O câriyeciğin hikâyesidir ki, kendi hanımının eşeği ile şehvet sürerdi ve ona âdemîye şehvet sürmekliği öğretmiş idi. Nitekim keçiye çerağın masası üzerinde oyun öğretirler ve nitekim ayıya raks öğretirler ve ölçüden geçmemek için bir kabağı eşeğin zekerine geçirir idi. Hanım ona vâkıf oldu velâkin kabak inceliğini görmedi. Câriyeciği bir bahâne ile uzak bir yere yola gönderdi ve eşek ile kabaksız cem'oldu ve rezâlet ile helâk oldu. Câriye vakitsiz geri geldi ve "Ey canım ve ey nûrlu gözüm zekeri gördün, kabağı görmedin. Zekeri gördün ve o diğeri görmedin!" diye feryâd etti. Her bir nâkıs mel'ûndur. Ya'ni her bir nâkıs olan nazar ve fehm mel'ûndur ve yoksa zâhir gözünün nâkısları merhûmdurlar, mel'un değildirler. لَيْسَ عَلَى الْأَعْمَى حَرَجٌ (Fetih, 48/17) ya'ni, "Kör üzerine günah yoktur!" âyet-i kerîmesini oku! Günahı nefyetti ve la'neti nefy etti ve itâb ve gazabı nefy etti
31. bölüm / 40 · 7868 kelime · ~40 dk okuma
1333. Bir câriyecik şehvetinin ve hırsının ve zararının çokluğundan bir eşeği kendi üzerine bıraktı.
Bu kıssa ahmakların eksik görüşlerini ve eksik anlayışlarını îzâh için îrâd buyrulan bir bahistir. Mesnevî-i Şerîf, idrâki en aşağı mertebede bulunanlar ile en yüksek mertebede bulunan ehl-i gafleti îkāz ve irşâd için vücûda geti-rilmiş bir eser-i kıymetdârdır. Binâenaleyh Hz. Pîr şehevât-ı nefsâniyyenin insanları ne türlü rezâile sevk ettiğini tasvîr buyurup, biraz akılları başında olanları iğrendirir ve tedhîş buyururlar. Bu münasebetle كل ناقص ملعون hadîs-i şerîfinin ma'nâ-yı münîfini de tefsîr buyururlar. Binâenaleyh bu gibi hezlî kıssalarda matlûb olan şey, hisse ve ciddir. Nitekim cenâb-ı Pîr IV. cildin 3543 ve 3544 numaralı beyitlerinde şöyle buyururlar: "Hezl ta'lîmdir, onu cidd olarak dinle; sen hezlin zâhirine merhûn ve mu- kayyed olma! Hâzillerin indinde her bir cidd hezldir; âkıllerin önünde hezller ciddir."
Câriyenin birisi şehvetinin ve cimâ'a olan hırsının ve vücûdunda şehvet ve hırsın îka' ettiği zararın çokluğundan ve şiddetinden nâşî bir eşeği kendi üzerine çekmek mecbûriyetinde kaldı. Bu beyt-i şerîfte belâ-yı şehvetin genç- lerin vücûdunda şiddetle hüküm sürdüğüne ve şiddet-i şehvet ve hırsın vü- cûda zarar îka' ettiğine işâret buyrulur; ve bu zarar ehl-i tıb tarafından dahi musaddaktır. İşte bu zararın meşrû' bir sûrette def'i için Hak Teâlâ sûre-i Nûr'da şöyle buyurur: وَأَنكِحُوا الْأَيَامَى مِنكُمْ وَالصَّالِحِينَ مِنْ عِبَادِكُمْ وَإِمَائِكُمْ إِن يَكُونُوا فُقَرَاء يُغْنِهِمُ اللَّهُ مِن فَضْلِهِ وَاللَّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ (Nur, 24/32). Ya'ni "Sizden bekâr ve dul erkekle- riniz ve kadınlarınız, zevci olmayanları nikâh edin ve köle ve câriyenizden nikâha sâlih olanları dahi tezvîc edin; eğer onlar fakîr iseler, Allah Teâlâ on- ları fazlıyla zengin eder. Allah Teâlâ maâşa genişlik verici ve müstehakkını bilicidir." Bu emr-i ilâhî hâricinde hareket, nefislerin bu gibi rezâletlerine se- bebiyet verir.
1334. O erkek eşeği cimâ'a alıştırmış idi; eşek âdemînin cimâ'ına iz götürmüş idi.
"Gân", gayr-ı meşrû' olan cimâ' ma'nâsınadır. Ya'ni, câriye o erkek eşeği zinâya alıştırmış idi. Eşek insanların yaptığı usûl-i cimâ'ı ta'kîb ederdi.
1335. Hile düzücünün bir kabağı var idi; ölçü için onun zekerine koyar idi.
"Ner", "erkek" ve âlet-i recüliyyet olan "zeker" ma'nâsınadır (Burhân). Ya'ni, hîle ve tedbîr yapıcı olan câriyenin bir kabağı var idi, onu delip eşeğin zekerine geçirir ve fercinin derinliğine kâfî olan zekerin mikdârını dışarıda bırakır idi.
1336. O acûz, vakt-i dühûlde zekerin yarısı gitmek için kabağı zekere koyardı.
"Acûz", vasf-1 hâs olarak "kocakarı" ma'nâsınadır. Fakat kadınların gencine ve yaşlısına da ıtlâk olunur (Kāmûs). Burada genç olduğu zâhir olan câriye murâd buyrulmuştur. "Sipûz", "sipûhten" masdarından müştakk olup, "bir şeyi bir şeye cebr ile sokmak" demektir. Ya'ni, o câriye vakt-i dühûlde zekerin yarısı fercine girmek için deldiği kabağı eşeğin zekerine takar idi.
1337. Eğer eşeğin zekerinin hepsi ona giderse, o rahim ve o bağırsaklar harab olur.
Eğer câriye kabağı takmamış olsa, eşeğin zekerinin uzunluğu câriyenin fercinin derinliğinden fazla gelir ve rahmi ve bağırsakları, bir kazık gibi kas katı olan eşeğin zekerinden câriyenin rahmi ve bağırsakları parçalanıp harâb olur.
1338. Eşek zayıflar idi ve onun hanımı, "Bu eşek neden kıl gibi oldu!" diye âciz kaldı.
Eşek cimâ'ın tevâlîsinden dolayı zayıf düştü ve eşeğin sahibi olan hanım "Bu eşek yemi ve suyu vaktinde verildiği hâlde niçin böyle kıl gibi inceldi ve zayıfladı?" diye sebebini bilmekten âciz kaldı.
1339. "Onun illeti nedir ki, onun neticesi zayıflıktır?" diye o eşeği nalbantlara gösterdi.
1340. Onda hiçbir illet zâhir olmadı, hiçbir kimse onun sırrından haber verici olmadı.
1341. O cidd ile tefahhusa düştü, demâdem tefahhusa müstaidd oldu.
"Tefahhus", bir şeyin iç yüzünü araştırmak; "cidd", çalışıp çabalamak; "müstaid", burada "hazırlanan" demektir. Ya'ni, kadın eşeğin za'fının iç yüzünü araştırmak için çalışmağa başladı ve dâimâ bu tefahhusa hazırlandı.
1342. Canın cidde bende olması lâzımdır; zîrâ ki cidd ile arayıcı, bulucu olur.
Her ne şey hakında olursa olsun, insanın canı ve ma'nâsı ciddin bendesi olmak ve sa'y ve gayretinin hükmü altında bulunmak lâzımdır. Zîrâ sa'y ve gayretle aramak ve istemek, âkıbet o şeyin bulunmasına ve ele geçmesine sebeb olur.
1343. Vaktaki eşeğin hâlinden tefahhus etti, o nergisciği eşeğin altında yatmış gördü.
"Nergis", ma'lûm olan bir çiçeğin ismi olup câriyeden kinâyedir; veyâhud câriyenin ismi olmak muhtemeldir. Nitekim bu gibi câriyelere Menekşe, Nergis gibi çiçeklerin adını koymak Türkler arasında da âdettir. "Nergisek", Nergis'in ism-i tasğîridir. Ya'ni, hanım eşeğin hâlinin iç yüzünü araştırdı ve nihâyet o câriyeyi bir gün eşeğin altına yatmış bir hâlde gördü.
1344. Kapı aralığından onun hâlini gördü; o kocakarıya ondan çok aceb geldi.
"Zâl", kocakarı ma'nâsınadır, Ya'ni, ihtiyar hanım kapı aralığından câriyesinin böyle eşek ile cimâ' etmek hâlini gördü, bu hâlden ona pek ziyâde teaccüb geldi.
1345. Eşek câriyeye, erkeklerin kadınlara resm ve akl ile yaptığı gibi can ile cimâ eder.
"Gâyed", "gâîden" masdarından muzâri'dir, "cimâ' etmek" demektir. Ya'ni, eşek o kadar usûl-i cimâ'ı öğrenmiş ki, erkeklerin kadınlara usûl ve akıl dâiresinde yaptığı cimâ' gibi, eşek câriyeye can ve gönülden cimâ' eder idi. Hanım câriyeyi ve eşeği bu hâlde gördü.
1346. Hasedde oldu, dedi: "Mâdemki bu mümkindir; binâenaleyh ben daha evlâyım, zîrâ eşek benim mülkümdür!"
İhtiyar hanım böyle eşekle cimâ' etmeyi müddet-i ömründe aklından bile geçirmemiş olduğu için hem taaccüb etti ve hem de câriyeye hased etti de kendi kendine dedi ki: "Mâdemki bu erkek eşeğin bir kadına cimâ' etmesi mümkindir; binâenaleyh ben eşeğe kendimi düzdürmeğe câriyeden daha evlâyım ve lâyığım, çünki eşek benim malımdır!"
1347. Eşek mühezzeb olmuş ve öğrenmiş; sofra kurulmuş ve çerağ yanmıştır.
"Mühezzeb", tathîr edilmiş ma'nâsınadır. Ya'ni, eşek cimâ' husûsunda hayvanlık tavrından insanlık tavrına nakl edilmek sûretiyle tathîr edilmiş ve cimâ'da insanlık usûlünü öğrenmiş idi. Binâenaleyh hazz-ı nefsânî sofrası kurulmuş ve esbabı hazırlanmıştır.
1348. Görülmemiş yaptı; ve "Ey câriye odayı ne kadar süpüreceksin?" diye odasının kapısını vurdu.
Hanım kapı aralığından câriyenin hâlini gördüğü hâlde, görülmemiş hükmünde tuttu ve gördüğünü sezdirmemek için: "Ey câriye, bu ahır odasını da ha ne kadar süpürüp duracaksın?" diye, odasının kapısını vurdu.
1349. "Ey câriye geldim, kapıyı aç!" diye bu sözü setr için söyledi.
1350. Sükût etti ve câriyeye söylemedi; sırrı kendi tama`ından nâşî gizledi.
Ya'ni, hanım câriyenin yaptığı rezâleti yüzüne vurmadı ve sükût etti; ve bu sırrı da eşek ile kendisi de cimâ' etmeğe tama' ettiği için sakladı.
1351. Müteakiben câriye âlât-ı fesadı sakladı, ileriye gitti, kapıyı açtı.
Câriye hanımın ihtârını müteâkib âlât-ı fesâd olan eşeğin altına koyup üs-tüne yattığı masayı ve zekerine geçirdiği kabağı sakladı; ileriye gidip hanıma ahırın kapısını açtı.
1352. Yüzünü ekşi ve iki gözünü yaş dolu etti, dudaklarını birbirine sürüştür-dü, "Oruçluyum!" demek idi.
Ya'ni, câriyenin eşekle olan muâmelesi yarı yolda kaldığı için somurttu ve galebe-i şehvetten gözü sulanmış ve ağzının tükrüğü de kurumuş oldu-ğundan gözünü yaş dolu etti; ve ağzının kuruluğu gitmek için dudaklarını da birbirine sürüştürdü. Bu hâlinin iç yüzü, şehvet rezâletinden münbais ol-duğu hâlde riyâkârlık edip oruç te'sîrinden münbais olduğunu îmâ etti. Zîrâ bu hâller oruçlu olan bir kimsede zâhir olur. Meselâ açlıktan başı ağrır, bit-tabi' ekşi yüzlü olur ve rikkat-i kalbden gözünden yaş gelir ve sussuzluk-tan ağzı kurur.
1353. Onun elinde, "Ben odayı hayvanın postunu kaşağılamak için süpürüyo-rum!" diye nerme bir süpürge!
"Nerme", kelimesini; fakîr Burhân, Şemsü'l-Lügāt, Gıyâsü'l-Lügāt, Çerâğ-ı Hidâyet, Heft Kulzüm, Bahâr-ı Acem gibi mu'teber lügat kitaplarında aradım, bulamadım. Hind şârihleri "nerme"nin yumuşak ma'nâsına olan "nerm" de-mek olduğunu beyân ediyorlar. Bu sûrette ma'nâ "dağınık bir süpürge" de-mek olur ki, câriye hanımı aldatmak için böyle bir köşede çalı parçalarından müteşekkil bir süpürgeyi eline almış idi, demektir. Ankaravî hazretleri ise, "nerme", o süpürgeye derler ki, yukarısı aşınıp gitmiş ancak zeker mikdârı destesi kalmış ola, diye ta'rîf buyurmuştur. Hazretin bu ma'nâyı nereden al-dığı fakirce mechûl oduğundan bir mütâlaa beyânı mümkin değildir. Maaha-zâ şurrâh-ı kirâmın bu beyânlarından ehemmiyetsiz bir süpürge demek oldu-ğu anlaşılıyor. "Atan", lügatte devenin yatacak yeri ve hayvanın postunu ka-şağılamak ma'nâsınadır. Burada ikinci ma'nâ münasib olur. Ya'ni, câriye elinde ehemmiyetsiz bir süpürge parçası olduğu hâlde ahırın kapısını açtı ki, bu vaz'iyyeti ile, "Ben eşeğin postunu kaşağılamak için ahırı süpürmek ile meşgülüm!" demek istiyor idi.
1354. Vaktaki süpürge ile kapıyı açtı, hanım dudak altından dedi ki: "Ey üstâd!"
"Dudak altından" ta'bîri, hanımın bu sözleri içinden kendi kendine söylemesinden kinâyedir.
1355. "Yüzünü ekşi ettin, elinde de bir süpürge! Yemden kesilmiş olan o eşek nedir?"
1356. "İşi yarım ve öfkeli, zekeri müteharrik; senin intizarından onun iki gözü kapı tarafında."
Hanım kendi kendine dedi ki: "Ey câriye, beni aldatmak için zâhiren somurttun ve eline de gûyâ iş gördüğünü anlatmak için bir de süpürge aldın; fakat önünde yemi durduğu hâlde, yemekten kesilmiş ve cimâ' muâmelesi yarıda kaldığı için hırslı ve öfkeli ve zekeri kıvâma gelip harekette ve işini tamâm etmek üzere seni beklediği için iki gözü senin bulunduğun kapı tarafında olan bu eşeğin hâli ve vaz'iyyeti nedir? Bunların hepsi senin rezâletinin şâhidi değil midir?"
1357. Bunu dudak altından söyledi, câriyeden gizledi; o demde onu kabahatsizler gibi azîz tuttu.
1358. Ondan sonra ona dedi ki: "Çarşafını başına koy. Filân eve git benden haber götür!"
Hanım içinden bu sözleri kendi kendine söyledikten sonra câriyeye dedi ki: "Haydi çarşafını başına koy ve örtün, sokağa çık ve filân eve git, benden haber götür!" Bundan maksadı câriyeyi evden savup yalnız kalmak ve eşek ile câriyenin yaptığı işi yapmak idi.
1359. Onu böyle söyle ve onu böyle yap ve onu da şöyle! Ben kadınların efsâ- nesini muhtasar yaptım.
Ya'ni, hanım câriyeye o işi böyle söyle ve o işi de şöyle yap diye birtakım ta'lîmat verdi ki, bu ta'lîmâtın nevi'lerini îzâh edersek bahis uzar. Ben kadınların birtakım hîleye müstenid olan efsânelerini ve masallarını ihtisâr ettim.
1360. O işi ki maksûddur, onun içini al; vaktâki o örtücü kocakarı onu yolladı.
Ya'ni Hz. Pîr buyurur ki: Vaktâki maksadını setr eden kocakarı câriyeyi evden sokağa yolladı,
1361. Şehvetin sarhoşluğundan şadıman idi, kapıyı bağladı ve o zaman der idi:
Hanım evde yalnız kalınca, eşek ile yapacağı cimâ'ın zevkini tahayyül etti, şehveti galeyâna geldi ve bu galeyân-ı şehvet dimâğına sarhoşluk îka' etti ve bu sarhoşluktan da nefsi bir sürûr tuttu ve bu zevke bir an evvel düşmek için derhal kapıyı bağladı; ve bu sarhoşluk ânı içinde kendi kendine der idi:
1362. Tenhalığı buldum, şükürden na'ra vurdum; dört dângten ve iki dângten kurtulmuşum.
IV. cildin 1032 numarasına müsâdif olan تا کسی در چار دانگ عیش تو ["Ta ki senin ayşının dânginin dûçârı olan..."] beytinde îzâh olunduğu vech ile "dâng", bir dînârın altıda biri ma'nâsına geldiği gibi, "çâr dâng", Gıyâsü'l-Lügaťın beyânına göre dört kısım ve dört köşe ve dört taraf ma'nâsınadır. Nitekim چار دانگ هندوستان derler. Bu sûrette ma'nâ: "Şükür ki evi tenhâ buldum ve dört tarafın ve iki tarafın tarassudundan kurtuldum. Ya'ni beni cihât-ı erbaadaki halk görmediği gibi bir şahsın iki gözü de görmüyor; binâenaleyh keyfimi çekinmeksizin icrâ edebilirim" demek olur. Hind şârihlerinden İmdâdullah (k.s.) hazretleri, "çâr dâng" ve "dü dâng"ten murâd, "çok ve az"dır. Ya'ni, fikr-i kalîl ve kesîrden halâs oldum, ma'nâsına- dır buyurmuştur. Velî Muhammed Ekberâbâdî hazretleri dahi, bunlardan murâd, "büyük ve küçük âlet-i recüliyyettir" buyurur. Ve İsmail Ankaravî hazretleri dahi "Eşeğin cimâ'ı beni erkeklerin az ve çok olan cimâʻlarından müstağnî kıldı" ma'nâsını vermiştir. Bunların hepsi de birer münasib vecihlerdir.
1363. Tarabdan o kadının keçisi bülbül olmuş, eşeğin şehvetinin şerarı içinde kararsız olmuştur.
Bu beyt-i şerîfte şurrâh-ı kirâmın ihtilafâtı vardır. Ba'zıları "hezâr" kelimesini "bin" ma'nâsına almıştır ki, bu sûrette ma'nâda tekellüf lâzım gelir. Fakat bu kelime "bülbül" ma'nâsına alındığı takdîrde tekellüf kalkar. Bu sûrette ma'nâ: "İhtiyar kadının keçi gibi şehvete mütemâyil olan nefsi, fart-1 tarabdan ve meserretten bülbül gibi havalanıp ötmeğe ve yukarıki beyitte olan sözlerin emsâlini söylemeğe başlamış ve eşeğin şehveti ateşinin kıvılcımı içinde kararsız kalmıştır." "Şerâr" ateş kıvılcımı ma'nâsınadır (Müntehabü'l-Lügāt).
1364. O ne bezm-i ıyıştır, zîrâ ona şehvet mekr etti; ahmağa mekr etmek acıb olmaz.
Şurrâh-ı kirâmın bu beyt-i şerîfte ihtilafât ve tekellüfleri vardır. Tafsîli uzun olur. Fakîr tekellüfsüz olmak üzere bu ma'nâyı buldum: "Bez", "bezm" kelimesinin muhaffefidir, "meclis-i ıyş" demektir (Burhân). "Büz giriften", mekr etmek ve çalmak ma'nâlarından kinâyedir. Nitekim şâir şu beytinde bu ma'nâda kullanmıştır: آن بر گرفتن تو و روباه بازیت روزی ترا نواله شیر ژیان کند "Senin mekr etmen ve tilki oyunculuğun bir gün seni kükremiş arslanın gıdası eder." (Bahâr-ı Acem).
Ve Ferîdüddin Attâr (k.s.) hazretleri dahi âtîdeki beyt-i şerîfinde bu ma'nâda kullanmıştır: دیگرانرا آن یکی می گفت سخت بز گرفتی تو مرا ای شور بخت "O biri diğerlerine şiddetle dedi ki: Sen bana mekr ettin, ey uğursuz tabîatlı kimse!" Hulâsa-i ma'nâ: O kocakarının meclisi, nasıl bezm-i ıyşdir; öyle mülevves bir meclis, ıyş ü tarab meclis mi olur? Zîrâ ona şehvet-i nefs mekretti; ahma- ğa mekr ve hîle etmek taaccübe şâyan bir muâmele değildir.
1365. Şehvet meyli kalbi sağır ve kör eder; hatta eşek Yûsuf, nâr nûr görünür.
O kocakarının o meclis-i mülevvesi, meclis-i ıyş ve tarab addettiğine tac- cüb etme! Şehvet meyli insanın kulağını sağır eder. Hiçbir nasîhati dinlemez ve gözünü kör eder; güzeli ve çirkini fark edemez. Hattâ işte böyle bir eşek ona Yûsuf (a.s.) hazretleri gibi güzel ve yakıcı ateş dahi nûr gibi latîf görünür.
1366. Ey ne çok ateşin sarhoşu ve ateş isteyici vardır ki, o kendini nûr-i mut- lak bilir.
Ey ne çok şehvet ateşinin sarhoşu ve şehvet ateşinin arkasından koşucu kimseler vardır ki, o bîçâreler kendilerini nûr-i mutlak ve insân-ı kâmil olmuş bilirler ve evliyâ-yı Hakk'ın kitablarından ezberledikleri veyâhud işittikleri hakāyık ve maârifi halka söyleyerek irşâd da'vâsında bulunurlar.
1367. Meğer ki Huda'nın bendesi yahud Hakk'ın cezbi onu yola getire, va- rakı döndüre!
Ya'ni, bu cismâniyet içinde nefsin şehvetinden kurtulmak müşkildir; me- ğer ki, Hudâ'nın bendesi ve Hakk'ın nâibi olan bir has kulunun onu kendi ta- rafına çekmesi veyâhud doğrudan doğruya Hakk'ın onu çekmesi tarîk-ı müs- takîme getire ve onun kitâb-ı vücûdundaki beşeriyet yaprağını rûhâniyet ta- rafına çevire!
1368. Nihayet bilir ki, o nâra mensub olan hayal, tarîkatte ancak âriyet ola- rak vardır.
Ma'lûm olsun ki, bilcümle eşyâ-yı kesîfede ve bilhassa cism-i beşerde hâ- sıl olan cemâl ve hüsn, birtakım huceyrât-ı unsuriyyenin evzâ'-ı mütenâsibe dâiresinde ictimâ'ından hâsıl olma bir hayâldir ve bu hayâlât-ı maddiyyenin menşei ateştir. Zîrâ fezâda maddî kürelerin teşekkülât-ı ibtidâiyyesi buhâr-ı nârî ve sonra mâyi'-i nârî hâlinde olup ondan soğuyarak tasallüb etmiştir. Cenâb-ı Pîr efendimiz "hayâl-i nâriyye" ta'bîriyle bu ma'nâya işâret buyururlar. Ve küre-i arzın bozulması dahi yine ateşe inkılâb sûretiyle vâki' olacağına işârât-ı kur'âniyye çoktur ve bunu fen dahi istib'âd edemez. Bu maddî cemâller evzâ'-ı huceyrâtın bozulmasıyla zâil olur. İmdi sâlik-i tarîkatin nazarında, bidâyette bu mevhûm eşyânın vücûdu sâbit olduğundan, onun nazarı bu maddî cemâllere vâki' olduğu vakit, o cemâli onlara izâfe ederek taaşşuk eder ve bu aşk nefsin şehvetini de tahrîk eder; ve sâlikin bu mertebede cemâl-i beşerîye şehvetsiz olarak nazarı mümkin değildir. Binâenaleyh bu cemâle nazardan gözlerini muhafaza etmesi lâzımdır. Sâlik vâktâki ma'rifette terakkî eder, bu suver-i maddiyyenin böyle teşekkülü, cemâl-i Hak'tan bir pertev olup cemâl-i Hakk'ın mukayyedâtı olduğunu bilir. Fakat o cemâl-i mukayyedin aşkında kalıp hüsn-i mutlakı müşâhede edemez ve o hüsn-i mukayyedde bağlanıp kalması kendisinin hicâbı olur. Ve gerçi mertebede şehvet-i nefs ile nazar etmekten pâk olur ise de, hüsn-i mutlaktan hicâb altında bulunması mertebe noksanıdır. Ve bu hâl ve zevk, tarîkatte âriyet olan bir hâl ve zevktir. Nihâyet bundan da geçmek lazımdır. Nitekim Mevlânâ Câmî hazretleri Nefahâtü'l-Üns'te nakl eder ki: "Şemseddin Tebrîzî (kuddise sirruhû) hazretleri, şeyh Evhadüddin Kirmânî hazretlerini gördü ve ona ne işdesin? diye sordu. Hazret-i Evhadüddin dahi: "Ayı su leğeninde görüyorum." Ya'ni mâh-ı hakîkati su leğeni mesâbesinde olan mahbûblarda görüyorum, diye cevab verdi. Hazret-i Şems ona cevâben: "Eğer boynunda çıbanın yoksa niçin gökyüzünde görmüyorsun?" Ya'ni rûhunda illet-i kayd yoksa niçin onu âlem-i ıtlakta görmüyorsun? buyurdu." Ve yine nakl eder ki: "Bir gün Hz. Mevlânâ efendimizin huzûrunda Evhadüddin Kirmânî hazretlerinin hâli hikâye olundu. Dediler ki: "Mahbûbları sever bir zât idi ve lâkin şehvetten ârî idi, fenâ fiil yapmazdı." Hz. Pîr buyurdular ki: "Keşke yapsa idi ve geçse idi."
1369. Şereh çirkinleri güzel gösterir, yolun âfetlerinden şehvet gibi daha fenâsı yoktur.
"Şereh", harâmda harîs olmak ve hırs ma'nâsında gösterilmiştir. Hall-i Lügât'te, şînin kesriyle [şireh], neşât ve gençliğin şiddeti ve hırs ma'nâları mündericdir. Burada "gençlik şehvetinin şiddeti" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, bu şereh sıfatı insanın gözüne çirkinleri güzel gösterir; ve sâlik için Hak yolunun âfetlerinden şehvetten daha fenâsı yoktur. Zîrâ sâliki yolun- dan alıkoyar.
1370. Yüz binlerce iyi nâmı lekeledi, yüz binlerce zekîleri hayran etti.
O şehvet yüz binleri, iyi namlı kimseleri rezil etti, yüz binlerce âkıl ve ze- kî insanları hayrân etti.
1371. Vaktaki bir eşeği Yūsuf-i Mısrî gösterdi, o cühûd bir Yūsuf'u nasıl gösterir.
Ya'ni, vaktâki şehvet insanın gözüne bir eşeği Yûsuf-i Mısri kadar güzel gösterirse, ya o şehvet çıfıtı, sâhib-i cemal olan bir Yûsuf'u nasıl gösterir var kıyâs et!
1372. Onun efsûnu sana gübreyi bal yaptı, balı ise vakt-i hücumda nasıl yapar?
O şehvetin efsûnu ve sihri, sana murdar olan gübreyi ve gübre yığını olan cismi bal gibi tatlı yaptı. Ya bal gibi olan güzel bir cismi o şehvet cenk ve hü- cûm vaktinde ne yapar ve onu sana nasıl gösterir, kıyâs et!
1373. Şehvet yemekten olur, yemekten eksilt; yahud bir nikâh et, fitneden ve şerden kaç!
Şehvet, tıbben sâbit olduğu üzere çok yemekten hâsıl olur; binâenaleyh şehvetini galeyan ettirecek derecede türlü türlü mukavvî yemeklerden vaz- geç, cismini zayıf ve hasta etmeyecek derecede taâm ye! Eğer ağzının lez- zetinden geçemiyor isen, galeyan eden şehvetini meşrû bir sûrette söndür- mek için nikâh ile bir kadın al; bu sûretle fuhşiyat fitnesinden ve şerrinden kaç!
1374. Vaktaki yedin, harâm tarafına çeker; şübhesiz îrâda masraf lâzım olur.
"Hirem", harâm ma'nâsında masdardır (Akrebü'l-Mevârid). Ya'ni, çok yediğin vakit, vücûdunda şehvet-i şedîde peydâ olur. Eğer müteehhil değil isen, seni harâm tarafına çeker. Bu hâl cismin tabîatı iktizâsındandır ve tabîatta îrâd mukābilinde masraf zarûrîdir.
1375. Binaenaleyh nikâh lâ havle ve lâ... gibi geldi, tâ ki şeytan seni belâya bırakmaya!
Beyt-i şerîfte "Lâ havle ve lâ..." ile "lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi'l-aliyyi'l-azîm" kelâmına işâret buyrulur. "Lâ havle ve lâ.. ilh." tarzında ihtisâr sûretiyle vâki' olmuştur. Bir kimse bu kelâmı hiddet ve gazab vaktinde okusa hiddeti sâkin olur. Zîrâ hadîs-i şerîfte bu kelâmın kalbe musallat olan şeytanı def' edeceği beyân buyrulmuştur. Ve nikâh dahi şeytanı dâfi' olduğundan, lâ havle ve lâ kuvvete... ilh. kelâmı makāmındadır.
1376. Mâdemki yemeğe harîssin, çabuk kadın iste! Ve yoksa kedi geldi ve kuyruğu kaptı.
Mâdemki yemeğe hırsın vardır, cisminde şehvet-i şedîde husûlü tabîîdir. Fitneden emîn olmak için derhal bir kadın alıp teehhül et! Yoksa ne kadar perhîzkâr olur isen ol, kedi mesâbesinde olan şeytan senin bu şehvetinden fırsat bulur, senin yağlı kuyruk mesâbesinde olan takvânı ve zühdünü kapar götürür.
1377. Sıçrayan bir eşek üzerine bir ağır yük koy, onun koymasından evvel!
Şehvetin galebesiyle sıçrayan ve çifte atan bir eşek mesâbesindeki nefsinin üzerine teehhül edip kadının nafakasını ve masârifini yüklenmek gibi bir ağır yük koy! O eşek senin üzerine fiil-i harâm ve fuhşiyat yükünü koymadan evvel gözünü aç da bu yükü sen ona yüklet!
1378. Sen ateşin fiilini bilmezsin, uzak ol; ateşin etrafında böyle ilim ile dolaşma!
"Berd" kelimesi, Fârisî olup "yoldan uzak ol!" ma'nâsına sîga-i emirdir. Arabî'de "soğuk" ma'nâsınadır. Ankaravî hazretleri bu iki ma'nâyı da alıp şöyle şerh buyururlar: "Sen, ateş mesâbesinde olan şehvet-i nefsâniyyenin fiilini ve te'sîrâtını bilmezsin. Binâenaleyh o nefsin müşteheyâtından savul ve uzak ol! Böyle nâkıs bir ilim ile ateşin etrafında dolaşma! Veyâhud sen ateşin fiilini bilmezsin, sen soğuksun, ateş değilsin ki ateşin te'sîrâtını bilesin!" Hind şârihleri "soğuk" ma'nâsına almışlardır. Ve ba'zı nüshada "tü berd" yerine "tü serd" vâki' olmuştur ve "serd", soğuk demektir.
1379. Eğer sana tencerenin ve ateşin ilmi olmazsa, şererden ne tencere ve ne de çorba kalır.
"Dîg", topraktan ma'mûl tencere; "ebâ", çorba ma'nâlarınadır. "Şerer", ateş parçası ve kıvılcım (Sarrâh ve Müeyyed ve Akrabü'l-Mevârid). "İlm-i dîg u âteş"den murâd, ateşte tencere kaynatmak ilmidir. Ya'ni, "Ey kimse eğer sende ateşte tencere kaynatmak ilmi yok ise, ateş kıvılcımlarının şiddetinden hem tencere ve hem de içindeki çorba taşar, berbâd olur." Bu beyt-i şerîfte, "cisim" toprak tencereye ve "nutfe" çorbaya ve "şehvet" onun kıvılcımlarına teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni, eğer sende nefsini idare etmek ilmi yok ise, şehvet ateşinin hücûmundan ne cisminin tenceresi, ne de idâme-i nesline hâdim olan nutfe kalmaz harâb olur.
1380. Su ve ilim dahi hazır gerek, ta ki kaynamakta o tencere salim pişirsin!
Çorbayı pişirirken, yanında su hazır bulunmalı ve pişirmek ilmi dahi sende olmalıdır, tâ ki tencere kaynamak hâlinde sâlim olarak çorbayı pişirsin. "Ezîz", tencerenin fıkırdaması ve kaynamasından hâsıl olan sestir.
1381. Mâdemki demircilik ilmini bilmezsin, oradan geçtiğin vakit saçın ve sakalın yanar.
Nefis ile mücâhede demir döğmek gibidir. Mâdemki demircilik ilmini ve mücâhede usûlünü bilmezsin o âteş-i şehvet içinde kızan nefis, senin rûhunun müzeyyenâtından olan zühdünü ve salâhını yakar, kavurur.
1382. O kadın kapıyı kapadı ve eşeği çekti, şadıman olarak şübhesiz cezayı tattı.
"Keyfer", mükâfât ve cezâ demektir. Nitekim mücâhede usûlünü bilmeyen o kadın şehvet-i nefsâniyyesinin ateşinde yandı. Şöyle ki, ahırını tenha bulunca kapıyı kapadı ve eşeği bulunduğu mahalden kendi üzerine çekti ve sevine sevine bu fiil-i sakîmin cezâsını tattı.
1383. Onu odanın ortasına çekerek, o erkek eşeğin altına sabırsız yattı
"Sitân" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Bî-sabır ve bî-tâkat ma'nâsına da gelir. Burada bu ma'nâyadır. Ya'ni, o kadın sabırsızca o erkek eşeğin altına yattı.
1384. O mekkâre dahi murada erişmek için câriyeden gördüğü kürsî üzerine de yattı.
Ba'zı nüshalarda ikinci mısrâ' تا رسد در کام خود آن قحبه نیز vâki'dir ki ma'nâsı "O kahbe dahi kendi murâdına erişmek için" demek olur. Ya'ni, câriye gibi o mekkâre dahi kendi murâdı olan lezzet-i cimâ'a erişmek için câriyeden gördüğü kürsî ya'ni masa üzerine de yattı.
1385. Ayağını kaldırdı ve eşek ona soktu. Eşeğin zekerinden bir ateş parladı.
Kadın zevk-i cimâ' hayâlinin verdiği heyecan ile ayağını kaldırdı ve câriyenin bu vaziyetine alışmış olan eşek, zekerini kadının fercine soktu ve zekerin dühûlünden kadının cisminde bir âteş-i hırs ve şehvet parladı ve bu ateş onun inzâli ile sönecekti.
1386. Eşek müeddeb olmuş idi. Hanıma husyesine kadar bastı, hanım derhal öldü.
"Füşürden", bir şeyi yumruğu ile zorla tutmak yâhud bir şeyi üzerine ayak basıp zorlamak ma'nâsınadır (Sirâcü'l-Lügät ve Müeyyed ve Medâr ve Keşfü'l-Lügāt). Burada "zorla basmak" ma'nâsınadır. Ya'ni, eşek cimâ'da müeddeb ve muallem olmuş idi. Zekerini hanıma husyesine kadar kuvvetle bastı; hanım derhal öldü.
1387. Eşeğin zekerinin darbesinden karaciğeri yırtıldı, bağırsakları birbirinden koptu.
1388. Nefes alamadı o kadın derhal can verdi, kürsî bir taraftan kadın bir taraftan düştü.
1389. Odanın ortası kandan doldu, kadın baş aşağı oldu. O öldü ve reybü'l-menûn canını götürdü..
"Reybü'l-menûn", havâdis-i rûzigâr ya'ni "vaktin hâdiseleri" demektir (Müntehabü'l-Lügāt). Ya'ni vaktin hâdisesi kadının canını götürdü.
1390. Ey baba, ölüm yüz rezâlet ile oldu. Sen eşeğin zekerinden bir şehîd gördün mü?
Kadın zevk-ı cimâ' lezzetine kavuşmak arzûsuyla bu fiile başladı, yüz rezâlet ile can verdi. Sen eşeğin zekerinden bir şehîd olanı gördün işittin mi? Bu ma'nâda Cenâb-ı Pîr Efendimiz Dîvân-ı Kebîrlerinde de şöyle buyururlar: كشته شهوت پلید کشته عشق است پاک عشق زده خیمه زان سوی پاک و پلید "Şehvetin ölmüşü murdardır, aşkın ölmüşü pâkdir. Aşk o temiz ve murdar tarafından bir çadır kurmuştur."
1391. Sen Kur'ân'dan "Azâbe'l-hızyi" işit, böyle bir ayıp içinde canı fedâ etme!
Bu beyt-i şerîfte "Hâ Mîm", Secde sûre-i şerîfesinde vâki فَأَرْسَلْنا عليهم ريحاً صَرْصَرًا فِي أَيَّامٍ نَّحِسَاتٍ لَنُذِيقَهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلَعَذَابُ الْآخِرَةِ أُخْرَى وَهُمْ لَا يُنصَرُونَ (Fussilet, 41/16 Ya'ni "Biz Âd kavmine hayât-ı dünyâda rüsvâylık azabını tattırmak için, nühûsetli günlerde şedîd fırtınayı gönderdik ve azâb-ı âhiret ise rüsvâylık cihetinden daha şediddir ve onlar yardım olunmazlar." âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'ni müşteheyât-ı nefsâniyyelerinden dolayı canlarını fedâ edenlerin hâlini bu zikr olunan âyet-i kerîmeden dinle de böyle bir ayıp ve rezâlet içinde canını fedâ etme! "Fedî", "fedâ" kelimesinin imâle olunmuşudur.
1392. Bil ki, bu behîmî olan nefis, erkek eşektir; onun altında olmak ondan daha ayıplıdır.
Cenâb-ı Pîr efendimiz bu kıssadan irşâda teveccüh edip buyururlar ki: Ey sâlik-i tarîkat bil ki, hayvanlık sıfatını hâiz olan nefs-i beşer, erkek eşektir; ve kendisi ma'yûb ve mezmûmdur. Fakat o nefsin hükmü altında mağlûb ve zebûn olmak, o nefisten daha ma'yûb ve mezmûm olmak olur.
1393. Nefis yolunda eğer benlikte olur isen, sen hakikat bil ki, o kadın gibisin.
Nefsin sana gösterdiği ve seni sevkettiği yolda, eğer benlikte ve kibir ve enâniyette olur isen, sen hakîkat bil ki, o kadın gibi erkek eşeğin altında makhûrsun.
1394. O bizim nefsimize eşek sûretini verir, zîrâ sûretleri huyun vefkı üzerine yapar.
Ya'ni, Hak Teâlâ hazretleri bizim nefsimize âlem-i berzahta ve âhirette eşek sûretini verir. Zîrâ Hak Teâlâ âlem-i ma'nâdaki sûretleri herkesin huyuna ve ahlâkına muvâfik olarak yapar ve mesh eder. Nitekim bu ma'nâ II. cildin 1406 numarasına müsâdif olan: سیرتی کان بر وجودت غالبست هم بر آن تصویر حشرت واجبست ["Bir sîret ki, o senin vücûdunda gālibdir, o tasvîr üzerine de haşrin vâcibdir."] beyt-i şerîfinde geçti. Ve Hakîm Senâî hazretleri de bu ma'nâyı Zâdü's-Sâlikîn ismindeki risâlelerinde şöyle buyururlar: "Eğer sen köpek tabîatlı isen vakt-i nüşûrda da kabirden bir köpek olarak kalkarsın. Eğer bu dünyada melek-sıfat isen yarın senin haşrin melek ile berâberdir."
1395. Kıyamet gününde sırrın ızhârı bu olur; sakın, sakın eşek gibi olan teninden kaç!
"Allah Allah" ta'bîrinde iki vecih vardır. "Birisi, Allah için, Allah için!" demektir. Dîgeri de tahzîr ma'nâsında "sakın, sakın!" demektir. Burada ikisi de muvafiktır. Ya'ni يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ (Tânk, 86/9) ya'ni "O günde sırlar zâhir olur" âyet-i kerîmesinin ma'nâ-yı münîfi bu olur; ve herkesin nefsinde hangi hayvanın sıfatı galib olmuş ise, yevm-i kıyâmette o hayvanın sûretinde haşr olur. Meselâ şehvet gālib ise eşek ve puştluk ve pezevenklik gālib ise domuz, ve halka zulüm ile me'lûf ise yılan ve akrep sûretlerinde haşr olur.
1396. Hâlık kâfirleri ateşten korkuttu. Kâfirler, "Ateş ardan evladır!" dediler.
Hak Teâlâ kâfirleri Kur'ân-ı Kerîm'de cehennem ateşi ile korkuttu. Kâfirler ise kendi cinslerinden gelen "Bir peygambere tabi' olmaktan ise müeccel olan ateşe tahammül etmek ve yok olmak evlâdır!" dediler. Zîrâ bu tâbiiyet kibir ve enâniyetlerine dokundu ve arlandılar. Nitekim sûre-i Zuhruf'ta beyân buyrulduğu üzere وَقَالُوا لَوْلًا نُزِّلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ (Zuhruf, 43/31) ya'ni "Kâfirler, ne olaydı; bu Kur'ân Mekke ve Tâif şehirlerinden olan mal ve câh sâhibi büyük kimselere nüzûl ede idi! dediler."
1397. Dedi: "Hayır, o ateş ârların aslıdır; bu bir ateş gibi ki, bu kadını eksiltti."
Hak Teâlâ hazretleri ise: "Hayır, bu azâb, ateşin yakıp varlığı mahvettiği azâb değildir; belki azâb-ı hızydir ve rezâlet ve fezâhat azabıdır ve o ateş âr- ların ve utanmaların aslıdır," buyurdu. Ve Hak Teâlâ'nın buyurduğu bu ateş eşeğin âteş-i şehveti altında, kadının insanlığını eksilten ve rezâletini teşhîr eden bir ateş gibidir. Zîrâ dünyâya insan sûretinde gelip müşteheyât-ı nefsâ- niyyesine mağlûb olarak insanlığı gâib ettikten sonra âlem-i berzaha intikāl etmek ve oraya insan sûretinde intikāl eden enbiyâ ve evliyâ ve mü'minlerin muvâcehesinde rezîl ve hakîr olmak, yakıp yok edici ateşten daha şedîd bir ateştir.
1398. Hırsından dolayı lokmayı ölçü ile yemedi; kötü ölümün lokması boğazın- da tutuldu.
Görmüyor musun? O kadın nefsinin hırsından dolayı lokma-i şehveti öl- çüyle yemedi. Bu kötü ve rezîlâne olan ölümün lokması olan o zevk-i şehvet boğazında kaldı. Ölçüsüz olan şehevât-ı nefsâniyye lokmalarının hepsi de böyle bir kötü âkıbet hazırlar.
1399. Ey harîs olan adam, her ne kadar helva ve pâlûze lokması ise de, lokma- yı ölçü ile ye!
Mâdemki ölçüsüz olan şehevât-ı nefsâniyye lokmaları böyle fenâ bir âkı- bet hazırlar; binâenaleyh ey şehvetine harîs olan adam, tama' ettiğin lok- ma-i şehvet ne kadar tatlı ve lezîz olursa olsun, onu ölçü ile ye ki, boğazın- da kalmasın!
1400. Hak Teâlâ mîzâna delil verdi; âgâh ol, Kur'ân'dan sûre-i Rahman'ı oku!
Bu beyt-i şerîfte sûre-i Rahmân'da olan وَالسَّمَاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَ أَلَّا تَطغوا في الْمِيزَانِ وَأَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ (Rahmân, 55/7-9) ya'ni "Hak Teâlâ gö- ğü yükseltti ve ölçüde tecavüz etmesinler diye mîzânı vaz'etti; ve vezni adl ile ikāme edin, mîzanda eksik yapmayın!" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. "Mîzânın dili"nden murâd, hadd-i vasat ve i'tidâldir. Nitekim terâzinin dili ortada bulununca eşyâ ile dirhem tevâzün eder ve iki tarafın hakkı birbirine geçmez. İnsanda da bir cisim, bir de rûh vardır. Cisim tarafı gālib olursa rû- hun hakkı, ve rûh tarafı galib olursa cismin hakkı zâyi' olur. Bu âlem-i şe-hâdette mîzan, hükm-i şerîattir. Bir kimse hükm-i şerîat dâiresinde muâme-le ederse, hem rûhun ve hem de nefsin hakkı verilmiş olur; ve ifrât ile tefrît-ten kurtulup adl dâiresinde muâmele etmiş olur. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye nâmındaki eser-i şerîfinin altıncı bâbında şöyle buyu-rurlar: "Adl, cemî'-i eşyâya sârîdir. Binâenaleyh adli nefsine ve ehline ve adamına ve hâdimlerine ve kölelerine ve ashâbına ve sana teveccüh eden-lerin kâffesine ve zâhiren ve bâtınen fiiline hâkim kıl!"(*) Ve yine buyurur-lar ki: "Sallallahü aleyhi ve sellem o cinsten adl işledi ve nalınlarından biri-si koptuğu vakit, diğerini de çıkarıp çıplak yürürler idi, tâ ki ayakları hakkın-da adâlet buyura!"
1401. Agâh ol, kendi hırsından dolayı mîzânı bırakma; tama' ve hırs sana hasm-ı mudill geldi.
Ey harîs adam, müteyakkız ol tab'ındaki hırstan dolayı mîzânı bırakıp if-rât ve tefrîte düşme! Zîrâ tab'ındaki tama' ve hırs-ı nefsânî sana düşman ve senin yolunu şaşırtıcı geldi.
1402. Hırs küllü ister, o külden zâhir olur. Ey turp oğlu turp, hırs emîrdir.
"Fücül", turp ma'nâsınadır. Burada "insanlıktan uzak olan kimse" ma'nâ-sı murâd buyrulur. Nitekim zamânımızda dahi bir adamı tahkir için "hay turp oğlu turp" derler. Ya'ni hırs-ı nefsânî külle ve her şeye mâlik olmak ister. Zî-râ o nefs-i külden ve âlem-i kesâfetten zâhir olur. Binâenaleyh nefs-i küllün ve âlem-i kesâfetin bilcümle sıfatını ve îcâbâtını hâizdir. Ey turp oğlu turp, bil ki hırs, nefis üzerinde hâkim olan bir beydir. Hz. Şeyh-i Ekber Tedbîrât-ı İlâ-hiyye'sinin on ikinci bâbında buyurur ki: "Hırs hevânın resûllerinden birisi-dir; o ancak kendi hakîkatinden söyler ve kendi hakîkatine münasib olan ma'nâyı ızhâr eder de sana der ki: "Mülk-i vücûdda hevâ denilen melik-i mu-tâ' kendi kuvveti ve saltanatı tahtına dâhil olman için beni sana elçi olarak gönderdi ve cem'-i emvâle ve emvâli iddihâra harîs olmanı ve zekât ve sada- ka ve infâk-ı 'iyâl gibi şerîatin getirdiği şeye muhalefet etmeni sana emretti. Ve sen dersin ki, farzet ki milyonlarca altın cem' ettin; sonun ölüm ve yaşadığın zamanlardaki nafakan dahi birkaç lokmadan ibaret değil mi? Bunları cem' için çektiğin meşakkat neye yarar? Ve dâr-ı âhiret hayırlı ve ekberdir; çünki dâr-ı bekādır; ve ondaki tecelliyât-ı cemâliyye dâr-ı dünyadaki gibi mahdûd olmayıp nâmütenâhîdir; ve sen burada da hırssın orada da hırssın. Ya'ni sen dünyânın müzahrafâtını toplamağa sa'yettiğin vakit dahi sana hırs derler; ve sevâb-ı uhrevîye sâî olduğun vakit dahi sana yine hırs derler. İsmin ve hakîkatin aslâ tebeddül etmez. Binâenaleyh senin kadrine noksan gelmez." Hırs senden bu hitâbı işitince inkıyâd ederek tarîk-ı ilme ve dîne teveccüh eder. Bu sûrette sende ulûm-i nâfia ve ahlâk-ı hasene hâsıl olur." [Bk. Tedbîrât, s. 303]
Dipnot: (*) Bk. İbn Arabî-Ahmed Avni Konuk, Tedbîrât-ı İlâhiyye Tercüme ve Şerhi, (Yayına hazırla-yan: Mustafa Tahralı), İz yayıncılık, 1. baskı, İstanbul, 1992, s. 194.
1403. O câriye gitmiş idi; dedi: "Ah ey hanım, sen ustayı yolladın."
Ya'ni, hanım câriyeyi sokağa yolladığı ve câriye de çıkıp gittiği vakit demişti ki: "Ah!.. ey hanım sen ustayı yanında tutmadın da yolladın ve yanından savdın!"
1404. "İşi ustasız yapmak istersin, câhilâne can oynatmak istersin."
"Cân bâhten", can oynatmak, ya'ni can fedâ etmek demektir.
1405. "Ey benden bir ilmi nâ-tamâm olarak çalmış olan, sana âr geldi ki tuzağın hâlini benden sorasın."
1406. "Kuş hem onun harmanından dâne toplasa idi, hem de ip onun boynuna düşmese idi."
Bu beyitler câriye lisânından irşâda intikaldir. Ya'ni, bu dünyâda rûhun ve nefsin hisselerini ve haklarını kendilerine lâyıkıyla vermek ilme mütevakkıftır. Sen ise şundan bundan öğrendiğin yarım ilm ile üstâd olup iş görmeğe kalkıyorsun. Kâşki bu husûsta bir âlim-i kâmili rehber ittihâz edeydin de senin harîs bir kuş mesâbesinde olan nefsin hem bu dünyânın harmanında ih- tiyacı mikdârı dâne toplamış olurdu; hem de tuzağın ipi boynuna geçip tutul- maz ve helâk olmaz idi.
1407. "Dâneyi pek az ye, bu kadar yama yapma! "Külû!"yu okuduğun vakit "Lâ tüsrifu!"yu da oku!
Bu dünyanın ni'metlerinden ve lezzetlerinden pek az müntefi' ol! Cisim li- bâsına bu kadar yama yapma! Kur'ân-ı Kerîm'de "Külû!" ya'ni "Yiyiniz!" emir ve müsâadesini okuduğun vakit, "ve lâ-tüsrifû" "ve israf etmeyiniz!" (A'raf, 7/31) emrini de beraberce oku! Bu âyet-i kerîme bu cildin 582 numa- rasına müsâdif olan: ["İmdi "Külû!" şehvet tuzağından dolayıdır. Ondan sonra "Lâ tüsrifû!" o, iffettir."] beyt-i şerîfinde de geçti.
1408. Hatta dâneyi yiyesin, tuzağa düşmeyesin! İlim ve kanaat bunu yapar vesselâm!
"İlim"den murâd, ilm-i şerîattir ve bu ilmin netîcesi her şeyde hadd-i va- sat ve i'tidâli bulup ona kanâat etmektir. Ya'ni, eğer sende ilm-i şerîat bulu- nur ve bu ilim ile âmil olup kanâat sahibi olur isen, dünyanın mubâh olan ni'met ve lezzetinden müstefîd olsan bile, tuzağa düşmezsin ve helâk dahi ol- mazsın.
1409. Akıl dünyadan ni'met yer, gam yemez! Câhiller nedâmet içinde mah- rûm kalmıştır.
Akıller, ilimleri hasebiyle harâmı ve helâli bildikleri için dünyanın mubâh olan ni'metini yerler ve hadd-i i'tidâl dâiresinde olan mubâh ise kalbe her vech ile gam vermez; fakat câhiller harâmı ve helâli fark edemediklerinden hesabsız yiyip içerler ve nedâmet içinde de o ni'metin devamından mahrûm kalırlar. Meselâ mubâh olan gıdâ hadd-i i'tidâli geçerse, şer'an harâm olur. Zîrâ israftır, âlem-i âhirette mûcib-i nedâmet olur ve niam-i uhreviyyeden mahrûmiyete sebeb olur. Nitekim âyet-i kerimede أذهبتم طيباتكم في حياتكم الدنيا (Ahkāf, 46/20) ya'ni "Siz dünyâ hayâtınızda tayyibâtınızı giderdiniz" buyrulur. Sâniyen fazla taâm tıbben vücûda zarardır; ve mi'de ve em'â hastalıkları vücûda getirir. Bu sûretle de mûcib-i nedâmet ve devâm-ı telezzüzden mahrûm olur. Birtakım ilâçlara ve tedâvîlere muhtaç olur.
1410. Tuzağın ipi onların boğazına düştüğü vakit, dâneyi yemek cümlesi üzerine harâm oldu.
Hadd-i i'tidâli tecavüz etmenin birtakım tuzakları vardır; bu tuzaklardan birinin ipi câhillerin boğazına takıldığı vakit, ni'met-i dünyâdan müstefid olmak hepsine harâm olur.
1411. Kuş tuzakta ne vakit dâneyi yer! Eğer tuzakta otlasa da dâne zehir gibidir.
Câhiller, tuzakta olan kuşa benzerler, kuş tuzakta dâneyi yiyemez. Eğer tuzakta yem yese bile o yediği yem kendisine zehir gibi gelir. Bu hâl tuzağa tutulduğunu bilen kuşun hâlidir.
1412. Gāfil olan kuş, dünyâ tuzağında olan bu avâm gibi tuzaktan dâneyi yer.
Tuzağa tutulduğu hâlde tutulduğundan gāfil olan kuş, helâk olacağından bî-haber olarak o tuzakta, safâ-yı hâtır ile yemi yer. İşte bu dünyâ tuzağı içinde bulunan avâm dahi, kendi akıbetlerinden bî-haber olarak, kemâl-i huzûr ile ve safâ-yı hâtır ile yiyip içip gezerler.
1413. Haberdâr olan akıllı kuşlar ise kendilerini dâneden sıkı bağlı yapmışlardır.
"Huşk-bend", sıkı bağlı ve ihtirâz ma'nâsınadır. "Huşk-bend", Tûran muhâveresinde ahırda bağlamayıp sahrâya salıverdikleri at ma'nâsınadır (Şerh-i İmdâdullah k.s.). Ya'ni, tuzağa tutulduklarından haberdar olan akıllı kuşlar ise kendilerini yemden sıkı bağlamışlar ve dâneden ihtirâz etmişlerdir.
1414. Zîrâ tuzakta ve dânede zehirler vardır; kör olan o bir kuş ki tuzakta dâne istedi.
1415. Tuzağın sahibi ahmakların başını kesti ve o tuzakları meclise çekti.
Meselâ tuzağa tutulup hiç çabalamaksızın ve ses çıkarmaksızın yem beklemekle meşgül olan kuşu tuzak sahibi görünce, onun başını keser ve etini de gıda yapar. Fakat tuzağa tutulduktan sonra çabalayıp kaçmak ve kurtulmak kaydında olan ve yem yemeyip latîf ve türlü türlü seslerle öten kuşu, tuzak sahibi güzel kafeslere koyup misâfir salonlarına asar. Bunun gibi dünyâ tuzağında yemek ve içmek ile meşgül olup cismini besleyen ve bu tuzaktan kurtulmak için Hakk'a yalvarıp münâcât etmeyen kimseyi, bu tuzağın sâhibi olan Hak Teâlâ hazretleri, helâk-i ma'nevîye ma'rûz kılar. Fakat zarîf ve akıllı kuşlar mesâbesinde olan enbiyâ ve evliyâ-yı kirâm hazarâtı, bu tuzağın zehr-i ma'nevîyi hâiz bulunan ni'metlerine kulak asmayıp, türlü türlü münâcât ve tehlilât ve tesbîhât yaparlar; ve Hak Teâlâ dahi onları tecelliyât-ı âliyesi vâki' olan meclislere ve mevtınlara çeker.
1416. Zîrâ onlardan et işe yarar; ve zariflerden na'ra ve nâle ve hazîn sadâ gelir.
"Zîr ü zâr", âvâz-ı hazîn ma'nâsınadır (Gıyâsü'l-Lügāt, Bahâr-ı Acem ve Burhân). Yemek ve içmekle meşgul olup cisimlerini besleyen kuşların ancak işe yarayan etleri vardır. Onlarda başka bir şey ve meziyet yoktur; ve bu kuşlara mümâsil olan insanlardan da tenâsül ve i'mâr-ı maddiyat gibi işler beklenir; onların mecâlis-i hâss-ı ilâhîde yerleri yoktur. Fakat zarîf olan evliyânın na'raları ve ağlamaları ve hazîn sadâ ile münâcâtları vardır. Binâenaleyh meclis-i hâss-ı ilâhîde onların Hak'la muhâtabaları vardır.
1417. Sonra câriye geldi kapının aralığından, hanımı eşeğin altında ölmüş gördü.
1418. Dedi: "Ey ahmak hanım, bu ne idi? Gerçi sana üstadın bir nakş gösterdi."
1419. "Onun zahirini gördün, onun sırrı senden gizli idi. Usta olmamış iken dükkân açtın."
1420. "Bal gibi ve pâlûze gibi zekeri gördün, ey harîs o kabağı niçin görmedin?"
1421. "Yahud, vaktâki eşeğin aşkında müstağrak oldun, o kabak senin nazarından gizli oldu."
1422. "Üstaddan sun'unun zahirini gördün. Şâdın şadı olarak üstadlık tuttun."
Ya'ni, o üstâdın sun'unun zâhirini gördün ve inceliklerine nüfüz etmedin. Böyle bir sathî görüş ile son derece mesrûr olarak üstâd oldum diye meydâna çıktın. İşte bu misâle mutâbık olarak tarîkatte bir şeyhe intisâb edip, gördüğü bir iki rü'yâ ve hâlât üzerine kendini mürşid olmuş zannıyla, irşâd-ı halka kıyâm edenler vardır ki, bunlar tarîkatin ve Hak yolunun inceliklerini asla görmemişlerdir. Bu gibilerin netîceleri maâzallah helâk-i ma'nevîdir. Nitekim cenâb-ı Pîr âtîdeki beyitlerde îzâh buyururlar:
1423. Ey nice vukūfsuz riyakâr ahmak vardır ki, müridlerin yolundan sufun gayrını görmemiştir.
"Sûf", koyun yününden kaba bir sûrette nesc edilmiş abâ ki, dervişler ve fakîrler giyerler. Ya'ni, ne çok tarîk-ı Hakk'ın ahvâline vakıf olmayan ve halka gösteriş yapan ahmaklar vardır ki, onlar, hâl adamlarının ve evliyâullahın mesleklerinden zâhirde bir abâdan ve kisveden başka bir şey görmemişlerdir. Onlar bu zevâtın giydikleri libâsı ve başlarına vaz' ettikleri külâhı giyerek "Biz de ehl-i Hak yolundayız!" diyerek halkı aldatırlar ve başlarına birtakım safdilleri toplarlar. "Zerrâk", nifâk ve riyâ sâhibi demektir.
1424. Ey nice küstahlar, azıcık ihtiraftan dolayı, şahlardan sözün ve öğünmenin gayrını öğrenmemiştir.
"İhtirâf", san'at sâhibi olmak demektir. "Güft", burada "söz"; ve "lâf", temeddüh etmek ve öğünmek, "şûh" (شوخ) küstah ve bî-edeb ma'nâsınadır. Ya'ni, evliyâullaha vâki' olan ba'zı tecelliyât-ı ilâhiyyenin te'sîri olmak üzere onların lisanlarından ba'zı acîb sözler ve temeddühler sâdır olur. Meselâ Hz. Mansûr Hallâc "ene'l-Hak" ya'ni "Ben Hakk'ım!" buyurdu; ve sultânü'l-ârifin Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri سبحانی ما اعظم شانی ya'ni, "Tenzîh ederim zâtımı ki benim şânım a'zam oldu!" ve Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri ليس في جبتى سوى الله ya'ni "Benim cübbemin içinde Allah'tan gayrı yoktur." Ve Ebu'l-Hasen Harakanî hazretleri لو عرفتموني لسجدتمونی ya'ni "Eğer beni bilseniz, bana secde ederdiniz!" ve Hz. Pîr efendimiz این هیکل آدمست رو پوش ما قبله جمله سجدهاییم ya'ni "Bu âdemin heykeli ve süreti yüz örtüsüdür, biz bütün kıblelerin secdesiyiz" buyurdular. İşte birtakım bî-edebler ve cür'etkârlar bir tarîka intisâb edip o tarîkın zâhirine taalluk eden ba'zı usûller görürler ve onların kisvelerini giyerler; sonra bu tarîkat şâhları olan evliyâullahın bu gibi sözlerini taklîd edip temeddühe başlarlar. Onların tarîkından öğrendikleri ancak bu gibi küstâhâne taklîdlerdir.
1425. Her birinin elinde, "Ben Mûsa'yım!" diye asâ vardır; "Ben Îsa'yım!" diye ahmaklar üzerine üfler.
O riyâkârlardan her birinin elinde bir asâ vardır, der ki: "Ben Mûsâ (aleyhi's-selâm)ın sırrını hâmilim; elimdeki asâ ile hârikalar ızhârına kādirim; ve ben Îsâ (aleyhi's-selâm)ın sırrını hâmilim, Hak tarafından nefesim ile hastalar şifâ bulur", diyerek başına toplanan birtakım ahmaklar üzerine üfler; ve o ahmaklar da onun sözlerine i'timâd edip, hayâllerinde onu me'mûr-i ilâhî olarak kabûl ederler; ve hayâl ve vehim, insanın vücûdunda mutasarrıf olduğu için, onu rü'yâlarında hayallerine mutâbık bir hâlde görürler ve i'timâdları daha ziyâde olur. Maahâzâ tarîk-ı Hakk'ın hulâsa-i mahsûlü, ölmezden evvel ölmek ve kendi varlığından ve cümle mâsivâ muhabbetinden geçmek olduğu hâlde, kendilerinde böyle bir hâlin zerresi bile inkişaf etmediğinin farkına varmazlar. İşte hamâkat böyle olur.
1426. Ah o bir günden ki, imtihan taşı senden sadıkların sıdkını açık ister!
Ya'ni, ey riyâkâr olan müddeî, tezvîre müsâid olan bu dünyâda sen halkı aldatabilirsin, ya bâtınların zâhir olduğu yevm-i kıyâmette ne yapacaksın? O mevtın-ı âhiret aslâ halkın aldanmasına müsâid bir mevtın değildir. Ah bir günden ki, imtihan taşı olan ölüm senden sâdıkların sıdkını apaçık bir sûrette ister. Bu beyitte bir vech-i ma'nâ daha vardır: Ya'ni, ey riyâkâr sen bir müddet bu dünyâda halkı aldatıp kâmillik da'vâsında bulunabilirsin; fakat yine bu hayât-ı dünyeviyyende bir gün gelir ki, senin bâtınını zâhire çıkaracak bir hâdise vâki' olur; ve Hak Teâlâ bu hâdiseyi bir imtihan taşı ve bir mihekk [=mihenk] taşı olmak üzere ızhâr eder. O zaman kötü olan hâlin zâhir olduğu vakit, aldattığın kimselerin muvâcehesinde zelîl olursun.
1427. Nihayet bâkîyi üstaddan sor, bu harîsler hep kör ve sağırdırlar.
"Hurs", "ahres"in cem'idir, "sağırlar" demektir. Ya'ni, ey sülükünü yarıda bırakıp mürşidlik da'vâsına kıyâm etmiş ve hırs-ı nefsânîsinden dolayı halkı aldatmış olan kimse, ilm-i tarîkatte sence mechûl kalan bâkîyi üstâd-ı kâmilden sor, utanma! Fakat ne çâre ki nefislerinin enâniyetlerine kapılmış olan bu harîsler hep kör ve sağırdırlar ve bunların kulaklarına bin delîl ile ta'kîb ettikleri yolun sekāmeti gösterilip isbât olunsa işitmezler ve görmezler.
1428. Hepsini istedin, hepsinden geri kaldın. Bu ahmak sürüsü kurtların avıdır.
Ey müddeî müzevvir, sen halkı irşâda kıyâm etmekle, evliyâullâhın bilcümle merâtib ve makāmâtını istedin; maahâzâ bu hâlin ile hiçbirisine nâil olamadın ve hepsinden geri kaldın. Ancak başına birtakım ahmakları toplayabildin. Akıller senin hâlini teferrüs edip sana avlanmadılar; zâten bu ahmak sürüsü sizin gibi kurtların avıdır. O bîçâreler sizin elinizde helâk-i ma'nevî içindedirler.
1429. Bir sûreti işitip, kendi sözünden habersiz olan tûtîler gibi, tercüman oldu.
Ya'ni, ey müddeî, evliyâ-yı Hakk'ın sözlerini işitip, tûtî kuşu gibi ma'nâsından bî-haber olarak, ahmaklar sürüsüne nakl edersin. O ahmaklar dahi,
"Aman efendim, ne ince sözler söylüyor!" diye hayran olurlar. Nitekim I. cildin 324 numarasına müsâdif olan beyt-i şerîfte: ["Alçak olan adam, bir selîm üzerine o efsûndan okumak için, dervişlerin kelâmını çalar."] buyurmuş idi.
Şeyhin mürîdlerine ve peygamberlerin ümmete telkînlerinin temsîlidir ki, Hakk'ın telkînine onlarda tâkat yoktur ve Hak ile ülfetleri yoktur. Nitekim tûtînin âdemînin sûreti ile ülfeti yoktur ki, ondan telkîn alabilsin! Hak Teâlâ tûtî gibi olan mürîdin önünde şeyhi âyîne gibi tutar ve âyînenin arkasından telkîn eder. Lisânını muallimden evvel tahrîk etme! O ancak vahy olunan bir vahydir. Müntehâsız mes'elenin ibtidâşı budur. Nitekim âyînenin içinde tûtînin gagasını kımıldatması ki, ona hayâl ta'bîr edersin, onun ihtiyârı ve tasarrufu olmaksızındır. Zîrâ hâricî olan tutînin çağırmasının aksidir ki müteallimdir. Ayînenin arkasında olan o muallimin aksi değildir. Velâkin hâricî olan tûtînin okuması o muallimin ta'rîfidir. İmdi bu misil değil misâl olarak geldi.
Sürh-ı şerîfte sûre-i Kıyâmet'te vaki' فَإِذَا قَرَأْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ إِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ (Kıyâme, 75/16-17) ya'ni "Ey resûlüm sana Kur'ân vahyi ta- mâm olmazdan evvel onun ahzi ve hıfzı için acele edip lisânını tahrîk et- me ki, o Kur'ân'ı kalbinde cem' ve kırâatini lisânında isbât etmekliğin bi- zim uhdemizdedir. Biz sana Kur'ân'ı Cibrîl lisânıyla kırâat ettiğimizde sen ona ittibâ' edip tekrar eyle, tâ ki zihninde karâr bulsun." âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ve إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى (Necm, 53/4) ya'ni "Peygamberin ke- lâmı Allah Teâlâ'dan vahy olunan bir vahiydir." âyet-i kerîmesi dahi Ve'n- Necm sûresinde vâki'dir. Ya'ni şeyhin müridlerine olan telkîn-i hakāyıkı, peygamberlerin ümmetlerine vâki' olan telkînlerine benzer. Zîrâ ehl-i hicâb hakāyıkı doğrudan doğruya Hak Teâlâ hazretlerinden alamazlar. Çünki on- ların âdetleri ve alıştıkları hâl, Hakk'a teveccüh değil, halka teveccühtür; ve onlar âlem-i kesâfetin ahkâmında müstağraktırlar. Bu hâl, tûtî kuşuna vâki' olan ta'lîme benzer. Zîrâ tûtî kuşuna ta'lîm-i kelime için, onun karşı- sına bir ayna koyarlar. Kuş aynada kendisini görür ve aynanın arkasına da muallim olan adam geçer, oradan söylemeğe başlar. Kuş aynadaki hayâlin söylediğini zannedip ona taklîden o sözleri öğrenir ve söylemeğe başlar. Fakat söylediği sözlerin ma'nâsını bilmez. Gerçi kuş, o sözleri hayâlden öğ- renir ve hayâlin ise aslâ irâde ve tasarrufu yoktur. Tasarruf ve irâde, ayna arkasındaki muallimindir. Bundan anlaşılır ki gerek peygamberlerin ve ge- rek onların vârisleri olan insân-ı kâmillerin vücûd-i izâfîleri, ayna mesâbe- sinde olan bu âlem-i şehadet içinde hayâl hükmündedir. Tûtî kuşu mesâ- besinde ve ehl-i hicâb olan insanlar, sûret i'tibâriyle kendi cinslerinden bu- lunan bu zevâttan bu mertebe-i şehadet aynasının arkasında bulunan Hak'tan taallüm ederler. Binâenaleyh ey mürîd, bu zevâttan vâki' olan tel- kînâtı alırken zabt için acele etme! Zîrâ o telkînât onlara vahy olunan Hakk'ın bir vahyidir. Cenâb-ı Pîr efendimiz zayıf idrâkli kimselerin i'tirâz- larına mahal kalmamak üzere bu beyânâtın misil değil, misâl olduğunu be- yân buyururlar. Zîrâ misâlde ayniyet yoktur, belki bir vech ile mümâselet vardır.
1430. Bir tûtî aynada o kendinin aksini onun önüne yüz getirmiş görür.
1431. Aynanın arkasında gizli olan o üstad, latif dilli muallim kelâm söyler.
1432. Tûtîcik zannetmesin ki, bu yavaş kelâm aynada olan tûtînin söylemesiyledir.
1433. Binaenaleyh sözü kendi cinsinden öğrenir. O eski kurdun hîlesinden bî-haberdir.
"Eski kurt"tan murâd, kuşa söz ta'lîmi için aynanın arkasında bulunan kuş tâciri olan üstâd ve muallimdir.
1434. Ona aynanın arkasından öğretir; ve yoksa kendi cinsinin gayrından öğretmez:
O muallim, tûtîye insan sözünü aynanın arkasından öğretir; ve eğer böyle olmasa kuş aynada kendi cinsinden olan hayâli görmez ve binâenaleyh kendi cinsinin gayrı olan insandan da doğrudan doğruya, insanların sözlerini öğrenemez idi.
1435. Sözü o hüner adamından öğrendi, fakat onun ma'nasından ve sırrından bîhaberdir.
1436. Kelâmı bir beşerden aldı, tûtîcik beşerden bunun gayrını ne bilir!
Kuşun insandan alabildiği şey ancak bu harf ve savttır ve kelâmın zâhiridir. Zavallı kuş insandan aldığı bu sûretten başka, insanlığa âid olan ahvâli ne bilir!
1437. Mümtelî olan mürîd, velî cisminin aynasında böyle kendisini görür.
"Mümtelî", dolu demektir. Vücûd-i izâfî ahkâmı ve kendinin enâniyeti ile dolu olan mürîd, veliyy-i ârif ve mürşid-i kâmil cisminin aynasında böyle tûtî kuşu gibi kendisini görür, ya'ni kendi cinsi olan beşeriyet sûretini görür.
1438. Aynanın arkasından, akl-ı küllü, kelâm ve mâcerâ vaktinde ne vakit görür.
"Akl-ı kül"den murâd, mertebe-i vahdet ve taayyün-i evvel mertebesidir ki, ona hakîkat-i muhammediyye dahi derler. Ya'ni, cismâniyet hicabı altında bulunan mürîd hakâyık ve maârif-i ilâhiyyeyi alamayacağından, cismâniyetin iktizâsı olan kelâm-ı lafzî ve sûrî ahkâmının cereyânı vaktinde, akl-ı küllü basar-ı basîreti ile göremez.
1439. O zanneder ki, beşer söylüyor; ve o başka sırdır ve o, ondan habersizdir
İnsân-ı kâmil niyâbeti ve verâseti hasebiyle mürîde birtakım hakâyık ve maârif-i ilâhiyyeyi söylediği vakit, o mürîd zanneder ki, kendisi gibi sûret-i beşeriyyeyi hâiz olan, o kâmil düşünüp i'mâl-i fikr ederek söylüyor. Halbuki o kâmilin hâli başka bir sırdır ki, onu ancak zevk ve vicdan idrâk eder; ve o mürîd ise bu zevkî ve vicdânî olan hâlden bî-haberdir.
1440. Kelâmı öğrenir, fakat sırr-ı kadîmi o bilmez; tûtîdir, nedîm değildir.
Ümmet-i peygamberî veyâhud vâris-i kâmilin mürîdi, o zevât-ı şerîfeden harf ü savt ile sâdır olan kelâmı öğrenir. Fakat sırr-ı kadîmi ya'ni esrâr-ı ilâhiyyeyi ahz ü telâkkî eylediğini bilmez ve o sözlerde mündemic olan maânî-i azîmeyi ve makāsıd-ı mühimmeyi anlamaz. Çünki tûtîdir, insân-ı kâmilin bâtınının cinsinden değildir ve onun bâtınının nedîmi ve musâhibi değildir.
1441. Halk, kuş sadasını da öğrenirler; zîrâ bu söz, ağzın ve boğazın işi vâki' oldu.
"Safir", kuş sadâsı demektir; ve "halk" (حلق), boğaz ma'nâsınadır. Bu halk kuş sadâsını da öğrenip kuşları avlamak için taklîd yaparlar. Zîrâ bu söz ve sadâ cisimde mevcûd olan ağzın ve boğazın yapacağı bir ma'rifettir. Binâenaleyh bunu her bir cismânî yapabilir.
1442. Fakat kırâna mensub, hoş-nazar olan bir Süleyman'ın gayrı, kuşların ma'nasından bihaberdir.
"Kuşlar"dan murâd, evliyâ-yı Hak; "Süleyman"dan murâd, kutb-ı zamandır; "kırân", ilm-i nücûm ıstılâhında "Sa'deyn" tesmiye olunan Zühre ile Müşterî seyyârelerinin iktirânıdır. "Kırân"daki "ye" nisbet için olup, "kırâna mensûb" ya'ni "sâhib-kırân" demek olur ki, vakt-i tevellüdü veyâ vâlidesinin rahmine düşmesi ânı, bunların iktirânı zamânına müsâdif olan kimsedir, "sâhib-i saâdet" ma'nâsınadır. Ya'ni, avâm-ı halk, evliyâ-yı Hakk'ın söylediği sözlerin sûret-i lafziyyelerini işitip ezberlerler, onların ma'nâlarından haberleri yoktur. Kuşların, ya'ni evliyâ-yı Hakk'ın bâtınından ve onların sözlerinin ma'nâlarından ancak kutb-ı zaman haberdar olur. Zîrâ onun latîf olan nazar-ı kalbîsi bâtınadır. Hind nüshalarında "kırânî" yerine "nebiyyî" vâki' olmuştur. Bu sûrette "nebî" Süleyman (a.s.)ın sıfatı olur.
1443. Dervişlerin birçok kelâmını öğrendiler, minberi ve meclisi onunla parlattılar.
Birtakım müddeîler dervişlerin sözlerini ve ıstılâhâtından birçoklarını öğrendiler; câmi' kürsîlerini ve va'z meclislerini o sözler ile ve o ıstılâhât ile parlattılar ve revnaklar verdiler.
1444. Ya onlara kelâmdan başka bir nasib olmadı, yahud sonunda onlara rahmet yol gösterdi.
Câmi'lerin kürsîleri üzerinde ve meclislerde evliyâ-yı Hakk'ın kelâmlarını söyleyip ma'nâlarından bîhaber olanların hâli, ikiden hâlî değildir: Ya onların nasîbi, evliyâ-yı Hakk'ın kelâmlarının zâhirine kalır ve bu âlemden onların ma'nâsı kendilerine inkişaf etmeden bu âlemden geçip giderler; veyâhud âhir ömürlerinde onlar hakkında rahmet-i ilâhiyye ve inâyet-i rabbâniyye vâki' olup, o sözlerin ma'nâları onlara inkişaf eder ve zevk-ı vicdânî ve hâl-i âlî hâsıl olur. Bu şârih-i fakîr dahi cenâb-ı Mennân'dan bu ikinci hâlin niyâzındadır.