Mürîdi geldi şeyhinin hizmetine. Dedi ki: "Ben bu şeyhi ihtiyar bilmem, belki akıl ve ma'rifet ihtiyarı bilirim. Ve eğerçi İsa beşiktedir ve Yahya çocukların mektebindedir." Şeyhin mürîdi ağlar gördü. O da muvafakat etti ve ağladı. Çünki fâriğ oldu ve dışarı çıktı. Diğer mürîd ki şeyhin hâline daha vâkıftı; gayretinden dolayı onun arkasından çabuk dışarı çıktı ve ona dedi ki: "Ey birader, ben sana söylemiş olayım, Allah Allah, şeyh ağlıyordu ve ben de ağlıyordum diye düşünme ve söyleme. Zîrâ ben çok seneler riyâzet
30. bölüm / 40 · 4722 kelime · ~24 dk okuma
1271. Bir mürid şeyhin huzuruna içeriye geldi, şeyh ağlamada ve nevhada idi.
Bir mürîd kendi şeyhinin huzûruna geldi. Bu şeyhden yaş ihtiyarını murâd etmiyorum, belki beşikte Îsâ ve çocukların mektebinde Yahyâ olsa bile, akıl ve ma'rifet pîrini murâd ediyorum. Mürîd şeyhi ağlayıcı gördü, o da muvâfakat etti ve ağladı; vaktâki fâriğ oldu o dışarıya çıktı. Diğer mürîd ki, şeyhin hâline daha ziyâde vâkıf idi; gayret cihetinden onun arkasından derhal dışarıya çıktı ve ona dedi: "Ey kardeşim, ben sana söylemiş olayım; sakın, sakın ha! Düşünmeyesin ve demeyesin ki şeyh ağladı, ben de ağladım; zîrâ birçok sene riyâsız riyâzet yapmak lâzımdır ve akabelerden ve timsah dolu deryalardan ve arslan ve kaplan dolu yüksek dağlardan geçmek lâzımdır, tâ ki şeyhin ağlamasına erişesin! yâhud erişmeyesin! Eğer erişir isen, "Arz benim için dürüldü"nün şükrünü çok söyleyesin!"
Bu sürh-ı şerîf ağlamadan ağlamaya çok farklar olduğunu beyân için îrâd buyrulmuş ve bu ma'nâ ile yukarıki sürh-ı şerîfe merbût bulunmuştur. Cenâb-ı Pîr buyururlar ki: "Benim şeyh dediğim kimse saçı ve sakalı ağarmış ve yaşlanmış olan kimse değildir; belki akıl ve ma'rifet sahibi olan kimsedir. Bu kimse velev ki Îsâ (a.s.) gibi beşikte bir çocuk olsun; zîrâ Îsâ (a.s.) hakkında sûre-i Meryem'de beşikte iken إني عبد الله آثاني الكتاب وجعلني نبياً (Meryem, 19/30) ya'ni "Ben Allah'ın kuluyum ve bana kitab verdi ve beni peygamber yaptı" âyet-i kerîmesi mezkûrdur. Veyâhud Yahyâ (a.s.) gibi çocukların mektebine devâm etmekte bulunsun. Nitekim onun hakkında Hak Teâlâ kezâ sûre-i Meryem'de وآتيناه الحكم صبيا (Meryem, 19/12) ya'ni "Biz ona çocukluğunda hikmet verdik" buyurur. Ve sürh-ı şerîfin son cümlesinde mezkûr olan زويت الأرض لى ibâresiyle زويت الأرض فاريت مشارقها و مغاربها لی ya'ni "Yeryüzü benim için dürülüp büküldü, bana arzın şarkları ve garbları gösterildi" hadîs-i şerîfine işâret buyruluyor. Hazret-i Pîr hakîkî olan bir şeyhin hâline bu sûretle işâret buyururlar. Bu hâlin hâricinde kalıp şeyhlik da'vâsında bulunanların hepsi mukalliddirler.
1272. Vaktaki o mürid şeyhi ağlayıcı gördü, onun gözünden su koştu.
Ya'ni, mürid şeyhi ağlar bir hâlde görünce ona da rikkat gelip ağlamağa başladı ve gözünden yaşlar aktı; onun ağlaması taklîd idi. Zîrâ şeyhi ağlatan sebebi bilmiş görmüş değil idi. O yalnız his gözüyle şeyhin ağladığını gördü.
1273. Bir dost, dosta latîfe imla ettiği vakit; kulaklı bir kere, sağır iki kere güler.
"Gûş-ver", işiten ve kulaklı; ve "imlî", "imla" kelimesinin imâle olunmuşudur, "doldurmak" demektir. Ya'ni, bir mecliste bir dost dostun kulağına bir hezl ve latîfe doldursa ve o mecliste de bir sağır bulunsa o latîfeyi işitenler güler, sağır da güler.
1274. Birinci def'a taklîd ve tekellüf yolundandır, zîrâ görür ki kavim gülüyorlar.
"Sevm", tekellüf göstermek ma'nâsınadır. Sağırın birinci def'a gülmesi, mecliste olanların güldüklerini görmesi sebebiyle taklîd ve tekellüf cihetindendir.
1275. Sağır da o zaman onlar gibi güler, gülenlerin hâlinden bî-haberdir.
1276. Tekrar "Gülme nedendir?" diye sorar, sonra işittiği vakit ikinci def'a güler.
1277. Binâenaleyh mukallid dahi sağır gibidir, o şâdîde ki onun başındadır.
"Mukallid", sözde ve fiilde bir kimseye tâbi' olan kimseye derler ki, bu kimse o sözün ve fiilin hakîkatini bilmez, körü körüne tâbi' olur. Böyle bir kimse bir mecliste herkesin güldüğünü gördüğü için gülen bir sağıra benzer. Binâenaleyh bir mürîd-i mukallidin taklîd ettiği sözde ve fiilde kendisine ârız olan sürür ve şâdîliği, muhakkıkın sürür ve şâdîliğinden aks eder. Bu onun birinci def'adaki sürûrudur. Vaktâki o sözün ve fiilin hakîkati kendisine inki- şaf eder; ikinci def'a mesrûr ve şâd olur.
1278. Pertev şeyhten geldi ve menhel dahi şeyhten. Şâdîlik feyzi mürîdlerden değil, belki şeyhtendir.
"Menhel", mer'âlarda hayvan suladıkları kuyu veyâ pınar ma'nâsına ge- lir. Mürîdin hâli, şeyhin hâlinin pertevi ve aksidir; ve onun feyzinin pınarı da- hi kezâlik şeyhtendir. Eğer mürîdlerin kalblerinde bast ve şâdî olursa, o hâl kendilerinden değil, belki şeyhlerindendir. Binâenaleyh müridlerin çoğu şeyhlerinden kendilerine mün'akis olan hâli kendilerinin zannedip, kemâl da'vâsında bulunurlar, bu da'vâ onları terakkîden mahrûm eder.
1279. Suda sepet ve şişe üzerinde bir nûr gibidir. Eğer kendilerinden bilirler ise, o noksan olur.
"Hıdâc", nâkıs ve noksan demektir. Mürîd, su içinde sepet gibidir. Sepetin hâl-i aslîsi içinde su bulunmamaktır; fakat su içinde olduğu vakit içine su do- lar ve mürîdin kalbine mün'akis olan feyz-i şâdî, sırça ve şişe gibi mevâdd-ı zücâciyye üzerine aks eden güneşin veyâ ayın parlaklığı gibidir. Eğer sepet, içindeki suyu ve sırça; içindeki lem'ayı kendinden bilirse nâkıs bir hüküm olur.
1280. İnadçı olan, ırmaktan cüdâ olduğu vakit, bilir ki onda o latîf su ırmaktan idi.
Ya'ni, da'vâsında inâd eden sepet ırmaktan ve su içinden ayrıldığı vakit, bilir ve anlar ki, kendi içindeki o latîf su, kendinden değil ırmaktan idi. Da'vâ- yı kemâl eden mürîd dahi, şeyhinden ayrıldığı vakit sepet gibi olur.
1281. Zücâc dahi bilir ki, o parlama, güzel parlayıcı olan aydan idi.
"Lema", ikinci bâbdan masdar olup "parlamak ve aydınlık olmak" ma'nâsınadır. Ya'ni, parlaklığı kendinden bilen zücâc dahi ay gurûb ettiği va- kit, kendinde parlaklık kalmadığını görünce, o parlaklığın aydan olduğunu bi- lir. Da'vâ-yı kemâl eden mürîd dahi, şeyhinden ayrılınca, ârızî olan füyûzâ- tını kaybeder.
1282. Vaktaki onun gözünü "Kum!" emri açar, müteakiben seher gibi ikinci def'a güler.
Bu beyt-i şerîfte sûre-i Müzzemmil'de vâki' olan يَا أَيُّهَا الْمَرْمَلُ قُمِ اللَّيْلَ إِلَّا قَلِيلًا (Müzzemmil, 73/1-2) ya'ni "Ey örtünen, gece kalk namaz kıl, uyku için ge- cenin azı müstesnâdır" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Mürîdin zulmet-i ta- bîat içindeki hâli geceye ve hâl-i taklîddeki sürûru ve şâdîsi subh-ı kâzibe ve "Kum!" emriyle zulmet-i tabîattan uyanıp kalkması sebebiyle vâki' olan in- kişafı esrârdan dolayı sürür-i hakîkîsi subh-ı sâdıka teşbîh buyrulmuştur.
1283. Onun kendi gülmesi üzerine de gülme gelir ki, o taklîd içinde ona geldi.
Mukallidin gülmesi ve sürûru iki def'a olup birincisi taklîd cihetindendir. Vaktāki güldüğü ve sevindiği şeyin hakîkatine muttali' olur, ikinci def'a gü- ler ve mesrûr olur; ve evvelki taklîd üzerine vâki' olan gülüşlerine de güler ve "Benim anlamadan gülüşüm ve mesrûr oluşum ne garîb bir hâl imiş!" der.
1284. Der: "Bu kadar uzak ve uzun yoldan ki, bu hakîkat ve sırrın sırları idi."
1285. "Ben ise o vâdîde nasıl uzaktan körlük ve şûr cihetinden şûdîlik eder- dim!"
"Şûr" kelimesinin müteaddid ma'nâlan vardır, burada "fitne" demektir. "Umya", kör gözlülük demektir. Ya'ni, mukallid olan kimse, ikinci defaki gü- lüşünde der ki: "Şimdi idrâk ettiğim bu hakîkat ve sırların sırına karşı ben ev- velce pek uzak ve uzun yol olan taklîd vâdîsinde imişim. Bu taklîd vâdîsin- de, ben bîçâre nasıl olmuş da uzaktan basar-ı basîret körlüğü ve hayalin fit- nesi cihetinden, işin aslını ve hakikatini anladım diye güler ve sevinir durur idim!"
1286. Ben ne hayal bağladım ve o ne idi! Benim zayıf olan derkim alçak bir nakış gösterdi.
Ya'ni, o mukallid sözüne devâm edip der ki: "Ben varlık ve vücûd hakkında ne hayâllere saplanmış kalmıştım; halbuki o varlık ve vücûd ne imiş! Vaktâki bu mevhûm olan varlığım o hakîkî varlık içinde eridi ve mahv oldu, vücûd zannettiğim şeylerin yokluk olduğunu anladım. O vücûd-i hakîkîyi isbât için getirdiğim delîllerin hepsi çürüdü ve söylediğim sözlerin hepsi ma'nâsız kaldı. Beni evvelce bu taklîd hâline sevkeden şey, benim zayıf olan idrâkimin bana alçak bir nakş göstermesi ya'ni bu esfel-i sâfilîn-i tabîatta mütekevvin olan suver-i mevhûmeyi göstermesi idi ki, benim varlığım dahi o suver-i mevhûmeden birisi idi ki, o zayıf idrâkim, o vücûd-i hakîkî muvâcehesinde, beni bana var diye gösterdi. Bu sebeble ben varlığım ile mesrûr oldum. Şimdi anladım ki ben yok imişim. Benim benliğim ise bende zâhir olan vücûd-1 hakîkî imiş. Binâenaleyh benim şimdiki sürûrum, bu hakîkati zevkan ve hâlen idrâk sebebiyledir; ve şimdi evvelki taklîdime ve hayâlime gülmekteyim." Beyt-i Niyazî-i Mısrî (kuddise sirruhû): Çü bildim cümle Hak imiş arada gayrı yok imiş Bi-külli anda gark imiş ne ben varım ne irfânım
1287. Yol çocuğu olana merdânın fikri nerededir! Zîrâ onun hayali nerede ve doğru olan tahkîk nerede!
Tarîkat çocuğu olan bir mürîde, merdân-ı ilâhî olan insân-ı kâmillerin fikri pek uzaktır; zîrâ o tarîkat çocuğunun hayâli ve idrâki nerede, insân-ı kâmilin zevkan ve hâlen idrâk buyurduğu o doğru ma'nâlar nerede!
1288. Çocukların fikri ya dâye, ya süt, ya kuru üzüm ve ceviz, yahud ağlama ve feryaddır.
Çocuklar, kendi dâyeleri ve süt ve kuru üzüm ve ceviz gibi şeyler ile eğlenip müteselli oldukları gibi, tarîkat çocukları da birtakım rü'yâlar ve zikrullah esnâsında kendilerine görünen nûrlar ve renkler ile veyâhud "cezbe" ta'bîr ettikleri feryâdlar ve na'ralar ile mütesellî olup terakkî ettik diye sevinirler.
1289. O mukallid, alîl olan çocuk gibidir. Her ne kadar ince bahis ve delîl tutar ise de.
"Mukallid"den murâd, ulûm-i zâhiriyye erbâbıdır ki, onlar kendi nazarlarını ve fikirlerini, kendi emsâllerine taklîd ile elde ederler. Bu husûsta delâil-i mantıkıyyeye istinad ederler ve müddeâlarına delîl ikāmesi için ince bahislere girişirler ve bahisleri inceledikçe kuvve-i vâhimeleri faâliyete gelip, mes'eleleri içinden çıkılmaz vâdîye sürüklerler, ne kendileri ve ne de dinleyenler şübheden kurtulamazlar; binâenaleyh onlar hak ve hakîkat yolunda alîl olan bir çocuk gibi sendeleyerek yürürler.
1290. Delilde ve şikâlde o taammuk, onu basîretten uzak eder.
"Şikâl", burada mekr ve hîle demektir; ve "işkâl" kelimesinin muhaffefi olması da câizdir, "müşkil kılmak ve örtmek" demek olur. "Güsâl", ayırmak ve uzağa atmak demektir. Ya'ni, o mukallidin delîlde ve isbât-ı müddeâ için teşebbüs ettiği hîlede taammuku ve bahsi külfet ile derinleştirmesi kendisini hakîkat-i mes'eleyi basar-ı basîret ile görmekten ayırır ve uzağa atar. Ba'zı nüshalarda "şikâl" yerine "şekîl" vâki' olmuştur ki, "şikâl" kelimesinin imâle olunmuşudur; ve yukarıdaki ma'nâyı mutazammındır; "güsâl" yerine de mutâbakat-ı kafiye için "güsîl" vâki' olmuştur. Bu da "uzak ve ayrı" ma'nâsınadır.
1291. Bir mâye ki o, onun sırrının sürmesidir; götürdü ve işkâl söylemekte işi bağladı.
"Mâye"den murâd, akıl ve idrâktir. Ya'ni, o mukallidin böyle ince ve müşkil bahse ve delîller îrâdına meşgül olması, kendi basîret gözünün sürmesi olan akıl ve idrâki izâle etti ve yerine bu gözün perdesi olan kuvve-i vâhímesini faâliyete getirdi ve maksûd olan işin ve doğru neticesinin önüne sed çekti.
1292. Ey mukallid, Buhâra'dan geri dön! Zillete git, tâ ki sen arslan adam olasın!
Buhârâ, Asya'da Türkistan'da vâki' meşhûr bir şehrin ismidir. Hz. Pîr zamânında Buhârâ medreseleri, ulûm-i zâhiriyyenin makarr-ı tahsîli idi; ve bu ulûmun tahsîli için birçok şehirlerden oraya talebe giderdi. Bu ulûm-i zâhiriyye erbâbı mukallidîn zümresinden olduğundan cenâb-ı Pîr efendimiz, ey mukallid Buhârâ'dan geri dön ve ulûm-i zâhiriyye ile ömrünü ifnâ etmekten vazgeç ki, bu ulûm-i zâhiriyye senin nefsinin sermâye-i kibir ve gurûrudur. Oradan dön, zillet ve horluk tarafına git ve fakr-ı ma'nevîyi ihtiyar et ki, nefsin kibir ve gurûru kırılmak sûretiyle, âlem-i ma'nâda bir arslan adam olasın!
1293. Nihayet bâtında başka Buhârâ göresin! Saf yırtıcılar onun meclisinde lâ-yefkahundur.
Ya'ni, horluk ve zillet tarafına gitmekle âkıbet, kendi bâtınında ve kalbinde başka Buhârâ, ya'ni ilm-i ledün şehrini görürsün ki, bahs-i cidâlde ve münâzarada saf yırtıcı olan ulemâ-yı zâhir, bu ilm-i ledün meclisinde lâ-yefkahûndurlar, ya'ni o mecliste söylenen sözlere karşı bahis ve münâzara etmek şöyle dursun, anlamazlar bile!
1294. Vâkıa peyk yeryüzünde pek çabuk koşucudur; deryâya gittiği vakit, damarı kopmuş kimsedir.
"Peyk", mektûb getirip götüren piyâde, müvezzi', hizmetkâr demektir. Burada Kur'ân-ı Kerîm'in ve ahâdîs-i şerîfenin zâhirî ma'nâlarını halka tebliğ eden ulemâ-yı zâhiredir. "Derya"dan murâd, ilm-i hakîkattir. Ya'ni, ulemâ-yı zâhir Kur'ân'ın ve hadîsin ma'nâ-yı zâhirini beyân husûsunda çeviktirler ve bu husûsta ince ince ma'nâlar beyân ederler. Fakat ulûm-i bâtıniyyeye ve ledünniyyeye gelince, orada damarı kopmuş bir kimse gibi bir adım atamazlar ve bir söz söyleyemezler.
1295. O karada "Hamelnâhüm" olur; ve ancak o kimse ki denizde mahmûldür, kimse odur.
Bu beyt-i şerîfte Benî-İsrail sûresinde olan ولقد كرمنا بني آدم وحملناهم في البر والبحر (İsrâ, 17/70) ya'ni, "Biz muhakkak benî-âdemi mükerrem kıldık ve onları ka- rada ve denizde bindirdik" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. "Kes", kimse ve adam ma'nâsına olup burada "makbûl ve mu'teber olan insan" demektir. Mukabili "nâ-kes"dir ki, "denî olan adam" ma'nâsınadır. Bu âyet-i kerîme II. cildin 3762 ve 3763 numaralı beyitlerinde geçti. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfte "kara" ile âlim-i zâhire, ve "deniz" ile âlim-i bâtına işâret buyururlar. Ya'ni, o peyk olan âlim-i zâhirî, bu mertebe-i şehadetin ve âlem-i zâhirin mahmülü olur; halbuki makbûl ve mu'teber olan adam, ancak âlem-i bâtının mahmûlü olup onu başında taşıdığı kimsedir. Zîrâ âlim-i zâhirî sûretle mukayyeddir ve âlim-i bâtınî ise sûret kaydından kurtulmuştur.
1296. Şahın çok atâsı vardır; ey vehme ve bir tasvîre merhûn olmuş olan koş!
Ey mevhûm olan vücuduna ve bir sûret-i fânîye merhûn ve mahbûs olmuş olan âlim-i zâhirî ve mürîd-i mukallid, şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın ism-i Zâhir'inin mazharı olan bu âlem-i sûretteki atâ ve ihsânından başka, âlem-i ma'nâda çok ihsânları vardır; binâenaleyh âlem-i sûretten âlem-i ma'nâya koş!
1297. O sâde olan mürîd dahi taklîd cihetinden, o azîze muvafık bir girye etti.
Kıssada beyân olunan o sâde-dil ve sûrette mahbûs olan mürîd dahi, şeyhinin ağlamasına taklîd etmiş olmak için o azîze ve şeyhine muvâfakat ile ağladı.
1298. O sağır adam gibi mukallidce ağladı ve mûcibden bîhaber idi.
O sâde-dil mürid, sağır bir adam nasıl ağlayanlara taklîden ağlarsa, şeyhine taklîden ağladı, halbuki şeyhinin niçin ağladığına vakıf değil idi.
1299. Vaktaki birçok ağladı, hizmet etti ve gitti; onun arkasından has olan mürîd acele geldi.
"Teft", burada "acele" ma'nâsınadır. Ya'ni, o sâde-dil mürîd vaktāki birçok ağladı ve şeyhin hizmetinde bulundu ve sonra da huzûrundan çıktı. Onun arkasından, şeyhin ahvâline daha ziyâde vâkıf olan bir mürîd-i hâss dahi acele dışarı çıktı.
1300. Dedi: "Ey nazar cihetinden şeyhin giryesinin vifakı üzerine, habersiz olan bulut gibi ağlayan!"
O mürîd-i hâs dedi: "Ey görünüşte şeyhinin ağlamasına muvâfakat ederek bulutların kendilerinden habersiz olarak yağmur yağdırdıkları gibi ağlayan arkadaş!"
1301. "Sakın ha, sakın ha, sakın ha, ey vefâ edici mürîd, her ne kadar taklîdde müstefid isen de!"
"Allah" ta'bîrleri, and vermek ma'nâsına olduğu gibi, tahzîr ma'nâsına da müsta'meldir. Tekerrürü te'kîd içindir. Burada her ikisi de câizdir. Ya'ni, "Ey pîrine karşı olan ahdine vefâkâr olan mürîd, Allah hakkıçün veyâhud sakın ha, her ne kadar şeyhe olan taklîdinde ma'nen fâide görür isen de;"
1302. "Nihayet demeyesin ki, gördüm o şah ağladı; ben de onun gibi ağladım, zîrâ o münkirliktir."
Ya'ni, "Senin zâhiren şeyhe olan taklîdine bir şey demem. Fakat bâtınen ve fikren gördüm ki, şâh-ı hakikat olan şeyhim ağladı; benim ağlamam da onun ağlaması gibi oldu, eğer bu fikirde bulunursan, şeyhin hâl-i âlîsini inkâr etmiş olursun ve onu kendi hâlinin mertebesine tenzîl etmiş bulunursun. "Münkir", "inkâr"dan ism-i fâil olduğu gibi ism-i mef'ûl olmak dahi câizdir. O hâlde ma'nâ: "Zîrâ o senin fikrin mezmûm olan bir ma'nâyı irtikâb etmektir." demek olur. Ba'zı nüshalarda "münkirîst" yerine "mî-girîst" vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ "Ben onun ağladığı gibi ağladım" demek olur.
1303. Taklîd ve zan üzerine pür-cehl olan ağlama, o emîn kılınmışın ağlaması gibi değildir.
Mürîdin taklîd ve zan üzerine mechûl bir sebeb tahtında vâki' olan ağla- ması, Hak Teâlâ hazretlerinin gam ü şâdîden emîn kıldığı insân-ı kâmilin ağ- laması gibi değildir.
1304. Sen ağlamayı ağlama üzerine kıyas yapma! Bu ağlamadan ona uzun yol vardır.
Sen insân-ı kâmilin ağlamasını, nefis sâhiblerinin ağlamasına kıyâs etme! Zâhirde her ikisi de birbirine benzer ise de, bu nâkısın ağlamasından kâmilin ağlamasına, uzun yol ve mesâfe vardır.
1305. O otuz senelik cihaddan sonradır; akıl aslâ oraya düşemez.
O insân-ı kâmilin ağlaması otuz sene nefsiyle vâki' olan mücâhedesin- den sonraki ağlamadır. Akıl, o ağlamanın nasıl bir ağlama olduğunu idrâk edemez. Zîrâ o zevk meselesidir; aklın zevk ve hâl bahsinde hiçbir yeri yoktur.
1306. Ondan akıl tarafına yüz merhale vardır; aklı o kāfileden vâkıf bilme!
Ya'ni, insân-ı kâmilin ağlamasının sebebinden akıl tarafına birçok merha- le vardır. Bu merhaleleri kat'etmemiş olan aklın o insân-ı kâmil kāfilesinden aslâ haberi yoktur. Akıl ancak onların sûret-i zâhirelerini görür, ahvâl-i bâtı- nelerine hiç vukūfu yoktur.
1307. Onun giryesi ne gamdan ne de ferahtandır. Aynü'l-mülahın giryesini rûh bilir.
"Mülah", güzel, latîf kelâm ma'nâsına olan "mülha"nın cem'idir. "Ayn" göz ve çeşme demektir. "Girye-i aynü'l-mülah" terkîb-i izâfidir. "Latif ve gü- zel kelâm çeşmesinin ağlaması" demek olur. Ya'ni, insân-ı kâmilin ağlaması ne gamdandır, ne de ferahtandır. Latîf ve güzel kelâm çeşmesi ve menba'ı olan insân-ı kâmilin ağlamasını akıl değil, ancak rûh bilir. Nefahâtü'l-Üns'te münderictir ki: "Ebü'l-Hasen Harakanî ile Ebû Abdullah Dâsitânî, Şeyh Ebü'l- Abbâs Kassâb Âmilî (kaddesellâhü esrârahum) hazretlerinin huzûruna geldi- ler ve dediler ki: "Ey şeyh bizim aramızda bir söz geçti, birimiz dedi ki: "Ki- şiye ezel ve ebed gamı kâfidir." Ve birimiz de der ki: "Kişiye ezel ve ebed me- serreti ve ferahı kâfidir." Siz ne buyurursunuz? Ebü'l-Abbâs hazretleri elini yüzüne sürüp dedi ki: "Elhamdü lillâh kasab oğlunun menzili ne gamdır ne de şâdîdir. ليس عند ربكم صباح و لا مساء Ya'ni, "Rabbinizin indinde ne sabah, ne de akşam vardır." Gam ve şâdî senin sıfatındır ve senin sıfatın olan her şey hâdistir ve hâdisin kadîme yolu yoktur." Bu menkıbeden dahi sâbit olur ki, fenâ-fillâh makāmına gelmemiş ve zevk-i isneyniyyet içinde bulunmuş olan kimsenin insân-ı kâmilin hâlini ve zevkini idrâk etmesi mümkin değildir.
1308. Onun ağlaması ve gülmesi o taraftandır; o şey ki aklın vehmi olur ondan berîdir.
İnsân-ı kâmilin ağlaması ve gülmesi vücûd-i hakîkî-yi Hak tarafındandır. Zîrâ onun vücûd-i abdânîsi vücûd-i hakîkîde mahv olmuştur. Onun hâli ak- lın vehmi olan şeyden berîdir, ya'ni onu akıl kendi vehmi ile idrak edemez. Ba'zı nüshalarda "vehm" ile "akl" arasında vâv-ı âtıfa vardır. Bu sûrette ma'nâ: İnsân-ı kâmilin hâli akıl ve vehm ile idrâk olunmaktan berîdir demek olur. Hazret-i Şeyh-i Ekber Fass-ı Eyyûbî'de buyurur ki: كما جاع بعض العارفين فبكى فقال له فى ذالك من لا ذوق له في هذا الفن معاتبا له فقال العارف انما جو عنى لا بكى يقول انما ابتلاني بالضر لأسأله في رفعه عنى و ذلك لا يقدح في كوني صابراً Ya'ni "Ni- tekim âriflerden ba'zısı acıktı, ağladı. Bu fenden zevkı olmayan bir kimse ona muâtib olarak bunun hakkında söyledi. Onu müteâkıben ârif dedi ki: "Ancak beni ağlamam için acıktırdı; gûyâ der ki, benden onun ref'i hakkın- da, ondan suâl etmem için beni zarara mübtelâ eyledi ve bu benim sâbir ol- mama kadh vermez." Görülüyor ki, ârif-i kâmilin ağlaması ve gülmesi Hak tarafındandır. Ortada kendinin kendiliği yoktur. Hak Teâlâ onlardan esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyesinin ahkâmının zuhûrunu onların iradesi karışmaksızın, mu- râd eder.
1309. Onun gözünün suyu, onun gözü gibi olur; görmemiş olan göz ne vakit göz olur!
Ya'ni, vücûd-i abdânîsi, vücûd-i Hakkānî olan insân-ı kâmilin gözünün suyu, onun gözü hükmündedir. Çünki bu mertebe makām-ı ittihâddır ve makām-ı ittihâdda ikilik fânî olur, artık onun görüşü Hak'ladır. Binâenaleyh bu makamda göz ile göz suyu müttehiddir. Fakat ikilik hicabı içinde olup, cemâl-i Hakk'ı görmüş olan göz, bakar körün gözü mesâbesindedir; ve o göz her ne kadar zâhiren göz ise de hakîkatte göz değildir.
1310. O şeyi ki o görür, ne aklın kıyâsı cihetinden ve ne havâssın yolundan temâs edilemez.
İnsân-ı kâmilin gördüğü nûr-i cemâle ne aklın kıyâsı yetişebilir ne de havâss-i zâhire yolundan temâs olunabilir.
1311. Nûr uzaktan geldiği vakit, gece kaçar; binâenaleyh gecenin karanlığı nûrun cemâlini ne bilir!
Nûr ile zulmet birbirinin zıddıdır. İki zıd bir yerde cem'olmaz kāidesince, nûr uzaktan gelince, gecenin karanlığı zâil olur. Binâenaleyh karanlık nûrun hâlini ta'rîf edemez. Bunun gibi vücûd-i hakîkî-i Hakk'ın nûru geldiği vakit, vücûd-i izâfînin zulmeti kaçar. Binâenaleyh vücûd-i izâfî vücûd-i hakîkînin nûrunu idrak edemez.
1312. Sivrisinek kuvvetli rüzgârdan kaçar; binâenaleyh sivrisinek rüzgârların zevkını ne bilir!
"Dehâ", zeyreklik, cevdet-i fikr (Müntehabü'l-Lügat). "Dâl"in zammıyla ["dühâ"] şecî' ve kavî ma'nâsına da gelir. Burada şecî' ve kavî ma'nâsı münâsibdir. Ya'ni, şecâatli ve kuvvetli rüzgârdan sivrisinek kaçar. Binâenaleyh rüzgâr ile bir yerde cem'olmak kudretini hâiz olmayan sivrisinek rüzgârın zevkini ne bilir! "Sivri-sinek"ten murâd, vücûd-i izâfî-i abddir; ve "şiddetli rüzgâr"dan murâd, tecellî-i zâtîdir. Bu sivrisinek ve rüzgâr misâli, III. cildin 4632 numaralı beyt-i şerîfinden i'tibâren mezkûrdur; ve bu husûstaki îzâhât o cildin 4644 numarasına müsâdif olan: ["Dergâh-ı Hudâ'yı isteyici de böyledir; vaktâki Hudâ gelir, arayıcı "lâ" olur."] beytinde de geçti.
1313. Kadîm geldiği vakit hades abes olur; binâenaleyh bir kadîmi hades nerede bilir!
Ya'ni, kadîm olan vücûd-i hakîkî-i Hak istîlâ ettiği vakit, abdin hâdis olan vücûd-i izâfîsi abes olur. Nitekim âyet-i kerîmede جَاءَ الْحَق وَزَهَقَ الْبَاطِلُ (İsrâ, 17/81) ya'ni "Hak geldi bâtıl gitti." buyrulur. Binâenaleyh kadîmin zıddı olan hâdis [kâdîm ile] bir yerde ictimâ' edemeyince, hâdis olan vücûd-i abd, kadîmi nasıl bilir! "Hades", burada, "yeniden peydâ olmuş olan şey" ma'nâsınadır. Nitekim Cüneyd-i Bağdâdî (kuddise sirruhû) الْقَدِيمُ إِذَا ظَهَرَ لِلْحَادِثِ اضْمَحَلَّ أَثَرُهُ ya'ni "Kadîm hâdise zâhir olduğu vakit, onun eseri muzmahil olur" buyurmuştur ki, vücûd-i izâfî-i abdin âsârı ve sıfatı mahv olup yerine sıfât-ı Hak kāim olur demektir.
1314. Hades üzerine kadem vurduğu vakit onu hayran eder, vaktâki onu yok etti, onu hem-renk eder.
Vücûd-i kadîm, vücûd-i hâdis üzerine kadem vurduğu ve onu istîlâ ettiği vakit, o hâdisi hayrân eder ve onun vücûd-i mevhûm-i izâfîsini yok eder; ve onu yok ettiği vakit dahi kendi rengine ve sıfatına boyar. Ateşin demiri istîlâ edip ondan demirlik sıfatını nez' etmesi gibi; ve bu istîlâ içinde demirin, "Ben ateşim!" demesi câiz olduğu gibi, abdin dahi "Ben Hakkım!" demesi câiz olur. Nitekim Hz. Hallâc-ı Mansûr "Ene'l-Hak" buyurdu.
1315. Eğer sen ister isen yüz nazîr bulursun, lâkin ey fakîr ben ihtiyaç tutmam.
Ya'ni, ey derviş, iki zıddın bir yerde ictimâ' edemeyeceğine dâir eğer sen istersen birçok nazîr ve misâl bulursun. Fakat misâlleri uzatmağa hâcet görmem, söylediğim misâller kâfidir.
1316. Bu "Elif Lâm Mîm" ve "Hâ Mîm", bu harfler vukûfta Mûsa'nın asâsı gibi geldi.
"Vukûf", bilmek ve ıttıla' hâsıl etmek ve durmak ma'nâlarınadır. Burada "bilmek" ma'nâsı münasib olur. Ya'ni, bu ve âtîdeki beyitler suâl-i mukadderin cevabıdır. Ya'ni, insân-ı kâmil, sûrette sâir insanlar gibidir; onlar da yerler ve içerler. Binâenaleyh sâir insanlardan farkı nedir? Cenâb-ı Pîr efendimiz bu farkı beyânen buyururlar ki: Kur'ân-ı Kerim'deki (الم) (حم) harfleriyle her kâtibin yazı yazarken kullandığı harfler, zâhirde şeklen birbirlerine benzerler, fakat bunların farkını bilmek istersen Hazret-i Mûsâ'nın elindeki asâ ile başkalarının elindeki asâ arasındaki farka bak! Hattâ Kur'ân-ı Kerîm'de sûre başlarındaki hurûf-i mukattaât şeklen birbirine müşâbih olduğu hâlde her birinde mündemiç olan esrâr başka başkadır. Bunun gibi her bir insân-ı kâmilin bir ism-i galibi olup onların ahkâmı ve âsân ve esrârı başka başka olduğundan, bunlar arasında bile farklar vardır. Hurûf-i mukattaât-ı kur'âniyyeye ulemâ-i kirâmın her birisi kendi zevki ve ilmi dâiresinde birtakım ma'nâlar vermişlerdir. Fakat onların hakîkatini elfâz ve ibârât ile beyân etmek mümkün değildir. Keşf-i ilâhî ile zevkan ve vicdânen ma'lûm olur.
1317. Hâriçten harfler bu harfe benzer, fakat bunun sıfatlarında zebûn olurlar.
Ya'ni, hâriçten ve zâhir cihetinden bakılırsa, onların hâricinde kalan diğer harfler dahi bu hurûf-ı mukattaât-ı kur'âniyyeye benzerler. Fakat o hâriçteki harfler bu mukattaât-ı kur'âniyyenin sıfatlarında ve sırlarında zebûn ve mağlûbdurlar. Zîrâ ilm-i hurûf erbâbınca ma'lûm olan bunların birtakım hâssaları ve esrârı vardır ki, o hâssa sâir harflerde bulunmaz.
1318. Her kim ki, o tecrübe cihetinden bir asâ tutar, vakt-i beyânda ne vakit o asâ gibi olur?
Ya'ni, Mûsa (a.s.)ın elindeki değnek, başkalarının elindeki değneğe sûrette müsâvîdir, fakat sîrette ve sırda müsâvî değildir. Onun sırrında ejderhâ olmak ma'nâsı mündemiştir. Binâenaleyh her kimin elinde bir değnek varsa tecrübe etsin, öyle bir hârikayı beyân ve ızhâr vaktinde bakalım Mûsâ (a.s.)ın asâsına benzer mi?
1319. Bu nefes Îsâ'ya mensubdur, ferahtan yahud bir gamdan gelen her hevâ ve nefes değildir.
Şeyhin bu nefesi Îsâ (a.s.)ın nefesi cinsindendir, ölmüş rûhları diriltir. Meserret veyâhud gam sebebiyle ciğerden dışarıya salıverilmiş her hava ve nefes cinsinden değildir. Böyle havalar ve nefesleri ashâb-ı nefs olan ehl-i gaflette ara!
1320. Ey baba, bu "Elif Lâm Mîm” ve “Hà Mîm" beşerin Hazret-i Mevlâ'sından gelmiştir.
Ey sâha-i tabîatta çok yaşayıp ihtiyarlamış ve baba olmuş olan kimse, bu hurûf-ı mukattaât-ı kur'âniyye sâha-i tabîatta tekevvün edip deryâ-yı hakîkatin köpükleri mesâbesinde olan bizim kullandığımız harfler gibi değildir. Onlar o deryâ-yı hakîkatin ka'rından ve beşerin Hz. Mevlâ'sından gelmiş olan cevherlerdir ki, her birinde türlü türlü hâssa-i acîbe vardır.
1321. Her bir elif lâm buna ne benzer, eğer sen can tutarsan, onu bu göz ile görme!
Bizim telaffuz ettiğimiz her bir elif lâm, bu hurûf-1 mukattaât-ı kur'âniyyeye benzer mi? Eğer senin üzerinde rûh-i insânînin hüküm ve te'sîri mevcûd ise, o hurûfu, bu rûh-ı hayvânî gözü ile görme! Onlara bu zâhirî göz ile bakarsan, bu "Elif Lâm" ile sâir elif lâmlar arasında bir fark göremezsin.
1322. Ey hümâm, gerçi onun terkibi harflerdir, avâmın terkibine de benzer.
"Hümâm", himmeti azîm olan kimse ma'nâsınadır. Ey idrâk-i hakäyık ve esrâr emrinde himmeti azîm olan kimse! Gerçi hurûf-i mukattaât-ı kur'âniyyenin terkîbi, bizim kullandığımız harflerdir ve bu i'tibâr ile avâm-ı beşerin bu harfler ile yaptıkları terkîbe de benzer. Fakat onların hâmil oldukları esrâr Mûsâ (a.s.)ın asâsının hâmil olduğu sır gibidir.
1323. Muhammed'in terkibi et ve deridir; gerçi terkîbde her bir cisim onun cinsidir.
Hâtem-i enbiyâ Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz hazretlerinin cism-i şerîfinin terkîbi dahi et ve deridir. Bu terkîb-i zâhirîye göre, efrâd-ı beşerden her birinin cismi dahi, Server-i âlem Efendimizin cisminin cinsindendir.
1324. Et tutar, deri ve kemik tutar; hiç bu terkîbe nazîr olur mu?
"Hemân", burada “şebîh ve nazîr" ma'nâsınadır. Ya'ni, sâir insanların cismi dahi eti ve derisi ve kemiği vardır. Bunlar hiç Server-i âlem Efendimizin cism-i şerîfinin terkîbine nazîr ve şebîh olur mu? Beyt: محمد بشر لا كالبشر بل هو كالياقوت بين الحجر "Muhammed (s.a.v.) beşerdir, fakat sâir beşerler gibi değildir; belki o hazret, taşlar arasında yâkutun farkı gibi farklıdır."
1325. Zîrâ o terkibde mu'cizât geldi ki, bütün terkîbler mat oldular.
Zîrâ Resûl-i Ekrem hazretlerinin cism-i şerîfinin terkîbinde, sâir cisimleri âciz bırakan hârikalar zâhir oldu ki, bu mu'cizât ve havârık karşısında o cisimler mat ve mağlûb oldular. Diğer enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın ve onların vârisleri olan kümmelîn-i evliyânın ecsâm-i şerîfeleri de böyledir.
1326. Kitabın "Hâ Mîm"inin terkibi de böyle çok yukarı ve başkaları aşağıdır.
Kitâbullah'taki hurûf-i mukattaâtın ve "Hâ Mîm" ve "Elif Lâm Mîm" gibi terkîblerin sıfât-ı mahfiyyeleri ve onlarda mündemiç olan esrâr ve maânî böyle çok yukarı ve âlîdir; ve bizim terkîb ettiğimiz kelimelerin harfleri ise âlem-i tabîatta mütekevvin olduğundan, onlar da aşağıdadır ve esfel-i sâfilîn mertebesindedir.
Ma'lûm olsun ki, kelâmullahın ve hurûf-i mukattaât-ı kur'âniyyenin havâssı ve te'sîrâtı vardır; ve bu te'sîrât suver-i eşya üzerinde mahsüs olarak zâhir olur. Meselâ hastalara okunup üflenirse şifâ bulur. Fakat bu te'sîr herkesin nefesinden zâhir olmaz. O havâss ve te'sîrât, sâlih nefese mukārin olursa zâhir olur, aksi hâlde mahfî kalır. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâyı Fîhi Mâ Fîh'inin 34. faslında şöyle beyân buyururlar: "Bu rekāyık lisânına ve idrâkine geldiği vakit, rekāyık olarak kalmaz, belki sana ittisâli ile fâsid olur. Nasıl ki, ârifin femine ve idrâkine vâki' olan her fâsid ve sâlih alâhâlihî kalmaz; belki başka bir şey olur. İnâyât ve kerâmâta bürünür ve örtünür. Asâyı görmüyor musun? Mûsa (a.s.)ın elinde nasıl örtündü! Asâ hey'etinde olduğu üzere kalmadı. Resûl (aleyhisselâm)ın yedinde sütûn-ı hannâne ve kamış; ve Îsâ (a.s.)ın feminde duâ ve Dâvûd (a.s.)ın elinde demir ve dağın onun ile hâli, hey'etleri üzere kalmadı; belki olduğu hâlden başka bir şey oldu. İşte bunun gibi rekāyık ve daavât bir zulmânî ve cismânîde vâki' olduğu vakit, bulunduğu hâl üzere kalmazlar."
1327. Zîrâ ki, bu terkibden âcizlik içinde sûrun nefhı gibi, dirilik gelir.
Ya'ni, Kur'ân'daki harflerin terkîbinden, ahkâm-ı tabîat içinde âciz kalıp çırpınan ve rûh-i insânîleri ölü hükmünde kalan kimselere, İsrafil (a.s.)ın sûrûrunun nefhı gibi dirilik gelir ve rûh-i insânîleri zevk duyar.
1328. "Hâ Mîm" asâ gibi ejderha olur, Hudâ'nın atâsından denizi yarar.
Hurûf-i mukattaât-ı kur'âniyyeden olan "Hâ Mîm" (حم) bâtınında mündemiç olan ma'nâyı ve sırrı ızhâr edip Mûsâ (a.s.)ın asâsı gibi ejderha olur. Cenâb-ı Hakk'ın atâsından denizi yarar. Velhâsıl âlem-i tabîatta türlü türlü hârikalar ızhâr eder.
1329. Onun zâhiri zâhirlere benzer; ve fakat ekmeğin kursu, ayın kursundan çok uzaktır.
O hurûf-i kur'âniyyenin şekl-i zâhirîsi elifbâ kitablarında münakkaş olan harflerin eşkâl-i zâhiriyyelerine benzer; ve fakat bundan ma'nâlarının bir olması lâzım gelmez. Nitekim ekmeğin cismi de yuvarlaktır, ayın cismi de yuvarlaktır. Fakat bu iki yuvarlak cisimlerin ma'nâları birbirinden çok uzaktır.
1330. Onun ağlaması, onun gülmesi, onun nutku ondan değildir, Hu'nun mahz-ı sun'udur.
Bunun gibi enbiyâ ve evliyâ hazârâtının ecsâm-ı zâhiriyyeleri, sâir efrâd-ı beşerin ecsâm-ı zâhiriyyelerine benzer. Fakat peygamberin ve bir velînin ağlaması ve gülmesi ve söylemesi, kendinin bu cism-i zâhirîsinden ve nefesinden münbais değildir; belki hüviyet-i ilâhiyyenin, aslâ beşeriyet bulaşığı karışmamış olan bir sun'-ı hâlisidir. Ya'ni onlardan zâhir olan hâl, doğrudan doğruya ve âlem-i kesâfetin tavassutu olmaksızın Hak'tan sudûr eder. Nitekim âyet-i kerîmede وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى (Necm, 53/3-4) ya'ni "Peygamber hevâ-yı nefsânîsinden söylemez, onun söylediği ancak kendisine Hak tarafından vahy olunan bir vahiydir" buyrulur.
1331. Vaktâki ahmaklar zahirleri tuttular ve o dekāik onlardan çok gizli kaldı.
Vaktâki âlem-i tabîat ve kesâfetin ahkâmında müstağrak olup onun fevkınde başka âlem olmadığına hükm eden ahmaklar, Kur'ân'ın hurûf-i zâhiriyyesine ve enbiyâ ve evliyânın ecsâm-i zâhiriyyelerine nazar edip ona sarıldılar, onların bu zevâhirde istiğrâkları sebebiyle, bu zikr olunan dekāyık ve incelikler onların nazarlarında pek gizli kaldı; ve bu sebeble inkâr vâdîsine saptılar ve dalâlete düştüler.
1332. Şübhesiz garazdan mahcûb oldular. Zîra dakika mu'terazda fevt oldu.
"Mu'teraz", masdar mîmî olup "i'râz ve inkâr" ma'nâsınadır. Ya'ni, şübhesiz ahmaklar hurûf-i kur'âniyyedeki ve ecsâm-ı enbiyâ ve evliyâdaki arazdan hicâba düştüler. Zîrâ inkâr ve i'râz içinde inceliğin idrâki fevt oldu.