Onun beyânındadır ki, bir gönül sahibi gebe bir köpek gördü ki, onun karnında köpek yavruları bağırırlar idi. "Köpek sadâsının hikmeti bekçiliktir. Ana karnında sadâ bekçilik değildir; ve kezâ muâvenet istemek ve süt istemek ve sâire için olur ve orada bu fâidelerden hiçbiri yoktur!" diye taaccübde kaldı. Vaktâki kendine geldi ve "Onun te'vîlini ancak Hak Teâlâ bilir!" diye Hazret-i Hakk'a yalvardı. Cevâb geldi ki o sûret, bir kulun hâlidir ki, hicâbdan dışarıya gelmemiş ve kalb gözü açılmamış olarak basîret da'vâsı ederler ve o cihetten söz söylerler. Ne onlara bir kuvvet ve muâvenet ve ne de dinleyenlere bir hidâyet ve rüşd erişir
32. bölüm / 40 · 1784 kelime · ~9 dk okuma
1445. O birisi çilede rü'yâ gördü: Yolda bir dişi köpek gebe idi.
"Çile", dervişlerin bir tenhâ mahalde riyâzet dâiresinde zikr-i ilâhî ile meşgül oldukları kırk günlük bir ibâdettir. Ya'ni, sâhib-i dil bir derviş çilede zikr-i ilâhî ile meşgül olduğu bir sırada rü'yâ gördü. Rü'yâsının sûreti bu idi ki: Yolda bir dişi köpek gebe olmuş idi.
1446. Ansızın köpeğin yavrularının sesini işitti. Köpek yavrusu karında nâ-bedîd idi.
1447. O sesler ona çok acıb geldi. Köpek yavrusu karında nasıl nidâ etti!
1448. Karında nâle edici köpek yavrusu! Cihanda bunu kimse görmemiştir.
1449. Vaktâki vakıadan sıçradı, kendine geldi; onun hayreti dembedem ziyâde oldu.
1450. Çilede, Hudâ (azze ve celle)nin dergâhından başka kimse yok ki, düğüm çözülsün!.
O rü'yâ sâhibi bunu ta'bîr ettirmek istedi ise de halvet ve çile ittihâz ettiği mahalde kimse yok idi ki, müracaat etsin ve fikrindeki bu düğümü çözdürsün. Orada müracaat edilecek mahal ancak, Hudâ (azze ve celle) hazretlerinin dergâhı idi.
1451. Dedi: "Yâ Rab, bu müşkilden ve güft ü gûdan çilede senin zikrinden geri kalmışım!"
"Şikâl", "işkâl" (اشکال)'in muhaffefidir, "müşkil ve güçlük" ma'nâsınadır. "Güft ü gû"dan murâd, kalbi işgal eden havâtır-ı muhtelifedir. Ya'ni, "Yâ Rab, bu rü'yâdaki işaretin güçlüğünden ve kalbime bu yüzden hücûm eden muhtelif havâtırdan dolayı bu çile içinde seni zikirden geri kaldım. Bunun ma'nâsını halledemiyorum!"
1452. "Benim kanadımı aç, tâ ki uçucu olayım; zikir bahçesinde ve elma bahçesinde olayım!"
"Per"den murâd, tefekkür kanadıdır. "Sîb", elma ve "sitân", kesret veyâ mekân edâtıdır. "Sîbistân", çok elma bulunan mahal ve elmalık demek olur. "Hadîka", bahçe demek olduğuna göre elmalık ile bahçe arasında münâsebet olduğu için, şurrâh-ı kirâm "elmalık" diye tercüme buyurmuşlardır; ve bundan murâd, maârif-i ilâhiyye yemişleri demek olur. Fakat "seyb", Burhân'ın beyânına göre, "hayran ve medhûş ve bir işte ve meşgalede hayranlık" ma'nâsına olduğundan "seybistân", medhûşluk ve hayranlık âlemi demek de câiz olur ve bu da bahse pek münasib bulunur. Ya'ni, "Yâ Rab, benim bu gördüğüm rü'yânın ma'nâsında tefekkür kanadımı aç, serbest düşüneyim ve ma'nâ âleminde uçayım ve senin zikrinin bahçesinde ve medhûşluk ve hayranlık âleminde olayım!"
1453. Derhal ona hatifin sadası geldi dedi ki: "Onu câhiller lafından bir misâl bil!"
"Hatif", lügatte "çağıran ve sayha eden" demektir. "Lâf", ölçüsüz söz ve ma'nâsız da'vâ ve tefâhur ve öğünme. Ya'ni, o sahib-i dile, cânib-i gaybdan bir nidâ gelip dedi ki: "O gebe köpeğin karnındaki yavruların bağırmalarını câhillerin kuru da'vâ edip öğünmelerinin misâli bil!" Bundan anlaşılır ki, gönül sahibi olan dervişin halvette gördüğü rü'yâ "keşf-i muhayyel" nev'inden imiş, zîrâ keşf-i muhayyel ta'bîre muhtaçtır; ve bu ta'bîr ise gāyet güçtür, ancak ilhâm ve vehb-i ilâhî ile ta'bîr olunabilir.
1454. "Ki hicabdan ve perdeden dışarıya gelmemiş, gözü kapalı olarak boş söz söyleyici olmuştur."
Ya'ni, "Onlar öyle câhillerdir ki, enâniyet hicabından ve cismâniyet perdesinden dışarı çıkmamış oldukları ve kalb gözleri kapah bulunduğu hâlde, evliyâ-yı Hakk'ın sözlerini ezberleyip, kendilerini kâmil adderek halka hitâben boş söz söyleyici olmuşlardır."
1455. Köpeğin sesi karında ziyan olur. Ne av koparıcı ve ne de gece bekçidir!
Zîrâ köpeğin sesi ana karnında boştur ve fâidesizdir; bu köpekler ne ava yarar ne de gece bekçiliğine yarar. Bunun gibi evliyânın kelâmını ve ıstılâhâtını çalıp halka söyleyenlerin ne kendilerinde bir kuvvet peydâ olur ve ne de halka te'sîr edip hidâyetlerine sebeb olur. Binâenaleyh onların bu sözleri boş ve fâidesiz olur.
1456. Kurt görmemiştir ki, onu men' edici olsun! Hırsız görmemiştir ki, onu def edici olsun!
Ya'ni, ana karnında olan köpek kurt görmemiştir ki, onu men' etsin ve hırsız görmemiştir ki, onu def' etsin! "Kurt"tan murâd, nefs-i emmâre; ve "hırsız"dan murâd, şeytandır. Ya'ni, ehl-i hicâb olan müddeî, kurt mesâbesinde olan nefsi görmemiştir ki, onun rûha olan tasallatunu men' etsin ve îmân ve ihlâs hırsızı olan şeytanı görmemiştir ki, onu def' edebilsin!
1457. Harîslikten ve serverlik hevâsından nazarda kör ve öğünmekte cesûrdur.
Kendi varlığına ve enâniyetine olan harîsliğinden ve riyâset hevâsından onun nazar-ı idrāki kördür; ve fakat öğünmekte ve kuru da'vâda cesûrdur. "Künd", kör olan ve keskin olmayan şeydir.
1458. Müşterinin ve harâret tutucunun hevâsından basîretsiz olarak hezeyâna ayak koymuştur.
"Müşteri"den murâd, mürîd; ve "harâret tutucu"dan murâd, tarîk-ı Hak âşığı olan kimsedir. Ya'ni, irşâd ve kemâl da'vâsında bulunan yalancı şeyh, kendisine müridler ve tarîk-ı Hak âşıklarını celb etmek hevâ ve hevesinden dolayı, zevkine ve hakîkatine muttali' olmadığı evliyâullâhın kelâmlarına adım atmıştır; ve kendisinin basîret gözü açık olmadığı için bu kelâmlar her ne kadar hakîkat ise de, ona nazaran hezeyan ve sayıklama nev'inden olur. "Füşâr", burada hezeyan ma'nâsınadır.
1459. Ayı görmemiş, nişanlar verir; o sebeble köylüye harâret koyar.
"Ay"dan murâd, cemâl-i Hak'tır. "Rûstâî" den murâd, safdil olan kimsedir. Ya'ni, o yalancı şeyh cemâl-i Hakk'ı müşâhede etmemiş olduğu hâlde, o aydan bahs etmek ve nişanlar vermek sebebiyle safdil olan kimselerin kalbine harâret ve muhabbet ilkā eder. Hind nüshalarında bu beytin ikinci mısrâ'ı روشنائی را بدان کژ می نهد suretinde olup beytin ma'nâsı "Cemâl-i Hakk'ı müşâ-
1460. Müşteriden dolayı ayın vasfında, câh için, görmemiş olduğu yüz nişanı söyler.
Müşteri ve mürîd celb ederek onlara reîs olmak için bu yalancı mürşid, müşâhede etmemiş olduğu cemâl-i Hakk'ın vasfında onlara birçok nişanlar ve vasıflar söyler. O bîçâre müridler ve âşıklar dahi, bu sözleri doğru zannedip o yalancının karşısında, şeyhimizdir diye tezellül ederler ve her emrine münkād olurlar. Şeyh efendi dahi kabardıkça kabarır.
1461. Müşteri ki, o fâide tutar, muhakkak birdir; lâkin onların onda reybi ve şekki vardır.
"Fâideli olan müşteri"den murâd, Hak Teâlâ hazretleridir. Nitekim sûre-i Tevbe'de إِنَّ اللهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ (Tevbe, 9/111) ya'ni "Allah Teâlâ mü'minlerden cennet mükâbilinde nefislerini ve mallarını iştirâ eyledi." buyrulur. Ya'ni, fâideli olan müşteri, Kur'ân-ı Kerîm'de beyân buyrulduğu üzere Hak Teâlâ hazretleridir ve o da muhakkak birdir; lâkin bu müddeî şeyhlerin o fâideli olan müşteri hakkında şek ve şübheleri vardır.
1462. Vakārsız müşterinin hevâsından bu taife müşteriyi yele verdiler.
"Şükûh", heybet ve azamet ve vakār ma'nâsınadır. "Bâd dâden", yele ve havaya vermek, hiçe vermekten ve zâyi' etmekten kinâyedir. Ya'ni, vakārsız ve azametsiz olan müşterî-i mahlûkun celbi ve cem'i hevâsından dolayı bu yalancı şeyh tâifesi hakîkî müşteri olan Hakk'ı, hiçe verdiler ve onun müşteriliğine ehemmiyet vermediler.
1463. Bizim müşterimiz Allah'tır, iştirâ eyledi. Agâh ol, her müşterinin gamından pek yukarı gel!
Bu beyt-i şerîfte yukarıda mezkûr olan إِنَّ اللهَ اشْتَرَى ... الخ ayet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu âyet-i kerîme I. cildin 2749 numaralı beyt-i şerîfinde de: ["Ey efendim, bu benim küpümü ve testimi ["Allah satın aldı"] fazlından kabûl et!"] sûretinde geçti. Ya'ni, biz mü'min-i kâmillerin müşterisi Allah Teâlâ hazretleridir. Cennet mukabilinde bizim nefislerimizi ve mallarımızı iştirâ etti. Binâenaleyh ey kimse, eğer sen Kur'ân-ı Kerîm'e îmân ettin ise ve kalbinde asla şeyn ve şek yok ise, Allah'ın fânî olan kullarını müşteri ve mürîd olarak başına toplamak gamından kurtul ve pek yukarıya çık ve sıfât-ı nefsâniyye derekesinden yüksel!
1464. Bir müşteriyi iste ki, seni isteyicidir; senin başlangıcından ve sonundan âlimdir.
Bir müşteriyi ya'ni senin nefsini iştirâ etmek isteyen Allah Teâlâ hazretlerini iste ki, o Zât-ı ecell ü aʻlâ senin varlığının ibtidâsından ve sonundan haberdârdır ve bilcümle ahvâlini bilicidir.
1465. Agah ol, sen her müşteriyi elin ile çekme! İki ma'şûka ile aşkbazlık kötüdür.
Ey Hak yolunun sâliki olan kimse, eğer sen Hakk'ın âşıkı isen sakın müşteri ve mürîd toplamak kasdına düşüp onları kendi arzûn ve idrâkin ile kendi tarafına çekme! Zîrâ iki ma'şûk ile âşıklık ve aşkbazlık kötüdür. Zîrâ Allah Teâlâ insana kendisinin muhabbetine tahsîs olunmak üzere bir kalb vermiştir. Nitekim âyet-i kerîmede مَا جَعَلَ اللهُ لرَجُل من قلبين في جوفه (Ahzab, 33/4) ya'ni "Allah Teâlâ insanın içinde, insan için iki kalb yaratmadı." buyrulur. Eğer o bir kalbin içine hem bâkî olan Allah'ın ve hem de fânî olan halkın aşk ve muhabbetini sığdırmağa çalışırsan imkân yoktur. Zîrâ muhabbet-i Hak galib olursa, aşk-ı fânîyi tard eder ve eğer muhabbet-i halk gâlib olursa, aşk-ı Bâkî'yi nefy eder. Binâenaleyh ey sâlik, kendi hâlini bu düstûra göre teemmül et!
1466. Eğer satın alırsan, ondan fâide ve mâye bulmazsın; muhakkak onun akıl ve idrakinin kıymeti yoktur.
Eğer mahlûku satın alır ve kalbine onun muhabbetini koyarsan, o fânî mahlûktan fâide ve mâye bulamazsın. Muhakkak o fânî olan müşterinin akıl ve idrâkinin hiçbir kıymeti yoktur.
1467. Muhakkak onun yarım na'l bahası yoktur; sen ona yaküt ve la'l arz edersin.
O mahlûk olan müşterinin yarım nal bahâsı kadar bir kıymeti yoktur. Sen ise ona yâkūt ve la'l gibi pek kıymetli olan hakäyık ve maârif-i ilâhiyyeyi ib- zâl edersin.
1468. Hırs seni kör etti ve mahrûm eder; şeytan kendi gibi seni mercûm eder.
Hırs-1 riyâset ve enâniyet seni kör etti ve seni Hakk'a vusûlden mahrûm da eder. Şeytan senin nefsinin duygularını tahrîk ederek enâniyet ve kibir çu- kuruna düşürüp kendi gibi seni de huzûr-i ilâhîden mercûm ve matrûd eder.
1469. Ashâb-ı fîl ve kavm-i Lût gibi ki o suhût onları da kendi gibi mercâm etti.
"Suhût", masdar olup burada mef'ûl ma'nâsınadır, "gazab olunmuş" de- mektir. Ya'ni, nitekim o şeytan Ka'be-i Muazzama'nın mevkiini nakl etmek maksadıyla Ka'be'yi tahrîb için filler ile gelen Ebrehe'nin sıfat-ı nefsâniyye- sini tahrîk ederek kendisi ve ordusunun helâkine sebeb oldu. Ve kezâ Lût (a.s.)ın kavmini azdırdı ve peygamberlerine muhalefet ettirdi; gazab-ı ilâhîye ma'rûz kalmış olan o İblis onları da kendi gibi ind-i ilâhîden matrûd ve mer- cûm etti.
1470. Vaktāki müşterayı sabrediciler anladılar, her müşteri tarafına acele et- mediler.
"Müşterâ", ism-i mef'ûl sîğasıyla "iştirâ olunmuş" demektir. Bundan mu- râd, nefislerini ve mallarını Hak yolunda bezl eden mü'minlerdir ki, onların müşterisi yukarıda geçen âyet-i kerîme mûcibince Hak Teâlâ hazretleridir. Ya'ni, o kimseler ki, müşterâyı ya'ni Hakk'ın iştirâ ettiği kulların emr-i ilâhî- ye itâatta ve nehy-i ilâhîden ictinâbda sabr ediciler olduğunu anladılar, müş- teri olan Hak'tan başka kendilerine hiçbir müşteri aramadılar ve mahlûktan kendilerine müşteri tedariki tarafına koşmadılar.
1471. Ve o kimse ki müşteriden yüz çevirdi, baht ve ikbal ve bekā ondan berî oldu.
Ve o kimse ki, bâkî ve hakîkî müşteri olan Allah Teâlâ hazretlerinden yüz çevirdi ve fânî olan müşterilere teveccüh etti, böyle bir kimseden täli'-i ma'nevî ve ikbâl-i uhrevî ve bekā berî ve hâriç oldu ve sâadetten mahrûm kaldı.
1472. Ebede kadar hasret, Darvân ehlinin hased içinde olan hâli gibi, harîsler üzerine kaldı.
"Darvân", Yemen'de San'â şehrine iki fersah mesafede vâki' bir köyün adıdır. Bu köy ahâlîsinin kıssası III. cildin 477 numaralı beyt-i şerîfinin yu- karısında yazılı olan sürh-ı şerîfte de geçti. Oradaki îzâhâta müracaat olun- sun. Ya'ni, ebedî olan âlem-i âhirete mahsûs hasret duygusu nefsânî sıfatla- rın ahkâmını icrâya harîs olan kimselerin üzerinde kaldı; nitekim Darvân ahâlîsinin hased içinde olan hâli böyle idi.