İçeriğe atla

Menkıbe: Hz. Pîr'in müridlerinden Mevlânâ Mecdüddîn Atabek, dâimâ çileye girmek isterdi. Bir gün Hz. Hudâvendigâr'dan ricâ ve iltimas etti. Ba'delkabûl onu kendi refîkı ile medresede yekdiğerine muttasıl iki hücrede çileye oturttular. Birkaç gün sonra ona açlık te'sîr edip tâkati tak oldu. Refîkı ile açlık zarûretinden bahisle gece müttefikan hücrelerinden çıkıp ahbablarından birinin evine gittiler ve açlıklarının derecesini söylediler. O azîz onlar için bir kaz dolması tertîb etti. Onu yedikten sonra gelip hücrelerinde oturdular. Sabâh oldukta Hz. Hüdâvendigâr, âdet-i seniyyeleri vech ile hücrenin kapısına geldiler ve mübarek parmaklarını hücrenin kapısına sürüp kokladılar ve ondan sonra buyurdular ki: "Ey ashâbımız bu hücreden riyâzât kokusu değil, kaz dolması kokusu geliyor!" Her ikisi de mübârek ayaklarına kapandılar ve tövbe istiğfar edip, "Böyle bir rahmet dururken, insanın kendisini halvet köşelerinde habsetmesi sadākatsizliktir dediler!" (Menâkıb-1 Sipehsâlâr'dan menküldür)

28. bölüm / 40 · 3668 kelime · ~19 dk okuma

1200. Onlara sabır bahş et, mîzânın kefesini ağır et! Onları sûret-gerlerin hîlesinden kurtar.

Birinci mısra'da فَأَمَّا مَن ثَقُلَتْ مَوَازِينَهُ فَهُوَ فِي عيشة راضية (Kâria, 101/6) ya'ni, “Mevâzîn-i hasenâtı ağır gelen kimseye gelince, imdi o kimse râzı olduğu bir yaşayış içindedir." âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. "Sûret-gerân"dan murâd, sûret ile mukayyed olanlardır ki, onlar nefislerinin huzûzât ve lezzetlerini tahsîl için çalışırlar. Ya'ni, "Yâ Rab, senin tarîkına sülük edenlere riyâzât ve mücâhedâta sabır bağışla ve onların a'mâli tartıldığı vakit mîzânın hasenât kefesini ağır yap ve onları sûretle mukayyed olan kimselerin hîlelerinden ve iğvâlarından kurtar!"

1201. Ey Kerîm onları hasûdluktan kurtar, tâ ki hasedden şeytân-ı racîm olmayalar!

"Bâz harîden", halâs etmek ve kurtarmaktan kinâyedir (Bahâr-ı Acem). Ey kerîm olan Allah'ım, ehl-i tarîki hasûdluktan kurtar. Sülükünde birinin terakkîsini görüp ona hased ederek incitmesinler ve âkıbet bu hased sıfatının kendisinde galebesi yüzünden bir şeytân-ı racîm ve matrûd olmasınlar ve senin yolundan koğulmasınlar!

1202. Fânî olan mülk ve cesedin naîminde avâm, hasedden nasıl yanıyorlar!

Fânî olan bu dünyanın mülkünün ni'metleri ve cesede âid bulunan hu- zûzat ve telezzüzât hakkında, cismânî olan avâm-ı halk, birbirlerine karşı hasedlerinden nâşî nasıl yanıp tutuşuyorlar ve birbirlerini çekemiyorlar. Fânî olduğu kendilerince de âşikâr olan bu ni'metlere karşı bir türlü hased- den vazgeçemiyorlar. Ya nefsinde bu sıfat-ı hased bâkî olan bir kimsenin, mülk-i bâkî ni'metine nâil olanlara karşı ne derece şedîd muâmele edeceği kıyâs olunsun!

1203. Padişahları gör ki ordu çekerler, hasedden kendi akrabalarını öldürürler.

Pâdişahlara bak ki, satvet ve şevketini çekemedikleri bir padişah üzerine ordu çekip harb ederler; ve akıl ve dirâyette kendilerinden daha yüksek gör- dükleri akrabalarını hasedden nâşî öldürürler. Nitekim zamânımızda vâki' olan harb-i umûmî, Alman milletinin inkişaf-ı ticaretine hased etmeleri yü- zünden vâki' oldu ve bu yüzden dokuz milyon kadar tahmîn olunan efrâd-ı beşer hâk-i helâke serildi.

1204. Necis dolu olan kuklaların âşıkları, kana ve birbirlerinin canına kasd etmişlerdir.

"Lu'bet", kukla ve çocukların oynadıkları yapma bebek ma'nâsınadır. Ya'ni, bağırsakları necâset dolu olan, o topraktan ma'mûl bir kukla mesâbe- sinde bulunan mahbûb ve mahbûbelerin âşıkları, hasedden dolayı kana ve cinâyete ve birbirlerininin canına kasd etmişlerdir; ve hatta ba'zıları kendi canlarına kıyıp intihâr bile ederler.

1205. Vis'i ve Râmîn'i ve Husrev ve Şîrîn'i oku ki, hasedden nâşî o ahmak- lar ne yaptılar!

"Vîs", bir kadının ismi ve "Râmîn" dahi onun âşığının adıdır. "Hüsrev", Şîrin ismindeki kadının âşıkı olup, rakîbi olan Ferhad'ı hased yüzünden öl- dürmüş ve Şîrîn'i almıştır. Bunların muâşakaları hakkında ayrıca kitablar yazılmıştır. Nitekim Ferhâd ile Şîrîn'in hikâyesi dillerde destandır; ve Hüsrev'in Ferhâd'ı öldürüp Şîrîn'i aldığı hakkında şairler türlü türlü şiirler söylemişlerdir ki, birinin bir beyti şöyledir: Haclegâh-ı Hüsrev'i ol dem ki tezyîn ettiler Hûn-i Ferhâd'ı hınâ-yı pây-ı Şîrîn ettiler Ya'ni, bu murdar kuklaların âşıkları birbirlerine karşı hased yüzünden ne yaptıklarını anlamak istersen Vîs ile Râmîn'in ve Hüsrev ile Şîrîn'in mâcerâlarını hâvî olan hikâye kitabını oku!

1206. Nihayet âşık ve ma'şûk dahi fânî oldu. Hem nâçardırlar ve hem de muhabbetleri nâçîzdir.

O ahmak âşıkların kitabını okuduğun vakit görürsün ki, nihâyet hem âşık ve hem ma'şûk fânî oldu; ve ikisi de buz gibi eriyip yok oldular. Onların kendileri hîç idiler. Muhabbetleri de kendileri gibi hîç ve nâçîz oldu.

1207. Bir pâk ilâh ki, ademi birbirine vurur, ademi adem üzerine âşık eder.

Ya'ni, her türlü nakāyıstan pâk ve mukaddes olan bir ilâh ki, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyesinin mezâhiri olmak üzere adem-i izâfî âlemini ızhâr edip, onun efrâdını birbirine çarpıştırır; ve hadd-i zâtında ademden ibaret olan o efrâddan her birini diğerine âşık yapar. Bu hâl, buzdan yapılmış bir erkekle bir kadının yekdiğerine âşık olmasına benzer. Buzlar eridiği vakit, ne kendileri ve ne de aşkları kalmaz, mahvolup giderler.

1208. Aşıkın kalbinde hasedler zâhir olur; yoku, var böyle muztar eder.

"Bî-dil", âşık ma'nâsınadır. Ya'ni, ademden ibaret olan âşıkın kalbinde hased zâhir olur ve o âşık bu hased sebebiyle muztar ve nâçâr bir hâle gelir. İşte vücûd-i hakîkî sâhibi olan Allâhü zülcelâl hazretleri, hakîkatte yok olan âşıkı böyle muztar ve nâçâr kılar.

1209. Bu kadınlar ki, cümleden daha müşfiktirler, hasedden dolayı iki ortak kendilerini yerler.

"Darre", bir erkeğin taht-ı nikâhında bulunan iki kadın demek olup Türkçe'de "ortak" derler. Ya'ni, bu kadın tâifesi ki, Hak Teâlâ hazretleri onların kalbine şiddetli bir şefkat duygusu koymuştur, ve bu hiss-i şefkatle, erkeklerden mümtâz bir hâldedirler, kendilerinde bu kadar şefkat varken, her birisi kendi ortağını zevcinden kıskanıp hased eder; Ve bu hased duygusu onun kalbinde şefkat duygusunu izâle edip kendi kendini yer.

1210. Hatta erkekler ki, muhakkak taş kalblidirler, nihayet hasedden hangi menzildedirler!

Hattâ katı yürekli ve kadınlardan daha az şefîk olan erkeklerin nihâyet, sıfat-ı hasedin hangi mertebesinde ve menzilinde bulunduğunu var kıyas et!

1211. Eğer şerîat efsûn-ı latif yapmasa idi, her bir kimse refîkının cismini yırtar idi.

"Efsun", azâim ve hîle ve sihir ma'nâlarına gelir. Ya'ni, eğer şerîat ve kānûn-i ilâhî sihr-i latîfi ile efrâd-ı beşer üzerinde müessir olmasa idi, her bir kimse hased sebebiyle kendi refîkının cismini yırtar ve öldürür idi. Bereket versin ki, şerîatin hükm-i kısâsı, hasûdların ellerini bağlamıştır.

1212. Şerîat şerrin def'i için bir re'y vurur. Şeytanı hüccet şişesi içine koyar.

"Der şîşe kerden", şişeye koymak, kavîyi zayıf vâsıtasıyla mağlûb etmekten kinâyedir. Ya'ni, şerîat ve kānûn-ı ilâhî, câmia-i beşeriyyetteki şerrin def'i için bir hüküm verir ve ayn-ı şeytan mesâbesinde olup kaviyyen beşere musallat olan hased duygusunu birkaç satırlık yazıyı hâvi bir kâğıt parçasıyla mağlûb ve makhûr eder.

1213. Şahidden ve yeminden ve nükülden akıbet, fuzûl olan şeytan şişeye gider.

Ya'ni, sâika-i hased ile cinâyet işleyen ve şeytanın sıfat-ı hasedini temsîl eden bir kimse, huzûr-i şerîatte ve kānûnda aleyhine açılan bir da'vâda dinlenen şâhidden ve vâki' olan yeminden veyâhud teklif olunan yeminden nükûlden ve istinkâftan dolayı hüccet-i şer'iyye şişesinin içine girip makhûr ve mağlûb olur.

1214. İki zıddın hoşnutsuzluğu olan terazi gibi muhakkak hezlde ve cidde cem' gelir.

Ya'ni, şerîat birbirine zıd ve muhâlif olan iki kimseyi hoşnud ve râzı eden bir terâzîye benzer. Meselâ latîfe ve hezl tarîkıyla iki kiloluk bir maddeye üç kilo desek veyâhud ciddî olarak iki kilo olduğunu söylesek, terâzi ne hezle ne de cidde nazar edip vazîfesini yapar; ve hezl ile ciddi birleştirip kaç kilo ise tamâmen onu gösterir; ve satan ile alan, terâzinin gösterdiği mikdâra râzı olur.

1215. Şerîati muhakkak kîle ve terazi bil; zîrâ onun sebebiyle hasımlar niza'dan ve kînden kurtulurlar.

Meselâ bir maddenin sıkletinde ihtilâfa düşüp kavga eden kimseleri, terâzi o şeyin sıkletini göstererek onları kavgadan ve kinden kurtardığı gibi, şerîatin hükmü dahi bir hak da'vâsında birbirine muhâsım olan iki kimseyi husûmetten kurtarır.

1216. Eğer terazi olmasa o hasım cidâlden ve hayf ve ihtiyâl vehminden ne vakit kurtulur?

"Hayf", cevr ve zulmetmek ve zulüm ma'nâsınadır. "İhtiyâl", hîle etmek demektir. Ya'ni, terâzi olmasa bir malı satın alan ve satıcıya karşı hasım mevki'inde bulunan kimse, cidâlden ve kendisine zulüm ve hîle edilmiş olmak vehminden aslâ kurtulamaz.

1217. İmdi bu vefâsız olan çirkin cîfede bütün bu hased ve hasım ve cefâ vardır.

İmdi bir cîfe [ve] vefâsız olan bu çirkin dünyâda hep bu hased ve hasım ve zulüm vardır. Dünyâ bu kötü sıfatların tecellîgâhı olan bir yerdir. Nitekim hadîs-i şerîfte الدنيا جيفة وطالبها كلاب ya'ni, "Dünyâ cîfedir ve onun tâlibleri kelblerdir" buyrulmuştur. Binâenaleyh dünyânın tâlibleri arasında hased ve husûmet ve zulüm olmak tabîîdir.

1218. Binâenaleyh onda ikbâl ve devlet nasıl olur; cinnî ve insî nasıl hased içinde olur?

Ya'ni, dünyâ cîfesi hased ve husûmetin ve zulmün bir tecellîgâhı olunca, o dünyâdaki ikbâl ve devletin hâli nasıl olur? Bu dünyâ ehlinden olan cin tâifesinin ve insanların, bu devlet ve ikbâl-i dünyeviyye için birbirlerine karşı hasedleri nasıl ve ne derecede olur, var kıyâs et!

1219. O şeytanlar muhakkak eski hasûddurlar, yol vuruculuktan bir zaman hâlî değildirler.

"Şeytanlar"dan murâd, ervâh-ı habîsedir. Ya'ni, hele ervâh-ı habîse Hak yolundan gidenlerin eski hasûdu olup onların kalblerine türlü türlü vesveseler ittisâliyle yollarını vurmaktan bir an hâlî kalmazlar. Zîrâ onlar, ism-i Mudill'in mazharı olup ism-i Hâdî hazretinin yolunda yürüyenleri çekemezler.

1220. Kur'ân'dan oku ki insan şeytanları, Hakk'ın meshinden şeytan ile cins olmuşlardır.

Bu beyt-i şerîfte sûre-i İsrâ'da olan إِنَّ الْمُبَذِّرِينَ كَانُوا إِخْوَانَ الشَّيَاطِينِ وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِرَبِّهِ كَفُورًا (İsrâ, 17/27) ya'ni "Mübezzirler muhakkak şeytanların kardeşleridir ve şeytan Rabbine kefûrdur" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ve "tebzîr" hevâ-yı nefsâniyye ve iğvâât-ı şeytâniyyeye tebean hadd-i şer'î hâricinde vâki' olan mal ve kuvvet sarfıdır; ve şeytanın kardeşi bittabi' şeytanın cinsi olur. Ve sûre-i En'amda olan وَإِنَّ الشَّيَاطِينَ لَيُوحُونَ إِلَى أَوْلِيَائِهِمْ لِيُجَادِلُوكُمْ وَإِنْ أَطَعْتُمُوهُمْ إِنَّكُمْ لَمُشْرِكُونَ (En'âm, 6/121) ya'ni "Muhakkak şeytanlar, insanlardan olan dostlarına, sizin ile mücadele etmek için vesvese verirler. Eğer onlara itâat ederseniz, muhakkak siz müşriklersiniz!" âyet-i kerîmesine de işâret buyrulur.

1221. Şeytan iftitânda âciz olursa o, bu enîslerden istiâne ister.

"İftitân", fitneye düşürmek. Ya'ni, şeytan iğvââtıyla ve vesvesesiyle insanları fitneye düşürmekte âciz kalırsa kendi dostları olan azdırdığı insanları ıdlâl husûsunda tavsît edip bu insan şeytanlarından yardım ister.

1222. Der ki: "Siz bize dostsunuz, bize yâr ve muhiblik edin! Bizim tarafımızsınız, tarafdarlık edin!"

1223. Eğer cihanda bir kimsenin yolunu vursalar, her iki nevi' şeytan mesrûr gelirler.

Ya'ni, eğer görünen ve görünmeyen insan ve cin şeytanları Hak yoluna giden bir kimsenin yolunu vurup ıdlâl etseler, bu iki nevi' şeytan onu dalâlete düşürdüklerinden dolayı sevinirler.

1224. Ve eğer bir kimse can götürdü ve dînde âlî oldu ise, o iki hasûd nevha tutarlar.

Ve eğer bir kimse insan ve cin şeytanlarının vesvesesine kulak asmayıp, canını doğru yola götürdü ve dinde mertebesi yükseldi ise, o iki nevi' hasedci feryâd ederler.

1225. Her ikisi hased dişi çiğnerler, bir kimse üzerine ki edîb ona akıl verdi.

"Edîb", burada mürşid ve muallim ma'nâsınadır. Ya'ni, o iki nevi' şeytan, dinde mertebesi yükselen kimseyi gördükleri ve mürşid-i kâmilin o kimseye akl-ı maâd zevkini verdiğini müşâhede ettikleri vakit, hased dişini gıcırdatırlar ve öfkelenirler. Pâdişahın o peygamberlik da'vâsı eden kimseye sormasıdır: "O kimse ki, sâdık peygamber ola ve sâbit de ola, onunla ne olur ki bir kimseye bağışlaya? Yâhud onun sohbeti ve hizmeti sebebiyle dil ile söylediği nasîhatten başka ne ihsân bulurlar?"

Ya'ni pâdişah da'vâ-yı nübüvvet eden kimseye şu suâlleri sorup diyor ki: "Bir kimse sâdık peygamber olsa ve da'vâsının doğruluğu da sâbit olsa, böy- le bir kimsenin nâsa bağışlayacak nesi olur? Yâhud onun sohbetinde ve hiz- metinde bulunan kimseler, onun dili ile söylediği nasîhatlerden başka ne gi- bi bir fâide ve ihsâna nâil olabilirler?" Zîrâ dil ile nasîhat söylemek herkesin kârıdır. Fakat onların kalblerinde ve bâtınlarında müessir olmak herkesin kâ- rı değildir.

1226. Şah ona sordu ki: "Bir kerre vahiy nedir, yâhud ne hâsıl tutar o ki ne- bîdir?"

Pâdişah o müddeîye sordu ki: "Evvelâ söyle bakalım vahiy nedir? Yâ- hud peygamber olan kimsenin hâsılı ve sair nâstan fazl ve mertebesi ne gi- bi şeydir?"

1227. Dedi: "O nedir ki muhakkak ona hâsıl olmadı; yâhud ne devlet kaldı ki o vâsıl olmadı?"

Müddeî pâdişâha cevâben dedi ki: "Sâdık olan peygamberin tahsîl etme-diği ne vardır! Yâhud onun sûrî ve manevî devletten vâsıl olmadığı şey mi kalmıştır. Ona her şey hâsıl ve o her türlü devlete nâildir."

1228. Tutayım ki bu nebînin vahyi hazîne sahibi değildir. Bal arısının kalbinin vahyinden dahi nâkıs değildir.

"Gencûr", hazînedar, hazîne sahibi (Burhân). "Vahy", kelâm-ı hafi ve işâret-i hafi demektir. Cenâb-ı Hak'tan her mahlûkun bâtınına vâki' olan işâret ve kelâm-ı hafiye, bu ma'nâ-yı husûsî i'tibâriyle vahiy denir. Nitekim âyet-i kerîmede sûre-i Nahl'de : وَأَوْحَى رَبُّكَ إِلَى النَّحْلِ أَنِ اتَّخِذِي مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا وَمِنَ الشَّجَرِ وَمِمَّا يَعْرِشُونَ (Nahl, 16/68). Ya'ni "Senin Rabbin bal arısına, dağlarda ve ağaçlarda ve nâsın sizin için yaptığı mekânlarda evler ittihâz edin, diye vahyetti" buyrulur; ve diğer bir âyet-i kerimede dahi وَأَوْحَى فِي كُلِّ سَمَاءٍ أَمْرَهَا (Fussilet, 41/12) Ya'ni "Hak Teâlâ her bir semâya emirlerini vahyetti" buyrulur. Ma'nâ-yı husûsîsine göre enbiyâya melek vâsıtasıyla vâki' olan ta'lîm-i ilâhî ve tefhîm-i rabbânîdir. Istılâh-ı şer'îde bu işâret ve kelâm-ı ha-fî enbiyâya olursa "vahiy" ve evliyâya olursa "ilhâm" denir; ve eğer ke-lâm-ı hafî şeyâtîn tarafından kalb-i beşere ilkā olunursa "vesvese" denir. Ya'ni, "Farz edelim ki, bu sâdık olan peygamberin vahyi, ulûm-i ilâhiyye-nin hazînedârı değildir; acabâ bal arısının bâtınına vârid olan işârât ve ke-lâm-ı hafîden de aşağı ve nâkıs mıdır? Ve o bal arısı ki süslü petekler için-de ballar yapar!"

1229. Vaktaki bal arısına "Rab vahy etti" gelmiştir, onun vahyinin evi tatlıdan dolu olmuştur.

Yukarıki beytin îzâhında zikr olunan âyet-i kerîmeye işâret buyrulmuştur. Ya'ni, vaktaki Rab Teâlâ hazretlerinin bal arısına vahy etmesi vukūa gelmiş-tir, o arının vahyinin evi olan kovan tatlı bal ile dolmuştur.

1230. O, Hak (azze ve celle)nin vahyinin nûru sebebiyle âlemi bal mumundan ve baldan dolu etmiştir.

"O" zamîri bal arısına râci'dir. Ya'ni, o bal arısı, azîz ve celîl olan Hak Teâlâ hazretlerinin onun bâtınına vâki' olan kelâm-ı hafîsi sebebiyle, dünyayı yaptığı bal mumu ve bal ile doldurmuştur ki, o bal şifâ-yı mahzdır. Zîrâ Hak Teâlâ bal hakkında فيه شفاء للناس (Nahl, 16/69) ya'ni "Balda nâs için şifâ vardır" buyurur.

1231. Bu ki, "Kerremnâ"dır ve yukarıya gider; onun vahyi, ne vakit bal arısından daha aşağı olur!

Bu benî-âdem ki Hak Teâlâ onun hakkında وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ (İsrâ, 17/70) ya'ni "Biz benî-âdemi mükerrem kıldık" buyurur ve bu mükerrimeyeti hasebiyle âlem-i kesâfetten ve esfel-i sâfilînden âlem-i bâlâya ve a'lâ-yı illîyîne gider. Ona olan vahy-i ilâhî hiç bal arısına olan vahiyden daha aşağı olur mu?

1232. "Sana Kevseri verdik"i okumadın mı? Öyle ise niçin kurusun ve susamış kalmışsın?

Ya'ni, Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ (Kevser, 108/1) Ya'ni "Biz sana muhakkak Kevser'i verdik" buyuruyor. Bunu okumadın mı ve ma'nâ-yı şerîfine nüfüz etmedin mi? Eğer okudun ve ma'nâsını anladın ise, niçin kupkuru bir zühd içinde ve hakîkati idrâke teşne ve susamış bir hâlde kaldın? Ma'lûm olsun ki, Ruzbihan Baklî (k.s.) hazretleri Tefsîru Arâisü'l-Beyân'ında buyurur ki: "Kevser'den murâd, kevser-i hakîkîdir. Resûl-i Ekrem hazretlerinin Hakk'ın cemâlinin deryâsında istiğrâkıdır ve onun için kevser-i kalb vardır ki, o kalbe ezel ve ebed deryâlarından Hakk'ın müşâhedesinin nûrlarının nehri akar."

İbn Atâ hazretleri, "Risâlet ve nübüvvete ve Hakk'ın rubûbiyetine ve vahdâniyeti ile infirâdına ma'rifettir" buyurur; ve Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri nûr-i ma'rifet ve Hakk'ın vahdâniyeti ile infirâdıdır", buyurur; ve Ni'metullah Nahcıvânî hazretleri dahi, tefsîrinde "Vahdet-i zât ve onunla inkişaf ve onun üzerinde vuküf ile tahakkuktan ibarettir", buyurur. Bunların hepsi vücûd-i Hakk'ın vahdetini ve keserât-ı eşyânın nefsü'l-emrde vâki' olmayıp mevhûm bir varlıktan ibaret olduğunu idrâk etmek ma'nâsından ibarettir.

Ve kevser, lügatte "kesret"ten me'hûz olup ilimden ve amelden hayr-ı kesîr-i müfrit ma'nâsına almışlardır. İmdi âbidler ve zâhidler, amel cihetinden zengin iseler de vücûdun vahdetini ve infirâdını zevk-ı müşâhede ile idrâk cihetinden fakirdirler ve bu cihetten fakîr olduklarını da müdrik olmayıp, ehl-i hakîkatin beyân ettikleri maârif ve hakāyık ile istihfâf ederler; ve ehl-i hakîkati ehl-i sünnet ve'l-cemâat sınıfından hâriç addederler ve keserât-ı eşyâya vücûd verdikleri gibi, kendilerine de vücûd verirler. Makāmât-ı âliye sâhibi olmağa ve cennette nefislerinin iştihâ eylediği niam-ı ilâhiyyenin tahsîline âşıktırlar. Binâenaleyh bunlar fer'den ibaret olan zavâhire âşık olup aslın aslı olan Hakk'a âşık olmamış olurlar. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz âtîdeki beyitlerde ve bundan sonra gelecek olan şerh-i şerîfte bunların hallerine işâret buyururlar:

1233. Yahud galiba Fir'avn'sun, kevser senin üzerine kan ve nâhoş olmuştur.

Ey zâhir-bîn olan kimse, gālibâ sen Fir'avn gibi mevhûm olan enâniyetinde müstağraksın, Nil nehri Fir'avn'a kan ve iğrenç olduğu gibi, ehl-i hakîkatin kevser maârifi de sana Nil gibi iğrenç ve müstekreh olmuştur. Sana vücûdun vahdetinden ve varlığın birliğinden bahs olunsa; "Hayır ikidir, birisi Hakk'ın varlığı, biri de eşyânın ve benim varlığım!" dersin. Binâenaleyh şirk-i alenî ile ma'lûlsün.

1234. Tövbe et, âb-ı kevsere boğaz tutmayan her düşmandan bizar ol!

"Boğaz"dan murâd, isti'dâddır. Ya'ni, ey kimse senin birtakım düşmanların vardır. Bunların en büyüğü senin nefsindir ki, dâimâ Hakk'ın varlığı muvâcehesinde, kendi varlığını isbât eder ve seni dâimâ tarîk-ı Hak'tan alıkoyup ve huzûzât ve lezzât-ı mevhûme tarafına çevirir. Ve diğer düşmanlardan birisi de şeyâtîn-i cindir; ve diğer düşmanlar dahi insan şeytanlarıdır ki, bunların hiçbirisinde âb-ı kevser olan maârif-i ilâhiyye ve hakāyık-ı rabbâniyyeyi içebilecek isti'dâd yoktur. Bunlar seni Hak yoluna teveccüh etmiş bir hâlde gördükleri vakit, hasedlerinden ve isti'dâdsızlıklarından nâşî senin himmetini ve gayretini kırmağa çabalarlar. Sen bunlardan tövbe ve rücû' et ve insân-ı kâmil tarafına gel! Eğer ben insân-ı kâmili ne bileyim? dersen dikkat et!

1235. Her kimi ki, kevserden kırmızı yüzlü görsen, o Muhammed huyludur, onunla huy tut!

Maârif ve hakāyık-ı ilâhiyye kevser şarabını içip yüzü beşûş ve latîf olan her kimi görürsen, o kimse, Muhammed (s.a.v.) hazretlerinin ahlâk-ı seniyyelerinin vârisi olup, o ahlâk ile mütehallık olmuştur. Binâenaleyh o zât-ı şerîfin ahlâk-ı mübârekesini kendine örnek ittihâz et! Ve böyle bir kimse insân-ı kâmildir ve hakkıyla mürşiddir.

Ma'lûm olsun ki, tarîk-ı Hakk'a sülûk etmek isteyen kimselerden pek çokları mürşid ittihâzında aldanmıştır. İmâm-ı Gazâlî hazretleri Eyyühe'l-Veled risâlesinde mürşidin şu alâmetlerini beyân buyururlar: "Mürşid olan kimsede hubb-i câh ve hubb-i mâl olmamalı. Mütâbaatı müteselsilen tâ Resûlullah (s.a.v.) hazretlerine kadar vâsıl olan bir şahs-ı bînâya mütâbaatı bulunmalı; ve az yemek ve az uyumak ve az söylemek ve çok namaz kılmak ve çok sadaka vermek ve çok oruç tutmak gibi her bir riyâzeti çekmiş olmalı; ve sabır ve şükür, tevekkül, yakîn, tuma'nînet, sehâvet, kanâat, emânet, bezl-i mâl, hilm, tevâzu' ve irfan, sıdk u vakār, hayâ, sükûn ve teennî ve bunların emsâli hüsn-i ahlâk onun sîreti olmuş olmalı; ve Muhammed (s.a.v.) Efendimiz'in nûrlarından bir nûr iktibas etmiş bulunmalı; ve kibir ve buhl, hased, hıkd, hırs, tûl-i emel, hiffet ve acûllük gibi ahlâk-ı zemîmeden pâk olmuş bulunmalı; ve mütekelliflerin ve mutaassıbların ilminden müstağnî olmalı. İşte pîrân-ı tarîkatin alâmetlerinden ba'zısı zikrolundu. Böyle bir kimseye iktidâ etmek tarîk-ı savabdır."

1236. Ta ki hesabda "Ehabba'llah" gelesin, zîrâ Ahmed'in ağacındansın, elma onunla beraberdir!

"Hisîb", "hesâb" kelimesinin imâle olunmuşudur. Bu beyt-i şerîfte Ümâme (r.a.) hazretlerinden mervî olan من احب لله و ابغض لله و اعطى لله و منع لله فقد استكمل ايمانه Ya'ni. "Kim Allah için sever ve Allah için buğz eder ve Allah için verir ve Allah için men' ederse muhakkak onun îmânı kâmil oldu" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. Ya'ni, ahlâk-ı Muhammediyye ile mütehallik olan insân-ı kâmilin huyunu tut ve onunla sohbet et ki, Allah için muhabbet eden tâife arasında sayılasın! Zîrâ sen Ahmed (a.s.v.)a mensûb olan nübüvvet ağacından bitmiş bir dalsın ve ulûm-i ledünniyye ve maârif-i ilâhiyye elması o ağaç ile beraberdir. Binâenaleyh sen onun bir dalı olmak i'tibâriyle o ulûm-i ledünniyye meyvesi sende dahi peydâ olur.

1237. Her kimi kevserden dudağı kuru gördün ise, onu da ölüm ve sıtma gibi düşman tut!

Her kimi ki, ulûm-i enbiyâ ve evliyâ olan ulûm-i ledünniyye kevserinden dudağını kuru görür ve onu münkir bulur isen, o kimse senin rûhunun ölümü ve sıtmasıdır. Onu ölüm ve sıtma gibi kendine düşman addet!

1238. Her ne kadar senin baban ve anan ise de; zîrâ o hakikatte senin kanını içicidir.

Birinci mısrâ' yukarıki beyte merbût olan bir cümledir; ve ikinci mısrâ' o cümlenin sebeb ve illetidir. Ya'ni, maârif-i ilâhiyyeden ve ulûm-i ledünniyeden bî-behre ve onu münkir olan her ne kadar senin baban ve anan olsa bile, onu ölüm ve sıtma gibi düşman addet! Zîrâ o hakîkatte seni ma'nen öldürücüdür.

1239. Bu sîretleri Hakk'ın Halîl'inden öğren ki, o evvelâ babasından bîzâr oldu.

Bu beyt-i şerîfte sûre-i Tevbe'de olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur: وَمَا كَانَ اسْتغفار إبراهيم لأبيه إلا عن موعدة وعدها إياه فلما تبين له أنه عدو الله تبرأ منه إن إبراهيم لأواه حليم (Tevbe, 9/114) Ya'ní "İbrâhim (a.s.)ın babası için mağfiret taleb etmesi ancak mukaddemâ ona senin için ben mağfiret taleb ederim diye va'detmesinden nâşî idi. Vaktâki İbrâhim (a.s.)a babasının Allah Teâlâ'nın düşmanı olduğu zâhir oldu ondan vazgeçti. Muhakkak İbrâhim (a.s.) çok âh edici rakîku'l-kalb ve kendine ezâ edeni affedici idi." Ya'ni, Allah'ın düşmanından, baban ve anan dahi olsa yüz çevirmek hasletini İbrâhim (a.s.)dan öğren ki, o nebiyy-i zîşan, babası Azer'in, hak ve hakîkate düşman olduğunu gördüğü vakit ondan bîzâr olup yüz çevirdi.

1240. Tâ ki Hak indinde "Ebğaza lillâh" gelesin! Tâ ki senin üzerine aşkın reşki ta'n tutmasın!

Yukarıdaki 1236 numaralı beytin îzâhında mezkûr olan hadîs-i şerîfe işâret buyrulur. "Dakk", döğmek ve ta'netmek demektir. Ya'ni, Hakk'ın murâdı, dostlarının kulları tarafından sevilmesi ve düşmanlarının sevilmemesidir. Binâenaleyh Allah'ı sevenler, O'nun sevdiğini sevmek ve sevmediğinden yüz çevirmek ve ona Allah için buğz etmek lâzımdır. Zîrâ aşk ve muhabbet denilen ma'nâda kıskançlık ve gayret vardır; ve o ma'nâ nereye müteveccih ise herkesin de o tarafa ictimâ'ını ister. Müteveccih olmadığı tarafa gidenlere onun reşki ve kıskançlığı darbeler vurmağa başlar; ve aşk-ı ilâhî gayretinin vuracağı darbelerin dehşeti muhtâc-1 îzâh değildir.

1241. Sen "lâ" ve "illallah"ı okumadıkça bu yolun açığını bulamazsın.

Ma'lûm olsun ki, "Lâ ilahe illallah" kelimesinin ma'nâsı "İlâh yoktur, ancak Allah vardır" demektir. Şârih-i Mesnevî İsmail Ankaravî (kuddise sırruhû) hazretleri Fâtiha Tefsîri'nde buyurur ki: "İlâh, esmâ-i ecnâsdandır, hak olsun bâtıl olsun her ma'bûda ıtlâk olunur. Fakat "Allah", ancak ma'bûd-i hakîkîye mahsûs olan bir isimdir, O'ndan başkasına ıtlâk olunmaz." "İlâh" kelimesinin iştikākı hakkında muhtelif mütâlaalar vardır. Bir iştikākı da sükûnet-i kalb ma'nâsına olan "eleh" kelimesindendir. Bu sûrette "ilâh", "zikriyle kalbin mutmain olup sükûnet bulduğu şey" demek olur. İmdi bu ma'nâya göre, Allah'ın gayrından her ne şey ile bir insanın kalbi sükûnet bulur ve mutmain olursa, o şey onun ilâhı olmuş olur ki, bunların her birisi birer ilâh-ı bâtıldır. Binâenaleyh bir kimsenin kalbi, Hakk'ın gayrı olan eşyâ ile sükûnet bulmuş iken "Lâ ilâhe illallah" dese, bu kimsenin tevhîdi ancak lisânî olur, kalbî olmaz ve onun kalbi lisânını tekzîb eder. Böyle olunca tevhîd; "lisânî", "fikrî" ve "kalbî" olmak üzere üç derece üzerine olur. Fikr ile lisân ictimâ eder ve fakat kalb mâsivâ-i Hak ile mutmain olursa, o kimse tevhîd-i resmî sâhibi olan bir mü'mindir ve onun îmânı taklîdîdir. Eğer kalbi mâsivâ-yı Hak ile mutmain ve sâkin ve fikren tevhîdi münkir olup lisânen kelime-i tevhîdi zikr ederse münâfıktır; ve lisânen dahi inkâr ederse kâfirdir. Fakat kalben mâsivâ-yı Hakk'ı nefy edip onlara i'timâdı ve istinâdı olmaz ve fikren kabûl ve lisânen kelime-i tevhîdi zikr ederse bu kimse îmân-ı kâmil sâhibidir; ve ancak Hak yolunu açık ve vâzıh bir sûrette bulmuş olan bu kimsedir. Binâenaleyh beyt-i şerîfte "Lâ ilâhe illallâh"ı okumak bu son ma'nâya göredir; ve böyle bir kimse sâlik-i sâdıktır.