Darvân ehlinin ve onların fukarâya olan hasedlerinin kıssasıdır. Dediler ki: "Babamız abdallığından dolayı bağın vâridâtının çoğunu fakîrlere verir idi. Vaktâki kuru üzüm ve pekmez olur idi, öşür verir idi; ve helva ve pâlûze pişirdiği vakit, öşür verirdi; ve ekinin kesmiklerinden öşür verir idi; ve harman döğdüğü vakit, yarım döğülmüş başaktan ve döğülmüş başaktan öşür verir idi; ve buğdayı samandan ayırdığı vakit öşür verirdi; ve un yaptığı vakit, öşür verirdi; ve hamur yaptığı vakit öşür verirdi; ve ekmek yaptığı vakit öşür verirdi." Şübhesiz Hak Teâlâ o bağa ve ekine bir bereket koymuş idi ki bütün bağların sahibleri hem meyvede hem de gümüşte ona muhtaç idiler ve o, onlardan hiçbir kimseye muhtaç değildi. Evlâdı öşürleri mükerrer gördüler ve o bereketi görmediler. O bedbaht kadın gibi ki, eşeğin zekerini gördü ve kabağı görmedi
33. bölüm / 40 · 5726 kelime · ~29 dk okuma
1473. Bir salih, bir rabbânî adam vardı. Bir âkıbet görücü akl-ı kâmil tutar idi.
"Kasîl", kesilmiş şey ve hasal dedikleri gök arpa ki biçip satarlar (Ahterî Kebîr). "Kefe-i âmîhte", yarım döğülmüş başak ma'nâsınadır.
1474. Yemen yakınında Darvân köyünde sadakada ve güzel huyda meşhûr idi.
1475. Onun köyü fakîr Kâbe'si idi. Muhtaçlar onun tarafına gelir idiler.
"Müstemendân", ihtiyaç sahibi ve gamlı ma'nâsındadır. Ya'ni, ihtiyaç sâhibi olan fakîrler bu Darvân köyünün etrafında dolaşıp tavâf ettikleri için "fukarâ Kâbe'si" demek sezâ idi.
1476. Hem başaktan hem de samandan ayrıldığı vakit buğdaydan riyasız öşür verirdi.
1477. Un olaydı, ondan da öşür verirdi, ekmek olaydı ondan dahi başkaca öşür verirdi.
1478. Her mahsûlün öşrünü terk etmezdi, ektiği şeyden dört kere öşür verirdi.
Ektiği ekinin ekmek oluncaya kadar geçirdiği istihâlâtın her bir devresin-de öşür verirdi ki, onlar başak, buğday, un ve ekmek devreleridir. Binâena-leyh dört kere fukarâya hâsılâtın onda birini verir idi.
1479. O delikanlı kendi evladlarının hepsine her zaman çok vasiyetler ederdi.
1480. (Derdi ki:) "Sakın ha, sakın ha, benden sonra kendi hırsınızdan dola-yı fukaranın hissesini esirgemeyiniz!"
Ya'ni, "Hırs-ı nefsânînizden dolayı buhül ve imsâk ederek fukarânın his-sesini ve hakkını esirgemeyiniz!" derdi. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Meâric'de إِلَّا الْمُصَلِّينَ الَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ وَالَّذِينَ فِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ مَعْلُومٌ لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ olan (Meâric, 70/22-25) ya'ni "Cehennem ateşinden müstesnâ olan o kimselerdir ki, onlar namazlarında dâimî olan musallîlerdir; ve onların mallarında sâiller ve esbâb-ı maîşetten mahrûm olan fakirlerin hakk-ı ma'lûmu vardır." âyet-i ke-rîmesine işâret buyruluyor.
1481. "Ta ki ekin ve meyveler size kalsın, Hakk'ın taatının penâhında sabit olsun!"
Ya'ni, "Eğer siz benim vasiyetlerimi tutup fukarânın hakk-ı ma'lumunu verir iseniz Hakk'ın emrine itâat etmiş olursunuz ve bu itâatınız sâyesinde mahsûlâtınız bereket bulup fâidesini görürsünüz."
1482. "Mahsülleri ve meyveleri, tahmînsiz ve şeksiz olarak, Hak Teâlâ hep gaybdan göndermiştir."
Ya'ni, "Bizlerce zuhûr edecek mikdârı mechûl olan mahsûlleri Hak Teâlâ hazretleri, bize âlem-i gaybdan ve mechûlât âleminden göndermiştir ki, bun- ların gayb âleminden geldiği şübhesizdir."
1483. Eğer îrad mahallinde bir masraf edersen, fâide dergahıdır, bir fâide üze- rine çarparsın.
Ya'ni, âlem-i tabîatta, her îrâd olan yerde bir de masraf olmak kāide-i umû- miyyedir. Meselâ insan yer içer, fakat onun vücûdunun sarfiyâtı olmazsa, hasta olup helâk olur. Binâenaleyh îrâda mukābil masraf etmek fâide edilecek olan bir büyük kapıdır. Îrad mukābilinde masraf et ki, fâide istihsal edesin!
1484. Türk mahsûlün çoğunu tekrar tarlaya eker; zîrâ meyvelerin aslı odur.
Burada "Türk"ten murâd, Hz. Pîr efendimiz zamânında olan Selçuk Türk- leri'nin köylüleri ve rençberleridir, bu ma'nâ-yı husûsîye göre; ma'nâ-yı umûmîsi i'tibâriyle her milletin çiftçilerine râci'dir. Ya'ni, çiftçiler tarlalarından aldıkları îrâdın ve mahsûlün birçoğunu tohumluk olarak ayırıp, tekrar tarla- ya ekerek sarf eder. Zîrâ gelecek meyvelerin ve mahsûlün aslı bu masraflar- dır. Bu beyt-i şerîf yukarıdaki kāidenin misâlidir.
1485. Pek çoğunu eker, ondan birazını yer. Zîrâ onun neşv ü nemâsında bir şübhesi yoktur.
Çiftçi elindeki mahsûlün çoğunu tarlaya eker, ondan bir mikdârını yer ve maîşetine tahsîs eder. Zîrâ ektiği hubûbâtın neşv ü nemâsında şübhesi yok- tur, ondan hâsılât alacağına emîndir.
1486. Türk ondan dolayı ziraat esnasında elini silker; zîrâ onun mahsûlü de o yerden hâsıl olmuştur.
Türk çiftçisi mahsûl alacağına emîn olduğu için, zirâat esnâsında elindeki tohumluk hubûbâtı toprağa silker; zîrâ o silkelediği mahsûlü ve hubûbâtı da o topraktan hâsıl etmiştir.
1487. Kunduracı dahi ekmekten artırdığı şey ile, kösele ve deri ve sahtiyan satın alır.
1488. Der ki: "Benim îrâdımın asılları bunlar olmuşlardır, rızık dahi bağı bunlardan açar."
Kunduracı ekmeğinden artırdığı parayı köseleye ve deriye ve sahtiyana verip der ki: "Benim îrâdımın asılları bunlardır. Binâenaleyh paramı bunlara nasıl sarf etmem ki, rızkımın kabuğunun bağını ve kilidini bunlar açar."
1489. Şübhesiz îrâd ona oradan gelmiştir. Atâyı ve keremi dahi orada yapar.
Ya'ni, kunduracıya îrâd şübhesiz deriden ve sahtiyandan gelmiştir; binâenaleyh atâyı ve keremi dahi o îrâda sebeb olan mahalde yapar, ya'ni masrafı da deri ve sahtiyan hakkında yapar.
1490. Bu yer ve sahtiyan ancak perdedir. Rızkın aslını her nefeste Huda'dan bil!
Çiftçinin tarlası ve kunduracının sahtiyanı, Hak Teâlâ'nın atâsının perdesidir ve hicabıdır. Ey kiyâset sâhibi, sen rızkın aslını her nefeste Hak'tan bil ki, o rızkı Hak Teâlâ sana her vakit bu perdeler arkasından verir.
1491. Vaktaki ekersin, asıl olan bu zeminde ek, tâ ki her biri için yüz bin bitsin!
"Asıl olan zemîn"den murâd, tarîk-ı Hak'tır. Nitekim sûre-i Bakara'da مَثَلُ الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ في سبيل الله كمثل حبة أنبتت سبع سنابل في كل سنبلة منة حبة وَاللَّهُ يُضَاعِفُ لِمَن يَشَاءُ وَاللَّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ (Bakara, 2/261) buyrulur. Ya'ni "Allah yolunda mallarını infâk edenlerin misâli bir habbe misâli gibidir ki, yedi başak bitirir; her bir başakta yüz habbe olur ve Allah Teâlâ murâd ettiği kimse için bunu kat kat ziyâde eder; ve Allah Tâlâ vâsi' ve alîmdir." Ya'ni, ey kimse eğer ekersen Hak yolunda ek ve infâk et ki, senin infâk ettiğin mal habbesinin mukabili olarak onun yüz bin misli hâsıl olsun.
1492. Tutayım ki, tohumu, sebeb zannettiğin zemîne gerçi ektin.
Ya'ni tutalım ki, farz edelim ki, her ne kadar elindeki tohumu, rızkının sebebi zannettiğin toprağa ekdin ve bu husûsta zahmet ve meşakkat çektin.
1493. O iki üç sene bitmezse, yalvarmaya ve duâya el vurmaktan başka ne yaparsın?
O ektiğin tohum topraktan iki üç sene bitmezse ve çıkmazsa, Allah Teâlâ hazretlerine yalvarmağa ve duâya başlamaktan başka ne yaparsın ve elinden başka ne gelir?
1494. Huzûr-i ilâhîde eli başa vurdun; el ve baş onun rızık vermesine şâhiddir.
Ektiğin tohum zamânında çıkmayınca, "Aman ya Rab, eğer mahsûlüm berbâd olursa aç kalacağım, perîşan olacağım, sen inâyet et!" diye huzûr-i ilâhîde elini başına vurup yalvarırsın. İşte o el, o baş Hak Teâlâ hazretlerinin rızık verdiğine şâhid-i tabîîdir. Zîrâ senin bu vaziyetin sevk-ı tabîî ile vâki' olur. Fakir, İstanbul'da 311 senesinde vâki' olan büyük zelzelede bir münkir-i ulûhiyyetin: "Elhamdülillah, bir binâ içinde idim, kazâya uğramaktan kurtuldum" dediğini işittim. Yanında bulunan arkadaşı, "A birâder kime hamdediyorsun, Allah yoktur, dediğin hâlde şimdi ona hamdediyorsun" dedi. O ahmak efendi de, "Canım, alışılmış bir sözdür" diye mukābele etti. Hepimiz de gülüştük. Bu, alışmaktan ziyâde bir sevk-i tabiîdir ki, o bîçâre o sırada Hâfız-ı hakîkî Cenâb-ı Hak olduğunu i'tirâfa mecbûr kalmış idi.
1495. Nihayet bilirsin ki, rızkın aslının aslı vardır. Hattâ rızık isteyici dahi onu ister.
Böyle âciz kaldığın vakit âkıbet, rızkın aslı, senin elindeki tohum ve toprak değil bunların varlıklarının aslı olan Hak Teâlâ hazretleri olduğunu bilir- sin; hattâ rızık isteyicinin dahi bu esbâb perdelerinin arkasından onu istedi- ğini dahi anlarsın.
1496. Rızkı Hak'tan iste, Zeyd ve Amr'dan isteme! Sarhoşluğu O'ndan is- te, esrardan ve şarabdan isteme!
"Beng", ketenden ve kendir yaprağından yapılan esrardır. Mükeyyifâttan olup insanı sarhoş yapar. "Amr" (عمرو) kelimesindeki vav harfi "Ömer" (عمر) den tefrîk olunmak için zâid olarak yazılmak kāidedendir.
1497. Mün'imliği O'ndan iste, hazîneden ve maldan değil! Yardımı ondan is- te, amcadan ve dayıdan değil!
"Ni'met vericilik" Hakk'ın sıfatıdır. Binâenaleyh ni'meti ondan iste, hazî- neden ve maldan bekleme! Kezâlik "yardım"ı dahi Hak'tan iste, amca ve da- yıdan ve sair taallukättan ve ahbâb ve yârândan bekleme! Onların cümlesi de senin gibi Hakk'ın yardımına muhtaçtırlar.
1498. Akibet bunlardan kalacaksın; âgâh ol, bu demde kimi çağıracaksın?
Ya'ni, ölüm geldiği vakit kimi çağıracak ve kimden istimdâd edeceksin. Hak Teâlâ'dan başka senin imdâdına yetişen kim olur?
1499. Bu demde onu çağır ve bâkiyi bırak, tâ ki sen mülk-i cihânın varisi olasın!
Mâdemki ölüm deminde, Hak'tan başka istimdâd edecek bir kimse yok- tur; binâenaleyh şimdi bu hayât-ı dünyeviyye deminde de her bir ihtiyacın- da Hakk'ı çağır ve ondan başkalarını ve bâkî kalan ağyârı bırak! Eğer böyle yaparsan, Hakk'ın nâibi olan bir insân-ı kâmil olup mülk-i cihanda mülk-i ci- hânın da vârisi olursun.
1500. Vaktaki kişinin kardeşinden kaçması gele, çocuk o gün babasından kaçar.
Bu beyt-i şerîfte Abese sûre-i şerîfesinde vâki' ﴿يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ أَخِيهِ وَأُمِّهِ وَأَبِيهِ وَصَاحِبَتِهِ وَبَنِيهِ لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ﴾ (Abese 80/34-37) ya'ni "O kıyamet gününde kişi kardeşinden ve anasından ve babasından ve dostundan kaçar. O günde onlardan her bir kimse kendisini iğnâ eden bir şe'nde ve meşgalededir." âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'ni, kıyamet gününde herkes kendi başının derdiyle meşgül olur ve hiçbir kimsenin birbirine bakacak mecâli olmaz.
1501. Ondan dolayı her dost o saatte düşman olur, zîrâ o senin putun ve yoldan mâni'in idi.
Ya'ni, hayât-ı dünyeviyyede, bir put gibi kendisine taptığın bir dostun, seni Hak yolundan men' ettiği için, yevm-i kıyâmette sen o dostunun düşmanı olursun ve ﴿يَا وَيْلَتَى لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلَانًا خَلِيلًا﴾ (Furkān 25/28) ya'ni "Kâşki hayât-ı dünyeviyyede falân kimseyi dost ittihâz etmese idim!" dersin. Nitekim diğer bir âyet-i kerîmede ﴿الْأَخِلَّاءُ يَوْمَئِذٍ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ إِلَّا الْمُتَّقِينَ﴾ (Zuhruf 43/67) ya'ni "Dostlar oradaki o günde ba'zısı ba'zısına düşmandır, müttakîler müstesnâdır!" buyrulur.
1502. Yüz nakkāşından yüz çevirdin, çünki bir nakıştan gönül ünsü buldun.
Ey kimse, sen, senin yüzünü nakş ve tasvîr eden ve seni halkeden Hak Teâlâ hazretlerinden çevirip, o yüzü başka tarafta kullandın. Çünki Hakk'ın mahlûku olan bir nakış ve sûreti sevip gönlün o sûretle ünsiyet hâsıl etti ve o sûretin muhabbeti, Hak muhabbetine perde ve hicâb oldu.
1503. Eğer bu demde senin dostların sana zıdd olurlar ise ve senden dönerler ve düşmanlığa giderlerse;
1504. Agâh ol, de ki: "İşte benim günüm mübarek oldu. Yarın olacak şey, bugün oldu!"
Yukarıki beyit ile bu beyit bir cümle teşkil ederler. Ya'ni, eğer bu hayât-ı dünyeviyyede senin ehl-i gafletten olup Hak'la münasebeti bulunmayan dostların sana zıddolur ve senden yüz çevirip, düşmanlık tarafına giderlerse sakın müteessir olma da de ki: "Oh ne iyi oldu. benim günüm, bugün mübârek oldu! Yarın kıyâmet gününde olacak hâl ve düşmanlık bugün oldu."
1505. Bu sarayın ehli, benim zıddım oldular; hatta kıyamet benim için peşin olarak ayn oldu.
“Bu fânî dünyânın hayâtına aldanıp ahvâl-i âhiretten gäfil olan kimseler, ne iyi oldu da daha bu dünyâda iken bana zid ve muhâlif oldular ve benden alâkalarını kestiler. Hattâ gelecek zamanda olan kıyamet ahvâli, şimdi bana zâhir oldu ve aynen vâki' oldu."
1506. Ondan evvel ki kendi vaktimi götürürüm, ömrümü onlar ile nihayete getiririm.
Ya'ni, "Ne iyi oldu, bu hayât-ı dünyeviyyedeki vaktimi, ehl-i dünyâ yüzünden zâyi' etmezden ve ömrümü onların ihtilâtı ve muhabbeti ile geçirmezden evvel, onlar benden alâkalarını kestiler ve benim tarîk-ı Hakk'a teveccühümü gördüklerinden dolayı benden soğudular."
1507. Ma`yub olan meta'ı satın almış idim. Şükür ki onun aybına erkenden vakıf oldum!
Ya'ni, "Nakd-i hâlis olan muhabbetimi verip o ehl-i dünyânın ayıplı ve kusurlu bir metâ' olan musâhabetlerini ve ihtilâtlarını satın almış idim. Hamdolsun ki, onların sohbetlerinin ve ihtilâtlarının ayıbına ve kusûruna erkenden ve hayât-ı dünyeviyyede iken vakıf oldum."
1508. Ondan evvel ki sermaye gitti, âkıbet ma`yub dışarıya geldi.
"Şükürler olsun ki, o ayba, ömrümün sermâyesi gitmezden ve sonunda ya'ni hayât-ı uhreviyyede o aybımın meydana çıkmasından evvel muttali' oldum."
1509. Ey neseb sahibi, mal gitmiş, ömür gitmiş; ayıplanmış meta' için mal ve can verilmiş olurdu.
1510. Eşyayı verir idim, bir kalp altını alırdım; sevine sevine hâne tarafına giderdim.
Ya'ni, "Eğer bu alış verişin fesâdına vâkıf olmasa idim, mal ve ömrüm boşa gitmiş ve ayıplı ve kusurlu metâ' için mal ve can vermiş olurdum, âlem-i âhirette refah ve saâdet iktisâbına sebeb olan niam-ı ilâhiyyeyi, hayât-ı fâniye ve ezvâk-ı vehmiyye uğruna fedâ etmiş olurdum ve sonra da bir hayırlı iş görmüş gibi sevine sevine evime giderdim."
1511. Şükür ki, şimdi bu kalp olan altın zâhir oldu. Ondan evvel ki, ömür ziyâde geçerdi.
"Hakk'a şükür olsun ki, bu alış verişte aldığım kalp altın nazarımda zâhir oldu ve bu zuhûr, bereket versin ki, ömrüm çok geçmeden evvel vâki' oldu!"
1512. Ebede kadar boynumda kalp kalır idi; bana ömrü zâyi' etmek yazık olurdu.
"Eğer böyle vaktinde müteyakkız olmasa idim, kalp altın mesâbesinde olan ezvâk ve huzûzât-ı dünyeviyyenin uğursuzluğu ve âsârı, hayât-ı ebediyye-i uhreviyyede boynumda kalır idi ve hayât-ı dünyeviyyedeki fırsatı fevt edip ömrümü zâyi etmek dahi bana pek şâyân-ı teessüf bir hâl olurdu!"
1513. Mâdemki onun kalplığı pek erken yüz gösterdi; binâenaleyh ben çabuk ondan ayağı geri çekerim.
"Mâdemki inâyet-i Hak ile bana bu ehl-i dünyâ muhabbetinin dostluğunun kalplığı daha dünyâda iken pek erken zâhir oldu, artık ben onların ihtilâtından ve huzûzât-ı dünyeviyyeden çabuk çabuk ayağımı çekerim."
1514. Vaktaki senin dostun düşmanlık peyda eder. Onun hikd ve hasedinin uyuzu dışarıya vurur.
Ya'ni, bu âlemde bir kâide-i umûmiyyedir ki, ehl-i nefs olan bir dostun sana karşı bir düşmanlık peydâ ettiği vakit, onun bâtınında gizli olan sıfât-ı nefsâniyyesinden kîn ve hased duyguları sana karşı zâhir olmağa başlar ve bu sıfatlar dahi onu ta'zîb etmeğe başlar.
1515. Sen onun o i'râzından efgān etme, kendini ahmak ve câhil yapma!
Ya'ni, ey kimse, eğer böyle nefsânî ve cismânî adam senden yüz çevirirse, bu uyuzun senden kaçmasından dolayı müteessir olup figān etme! Eğer müteessir olursan ahmak ve câhil olmuş olursun. Zîrâ uyuzdan senin kaçman lâzım gelirken, o senden kaçarsa, bundan dolayı müteessir olmak hamâkat ve cehâlet olur.
1516. Belki Hakk'a şükret ve ekmek bahşet ki, onun çuvalında eski olmadın.
"Der cuvâl şüden", ya'ni "çuvalda olmak," hîleden ve aldatmaktan kinâyedir (Bahâr-ı Acem). Ya'ni, ehl-i dünyanın i'râzından müteessir olma! Belki Hakk'a şükret ve fukarâya ekmek tasadduk et ki, onların hîlesi ve mekri içinde çok vakit kalıp eskimedin, çabuk uyandın.
1517. Sermedî olan sadık dost aramak için, onun çuvalından çabuk dışarıya geldin.
1518. Bir nâzenin dost ki, senin ölümünden sonra onun dostluğunun iyiliği üç kat olur.
"Nâzenin dost"tan murâd, Hakk'a vâsıl olan insân-ı kâmildir. Ya'ni, sen ehl-i dünyâ olan ve zâhirde mürşidlik da'vâsı eden kimselerin hîlesinde mahbûs idin. Onun ahvâl-i bâtıne-i fâsidesi nazarında zâhir oldu. Bundan sonra
müzevvir ve müddeî kimselerin hîleleri çuvalına girme de, bir nâzenîn dost olan insân-ı kâmili bul ki, senin ölümünden sonra da, âlem-i berzahta ve yevm-i ba'sde ve bilcümle geçeceğin mevtınlarda sana iyiliği dokunsun ve onun dostluğu iki üç kat olsun!
1519. O ancak şah-ı refî' olan sultan ola, yâhud şefî' olan sultânın makbûlü ola!
"Şâh-ı refî' olan sultan"dan murâd, vâhidü'z-zaman olan kutbü'l-aktâb hazretleridir. Her bir asırda ahkâm-ı ulûhiyyete mazhar olan ancak bu zât-ı şerîftir ve o zât kalb-i Muhammedî üzeredir. Nitekim Hz. Şeyh-i Ekber Fütû- hât-ı Mekkiyye'nin 330. babında şöyle buyururlar: اعلم ان المبايعة العامة لا تكون الا لواحد الزمان خاصة و ان واحد الزمان هو الذي يظهر بالصورة الالهية في الاوان Ya'ni "Ma'lûm ol- sun ki muhakkak mübâyaa-i âmme, hâssaten ancak vâhidü'z-zaman için- dir ve muhakkak vâhidü'z-zaman odur ki, ekvânda sûret-i ilâhiyye ile zâhir olur." Abdullah Bosnevî hazretleri Fusûsu'l-Hikem Şerhi'nin mukaddimesin- de buyurur ki: "O makām-ı irşâd o kutbü'l-aktâbın yediyle, veyâhud onun emriyle o makāma vâsıl hulefânın yedi ile müyesserdir. Velâkin onun terbi- yesinde neşv ü nemâ bulan, sâir hulefânın terbiyesinde neşv ü nemâ bulan gibi değildir. Zîrâ ona isabet eden "ayn"a isabet eder ve sâireye isabet eden "sıfat"a isabet eder. Ashâb-ı makāmât olan ârifin bu sırdan gâfil olup bu mertebeye isâbet etmeden halkı da'vet ederler. Mürşid-i kâmil olan kutb ta- rafından me'mûr olanlar müstesnâdır." Bu îzâhâta nazaran birinci beyitte ce- nâb-ı Pîr efendimiz kutbü'l-aktâba ve ikinci beyitte de kutb tarafından me'mûr olan zât-ı şerîfe işâret buyrulur; ve bunun zımnında da ibâdullahı kendi cânib-i âlîlerine da'vete işâret buyururlar. Zîrâ zât-ı şerîflerinin vâris-i ekmel oldukları buraya kadar geçen îzâhâtta muhtelif mahallerde beyân olunmuş idi.
1520. Çengelden ve riyâkârdan ve hîleden kurtuldun; ecelden evvel aldatmasını açık olarak gördün.
"Kullâb", kanca ve çengel; "değal", mekr ve hîle ve eğrilik ma'nâsına olup hîlekâr olan adama da ıtlâk olunur. "Garr", masdardır; aldatmak ma'nâsına- dır (Akrebü'l-Mevârid). Ya'ni, ey kimse şükret ki, hayât-ı dünyeviyyede iken dalâlet çengelinden ve riyâkâr olan müddeî-i kâzibden ve hîleden kurtuldun. Ölmezden evvel, yalancı mürşidin seni aldatmasını açık olarak gördün ve yakayı sıyırdın.
1521. Eğer bilsen, cihanda bu halkın sana cefâsı gizli altın hazînesi geldi.
1522. Halkı sana böyle kötü huylu ederler. Nihayet nâçâr senin yüzünü o tarafa çevirirler.
Bu fânî dünyâda, ehl-i nefsin sana olan cefâsı ve fenâ muâmeleleri, senin hakkında gizli bir altın definesi mesâbesindedir. Allah'ın mâsivâsı olan halka gönül vermemek için halkı sana karşı kötü huylu ederler ve onların bu fenâ huylarından dolayı sen onlardan kaçarsın. Binâenaleyh onlar, nihâyet senin yüzünü çaresiz Hak tarafına çevirmiş olurlar.
1523. Bunu yakînen bil ki, sonunda onların hepsi hasım ve düşman ve serkeşler olurlar.
1524. Sen kabirde Ahad'dan "Beni ferd bırakma!" niyazını edici olarak figān ile kalırsın.
Beyt-i şerîfte sûre-i Enbiyâda vâki' رَبِّ لَا تَذَرْنِي فَرْدًا وَأَنْتَ خَيْرُ الْوَارِثِينَ (Enbiyâ, 21/89) ya'ni "Ey Rabbim beni yalnız bırakma ve sen vârislerin hayırlısısın!" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu âyet-i kerîme Zekeriyâ (a.s.)ın duâsı olup Cenâb-ı Hak'tan evlâd talebi üzerine vâki'dir; ve cenâb-ı Pîr efendimiz burada, kabirde ölünün lisânından sudûruna işâret buyururlar. Vech-i münâsebeti budur ki, evlâd, babanın vücûdundan peydâ olur; ve ölünün ameli dahi, kezâ onun vücûdundan sâdır olur. Zekeriyâ (a.s.), "Yâ Rab beni evlâd cihetinden akîm edip yalnız bırakma!" demiş olduğu gibi kabirdeki ölü dahi "Yâ Rab, beni amel cihetinden akîm edip berzahta yalnız bırakma, hayırlı amellerimin sûretlerini bana refîk eyle!" demiş olur.
1525. Ey senin cefân, vefâkârların ahdinden iyi olan! Bâkîlerin ahdi dahi senin ihsanındandır.
Ey Rabb-i Celîl, senin cefân, senin gayrın olan vefâ edicilerin ahdinden ve onları ahidleriyle kalblere bahşedecekleri safadan daha iyidir. Zîrâ senin gayrın olanların yaptıkları ahid dahi senin lutuf ve ihsânından zuhûra gelir. Bu beyt-i şerifte عذابي أصيب به من أشاء ورحمتي وسعت كلِّ شَيْء (A'raf 7/156) ya'ni "Benim azabım dilediğim kimseye isabet eder; ve benim rahmetim her şeyi kaplamıştır." âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Zîrâ Hakk'ın rahmeti her şeyi kaplamış olunca, o rahmet Hakk'ın azabı isâbet etmemiş olan şeyleri de kaplamış olur. Binâenaleyh bu nokta-i nazardan Hakk'ın cefâsı, başkalarının vefâsından daha iyi olur. Zîrâ halkın vefâsı izâfî ve fânîdir ve Hakk'ın zımnında rahmet olan cefâsı ise, rahmet-i bâkıyeye mukärindir.
1526. Ey anbar tutucu, kendi aklından işit, kendi buğdayını Allah'ın arzına tevdî et!
"Buğday"dan murâd, her nevi' esbâb-ı maîşettir. "Allah'ın arzı"ndan murâd, Hakk'ın muhtaç olan kullarıdır. Ya'ni, ey kimse, akl-ı maâdının nasîhatini dinle, anbarına yığdığın esbâb-ı maîşeti tavsiye-i ilâhî mûcibince muhtaç olanlara tevzî' etmek sûretiyle, Allah'ın arzına teslim et ki, من جاء بالحسنة فله عشر أمثالها (En'âm, 6/160) ya'ni "Kim ki bir iyilik ile geldi ise, onun için o iyiliğin on misli vardır" âyet-i kerîmesi mûcibince semere-i nâfia versin.
1527. Ta ki hırsızdan ve bitten emîn ola! Şeytanı küçük şeytan ile çabuk öldür.
"Şüpüş", buğdayda hâsıl olan bit ve böcek. "Küçük şeytan"dan murâd, âtîdeki beyt-i şerîf karînesiyle "fakr"dır. Ya'ni, elindeki esbâb-ı maîşeti muhtâcîne tevzî et ve fakîr kalacağım diye korkma! Şeytan seni fakr ile korkutup buhl ve imsâke sevk eder. Sen dahi, "Ben Hak yolunda malımı infâk edip fakrı ihtiyar edeceğim!" de de, şeytanı öldür ve onun ilkāâtını ibtâl et!
1528. Zîra o seni her dem fakrdan korkutur; onu keklik gibi avla, ey erkek çakır kuşu!
Zira o şeytan الشَّيْطَانُ يَعِدُكُمُ الْفَقْرَ وَيَأْمُرُكُم بِالْفَحْشَاءِ (Bakara 2/268) ya'ni "Şeytan size fakn va'd eder ve size fahşâ ile emreder" âyet-i kerîmesi mûcibince sizi fakr ile korkutup Hak yolunda infâktan men' eder; ve bu fakr korkusu, şeytanın elinde bir vâsıta olup küçük şeytan mesâbesinde bulunur. "Sakr", doğan cinsinden çakır dedikleri bir kuştur (Ahterî-i Kebîr). Ya'ni, erkek çakır kuşu mesâbesinde bulunan sâlik, sen fakrdan korkma! Sen o fakrı keklik gibi avla da bu küçük şeytan ile büyük şeytanı öldür. Şeytanın senin için kullandığı vâsıtayı, onun kafasına vur!
1529. Kâm-yâr olan sultan-ı azîzin doğanına ayıb olur ki keklik onu şikâr ede!
"Kâm-yâr", murâdına maksûduna nâil olan demektir ki, bundan murâd, fenâfillâh ve bekäbillâh mertebelerini ihrâz ile Hakk'a vâsıl ve murâdına nâil olan insân-ı kâmildir ki, bu zât sâir efrâd-ı beşer üzerinde sultân-ı azîzdir. "Doğan"dan murâd, böyle bir insân-ı kâmilin mürîdi ve sâlikidir. Ya'ni, insân-ı kâmilin doğanı mesâbesinde olan bir sâlik-i mücâhide ayıptır ki, keklik mesâbesinde olan şeytan onu vesvese-i fakr ile avlaya ve yolundan alıkoya!
1530. Çok vasiyet etti ve nasihat tohumu ekti. Onların zemîni çorak olduğundan bir faide tutmadı.
Bu beyt-i şerîfte kıssaya rücû' buyrulur. Ya'ni, bağ sâhibi, evlâdlarına fukarânın hakkı verilmek için çok vasiyet etti ve onların dimâğlarına nasîhat tohumunu ekti. Fakat onların dimâğlarının zemîni çorak olduğundan bu tohumlar çürüdü ve aslâ mahsûl vermedi.
1531. Gerçi nâsıh için yüz dâiye olur. Nasihat hifz edici bir kulak lazımdır.
"Dâiye", kasd; "vâiye", hifz edici demektir. Nitekim el-Hâkka sûre-i şerîfesinde Hak Teâlâ buyurur: لنجعلها لكم تذكرة وتعيها أذن واعية (Hakka 69/12) Ya'ni "Nuh (a.s.) kavminin helâki kıssasını sizin için nasîhat ve ibret kıl-dık ki, sizin hıfz edici kulağınızda mahfûz olsun." Ya'ni nasîhat edici kim-se için, nasîhatte birçok maksadlar olur. Fakat bu nasîhatleri hıfz edici ku-lak lâzımdır.
1532. Sen ona yüz taltîf ile nasîhat verirsin. O senin nasîhatinden yan çizer.
"Pehlû tehî kerden", uzaklık ihtiyâr etmek ve bir şeyden perhîz ve ictinâb eylemekden kinâyedir (Burhân). Türkçe'de, "yan çizmek" bu ma'nâlardan kinâyedir.
1533. Dinlemeyen bir kimse, inâddan ve redden, yüz söyleyici kimseyi âciz eder.
1534. Peygamberlerden daha nasîhat edici ve daha kelâmı latîf olan ne vakit olur ki, onların nefesi taşa te'sîr etti?
1535. O şeyden ki, dağ ve taş işe geldiler, bedbahtlık bağı açılmış olmadı.
"Bedbaht"tan murâd, şakî-i ezelî olan kimsedir. Ya'ni, dağlara ve taşlara te'sîr eden vahy-i ilâhî ve peygamberlerin nasîhatleri şakî-i ezelînin kalbine te'sîr etmedi ve onların inkâr düğümleri açılmadı.
1536. Öyle gönüller ki, onlara bizlik ve benlik oldu; onların sıfatı "Bel eşeddü kasveten!" oldu.
"Mâ ve men"den murâd, enâniyet ve hodbinliktir. İkinci mısra'da, sûre-i Bakara'da olan ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ أَوْ أَشَدُّ قَسْوَةً وَإِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْأَنْهَارُ وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَاءُ وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ (Bakara 2/74) ya'ni "Ey yahudiler, maktûlün ihyâsından sonra sizin kalbiniz taş gibi belki taştan daha galîz ve katı oldu. Muhakkak taşın ba'zısından ırmaklar akar ve ba'zısından yarılıp çeşme gibi su akar ve ba'zısı Allah korkusundan dağdan aşağı iner" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'ni, o şakîlerin gönülleri, öy-
le gönüllerdir ki onlarda kendilerini beğenip, başkalarını küçük görmek duy- gusu kökleşti. Binâenaleyh o şakîlerin kalblerinin sıfatı, "Belki şiddette taştan daha katıdır!" hükmüne mazhar oldu. Onun beyânındadır ki Hakk'ın atâsı ve onun kudreti, kābiliyete mevkûf değildir. Halâikın atâsı gibi ona kabiliyet lâzımdır. Zîrâ atâ kadîmdir ve kabiliyet hâdistir. Atâ Hakk'ın sıfatıdır ve kābiliyet mahlûkun sıfatıdır ve kadîm hâdise mevkûf olmaz ve yoksa hudûs muhâl olur
Ma'lûm olsun, ki atâ-yı Hak; biri zâtî, diğeri esmâî olmak üzere iki kı- sımdır. "Atâ-yı zâtiyye", zât-ı ahadiyyette mahfi ve müstehlek olup zuhûr talebinde bulunan sıfât ve esmâya, Hakk'ın kendi zâtında, kendi zâtı ile, kendi zâtına tecellîsi sûretiyle, ilm-i ilâhîsinde vücûd bahş etmesidir ki, bu- na "feyz-i akdes" derler; ve bu atâ Hakk'ın iktizâ-yı zâtîsi olduğundan ilim mertebesinde peyda olan ve suver-i esmâdan ibâret bulunan a'yân-ı sâbite için kabiliyet şart değildir. Zîrâ a'yân-ı sâbite Hakk'ın niseb ve şuûnâtının sûretleridir ve Hakk'ın şuûnâtı ise, kendi vücûdunun "ayn"ıdır ve Hakk'ın vücûduyla beraber kadîmdir. Binâenaleyh Hakk'ın atâ-yı zâtîsi kadîm olur. Fakat vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın mertebe-i ilimden mertebe-i "ayn"a tenez- zülü ve mezâhir-i kevniyye sûretlerinde takayyüdü, a'yân-ı sâbite hasebiy- le olduğundan ve âlem-i kevnde her bir mazhara vârid olan atâyâ, kendi ism-i hâssının isti'dâdına göre bulunduğundan, bu atâyâ-yı esmâiyyede kābiliyet şarttır; ve âlem-i kevnde vâki' olan bu tecelliyât-ı esmâiyyeye "feyz-i mukaddes" derler. Bu sürh-ı şerîfte beyân buyrulan atâ-yı Hak, atâ- yâ-yı esmâiyye değil, atâyâ-yı zâtiyyedir. Bu atâyâ bahsi Fusûsu'l-Hi- kem'de Fass-ı Şîşî'de tafsîl buyrulmuştur.
1537. O kalbin çaresi bir Mübdil'in atasıdır, onun atasında kabiliyet şart değildir.
Bu beyt-i şerîfte atâyâ-yı [zâtiyye]ye işaret buyrulur. Zîrâ atâyâ-yı zâtiyye, esmâya suver-i ilmiyye bahşından ibârettir; ve esmânın hâssıyyeti kābil-i tebeddüldür. Fakat insanda bilcümle esmâya mazhariyyet isti'dâdı olduğundan bu âlem-i keserâtta kendisinde bir ismin ahkâmı, muhîtinin te'sîrâtı ile gālib gelmiş ve ayn-ı sâbitesinin tâbi' olduğu ism-i hâssın zuhûr-i ahkâmına mâni' bulunmuş ise, ârızî olan ismin galebesi, o ism-i hâssın galebesiyle tebeddül edebilir. Meselâ ayn-ı sâbitesi "Hâdî" isminin mazharı iken, bir kimse muhîtinin te'sîrâtı ile "Mudill" isminin te'sîri altında kalıp, bu âlem-i sûrette kendisinden küfür ve inkâr ve fısk zuhûr etse, bilâhare onun ism-i hâssı olan "Hâdî" isminin galebesi vâki' olup küfür ve inkârdan ve fısktan vazgeçer ve mü'min ve sâlih olur. Ve kezâ bil'akis bir kimsenin ayn-ı sâbitesi "Mudill" isminin mazharı iken, muhîtin te'sîrâtı ile, "Hâdî" isminin te'sîrâtı altında kalıp kendisinden îmân ve ikrâr ve ibâdât zâhir olsa, bilâhare onun ism-i hâssı olan "Mudill" isminin galebesi vâki' olup zulmet-i küfr ve inkâra ve envâ-ı fıska meyleder. Binâenaleyh hidâyete kabiliyet birçok kimselerin zannettiği gibi mutlakā a'mâl-i sâlihaya muvâzabet ve ve maâsîden mücânebet değildir. Nice anadan doğma kâfir vardır ki, Hakk'ın hidâyeti imdadlarına erişmiştir. Zîrâ onlar hakkındaki atâ-yı zâtî bunu îcâb ettirmiştir; ve atâyâ-yı zâtiyyede kābiliyet şart değildir. Bu mes'ele sırr-ı kadere taalluk eden gayet ince ve gāmız bir mes'eledir. Ve sırr-ı kader mechûl olduğu için, her bir ferdin emr-i ilâhîye ittibâ'ı zarûrîdir. Aksi hâlde şekāvet alâmeti olabilirler, neûzü billâh!
1538. Belki kabiliyetin şartı onun atasıdır. Ata iç ve kabiliyet kabuktur.
Ya'ni, onun atâsı için kabiliyet şart değildir. Belki kābiliyetin şartı O'nun atâ-yı zâtîsidir. Zîrâ "feyz-i akdes" denilen O'nun atâ-yı zâtîsi isti'dâd hasebiyle, a'yân-ı sâbiteye kabiliyet bahş etmiştir ki, "feyz-i mukaddes" denilen tecelliyât-ı esmâiyye bu kābiliyet üzerine vârid olur. Bu sûrette atâ-yı zâtî iç ve zât-ı Hakk'ın sırrı; ve a'yân-ı kevniyyenin kābiliyeti ise kabuk ve bu sırr-ı zâtın dışı olur.
1539. Bu ki, Mûsa'ya asâ yılan olur, bir güneş gibi onun eli parlak olur.
Ya'ni, eğer sen atâ-yı zâtînin iç ve a'yân-ı kevniyyenin kabiliyeti kabuk gibi olduğunun misâlini görmek istersen, işte biri Mûsâ (a.s.)ın asâsı ve yed-i beyzâsıdır ki, bir ağaç parçasıyla yılanın ve et ile kemikten ibâret bulunan bir el ile ziyânın zâhirde münasebetleri olmadığı hâlde, asâ yılan ve el dahi güneş gibi parlak oldu; zîrâ o asânın ve elin içi ki, onların ayn-ı sâbiteleridir, atâ-yı zâtî bunlar hakkında bu süretle vârid oldu ve atâ-yı zâtî vârid olmak için, bu ağaçtır ve bu eldir, bunlarda yılan ve ziyâ-pâş olmağa kabiliyet yoktur, demez. Bir hârika olmak üzere onların kabukları olan vücûd-i kevnîleri açıldığı vakit, a'yân-ı kevniyye nazarında onların içi zâhir olur.
1540. Peygamberlerin yüz binlerce mu'cizeleri vardır ki, bizim zamîrimize ve aklımıza sığmaz.
Ya'ni, her şeyi sebebe bağlı gören aklımızın ve zamîrimizin almadığı yüz binlerce mu'cizât-ı enbiyâ dahi buna kıyâs olunmak lazımdır. Şu kadar var ki, o kabukların açılıp içlerinin çıkması dahi, a'yân-ı sâbitelerinin iktizââtındandır; ve bu fevkalâdelik dahi, Cenâb-ı Hakîm-i mutlak hazretleri tarafından, her kabuğun içi olduğunu merhameten kullarına anlatmak ve zâhirden bâtına da'vet etmek içindir.
1541. Esbabdan değildir, ta'rîf-i Hudadır; yoklara kabiliyet nerededir?
Ya'ni, peygamberlerden sâdır olan mu'cizeler ve evliyâdan zuhûr eden kerâmetler birtakım sûrî sebeblerden nâşî vâki' olmuş değildir. Belki onların hepsi Hak Teâlâ hazretlerinin tasarrufu ile vücûda gelmiştir. Zîrâ "esbâb" dediğimiz şey dahi, vücûd-i Hakk'ın niseb ve izâfâtıdır; ve niseb ise umûr-i ademiyyedendir. Vücûd-i halk dediğimiz, mezâhir-i âlemin hey'et-i mecmuası, vücûd-i izâfiden ibaret olunca, o ârızî ve ademî olan şeylere kābiliyet nereden gelir; belki onların kabiliyetlerinin şartı atâ-yı zâtîdendir.
1542. Kabillik eğer Hakk'ın fiilinin şartı olaydı; hiçbir yok, varlığa gelmezdi.
Ya'ni, eğer Hakk'ın fiili zuhûra gelmek için kâbiliyet şart olsa idi; zât-ı ahadiyyette mahfi olan niseb ve şuûnât-ı ilâhiyyenin hiçbirisi vücûda gelmezdi. Zîrâ Hakk'ın şuûnât-ı esmâiyyesi ile zuhûru, kadîm olan zâtının muktezâsıdır ve bu zuhûr için kâbiliyet şart değildir. Çünki kâbiliyet sebebdir ve Hakk'ın vücûd-i mutlakı ve onun iktizâsı olarak, onda mündemiç olan niseb, hiçbir sebeb tahtında mevcûd olmuş değildir.
1543. Tâliblere, bu mavi perdenin altında, bir âdet ve sebebler ve yollar koydu.
Ya'ni, Hak Teâlâ hazretleri, bu ilm-i his ve şehadette tâlib-i Hak olanlara bir âdet ve esbâb ve yol vaz'etti. Binâenaleyh atâ-yı ilâhî tâliblere, bu âlem-i şehadetin âdeti üzere, birtakım sebebler vâsıtasıyle bir tarîk-ı mahsûstan gelir. Meselâ bir kimse elindeki kayısı çekirdeğinden kayısı husûlünü mürâd etse, evvelâ onu toprağa gömmeli, ba'dehû sulamalı, sonra da senelerin geçmesini beklemelidir. Zîrâ bu mâvi renkte olan kubbe-i semâ perdesi altındaki dünyânın âdeti budur; ve bu atâ, atâ-yı zâtî değil, atâ-yı esmâîdir; ve atâ-yı ilâhî, birtakım hizmet-i esmânın hizmeti ile vâki' olur; ve suver-i âlemden her bir sûret bir ismin mazharıdır; ve bir işin görülmesine, bu sıfatlardan birinin veya birkaçının hizmeti onların mazhar oldukları esmânın hizmeti olur.
1544. Hâllerin en çoğu âdet üzere gider; ba'zan kudret âdeti yırtıcı olur.
İşte dünyanın ekser ahvâli böyle âdet üzerine cârîdir. Fakat ba'zan Hakk'ın kudreti bu âdeti yırtıverir. Meselâ buzun vücûdu için su, suyun vücûdu için buhâr, buhârın vücûdu için hava lâzımdır. Bunlar alâ-merâtibihim yekdiğerinin vücûduna sebebdir ve hava bu istihâlâtı geçirdikten sonra buz olur. Âdet-i tabîiyye budur. Hak buzun vücûdu için bu tarîkı vaz'etti. Fakat bir nebiyy-i zîşan mu'cize ve onun vârisi bulunan bir veliyy-i kâmil kerâmet olmak üzere yed-i mübârekini havaya uzatıp bir buz parçasını istihsâl edebilir. Zîrâ onlar sıfât-ı beşeriyyelerinden fânî olup Hak'la bâkî olmuş olduklarından, onların kudret ve fiilleri Hakk'ın kudreti ve fiilidir; ve kudret-i Hak ba'zan âdeti yırtar ve bozar. Böyle hârikulâde ahvâl zuhûra gelir. Cenâb-ı Mevlânâ efendimiz Fîhi Mâ Fih'lerinin 16. faslında da şöyle buyururlar: "İnsanların nazarı esbâbadır ve işleri o esbâbdan bilirler; onun için mü- sebbibi görmezler ve bilmezler. Amma evliyâ indinde esbâbın hicâbdan ziyâde bir şey olmadığı mekşûf olmuştur. Bu ona benzer ki, bir kimse perde arkasından söyler ve perde söz söylüyor zannederler ve perdede bir iş olmayıp hicâb olduğunu bilmezler. Vaktâki mütekellim olan kimse perdeden dışarıya çıkar perdenin bahâne olduğu ma'lûm olur. Evliyâ-yı Hak esbâb hâricinde menküşen zâhir olan birtakım işleri gördüler. Nitekim dağdan nâka çıktı ve Mûsâ (a.s.)ın asâsı bir büyük yılan oldu ve bir mermerden iki pınar aktı; ve kezâ Mustafa (s.a.v.), ayı âletsiz bir işâret ile yardı; ve Adem (a.s.) babasız ve anasız, Îsâ (a.s.) babasız vücûda geldi; ve İbrâhim (a.s.) için ateşten gül ve gülistan peydâ oldu; ve ilâ-mâ-lâ-nihâye böyle şeyler vâki' oldu."
1545. Kāideyi ve âdeti zevk ile koymuştur. Sonra âdeti yırtmayı mu'cize yaptı.
Ya'ni, Hak Teâlâ kavânîn-i tabîîyyeyi ve âdeti, latîf ve mümtezic bir hâlde vaz'etmiştir. Ba'dehû bu âlem-i tabîatın kavâid-i müteselsilesi ve âdât-ı câriye hâricinde, başka âlemler mevcûd olduğunu ızhâr için, peygamberlerin mu'cizelerini bu âdeti yırtıcı olarak vermiştir.
1546. Eğer izzet sebebsiz bize mevsûl değil ise, kudret sebebin azlinden ma'zûl değildir.
"İzz" (عن), izzet; "azl" ayırmak demektir. Ya'ni, bu dünyâda izzet ve ni'met dahi bize âdet tarîkı üzere birtakım sebebler vâsıtasıyla gelir. Fakat zâhirde izzet ve ni'mete vâsıta olabilecek sebeblerin vücûdu bize vâsıl olmamış olsa bile, o sebebin ayrılması ve zâil olması hasebiyle, kudret-i ilâhînin dahi o sebebler ile beraber zâil olduğunu zannetme! Mâdemki, müsebbib olan Hakk'ın kudreti ma'zûl ve zâil değildir; O'nun diğer esmâsı yediyle sana atâyı ilâhî gelir. O müsebbib olan Hak Teâlâ hazretleri, ezelde her neyi kazâ etmiş ise, meydanda müsebbib görünmese bile, kudret-i Hak, mutlak o sebebleri ızhâr eder.
1547. Ey sebebin giriftarı dışarıya uçma, fakat o müsebbibin azline zan tutma!
Ya'ni, bu dünyâda esbâba giriftâr ve esîr olan kimse, bu mümtezic ve müteselsil olan esbâb hâricine çıkma, atâyâ-yı ilâhiyyeyi kâideten ve âdeten esbâba teşebbüs sûretiyle taleb et! Zîrâ bu dünyâ esbâb âlemidir. Nitekim Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî (k.s.) hazretleri Fusûsu'l Hikem'de Fass-ı Mûsevî'de şöyle buyururlar: فان الاسباب لا سبيل الى تعطيلها لان الاعيان الثابتة اقتضتها Ya'ni "Zîrâ muhakkak esbâbın ta'tîline yol yoktur, çünki a'yân-ı sâbite o sebebleri iktizâ etti." Fakat esbâba teşebbüs ile beraber o müsebbibü'l-esbâb olan Hak Teâlâ hazretlerinin bu sebebler ile mukayyed olduğunu da zannetme! Kudret-i ilâhiyye ba'zan bu sebebleri de kaldırıverir.
1548. O müsebbib her neyi ister ise getirir. Kudret-i mutlaka, sebebleri yırtar.
O müsebbibü'l-esbâb olan Hak Teâlâ hazretleri يَفْعَلُ مَا يَشَاء (Âl-i İmrân 3/40) ve يَحْكُمُ مَا يُرِيد (Mâide 5/1) ya'ni "Dilediği şeyi işler" ve "Murâd ettiği şeye de hükmeder" âyet-i kerîme[leri] mûcibince her neyi isterse, âlem-i zuhûra getirir ve onun kudret-i mutlakası, hiçbir kayd ile mukayyed olmadığından sebebleri yırtar.
1549. Fakat bir tâlib murâd istemeyi bilmek için, ekseriyâ nefâdı sebeb üzerine sürer.
"Nefâd", tükenmek ve fânî olmak (Kāmûs). Ya'ni, Hak Teâlâ hazretleri, herhangi bir kulunun murâdı ve nâil olmak istediği şey ne ise, onu istemek yolunu bilmek için bitmiş ve elinde kalmamış olan şeyi sebebe bağlamış ve sebeb üzerine sürmüştür. Meselâ parası biten kimse, para kazanmak esbâbı olmasa, ne sûretle parayı kazanacağını bilmez idi; ve kezâ doymak için bir sebeb olan gıdâyı Hak Teâlâ vaz' etmemiş olsa, acıkan kimse ne yapacağını bilemez idi. Bu âlemde her maksadın ve her murâdın husûlüne sebeb mevcûd olduğu için, sâhib-i mürâd olan tâlib o sebeb-i münâsibe yapışır ve maksûdunu o sebeb kapısından elde eder.
1550. Sebeb olmadığı vakit, isteyen ne yolu arasın? Binâenaleyh sebeb bulup da zâhir olmak lâzımdır.
Bir tâlib murâdını tahsîl için yapışacağı bir sebeb olmasa, hangi yola sü-lûk edeceğini bilemez. Binâenaleyh her matlûbun husûlüne hâdim bir sebeb lâzımdır.
1551. Bu sebebler nazarlar üzerinde perdedirler; zîrâ her dîdâr onun sun'una lâyık değildir.
"Dîdâr", burada "görücü" ma'nâsınadır. Ya'ni, zahir olan sebebler, zâhir görücü olanların nazarında perdedirler. Zîrâ her görücü Hakk'ın sun'unu ve fiilini görmeğe lâyık değildir. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 62. faslında şöyle buyururlar:
"Esbâbın kâffesi dest-i kudret-i Hak'ta bir kalem gibidir; muharrik ve muharrir Hak'tır. O istemedikçe kalem hareket etmez. Şimdi sen kaleme nazar edip "Bu kaleme bir el lâzımdır" dersin, kalemi görüp eli tahattur edersin. Fa-kat onlar dâimâ eli görüp "Bu ele bir kalem de lâzımdır" derler. Belki elin gü-zelliğinin mütâlaasından dolayı kalemin mütâlaasına lüzûm görmezler ve "Böyle bir el kalemsiz olmaz!" derler. Bir mahalde ki, kalemin lezzet-i temâ-şâsı sebebiyle senin için elin temâşâsı kaydı yoktur. O elin lezzet-i temâşâsı sebebiyle, onlar için nasıl temâşâ-yı kalem kaydı olur? Sen arpa ekmeğinde lezzet bulduğun cihetle buğday ekmeği hatırına bile gelmiyor. Hiç onlar buğ-day ekmeği varken arpa ekmeğini yâd ederler mi? Senin için zemîne zevk bahşeden âsumâna meylin yoktur. Halbuki mahall-i zevk âsumandır ve yer-yüzü, hayâtı âsumandan ahz eyler. Ehl-i âsuman hiç yeryüzünü yâd ederler mi? Sen şimdi hoşlukları esbâbdan görme ve o ma'nâlar esbâb içinde müste-ârdır; zîrâ Dârr ve Nâfi' Hak'tır. Mâdemki darr ve nef' Hak'tandır, o hâlde ni-çin esbaba yapışmış kalmışsın?"
1552. Sebeb delici bir göz lazımdır; ta ki hicabları kökünden ve dibinden ko-parsın!
Ya'ni, esbâb perdelerini delip, onun arkasında gizli olan müsebbibi görü-cü keskin bir göz lâzımdır, tâ ki hicâbları kökünden ve dibinden koparsın!
1553. Ta ki lâ-mekânda müsebbibi görsün, sa'y ve kazançları ve dükkânı her-ze bilsin!
Ya'ni, vücûd-i mutlak-ı Hakk'ın bi-hasebi'l-esmâ, takayyüdünden ibâret bulunan bu mezâhirin ve bu esbâbın vücûd-i izâfilerini delip de, mekân ile muttasıf bulunan âlem-i cismâniyyet hâricinde, lâ-mekânda o müsebbib olan o vücûd-i vâhid-i hakîkîyi görecek ve binâenaleyh mesâîyi ve sebebleri ve dükkânı, ya'ni üzerinde âdet ve kavâid-i tabîiyye cârî olan cismâniyet âlemini fânî ve boş müşâhede edecek ve bilecek göz lâzımdır. "Eksâb", "kesb"in cem'idir, "kazançlar" demektir.
1554. Her hayır ve şer Müsebbib'ten erişir. Ey baba, esbâb ve vesait değildir.
1555. Gaflet devri birkaç vakit kalmak için, yolun üzerinde mün'akid bir hayalden gayrı!
Yukarıki beytin ikinci mısrâ'ı bu beyte merbûttur. Binâenaleyh bu beyit o mısra' ile bir cümle-i tâm teşkil eder. Ya'ni, "Her hayır ve şer Müsebbib'den erişir. Ey baba, esbâb ve vesâit, gaflet devri birkaç vakit kalmak için yolun üzerinde mün'akid bir hayâlden başka bir şey değildir!" demek olur.