O âşıkın hikâyesidir ki, kendi ma'şûkuna kendisinin hizmetlerini ve vefâlarını ve uzun gecelerde yattığı yerlerden yanlarının tebâudunu ve bî-nevâlığını ve uzun günlerde ciğeri susamışlığını sayardı ve derdi ki: "Ben bundan başkasını bilmiyorum. Eğer başka hizmet varsa beni irşâd et ki her ne buyurur isen münkādım. Eğer Halil (a.s.) gibi ateşe gitmek ve eğer Yûnus (a.s.) gibi denizde timsahın ağzına düşmek ve eğer Circis (a.s.) gibi yetmiş kere ölmek ve eğer Şuayb (a.s.) gibi ağlamaktan a'mâ olmak olsa bile. Ve enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın vefâsına ve can oyunculuğuna ise sayı yoktur; ve ma'şûkun ona cevabı
29. bölüm / 40 · 2328 kelime · ~12 dk okuma
1242. O bir âşık kendi yârinin huzûrunda, kendinin hizmetinden ve işinden saydı.
Bu şerh-i şerîfte "ma'şûk"tan murâd, Hak'tır ve "âşık"tan murâd, âbid ve zâhid olan tarîk-ı Hak sâlikidir. Şerh-i şerîfin metninde mezkûr olan تتجافى جنوبهم عن المضاجع يدعون ربهم خوفا وطمعاً (Secde, 32/16) ibâresi sûre-i Secde'de vâ-ki' olan âyet-i kerîmedir ki ma'nâ-yı şerîfi: "Vücûdlarını yataklarından ayırıp Rablerinin azabından korkarak ve rahmetini tama' ederek duâ ederler" demek olur ki, âbid ve zâhid olan ehl-i sülükün hâli budur. Onlar gece sıcak ya- taklarından kalkıp kış günleri soğuk sular ile abdestlerini alıp ve teheccüd namazlarını kılıp azâb-ı ilâhîden halâslarını ve rahmete ve râhata nâiliyetlerini Hak'tan niyâz ederler. Halbuki azâb korkusu ve râhata nâiliyet tama'ı, nefse olan muhabbetten neş'et eder ve İbrâhim Halîl ve Yûnus ve Circîs ve Şuayb (aleyhimü's-selâm)ın kıssaları tefsîrlerde münderic olduğundan burada zikri uzun olur.
1243. Dedi ki: "Senin için böyle ve öyle yaptım. Bu cenkte oklar ve mızraklar yedim."
Bu beyt-i şerîfte sâlik-i âbidin mücâhedât ve riyâzâtını dergâh-ı izzete sayıp döktüğüne işaret buyrulur.
1244. "Mal gitti ve kuvvet gitti ve nam gitti; senin aşkından benim üzerime birçok muradsızlıklar vâki oldu."
Ya'ni, "Ey ma'şukum وأنفقوا في سبيل الله (Bakara, 2/195) ya'ni "Allah yolunda malınızı infâk ediniz" buyurdun; malımı dağıttım, elimde bir şey kalmadı. Terbiye-i nefsim için riyâzet yapıp az yedim, az uyudum, kuvvetim gitti. Kibir ve azameti nefsimden def' için enzâr-ı halkta kendimi zelîl ettim ve nâm ve şerefim gitti. Velhâsıl senin aşkından dolayı bana birçok dünyevî murâdsızlıklar vâki' oldu."
1245. "Hiçbir sabah beni uyumuş veyahud gülücü bulmadı. Hiçbir akşam beni ser ü sâmânlı bulmadı."
"Ser", burada "kuvvet" ve "sâmân", sükûn ve ârâm ve "bâ-ser ü sâmân", kuvvetli ve rahatlı demek olur.
1246. O şey ki o, acıdan ve derdden içmiş idi, o onu tafsiîl ile bir bir saydı.
Ya'ni, âşık hayatında çektiği acıları ve meşakkatleri, tafsîlâtıyle beraber ma'şûkuna bir bir saydı döktü. "Dürd", tortu demektir ki, burada zahmet ve meşakkatten kinâyedir.
1247. Bir minnet için değil, belki muhabbetin sıdkı üzerine yüz şuhûd gösterdi.
Ya'ni, âşıkın bunları sayıp dökmesi, ma'şûkunun kendisine minnetdâr kalması için değil idi; belki ma'şûkuna karşı olan muhabbetinin doğruluğunu isbât etmek üzere birçok şâhidler göstermiş olmak için idi.
1248. Akıllere bir işaret kâfi olur; âşıkların ondan dolayı susamışlığı ne vakit gider?
Ya'ni, ben söylediğim bu sözleri akıl mertebesinden söylüyorum; ve akıl mertebesinde âkıllere isbât-ı müddeâ için bir söz ve bir delîl kifayet eder. Aşk mertebesinde ise, söz ile susuzluk gitmez ve söz âşıkları kandırmaz. Bu beyt âşıkın lisânından olduğuna göre böyledir. Hazret-i Pîrin lisânından olduğuna göre âşıkın ve âkılin hâlini tasvîrdir. Ya'ni, âkıller sözlerini uzatmazlar âşıklar ise çok söylerler. Binâenaleyh bizim âşık dahi ma'şûka hitâben sözünü uzattı durdu demek olur.
1249. Usanmaksızın söylemeyi tekrar eder; balık saf su için ne vakit bir işâretten kanâat eder?
(از زلال) deki (از) ta'lil ma'nasınadır. Ya'ni, âşık bıkmaksızın sözünü uzatır ve tekrar eder durur, aşktan bir işârete kanâat etmez. Nitekim balık sâf su için bir işârete ya'ni az bir mikdâra kanâat etmez.
1250. "Bir söz söylemedim!" diye şikâyet içinde. O eski derdden yüz söz söyledi.
Bu bizim âşık dahi ma'şûkuna karşı birçok sözler söylediği hâlde, "Hâlimden bir söz söylemiş olmadım!" diyerek kendinin eskiden beri devâm eden firâkından ve ayrılığından birçok sözler söyledi.
1251. Onun bir ateşi var idi, bilmez ki nedir; fakat şem' gibi onun harâretin- den ağladı.
Âşıkın bâtınında bir ateş var idi, fakat bu ateşin menşeini ve mâhiyetini bilmezdi ki nedir. Bu bilgisizliği ile beraber, bir mumun harâretten eriyerek damlalar döktüğü gibi gözlerinden yaş dökerek ağlardı.
1252. Ma'şûk dedi, "Bunun hepsini yaptın; ve fakat kulağını geniş aç ve iyi anla!"
1253. "Zîrâ o şey ki aşkın ve vilânın aslının aslıdır, onu yapmadın ve bunu ki yaptın, fer'lerdir."
"Vila", muhabbet ma'nâsınadır. Ya'ni, sâlik-i sâdıkın ma'şûk-ı hakîkîye karşı ibâdetinden ve amellerinden ve mücâhede ve riyâzetlerinden sayıp dök- mesine ve daha ne emredersen yapayım demesine ma'şûk-ı hakîkî tarafından cevâben buyrulur ki: "Evet bu sayıp döktüğün şeylerin hepsini yaptın. Gece uyumadın birçok namazlar kıldın, oruçlar tuttun, nefsinin hazzına muhalefet ettin. Fakat iyi dinle ki, bu yaptığın şeylerin hepsi asıl değil, birtakım fer'ler- den ibâret idi. Asıl yapılacak şey aslın aslı olan şey idi ki onu yapmadın."
1254. O âşık ona dedi ki: "O asıl nedir?" Dedi: "Onun aslı ölmektir ve yok- luktur."
1255. "Sen hepsini yaptın, ölmedin, dirisin. Agah ol, eğer can oynayıcı yâr isen öl!"
Ya'ni, "Ey âşık, benim karşımda yapılacak şey canına olan muhabbetten vazgeçmek idi, sen ise henüz canının kaydındasın. Eğer can oynayıcı ve be- nim aşkım için can fedâ edici isen öl!" Ma'lûm olsun ki, beyt-i şerîfteki "öl" emri mevt-i ıztırârî ve tabîî ile öl, demek değildir. Belki benim aşkımın uğrun- da kendi canına karşı lâkayd ol, demektir. Zîrâ aşk ve muhabbet inkısâm ka- bûl etmeyen bir ma'nâdır. مَا جَعَلَ اللهُ لرجل من قلبين في جوفه (Ahzab, 33/4) Ya'ni "Allah Teâlâ bir adamın içinde iki kalb yapmadı" âyet-i kerîmesi mûcibince insanın ancak bir kalbi vardır. Eğer o bir kalbi aşk-ı ilâhî istîlâ etmiş ise, artık o kalbe başka bir şeyin muhabbet ve aşkı sığmamak îcâb eder. Eğer sığmış ise, o aşk ve muhabbet hakîkî bir aşk ve muhabbet değildir, belki bir meyildir. Binâenaleyh Hakk'a vâsıl olanlar yalnız ibâdât ve tâât ile değil, belki bu ibâdât ve tââta candan geçmeyi de ilâve ettikten sonra vâsıl olmuşlardır. Yalnız ibâdât ve tâât ve mücâhedât ve riyâzât insanları, nefsin telezzüzâtını muhtevî olan cennete vâsıl eder, Hakk'a vâsıl etmez. Aşk yolu candan geçmek yoludur. Allâhümme yessir lenâ! [=Allah'ım onu bize kolaylaştır!]. Beyt-i Mısrî Niyâzî (kuddise sırruhû) Aşk yolu belâlıdır her kârı cefalıdır Cânından ümîdin kes cânâna erem dersen
Nitekim sürh-ı şerîfte, can kaydından geçmiş olan enbiyâ (aleyhimüsselâm)ın ism-i şerîfleri mezkûr idi; ve böyle canından geçmiş olan zevâtın indinde mevt-i tabîînin hiç ehemmiyeti yoktur ve belki onlar tabîî olan ölüme âşıktırlar. Nitekim üstâd-ı muhteremim Mesnevîhân Selânikli Mehmed Es'ad Dede Efendi (kuddise sirruhû) hazretlerine Mesnevî-i Şerîf'i şerh buyurmalarını niyâz etmiştim. Cevâben buyurdular ki: "Bu şerh için yirmi sene lâzımdır, bakalım bizim yirmi sene ömrümüz var mı? Bu kadar ömrümüz olsa bile, canımız sıkılmadan bu dünyâda nasıl dururuz." İşte görülüyor ki, bu gibi zevât, dünyâda durunca canları sıkılan tâifesindendir. Biz ise yaşamadan zevk alan gürûhdanız.
1256. O anda da uzandı ve can verdi. Gül gibi gülücü ve şad olarak dahi baş oynattı.
Ya'ni o sâlík-i sâdık ma'şûkundan bu tavsiyeyi işittiği vakit, derhal uzandı, ya'ni canının kaydından geçti ve canını ma'şûkun emrine teslîm etti ve ne istersen yap dedi. Bu beyt-i şerîfte sâlik-i sâdıkın tecellî-i zâtîye nâiliyetine işâret buyrulur; ve tecellî-i zâtînin hükmü budur ki abdin vücûd-i mevhûm-i abdânîsi kalkar, yerine Hakk'ın vücûd-i Hakkānîsi kāim olur ve bu zât insân-ı kâmildir; ve sülükü nihâyet bulduğundan, irşâd-ı ibâda ehliyet kesbeder. Her an sâdır olan irâde-i ilâhiyyeye karşı gülücü ve mesrûr olarak baş oynatır, ya'ni râzı ve münkād olur.
1257. O hande onun üzerinde ârifin meşakkatsiz olan canı ve aklı gibi ebedin vakfı kaldı.
"Vakf", habsetmek demektir, burada "mahbûs" demektir. "Kebed", sıkıntı ve meşakkat ma'nâsınadır. Ya'ni, kâmil o tecellî-i zâtî ile fânî olduktan sonra o gülüş onun üzerinde, ârifin meşakkatsiz olan canı ve aklı gibi ebede kadar mahbûs ve bâkî kaldı. Bu beyt-i şerîfte ârif, kâmilden tefrîk buyrulmuştur. Zîrâ her ârif kâmil değildir. Kâmil ancak tecellî-i zâtîye nâil olan kimsedir. Zîrâ birçok ârifler bu tecellîye nâil olamadıkları cihetle mevhûm olan varlıklarından kurtulmamışlardır. Onların canları ve akılları, ancak bu ma'rifet sâyesinde hayât-ı dünyâ meşakkatlerinden kurtulmuştur. Arif olmayanların canı ve aklı ise dâimâ sıkıntı içindedir.
1258. Ayın nûru ne vakit ebedî âlûde olur, eğer o nûr iyi ve kötü üzerine çarpsa bile?
"Ayın nûru"ndan murâd tecellî-i zâtî nûrudur. Ya'ni, tecellî-i zâtî nûru sıfât-ı beşeriyetle muttasıf olan bir kimse üzerine çarpsa o sıfâta bulaşmaz. Nitekim cismânî olan ayın nûru iyi ve kötü eşya üzerine çarpsa bile, hiçbir vakit birinin sıfatına bulaşmaz ve rengine boyanmaz.
1259. İlâh tarafına olan akıl ve canın nûru gibi, o cümleden pâk olarak aya rücû' eder.
O tecellî-i zâtî nûru, Hak tarafına müteveccih olan aklın ve canın nûru gibi, kesâfetten ve sıfât-ı kevniyyeden pâk ve tâhir olarak sâhib-i tecellî olan Hakk'a rücû' eder.
1260. Paklık vasfı ayın nûru üzerinde mahbûstur, her ne kadar onun pertevi yolun necâsetleri üzerine olsa da!
Ya'ni, ayın nûru üzerinde pâklik ve temizlik vasfı aslîdir, her ne kadar ayın nûru yolun necâsetleri üzerine de düşse, o nûr kirlenmez ve münecces olmaz. Bunun gibi tecellî-i zâtî nûru da sıfât-ı beşeriyye kirleri üzerine vâki' olsa bile kudsiyyet ve tahâret onun vasf-ı aslîsidir.
1261. Yolun necâsetlerinden ve bulaşıklarından nûra kötü damarlılık hasıl olmaz.
Yukarıki ma'nânın te'kîd ve ve tavzîhidir.
1262. Güneşin nûru "İrciî!"yi işitti. Kendi aslı tarafına acele gitti.
"Güneş"ten murâd, zât-ı Hak ve "nûr"dan murâd, rûh-i insânî ve nefs-i nâtıkadır. "İrcii!" ile يَا أَيَّتِهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجعي إلَى رَبِّكَ رَاضِيَةً مرضية (Fecr, 89/27-28) ya'ni "Ey nefs-i mutmainne, Rabbine râzıye ve marziyye olarak rücû' et!" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'ni, nitekim zât-ı Hakk'ın sıfat-ı Hayât'ının mazharı olan rûh-i insânî "Rabbine rücû' et!" hitâbını işitince, kendi aslı olan zât-ı Hak tarafına acele gitti.
1263. Onun üzerinde ne külhanlardan bir ayıp kaldı, ne de onun üzerinde gülşenlerden bir renk kaldı.
Ya'ni, tecellî-i zâtînin kudsiyeti ve tahâreti, sıfat-ı Hayât-ı ilâhiyyenin mazharı olan rûh-i insânîye benzer. Rûh-i insânî aslında tahâretle muttasıf iken, bu âlem-i kesâfette iyiye ve kötüye pertevini saldı, "İrciî!" emrini duyduğu vakit, yine kendi aslına kemâl-i tahâretle döndü. Onun üzerinde ne külhandan ve ne de gülşenden bir kusûr ve renk kalmadı.
1264. Gözün nuru ve nûr görmüş olan rücû' etti, sahrâ ve çöl onun verâsında kaldı.
"Gözün nûru"ndan murâd, insân-ı kâmilin rûhudur. Zîrâ insân-ı kâmil Hak için gözbebeği mesâbesindedir; ve Hak, esmâ ve sıfatının sûretlerini insân-ı kâmilin mazharından müşâhede buyurur. Nitekim Şeyh-i Ekber (kuddise sirruhû) hazretleri Fass-1 Ademi'de وهو للحق بمنزلة انسان العين ya'ni "Insân-ı kâmil Hak için gözbebeği mesâbesindedir ." فانه به نظر الحق الى خلقه فرحمهم Ya'ni "Zîrâ Hak onunla halkına nazar eyledi ve onlara rahmet etti" buyurur. Ve "nûr görmüş olanlar"dan murâd, insân-ı kâmilin zâtıdır. Zîrâ insân-ı kâmil kendi hakîkatine nâzırdır. Vaktâki insân-ı kâmil "İrciî!" emrine imtisâlen bu âlem-i kesâfetten âlem-i letâfete intikal eder; sahrâ ve çöl, ya'ni tabîat sahrâsı ve keserât çölü onun firâkı sevdâsında kalır. Birisi bir âlim, bir âriften sordu ki: "Eğer bir kimse namazda ses ile ağlarsa ve âh ve nevha ederse, onun namazı bâtıl olur mu veyâ olmaz mı?" Cevâb verdi ki: "Onun adı göz yaşıdır. Acabâ o ağlayan ne görmüştür? Eğer Hudâ'nın şevkını görmüştür de ağlarsa, yâhud günah pişmanlığından ağlarsa, onun namazı bâtıl olmaz. Belki kemâl tutar. Zîrâ namaz ancak kalbin huzûruyladır; ve eğer o cismin hastalığını veyâ evlâd firâkını görmüşse onun namazı bâtıl olur. Zîrâ namazın aslı cismin terki ve evlâdın terkidir. İbrâhim gibi ki, namazın tekmîli için oğlunu kurban etti ve cismini Nemrûd'un ateşine tevdî' etti. Mustafâ (a.s.)a da فَاتَّبِعْ مِلَّةَ ابراهيم (Nahl, 16/123) ya'ni "İbrahim'in milletine tâbi' ol!", "Ve sizin için İbrâhim'de üsve-i hasene vardır" (Mümtahine, 60/4) diye bu hisâl ile emir geldi Bu sürh-i şerîf bundan evvelki sürh-i şerîfte vâki' "Enbiyâ (aleyhimü's-selâm)ın vefâsına ve can oyunculuğuna sayı yoktur" ibâresinin ma'nâsına ve 1255 numaralı beyitte vâki' "Âgâh ol eğer can oynayıcı yâr isen öl!" mıs-râ'ının rûh-ı ma'nâsına merbûttur. Zîrâ namaz insanın bilcümle kuvâsıyle Hakk'a teveccühüdür. Eğer teveccühü kâmilen Hakk'a olur da ağlarsa, Hakk'ın mâsivâsını Hakk'a fedâ etmiş olur ve namazı kâmil olur; ve eğer Hakk'ın gayrına müteveccih olduğu için ağlarsa, onun namazı sûretten ibâ-ret olup bâtıl olur. Zîrâ hadîs-i şerîfte لا صلوة الا بحضور القلب ["Namaz ancak kalb huzûruyla namaz olur"] buyrulmuştur; ve bu sûrette Hakk'ı Hakk'ın gayrı-na tercih etmiş olur; ve Hakk'a teveccühün kemâli Hakk'ı, halka tercîh iledir. Nitekim İbrâhim (a.s.) böyle yaptı ve Hak Teâlâ Resûl-i Ekrem Efendimiz'e bu hisâl ile emir buyurdu ve âyet-i kerîmede: "Ve İbrâhim (a.s.) da sizin için güzel üsve ve muktedâlık vardır" buyurdu (Mümtahine, 60/4). Hz. Pîr efen-dimiz Fîhi Mâ Fîh'in 38. faslında da birinin: "Birisi namazda na'ra vurup ağ-lasa namazı bâtıl olur mu, yoksa olmaz mı?" suâline cevâben şöyle buyurur-lar: "Bunun tafsîli vardır, eğer o girye ona mahsüsât hâricinde başka bir âlem görünmesinden münbais ise, gerçi ona göz yaşı derler, acabâ gözü ne gördü? Eğer namaz cinsinden ve namazı mükemmel kılan böyle bir şey görmüş ise, namazdan maksûd o olduğundan, onun namazı sahîh ve kâmil-ter olur. Eğer bunun aksine olarak dünyâ için ağlamış ise veyâ ona bir düşman galib gelip kîni sebebiyle girye gelmiş ise veyâhud "Onun bu kadar serveti vardır; benim yoktur", diye bir kimse hakkında hased eylemiş ise namazı ebter ve nâkıs ve bâtıl olur." ( فاتبع ملة ابراهيم Âl-i İmrân sûresinde olan فاتبعوا ملة إبراهيم )Âl-i İm-rân, 3/95) âyet-i kerîmesinden muktebestir.
1265. O bir kimse müftîden hafiyyen sordu: "Eğer bir kimse namazda na'ra ile ağlasa,"
1266. "Onun namazı acaba bâtıl olur mu? Yâhud onun namazı câiz ve kamil olur mu?"
1267. Ona dedi: "Göz yaşının adı ne içindir, bakasın; tâ ki acaba o ne gördü ve ağladı?"
Ya'ni, "Gözden akan yaşa bir isim vermek lâzımdır. O isim de onun sebe-bine göre verilir. Binâenaleyh bakalım o göz yaşı ne için aktı ve ağlayan kim-se acabâ ne gördü de ağladı?"
Dipnot: (*) Bk. Fîhi Mâ Fîh, (hazırlayan: Selçuk Eraydın), s.134, İz yayıncılık, 2001.
1268. "O göz yaşı acaba gizliden ne görmüştür; hattâ o sebeble o kendi çeşme-sinden akıcı oldu?"
1269. "Eğer o pür-niyaz o cihanı görmüş ise, o namazın na'rasından bir rev-nak bulur."
Ya'ni, “O münâcât ile meşgül kimse namazında o cihân-ı ma'nâyı görmüş ise, bu müşâhedesinden dolayı namazda attığı na'radan ve ağlamadan bir revnak bulur ve onun kalbi ve rûhu bir letâfet kesbeder."
1270. "Eğer o girye cisim zahmetinden ve mâtemden oldu ise, iplik koptu ve iğ dahi kırıldı."
"Sûg", mâtem ve "dûg" iplik büktükleri âlet ki, Türkçe "iğ" ta'bîr ederler. Ya'ni, namazda ağlamak cismâniyete müteallik bir sebebden olduğu takdirde Hakk'a olan teveccüh râbıtasının ipliği koptu ve ihlâs iği dahi kırıldı ve na-maz bâtıl oldu.