenaleyh her ferdin kalbine âlem-i gaybdan derecelerine göre nâzil olan ma'nâyı kuvve-i nâtıka vâsıtasıyla harf ve savt ile ve bâtından haber verip meydana çıkarması vücûh-i Cibrîl'den bir vechin te'sîri ile vâki' olur.
1569. Mikâîl tenin rızkını da verir, senin sa'yin rûşen kalbin rızkını verir.
Ya'ni, “Mîkâîl (a.s.)ın diğer bir vazîfesi dahi, cismin rızkını vermektir. Binâenaleyh onun sa'yi ve hizmeti sûrete ve ecsâma olur; ve senin sa'y ve hizmetin ise, rûşen bir kalbin zevki olan ilm-i ledünnü verir. Binâenaleyh senin sa'yin ervâha olur."
1570. O keyl vergisi ile eteğini doldurmuştur, senin rızkının vergisi keyle sığmaz.
"Keyl", hubûbâtı kile ile ölçmek ve "kile" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Hz. İsrâfil'in vergisi kile ile ve ölçü iledir. O eteğini böyle bir vergi ve atâ ile doldurmuştur. Senin vergin rızk-ı ma'nevî olduğundan, o vergi ve atâ ecsâm ve maddiyâta sığmaz."
1571. Sen rahmetin gazabı geçmesi gibi, kahırlı, helâkli olan Azrâîl'den dahi iyisin!
"Atab", helâk ma'nâsınadır. Ba'zı nüshalarda "atab" (عطب) yerine "ateb" (عتب) vâki' olmuştur; öfkelenmek ve itâb etmek demektir. Ya'ni "Azrâîl (a.s.)dan Hakk'ın kahrı ve mahlûkāta helâki erişir; ve Hz. Cebrâîl'den ise Hakk'ın rahmeti erişir. سبقت رحمت على غضبی Ya'ni "Benim rahmetim gazabımı geçmiştir" hadîs-i kudsîsi mûcibince Hz. Cibril'in rütbesi, Hz. Azrâîl'in rütbesinden efdaldir." Ma'lûm olsun ki, Azrâîl (a.s.), ma'nâdan ibaret olan rûhu, sûretten ibaret olan ebdândan tefrîk eder; ve âlem-i zâhirde mevcûd olan her bir sûret-i kesîfe, bir ma'nânın ızhârı içindir. O ma'nâ o sûretin rûhudur. Binâenaleyh zerreye varıncaya kadar, âlem-i zâhirde vâki' olan tefessüd, tasar- ruf-i Azrâîl ile husûle gelir. İmdi Azrâîl (a.s.) dahi bu hâssıyeti ile avâlimi muhîttir ve onun taht-ı emrinde dahi bî-nihâye melâike mevcûddur. Bir kimse suver-i mevcûdeden birini ifsâd ettiği vakit onda Hz. Azrâîl'in vücûh-i te'sîrâtından bir vechi vâki' olur.
1572. Arşın hamili bu dörttürler ve sen şahsın, intibah cihetinden bu her dörde mensubun daha iyisisin!"
Ya'ni, "Arş-ı Rahmân'ı yüklenmiş olan bu dört melâikedir; ve sen ey Hz. Cibrîl, o dört büyük melâike arasında şahsın! İntibâh ve basîret cihetinden bu dördün efdalisin!" Ma'lûm olsun ki, "arş" kelimesinin birkaç lügavî ma'nâları vardır: "Taht", "hânenin damı" ve "izz ü câh" ve "kıvâm" ve "bir işin sıhhati" ve "bir şeyin kavî tarafı" ve "yükseklik" ve "mülk" ma'nâlarına gelir. Ehl-i tefsîr ve hadîs, maânî-i Kur'ân'dan ve ahâdisten arş hakkında iki ma'nâya zâhib olmuşlardır. Bir kavle göre arş, âlemi ihâta etmiştir ve onun hakîkatini ancak Allah Teâlâ bilir; ve bu ma'nâ "sakf-i hâne" ma'nâsına tevâfuk eder. Ve diğer kavle göre "arş", vücûd-i mutlakın bilcümle merâtibi ile berâber âlem-i şehadetin hey'et-i mecmûasıdır; ve bu ma'nâ dahi "taht" ma'nâ-yı lügavîsine tevafuk eder. Ve الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (Tâhâ, 20/5) Ya'ni "Rahman arş üzerine müstevî oldu" remzinin ma'nâsını sezdirir. Zîrâ bunda ma'nâ-yı ittihad vardır. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî (kuddise sırruhû) hazretleri et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fî Islâh-ı Memleketi'l-İnsâniyye ismindeki kitâb-ı şerîfin mukaddimesinde bu arş hakkında îzâhât i'tâ buyurmuşlardır.
1573. "Onun hâmilini mahşer günü sekiz görürsün; o zaman sekizin efdali de sen olursun."
Bu beyt-i şerîfte el-Hâkka sûresinde vâki' وَالْمَلَكُ عَلَى أَرْجَائِهَا وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌ (Hâkka, 69/17) ya'ni "Ve melekler semânın etrâfında emr-i ilâhiye muntazır iken semâ münşakk oldukta, meleklerin fevkında olan Rabbinin arşını o günde sekiz melâike yüklenir." âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ehl-i tefsîr arş-ı rahmânî hâmillerinin dünyâda dört ve yevm-i kıyâmette sekiz melek olduğunu beyân etmişlerdir. Cenâb-ı Pîr efendimiz dahi bu ma'nâyı beyân buyurmuşlardır. Şeyh-i Ekber (kuddise sirruhû) hazretleri Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin on dördüncü bâbında bu ma'nâyı tavzîhan birçok esrâr ve hakāyık ibzâl buyurmuşlardır. Burada zikri uzun olur.
1574. Böylece saydı ve ağladı. O koku götürdü ki, bundan maksad nedir?
Ya'ni, arz Cebrâîl (a.s.)ın fezâilini böyle saydı ve ağladı; zîrâ arz kendin- den niçin toprak alındığını ve bundan maksûd ne olduğunu anlamış idi.
1575. Cebrâîl şerm ve hayâ ma'deni idi; bu andlar onun üzerine yolu bağladı.
Ya'ni, Cebrâîl (a.s.) akl-ı küllün mazharı olduğundan, hayat menba'ı idi. Zîrâ akıl utanmayı iktizâ eder. Nitekim efrâd-ı beşerin hayâsızları kemâl-i akıldan bî-nasîbdirler. Onun için (Sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz فان لم تستحى فاصنع ما شئت ya'ni "Eğer utanmaz isen, istediğini yap!" buyurmuş- lardır. Hz. Cibrîl'in bu hayâsından dolayı arzın verdiği bu andlar onun hiz- metinin yolunu bağladı.
1576. O kadar çok yalvardı ve and verdi ki, geri döndü ve dedi ki: "Ey kulla- rın Rabbi!"
1577. "Ben senin işinde serseri olmadım, lakin o vâki' olan şeyden sen ziyâde âlimsin."
"Serserî", ihtimâmsızlık, kayıtsızlık ve adem-i teemmül ve adem-i dikkat ma'nâlarınadır. Ya'ni, "Ben senin emrini icrâ etmek husûsunda ihtimâmsız ve kayıtsız olmadım. Lâkin arz ilė benim aramda vâki' olan şeyi pek ziyâde bilicisin."
1578. "O görücü bir isim söyledi ki, onun hevlinden yedi felek mahrekinden ge- ri kalır."
"Ey kullarının ahvâlini dâimâ görücü olan Hâlikım; arz senin esmâ-i ilâ- hiyyenden bir isim söyledi ki, onun korkusundan ve azametinden nâşî, yedi felek mahrekini kaybeder ve devrini ta'tîl eder."
1579. Senin isminden bana utanma geldi, hacil oldum ve yoksa bir avuç çamurun nakli kolaydır.
"Hacil", hayâdan mütehayyir ve medhûş olmak demektir. "Yâ Rab, arz senin ism-i şerîfini zikr ederek bana and verdi; o isimden utandım ve hayâdan hayrete düştüm; ve yoksa arzdan bir avuç toprak alıp huzûr-i ilâhîne arz etmek benim için gayet kolay bir şey idi."
1580. Zîrâ sen meleklere bir kuvvet vermişsin ki, bu felekleri yırtarlar.