İçeriğe atla

O şahsın kıssasıdır ki, peygamberlik da'vâsı ederdi. Ona dediler ki: "Ne yemişsin ki böyle ahmak olmuşsun ve boş söz söylüyorsun?" Dedi: "Eğer bir şey bula idim ve yiye idim ne ahmak olurdum ve ne boş söz söylerdim!" Zîrâ her iyi sözü ehlinin gayrına söyleseler beyhûde söylenmiş olur. Her ne kadar o boş sözü söylemeye me'mûr iseler de!

27. bölüm / 40 · 6374 kelime · ~32 dk okuma

1118. O bir kimse, "Ben peygamberim, bütün peygamberlerden efdalim!" dedi.

Bu şerh-i şerîf yukarıdaki 1117 numaralı beyte merbûttur. Orada şeyhlik iddiasında bulunanlara hitâben: "Eğer senin bir ekmeğin veya bir kuşluk vaktinde yiyecek taâmın olsa idi, müşterîlerden ve mürîdlerden ferâgat ederdin", buyrulmuş idi. Burada da sahte peygamberin ihtiyaçtan dolayı bu da'vâya kıyâmı beyân olunuyor. Fakat bu kıssa zımnında sâdık bir peygamber ile, ehliyetsiz olan kimseler arasındaki münasebete intikāl buyrulur. Nitekim bu şerh-i şerîfin son cümlesinde, ehliyetsiz kimselere söylenmiş olan iyi sözler boş ve fâidesiz sözler mesâbesinde kalır ve enbiyâ (aleyhimüsselâm)ın da'veti umûm efrâd-ı beşere râci' olduğundan, onlar bu iyi sözleri umûm arasında nâ-ehle de söylemiş olurlar ve onlara karşı boş ve beyhûde mesâbesinde kalan bu iyi sözleri söylemeğe de me'mûrdurlar.

1119. Onun boynunu bağladılar ve onu, "Bu hep Allah tarafından resulüm!" diyor diye şaha götürdüler.

1120. Halk, "Bu ne mekrdir ve ne tezvîrdir ve ne tuzaktır!" diye onun üzerine karınca ve çekirge gibi toplandı.

"Melah", çekirge; "fah", tuzak demektir. Türkçe tahrîf ile "fak" derler. Meselâ "faka bastım" derler ki, "tuzağa tutuldum", demek olur.

1121. "Eğer resûl bu ise ki, ademden geldi, biz hep peygamberiz ve muhteşemiz!"

Bü söz sahte peygamberin başında toplanan halkın lisânındandır. Fakat sâdık peygamberin münkirlerine de şâmildir. Ya'ni, münkirler peygambere karşı dediler ki: "Eğer adem-i izâfî âleminden gelen bu adam peygamber ise, biz de buraya o âlemden geldik. Binâenaleyh biz de onun gibi peygamberiz ve ihtişam sahibiyiz!"

1122. "Biz oradan buraya garib geldik; ey edib sen niçin mahsûs olasın?"

"Edîb", "edeb" masdarından sıfat-ı müşebbehedir. "Edeb" kelimesinin muhtelif ma'nâları vardır. Burada "ziyafet tertib etmek" demek olup, maârif-i ilâhiyye ziyafeti tertib etmekten kinâye olur. Ya'ni, münkirler, enbiyâya ve onların vârisleri olan evliyâya derler ki: "Ey maarif-i ilâhiyye ziyafeti tertîb edici olan kimse, biz insanların cümlesi o âlem-i ma'nâdan bu âlem-i sûrete garîb olarak geldik. Binâenaleyh bu gelişte hepimiz müsâvîyiz. Nübüvvet denilen ma'nâ niçin yalnız sana mahsûs olsun?" Bu ma'nâ I. cildin 269 numarasına müsâdif olan: [ya'ni "Peygamberler ile beraberlik da'vâsına kalktılar; evliyâyı kendileri gibi zannettiler"] beyt-i şerîfinde de geçti. Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerim'de onların lisânından haber verip: قَالُوا إِنْ أَكتُمْ إلا بشر مثلنا (İbrahim, 14/10) ya'ni "Siz de ancak bizim gibi beşersiniz, dediler" buyurur.

1123. O hoş resûl onlara cevab verdi ki. "Ey câhil ve boş sözlü tâife!"

O latîf olan peygamber, münkirlere cevâben buyurdu ki: "Ey câhiller ve ey hadlerini bilmeyerek boş sözler söyleyici olan tâife ve ey kavm-i münki- rîn! Evet siz de âlem-i gaybdan bizim gibi bu âleme garîb olarak geldiniz. Fa- kat bilmediniz ki, isti'dâd azlığınıza müsteniden vâki' olan kazâ-yı ilâhîden nâşî, o âlemden bu âleme gelinceye kadar geçtiğiniz yolları ve menzilleri kör ve gözleri kapalı olarak geçtiniz ve bu âleme kör olarak geldiniz." Ve kazâ-yı ilâhî hakkında tafsîlât I. cildin 625 numaralı beytinin îzâhâtında geçti.

1124. "Ey kavim, kazâdan nâşî körlük cihetinden buraya habersiz olarak eriş- tiniz!"

1125. "Siz uyumuş çocuk gibi gelmediniz mi? Yoldan ve menzilden bî-haber oldunuz!"

Ya'ni, "Ey münkirler, siz o âlem-i gaybdan bu âlemde babasının veyâ anasının kucağında uyumuş bir çocuk gibi geldiniz. Geçtiğiniz yolları ve in- diğiniz menzilleri göremediniz. Meselâ nefes-i rahmânîden âlem-i esîre ve esîrden eflâke ve eflâkten arza ve arzdan nebâta ve nebâttan hayvana ve hayvandan insana gelinceye kadar birçok yollar ve menziller geçtiğiniz hâl- de bunlardan haberiniz yoktur."

1126. "Menzillerden uyumuş ve sarhoş bir hâlde yoldan ve yukarıdan ve aşa- ğıdan bî-haber olarak geldiniz!"

"Ey gâfil, sen zikrolunan menzillerden uyumuş ve sarhoş olmuş bir hâlde geçtin. Geçtiğin yollardan ve âlem-i letâfet olan âlem-i ulvîden ve âlem-i ke- sâfet olan âlem-i unsuriyattan bî-haber olarak geçip şimdiki insan sûretini buldun. Senin nazarın ancak baba sulbüyle ana rahmine münhasır kalmıştır. Menşein olan deryâ-yı vahdetten ve âlem-i ervâhtan beri geldiğinin farkında değilsin!" Hz. Pîr Fîhi Mâ Fîh'in 15. faslında bu ma'nâya dâir şöyle buyurur- lar: "Zannedersin ki, cemî'-i âlem dırâbhâneden gelip yine dırâbhâneye rücû' eder. (Dırâbhâne: Hayvânâtın tenâsülgâhı ma'nâsına olup, küre-i arzın sathı murâd buyrulur (إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ) (Bakara, 2/156) [ya'ni, "Biz Allah'a âidiz ve O'na dönücüyüz"]. Ya'ni, cemî'-i eczâmız o mahalden geldiler ve o mahallin nümûneleridir; ve yine küçük ve büyük ve hayvânât o mahalle rücû' eder. Ammâ bu tabla içinde zâhir oluyorlar. Bu tabla olmaksızın meydana çıkmıyorlar. Zîrâ o âlem latîftir, görünmez."

1127. "Biz beşin ve altının verâsından beşe ve altıya kadar uyanık ile hoşluk ile revân olduk."

"Beş"ten murâd, havâss-i hamse-i zâhire; ve "altı"dan murâd, sağ ve sol ve ön ve arka ve yukarı ve aşağı olmak üzere altı cihettir ki, cihetler ile mukayyed olmak bu âlem-i kesâfetin ve taayyünâtın şânıdır; ve havâss-i hamsenin ve altı cihetin mâverâsı ve arkası âlem-i letâfettir. Ya'ni, bu âlem-i kesâfete kadar uyanık ve hoş olarak akıp geldin. Nitekim Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) hazretlerine: "Elestü bi-rabbiküm hitâbını tahattur ediyor musun?" diye sormuşlar. O hazret dahi "Bu hitâb üzerinden hiçbir gün geçmedi", buyurmuşlardır. Binâenaleyh enbiyâ ve evliyâ hazarâtı gördüklerini bilirler ve bildiklerini söylerler. Körler ise kendilerine kıyâs edip, onların bu haberlerini inkâr ederler.

1128. "Habîr ve yol tanıyan kılavuzlar gibi asıldan ve esastan menzilleri görmüşüz!"

Ya'ni, "Biz gürûh-i enbiyâ ve evliyâ, geçtikleri menzilleri ve yolları bilip tanıyan kılavuzlar gibi, asıldan ve esastan neş'et eden menzilleri görüp haber vermişizdir."

1129. Şâha dediler ki: "Ona işkence et, tâ ki onun cinsi aslâ bu sözleri söylemesin!"

Peygamberlik da'vâsı eden şahsın başına toplanan halk, şahlarına dediler ki: "Bu şahsa işkence ve cezâ et ki, başkaları da bundan ibret alıp, bunun söylediği sözlerin cinsini bir daha söylemesinler!"

1130. Şah onu çok çelimsiz ve çok zayıf gördü ki, bir tokat ile o zayıf ölür.

Bu beyt-i şerîfte, enbiyâ ve evliyâ hazarâtının za'f-ı maddîlerine ve za'f-ı maddîleriyle beraber, cebbâr hükümdarlara karşı Hak Teâlâ hazretlerinin onları muhâfaza buyurduğuna işâret vardır.

1131. "Onu sıkmak ve dövmek ne vakit mümkin olur? Zîrâ onun bedeni şişe gibi olmuştur."

Ya'ni, pâdişah kendi kendine dedi ki: "Şişe nasıl küçük bir darbe ile kırılırsa bu şahsın vücûdu da hafif bir darbe ile berbâd olur. Binâenaleyh onu sıkmak ve döğmek muvâfik değildir."

1132. "Lâkin ona, "Sen niçin serkeşlik lâfını tutarsın?" diye lutuf yolundan söyleyim!"

Fakat bu zayıf şahsa lutuf ve mülâyemet tarîkıyla "Sen niçin böyle kavîler gibi serkeşlik lâfını ve iddiasını ediyorsun?" diyeyim.

1133. "Zîrâ burada sertlik hiç işe gelmez. Yumuşaklık ile yılan bile gardan baş eder."

Ya'ni, fikri anlaşılarak doğru yola getirilmek istenilen bir kimseye karşı yapılacak sertlik ve ters muâmele aslâ fâide vermez. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Âl-i İmrân'da Resûl-i Ekrem Efendimiz hakkında Cenâb-ı Hak buyurur: فَبِمَا رَحْمَةً مِّنَ الله لنتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْب لانفضوا من حولك (Âl-i İmrân 3/159). Ya'ni "Ey habîbim, Allah tarafından rahmettir ki, sen onlara mülâyemet ettin ve eğer sen kötü huylu olarak katı kalbli olaydın, elbette senin etrâfından dağılırlar idi." Hattâ tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır" darb-ı meseli meşhûrdur.

1134. Adamları onun etrafından uzaklaştırdı. Şah bir latîf ve onun âdeti yumuşaklık idi.

Şah, adamları da'vâ-yı nübüvvet eden şahsın etrafından uzaklaştırdı. Zî-râ şah bir latîf ve kerîm zât olup onun âdeti mülâyemet etmek idi.

1135. Müteakiben onu oturttu, "Mültecâ ve maaşın nerededir?" diye tekrar ona sordu.

"Mültecâ", sığınacak mahal demektir. Ya'ni, pâdişah onu oturttu, "Sen nerede yatıp kalkarsın ve ne cihetten taayyüş edersin?" diye sordu.

1136. Dedi: "Ey padişah, dârü's-selâmdanım, yoldan bu dârü'l-melâma geldim."

"Selâm", lügatte, nekāyıstan ve uyûbdan emîn ma'nâsınadır. "Melâm", rüsvaylık ma'nâsınadır. "Dâru's-selâm"dan murâd, nekāyısdan ve uyûbdan müberrâ olan âlem-i gayb ve "dârü'l-melâm"dan murâd, esfel-i sâfilîn olan âlem-i kesâfettir. Bu cevâb her ne kadar sahte peygamber tarafından vârid olmuşsa da, sâdık olan peygamberân-ı ızâm hazarâtının lisânındandır. Ya'ni: "Ey şah, ben nekāyıstan ve uyûbdan pâk olan âlem-i letâfetten birtakım yollardan ve menzillerden geçerek dârü'l-melâm olan bu âlem-i kesâfet ve vücûd-i izâfî âlemine geldim."

1137. "Benim ne evim ne de refîkım vardır. Bir ay ne vakit yeryüzünde ev yapmıştır?"

Bu beyt-i şerîf dahi kezâlik nebiyy-i sâdık lisânındandır. Ya'ni, "Benim, benimseyecek ne evim vardır ve ne de sırdaş olan bir refikım vardır. Zîrâ ben ay gibi âlem-i ulvîye mensûbum. Bir ayın yeryüzünde ikämetgâhı olur mu?"

1138. Padişah ona latîfe cihetinden tekrar dedi ki: "Ne yedin ve kuşluk tedâriki nen vardır?"

"Çâşt", kuşluk vakti; "sâz", tertîb ve tedarik; "çâşt-sâz", "sâz-ı çâst" demek olup "kuşluk için tertib olunan taâm" ma'nâsınadır. "Lâğ", latîfe ve hezl ve zarâfet demektir. Ya'ni, şâh latîfe cihetinden ona dedi ki: "Ne yedin ve kuşluk taâmı olarak ne tertib ettin?"

1139. İştihân var mı, sabahleyin ne yedin ki, böyle sermestsin ve pür-lâf ve pür-hevâsın?

"Lâf", ma'nâsız söz ve öğünmek ve hayâsızlık (Burhân). "Bâd", hava ve rüzgâr ve nahvet ve gurûr ve hodbînlik ma'nâlarına. Bu suâlde nükte budur ki, ehl-i dünyâ, ancak cismin hayvâniyetten ibaret olan ahvâlini bilirler ve bunun hâricinde olan âlem-i letâfetin vücûdunu akıllarına muhâlif görürler. Enbiyâ ve evliyâ ise âlem-i letâfete da'vet ettiklerinden onları, yemeden ve içmeden sarhoş olmuş ve sâika-i nefsâniyyet ile boş da'vâya ve hodbînlik ve gurûr ızhârına kıyâm etmiş zannederler.

1140. Dedi: "Eğer bayat ve tâze ekmeğim olaydı, ne vakit peygamberlik da'vâsı ederdim?"

"Huşk", kuru demek olup, ekmek karînesiyle burada "bayat" ma'nâsınadır. "Tarî", tâze demektir. Ya'ni, "Benim bu âlem-i kesâfetin bayatından ve tâzesinden ve kurusundan ve yaşından nasîbim olaydı ve sizin gibi cismâniyet ahkâmı altında zebûn ve mağlûb olaydım, peygamberlik da'vâsı edip sizi bu âlem-i kesâfet ve cismâniyetin fevkı olan âlem-i letâfete da'vet eder mi idim?"

1141. Bu taifeye peygamberlik da'vâsı dağdan gönül istemek gibi olur.

Cismâniyet ve kesâfet âleminde müstağrak olup cemâdât hükmünde kalan bu tâifeye karşı, peygamberlik da'vâsı edip onları ma'nâ âlemine da'vet etmek, bir cemâd olan dağdan idrâk-i maânî mahalli olan kalb istemek gibi olur. Dağda bir kalb-i müdrik aramak ise abestir.

1142. Kimse dağdan ve taştan akıl ve kalb istemedi. Anlayış ve zabt ve müşkil nükte istemedi.

Cemâddan ibaret olan dağdan ve taştan hiçbir kimse akıl ve kalb istemedi ve: "Ey dağ, benim söylediğim sözün ma'nâsını anla ve zabt et ve sözüm- deki müşkil olan nükteleri i'mâl-i fikr ile hallet demedi!" Zîrâ dağın bunlara isti'dâdı yoktur. Cismânîler dahi birer dağ gibi olup idrâk-i maânîden bî-beh- redirler.

1143. Her ne söylersek tekrar ancak onu söyler. Müstehzîler gibi efsûs eder.

"Efsûs" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "istihzâ etmek" ve "eğlenmek" demektir. Meselâ dağdan sadâ ve kelâm gelir. Fakat bu sadâ ve kelâm, senin sadânın ve kelâmının aksi ve aynıdır. Sen söylersen müstehzî- ler gibi sözünü tekrar edip seninle eğlenir ve alay eder. Cismânîler de tıpkı bu dağa benzerler.

1144. Bu tâife nereden ve peygām nereden! Bir cemâddan kime can ümîdi olur?

"Peygām", haber demektir. Buradaki "peygam"dan murâd, haber-i ilâhî ve vahy-i rabbânî olur. Ya'ni, ahkâm-ı cismâniyetle müstağrak olan tâife hayvan hükmündedir. Hak Teâlâ onları sûret-i insâniyyede yaratmış ve onlara insan- lara mahsûs olan kalb-i müdriki ihsân etmiş olduğu hâlde, onlar bu isti'dâdla- rını ahkâm-ı hayvâniyyeleri altında muattal bırakmış olduklarından, idrâksiz olan cemâd mesâbesinde kalmışlardır. Binâenaleyh bu tâife nerede ve vahy-i ilâhî nerede! Bir cemâdda rûh-i insânî aramak ne kadar abes ise, bunlarda da- hi bu rûhun ahkâmını ve âsârını istemek ve aramak dahi o derece abestir.

1145. Eğer sen bunlara bir kadının ve altının haberini getirsen senin önüne bü- tün gümüş ve baş koyarlar.

1146. Desen ki, filân yerde bir mahbûb seni da'vet ediyor. Sana âşık geldi ve seni biliyor.

"Şâhid", Fârisî'de mahbûb demektir. Evvelki beytin ikinci mısrâ'ı, birinci mısrâ'ıyla ikinci beytin cezâsı ve haberi olur. Ya'ni, bu tâife cismâniyet ve nefsâniyet âleminde o kadar müstağraktır ki, eğer sen bunlara, "Filân yerde bir güzel kadın veyâhud altın yığını vardır," diye bir haber getirsen; veyâhud "Filân yerde bir mahbûb vardır, seni biliyor ve sana âşık olmuştur, seni da'vet ediyor," desen senin bu haberine mükâfat olarak önüne paralar koyarlar ve sana başlarını fedâ edercesine hizmet ederler.

1147. Ve eğer sen Hudâ'nın bal gibi haberini getirsen, desen ki: "Ey iyi ahidli, Hak tarafına gel!"

1148. "Ölüm cihanından kudret tarafına git, mâdemki bekā mümkin olur, fânî olma!"

Ya'ni, "Ey nebî ve velî, sen bu gibi cismânî insanlara Hak Teâlâ'nın bal gibi tatlı ve latîf olan haberlerini ve maârifini söylesen ve desen ki: "Ey bir şeyle lâyıkıyla tahaffuz eden insan! Cismâniyet ve kesâfet âlemi ölüm âlemidir; rûhâniyet ve ma'neviyet âlemi ise kudret âlemidir. Binâenaleyh ölüm âlemini bırak da, kudret âlemine git! Mâdemki bu fânî cihânı bırakmak ile bekā mümkin oluyor, binâenaleyh fânî olma! Bâkî olan rûhâniyet ve melekiyet cihânına gel! "Ahd"in müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "et-tehaffuz bi'ş-şey'" ma'nâsınadır. Ya'ni "Bir şey sebebiyle tehaffuz etmek" demek olur.

1149. Senin kanına kasd ve başına kasd ederler. Hımyet-i dîn ve hünerlerinden dolayı değil!

Bu tâife enbiyânın vücûdunu kaldırmağa azm ederler ve kanını dökmeğe kasd ederler. Onların bu azimleri ve kasdları evvelce sâlik oldukları dîni ve mezhebi himâye kasdıyla ve hüner ve ma'rifet ibrâzı sebebiyle değildir. Meselâ Îsâ (a.s.) geldi, onları tarîk-ı Hakk'a da'vet etti. Mûsevîler o hazrete sû'-i kasd ettiler. Fakat onların bu kasdları hamiyyet-i dîniyyelerinden dolayı değildi. Belki sâika-i nefsâniyyet ile kurdukları bâtıl dolabın bozulmasından idi. Ve kezâ Server-i âlem Efendimiz geldi, onları tarîk-ı Hakk'a da'vet etti. Mûseviyet ve Îseviyet nâmına îcâd eyledikleri "Bâtıl efkâr ve i'tikādâtı terk ediniz, Hak yoluna dönünüz!" buyurdu, düşman oldular. Bunların düşmanlıkları da kezâ hamiyyet-i dîniyyelerinden değil idi. Zîrâ kabûl etseler rüesâ-yı rûhaniyyelerinin menâfi'-i mâddiyyeleri herc ü merc olacak idi. Her asırda evliyâ-yı kirâm hazarâtının nasâyıhı da bunlara böy-

le fenâ te'sîrler yaptı. Onların hayâtına sû'-i kasd ettiler. "Hımyet", zarar veren şeyden perhîz etmek ma'nâsınadır (Akrebü'l-mevârid). "Hımyet-i dîn", kendi dînlerine zarar veren bir şeyden perhîz demek olur. Avâmın evliyâ-yı Hakk'a düşmanlığının ve onlara yabancı yaşamasının sebebi bayânındadır ki, onlar Hakk'a ve ebedî olan âb-ı hayâta da'vet ederler

1150. Belki hânûman üzerine yapışmadandır. Bu beyânı işitmek onlara acı gelir.

Enbiyâ ve evliyâya karşı, cismânî olan kimselerin sû'-i kasdları, onların hamiyyet-i dîniyyelerinden, ya'ni dînlerine zarar veren bir şeyden tevakkî ve perhîz ettiklerinden nâşî değil, belki hânûmanlarına yapışmış olmalarından ve onlardan ayrılmalarından nâşîdir. Onların muhabbetlerini kalbden çıkarıp Hakk'a teveccüh etmelerine dâir olan enbiyâ ve evliyânın beyânât-ı aliyyeleri, onlara acı gelir. Zîrâ bu beyânât onların nefislerinin râhatını bozar.

1151. Eşeğin yarası üzerine sıkı yapışmış olan bezi ondan parça parça koparmak istediğin vakit...

Enbiyâ ve evliyânın cismânîleri da'veti ve onları tımarı ona benzer ki, eşeğin yarası üzerine pek yapışmış olan bir bezi parça parça çıkarmak istediğin vakit...

1152. O eşek muhakkaktır ki acıdan dolayı çifte atar. Ne güzeldir o kimse ki, ondan perhîz etti.

Ya'ni, çifte yememek için, eşeğin sırtındaki yaradan bezleri koparmaktan perhîz eden kimse ne güzeldir! Ve cismânîleri nasîhatle yola getirmek boş olduğundan onlarla beyhûde uğraşıp düşmanlıklarını kazanmayan kimse ne güzeldir!

1153. Husûsiyle elli yara ve her yerde bir bez. Islaklığa gark olarak onun başı üzerine yapışmış.

Husûsiyle cisim merkebinin üzerinde elli yara ve her yerde yara üzerinde de bir bez var ve o yaralar dâimâ tâze ve sızan cerâhatlardan bezler ıslanıp o yaraların başı üzerine yapışmış bir hâldedir.

1154. Altın ve gümüş bir bez parçası ve hırs yara gibidir. Her kimin hırsı ziyâde olursa, yarası da ziyâdedir.

Dünyânın altını ve gümüşü bir bez parçası ve nefsin hırsı dahi yara gibidir. Nefsinin hırsı çok olan kimsenin cisim merkebinin yarası da çoktur. Binâenaleyh cismânî ve nefsânî olan kimselerin, bu hırs yaraları üzerinden altın ve gümüş bezleri koparılmak istendiği zaman, pek ziyâde muztarip olup çifte atarlar.

1155. Baykuşun hânumânı ancak vîrânedir. O Bağdâd'ın ve Tabes'in evsâfını işitmez.

"Tabes", Horasan tarafında ma'rûf bir şehrin adıdır. Ya'ni cismânî olan kimseler baykuş mesâbesindedir. Baykuşun hânumânı vîrâne ve harâb mahaller olduğu gibi, cismânîlerin hânumânı dahi vîran ve harâb olan bu dâr-ı dünyâdır. Onlar Bağdâd ve Tabes şehirleri gibi ma'mûr olan âlem-i ervâhın ve cihân-ı ma'nânın evsâfını işitmekten haz ve zevk almazlar. Onlara bu fânî ve harâb dünyâdan bahsetmek lâzımdır.

1156. Eğer sultanın doğanı yoldan gelse bu baykuşlara şahtan yüz haber getirse;

1157. O dâru'l-mülkün ve bağlığın ve ırmağın şerhini getirse, her düşman onun üzerine efsûs tutar.

"Sultan"dan murâd, Hak Teâlâ hazretleridir; ve "doğan"dan murâd, dahi enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ hazarâtıdır. "Baykuşlar"dan murâd, cismânî ve ehl-i dünyâ olan kimselerdir. Ya'ni, sultân-ı hakîkî olan Hakk'ın doğanları mesâbesinde olan enbiyâ ve evliyâ hazarâtı âlem-i ervâhtan gelse ve bu harâbede sâkin olan ehl-i dünyâya ve cismânîlere birçok haberler getirse ve âlem-i ervâhın ma'mûrelerinin ve bağ ve bostanlarının ve ırmaklarının hâl ve şânını şerh ve tavsîf etse, onların düşmanları bu haberler ile eğlenirler ve istihzâ ederler de derler ki:

1158. "Doğan yine eski efsaneyi getirdi ki, beyhûde ve lâf cihetinden söz söyler!"

Bu beyt-i şerifte إِنْ هَذَا إِلَّا أَسَاطِيرُ الْأُولِينَ (Mü'minûn, 23/83) ya'ni "Bu ancak evvelkilerin masallarıdır" âyet-i kerîmesine işâret buyruluyor. Ya'ni, cismânîler enbiyâ ve evliyânın tavsîflerini ve ihbârlarını dinledikleri vakit, "Bu evvelden beri söylenen efsâneler ve masallardır ve boş sözlerdir!" diye istihzâ ederler.

1159. Eski onlardır ve ebedin çürümüşüdürler; ve yoksa o dem eskiyi yeni eder.

Ya'ni, cismânîlerin kendileri eskidir. Çünki cisimler karbon, azot, müvellidü'l-mâ ve müvellidü'l-hamûza, klor, sodyum ve kils ilh. gibi birtakım anâsır-ı basîtanın yekdiğeriyle terekkübünden hâsıl olur. Ondan sonra, o anâsır dağılır; bu kesâfet âleminde devr-i dâim yaparlar ve dolaşa dolaşa gelip rûh-i hayvânîleri devam ettiği müddetçe yine onların cisimlerini tertîb ve tezyîd ederler; ve rûh-i hayvânîleri munkati' olup cisimleri çürüdükten sonra yine devre başlarlar. Binâenaleyh o cismânîler eski ve ebedin çürümüşleridir. O "dem"e ya'ni nefes-i rahmânîye gelince, eskileri yeni yapar. Eskiyi yeni yapmakta iki vecih vardır. Birisi maddî, diğeri ma'nevîdir. Maddîsi budur ki, zerrât-ı maddiyyat ve suver-i ecsâm nefes-i rahmânî ile her ân-ı gayr-ı münkasimde hayat bulur. Ya'ni bir tecellî ile ma'dûm ve bir tecellî ile mevcûd olur. Buna lisân-ı tasavvufta "teceddüd-i emsâl" derler. Bu husutaki îzâhât I. cildin 2066 [ve 1170] numaralı beyit[ler]inde geçti. İkincisi budur ki, hakäyık ve maârif-i ilâhiyyenin nihâyeti yoktur; ve bu ulûm ve maârif her peygambere ümmetinin isti'dâdı nisbetinde verilir. İsti'dâdlarından ne fazla ve ne de nok- sandır. Binâenaleyh şerâyi' ve ulûm-i enbiyâ eskiyi tezyîd ve tafsîl sûretiyle yeni yapar.

1160. Eski ölülere can verir; akıl ve îman nûrunun tacını verir.

O nefes-i rahmânî gayr-ı münkatı' olan tecelliyât-ı cedîdesi ile, eski ölü olan cismânîlere rûh-i hayvânî verir; ve yine o nefes-i rahmânî, rûh-i hayvâ- nîsi cihetinden diri ve fakat rûh-i insânîsi cihetinden ölü olan o cismânîlere, enbiyâ ve evliyâ lisânıyle hayât-ı ma'neviyye ihsân edip akıl ve îman nûru- nun tâcı olan maârif ve hakäyık-ı rabbâniyyeyi verir.

1161. Rûh bağışlayıcı olan gönül kapıcıdan gönül çalma! Zîrâ seni rahşın hayretine bindirir.

Ya'ni, bir insân-ı kâmil, senin kalbini kapmış ve seni kendi tarafına celb etmiş, artık ondan kalbini çalma! Ya'ni onun gönlünden düşecek efâle ta- saddî etme ve onun gönlünün rızâsı dairesinde çalış! Zîrâ seni, ilâhî bir at mesâbesinde olan rûh-i insânîye bindirir. "Rahş", beyaz ile kızıl rerigin bir- birine karışmış olmasından husûle gelen renktir. Îran pehlivanlarından meş- hûr Rüstem'in atı bu renkte olduğundan onun atına bu isim verilmiştir. Sonra mecâzen her ata "rahş" denilmiştir (Reşîdî ve Burhân ve Gıyâsü'l- Lügat).

1162. Tâc verici ser-efrâzdan baş çalma! Zîrâ o kalbin ayağından yüz düğüm açar.

"Ser-efrâz", başı yüksekte olan demek olup, şerîf ve âlî ve sahib-i ikbal olandan kinâyedir. "Ser-medüzd"de "ser", meyil ma'nâsına olup, "meylini geri almak" demek olur. "Pây-i dil"den murâd, rûh-i hayvânîdir. Ya'ni, ma'ri- fet-i rabbâniyye tâcını verici ve ikbâl-i ma'nevî sâhibi olan insân-ı kâmilden meyl-i kalbîni geri alma ve ondan yüz çevirme! Zîrâ o senin kalbinin ayağı olan rûh-i hayvânîndeki havâss-i hamsen vâsıtasıyla bağlanmış olan birçok düğümleri açar ve perdeleri yırtar.

1163. Kime söyleyim, bütün köyde diri hani? Ab-ı hayât tarafına koşucu hani?

"Ab-ı zindegî", ya'ni "âb-ı hayât"tan murâd, aşk-ı ilâhîdir. Bu beyt-i şe- rîf, vaktinin insân-ı kâmili olan Hz. Pîr efendimizin teessüf-i âlîleridir. Buyu- rurlar ki: "Ben bu dünyanın fânîliğini ve cihân-ı ma'nânın bâkîliğini muhî- timde bulunan efrâd-ı beşerden kime söyleyeyim ki, bütün köy ve mahalle ahâlîsi arasında rûh-i insânî ile diri olan bir kimse nerededir ve aşk-ı ilâhî ta- rafına meyl edip koşan bir ferd nerededir? Hepsi cisimlerinin ve nefislerinin umûruyla meşgül ve âlem-i bekādan bî-haberdir."

1164. Sen bir zillet ile aşktan kaçıcısın. Sen aşktan bir nâmın gayrını ne bi- lirsin?

Ey bana mürid olup kendisini tarîkate sâlik olmuş addeden kimse! Sen sü- lûkün esnâsında dûçâr olduğun bir zillet-i sûrî sebebiyle, aşk-ı ilâhîden kaçı- cı ve yüz çeviricisin. Eğer sen hakîkaten kalbinde aşk-ı ilâhî duygusunu bul- muş olsa idin, bu zillet-i sûrîye aslâ ehemmiyet vermez ve tarîk-ı aşkta de- vâm ederdin. Binâenaleyh sen ancak aşk-ı ilâhînin adını duymuşsun. O aş- kın kendisinden aslâ haberin yoktur. Zîrâ aşk-ı ilâhî çok zillet ve zorluğa ta- hammül etmek ister.

1165. Aşkın yüz nâz ve istikbârı vardır; aşk yüz nâz ile ele gelir.

Ya'ni, aşk-ı ilâhî çok nazlı ve kibirlidir. Öyle kolay kolay ele gelmez. Ona çok hizmet etmek ve niyâz etmek lâzımdır ki, birçok nazlandıktan sonra ele gelebilsin!

1166. Aşk vefâ edici olduğundan vefâ ediciyi satın alır. Vefasız olan hem-ni- şîne bakmaz.

"Harîf", iş ve san'at refîkı olan kimse, dost ve hemnişîn olan adam ma'nâsınadır. Ya'ni, aşk-ı ilâhî, vefâkâr olan bir arkadaştır. Binâenaleyh kendisi de vefâkâr olanı kabûl eder, vefâsız olanlara hemnişîn olmaz.

1167. Ademî, ağaç; ve ahid kök gibidir, köke cehd ile tımar lâzımdır.

"Ahid"ten murâd, ezelde vâki' olan ahd-i ubûdiyyet olduğu gibi, insân-ı kâmile intisâb esnasında pîr ile mürîd arasında vâki' olan ahid olmak dahi muhtemeldir. Ya'ni, sûret-i insâniyye bir ağaç gibi olup, onun kökü de onun ahdidir. Binâenaleyh onun sûret-i insâniyyesine taalluk eden söz ne kadar parlak olursa olsun îtibâr yoktur. Onun kökü ve ma'nâsı olan ahde riâyet etmek ve ona hizmet lâzımdır.

1168. Ahid fâsid, kök çürümüş olur; ve latif olan meyveden munkatı' olmuş olur.

Bir kimsenin Hakk'a veyâhud insân-ı kâmile karşı olan ahdi bozuk olursa, sûret-i insâniyyesi ağacının kökü çürümüş olur. Artık onun meyvesi olan ahvâl-i latîfe ve a'mâl-i hasene ondan munkatı' olur.

1169. Hurma ağacının dalı ve yaprağı her ne kadar yeşil oldu ise de, kökün fesadıyla beraber yeşillik faide değildir.

Ahdi bozuk olan bir kimsenin, kökü bozuk olan hurma ağacının yeşil yaprağı mesâbesindeki ulûm-i zâhiriyyesi ve sözleri ne kadar parlak olsa aslâ fayda vermez ve kalblere te'sîri olmaz.

1170. Ve eğer yeşil yaprağı olmaz ve kökü olursa, âkıbet yüz yaprak dışarı el yapar.

Ve eğer ahdine vefâkâr olan kimsenin her ne kadar zâhiren bir ilmi ve kuvve-i nutkıyyesi olmasa dahi, âkıbet ulûm-i ledünniyye ve talâkat-i lisâniyye yaprakları zâhir olur.

1171. Sen onun ilmine aldanma, ahd iste! İlim kabuk, onun ahdi onun içi gibidir.

Ey sâlik, sen bir kimsenin ilmine aldanma, ahid iste! Ya'ni ahdine vefâkâr olan kimsenin ilmine bakma ve ilmi yoktur diye aldanma! Onun Hak'la veyâ pîriyle olan ahdinde sâdık olup olmadığına bak! Zîrâ ilm-i zâhirî kabuk gibi ve o kimsenin ahdi dahi o aradığın ilmin içi gibidir. Zîrâ ilimden maksûd olan ameldir ve amel ise ahde vefâ etmektir.

Onun beyânındadır ki, kötü fiilli adam vaktâki kötü fiillilikte mütemekkin olur ve iyi fiillilerin devletinin eserini görür, şeytan olur. Harmanı yanmış şeytan gibi hasedden dolayı hayrın mâni'i olur ve cümleyi harmanı yanmış ister. Nitekim âyet-i kerîmede, "Gördün mü şu kimseyi ki, namaz kıldığı vakit abdi nehyeder!" buyrulur

"Hirmen-sûhte", sermâyesi havaya gitmiş ve müflis olmuş kimseden kinâyedir. Bu sürh-ı şerîfte beyân buyrulan âyet-i kerîme sûre-i Alak'tadır. Sebeb-i nüzülü budur ki: Ebû Cehil habîsi demiştir ki: "Eğer ben Muhammed'i (a.s.) secde ederken görürsem boynunu çiğnerim!" O habîs bu kasd ile Resûl-i Ekrem hazretleri tarafına gitti ve o hazreti namaz kılarken gördü ve geri geri çekilmeğe başladı. "Niçin böyle yapıyorsun?" dediler. Cevâben dedi ki: "Muhammed ile benim aramda ateşten bir hendek görüyorum!" Bu âyet-i kerîmenin ma'nâsı her asırda mevcûd olan münafıklar ile münkirlerin cümlesine şâmildir.

1172. Vefâ edicileri fâide etmiş gördüğün vakit, sen orada hasûd bir şeytan gi- bi olursun.

Ey nefsânî olan kimse, sen Hakk'a veyâ pîrine karşı olan ahdine vefâ edenleri, fâide hâsıl etmiş bir hâlde gördüğün vakit, sen onların müvâcehesin- de, Adem'e hased eden bir şeytan gibi olursun. Nitekim Hz. Pîr'in zamân-ı âlî- lerinde kendilerine intisâb eden mürîdânından bir gürûh, o hazretin Salâhad- din Zerkûb hazretlerine olan teveccüh ve iltifatını çekemeyip hased ederek aleyhinde bulunmuşlardır. Sipehsâlâr hazretleri yazdığı Menâkıb'da bu hâli şu tazda beyân buyurur: "Cemâat-i hasûdân Şeyh Salahaddin'in hadden ziyâde Hz. Pîr'e yakınlığı- nı müşâhede eylediklerinde yine hıkd ü hased ile meşgûl olup adâvete başla- dılar ve gāyet-i kasâvet ve nihâyet-i şekāvetlerinden zât-ı âlîlerini cehle men- sûb kıldılar. Halbuki onun hakāik-ı ledünniyyesinden bîhaber idiler." Fakir tarafından tercüme olunmuş olan bu menâkıbta Sultan Veled (k.s.) hazretle- rinin bu mes'ele-i hased hakkında manzûm beyânât-ı aliyyeleri de vardır.

1173. Her kimin mizacı ve tab'ı gevşek olsa, o hiç kimseyi sağlam istemez.

Bu beyt-i şerîfte iki vecih vardır: Birisi maddî ve diğeri ma'nevîdir. Mad- dîsi budur ki, nefsânî olan bir kimsenin mizâcı ve tab'ı gevşek ve zayıf ve hastalıklı olsa, o kimse herkesi de kendisi gibi hastalıklı ve zayıf görmek is- ter; ve onun nefsi bu görüş ile mütesellî olur; ve kendisi o kimselerin musâ- hibi ve refîkı olur. Vücûdu sağlam olanlara hased eder. Ve ma'nevîsi budur ki, her kimin mizâcı ve tab'-1 ma'nevîsi, ahlâk-ı mezmûme ile ma'lûl olsa, o kimse herkesi kendi gibi hîlekâr ve müzevvir ve fâsık ve fâcir görmek ister; ve kendisi o gibi adamların musâhibi ve refîkı olur; ve ahlâk-ı hamîde sâhib- lerine hased eder. Nitekim meşhûr bir darb-ı meseldir: Kuyruksuz olan tilki- ye: "Hep tilkiler senin gibi kuyruksuz mu olsun, yoksa sen de onlar gibi kuy- ruklu mu olasın?" diye sormuşlar. Tilki cevâben: "Bütün tilkilerin benim gibi kuyruksuz olmalarını isterim!" demiş.

1174. Eğer İblis'in hasedini istemez isen, da'vâ derdinden Huda'nın dergâ- hina gel!

"İblîsî"deki "yâ", masdariyet, vahdet ve nisbet için olması câizdir. Masda-riyet için olursa "iblislik", vahdet için olursa "bir iblisin hasedi" ve nisbet için olursa "İblîse mensûb olan hasedin" demek olur; ve her üç sûrette ma'nâ doğ-ru olur. Ya'ni, ey nefsânî olan kimse, eğer sen "şeytanlığın hasedini" veyâ "bir şeytanın hasedini" veyâ "şeytana mensûb olan hasedi" istemez isen; "Ben ondan daha hayırlıyım!" da'vâsının derdinden vazgeç de Hak Teâlâ hazretle-rinin dergâh-ı izzetine teveccüh et ve kendi nefsinin kötü sıfatlarını gör de, başkalarının nefsindeki fenâlıkları söylemekten sarf-ı nazar et! Sıfât-ı nefsâ-niyyeden halâsını Cenâb-ı Hak'tan niyâz et! Zîrâ şeytanlığın hulasası أنا خير منه (A'râf, 7/12) ya'ni, "Ben ondan daha hayırlıyım ve efdalim!" da'vâsından ibârettir; ve kendini beğenip başkalarını takbîh etmektir. Ve Cenâb-ı Hak sû-re-i Bakara'da sıfât-ı nefsâniyye ile muttasıf iken başkalarını ıslâha kıyâm edenleri takbihen: أتأمرون الناس بالبر وتنسون أنفسكم (Bakara, 2/44) ya'ni "Nefsinizi unuttuğunuz hâlde nâsa birr ve takvâ ile mi emrediyorsunuz?" buyurur.

1175. Mâdemki vefân yoktur, bâri dem vurma! Zîrâ söz ağleb olarak bizlik ve benlik da'vâsıdır.

Ya'ni, ey kimse mâdemki senin Hakk'a veyâ pîrine karşı ettiğin ahidde vefân yoktur ve onların emrine muhalefetin vardır, bâri salâhtan dem vurup ehl-i kemâle mahsûs olan tavrı takınarak söyleme! Zîrâ, sıfât-ı nefsâniyye-sinden kurtulmamış olan kimselerin sözleri ekseriyâ bizlik ve benlik da'vâsı-dır. Ancak kendilerinde vücûd ve varlık göremeyen enbiyâ ve evliyâ hazarâ-tının sözleri bu da'vâdan hâriçtir.

1176. Bu söz sînede mağzların îrâdıdır. Sükûtta can mağzına yüz nemâ vardır.

Ya'ni, bu söz, harf ve savt ile dışarıya çıkmazdan evvel sînede ve kalbde içlerin ve bâtınların îrâdıdır; ve o sözü dışarıya çıkarmayıp sükût etmekte ise canın içine ve bâtınına birçok neşv ü nemâ vardır. Meselâ bir kimse birinin yalan söz söylediğine muttali' olsa ve onun bu yalanını yüzüne vurup mey-dana çıkarmak kâbil iken kendisinin dahi yalan söylediğini düşünüp, bu hu-sûsta söz söylemekten vazgeçerek sabretse, o kimsenin, bu hâli nefsine kar-şı bir mücâhede olur; ve bu mücâhededen rûhunun kuvvetinde neşv ü nemâ hâsıl olur.

1177. Vaktāki dile gelir mağzın masrafı olur. Masrafı az yap, ta ki mağz, nağz olarak kalsın!

Ya'ni, vaktāki söz dile gelir ve harf ve savt ile dışarıya çıkarılır, mağzın ve bâtının îrâdı harc ve sarf edilmiş olur. Binâenaleyh, masrafı az yap ve sözü ihtiyaç ve zarûret mikdârı söyle ki, bâtının güzel ve latîf olarak kalsın! Zîrâ sâlikin lisânını zabt etmesi düşünmesine sebeb olur; ve düşünmekde mücâhede-i nefsiyye vardır; ve mücâhede ile bâtında güzellik ve letâfet hâsıl olur.

1178. Az söyleyici adamın azîm bir fikri vardır. Söylemek kışrı ziyade olduğu vakit iç gitti.

Ya'ni, az söyleyen adamın elbet büyük büyük düşünceleri vardır. Nitekim çok söyleyen adamların sözlerinde ekseriyâ revâbıt-ı fikriyye olmadığı her zaman görülmektedir. Zîrâ elfâz ile dışarıya çıkarılan söz meyvenin kabuğu gibidir. Kabuk ne kadar kalın ve çok olursa iç o kadar az olur.

1179. Kabuk ziyade oldu, iç zayıf oldu. Letâfet kâmil olduğu vakit kabuk zayıf oldu.

"Nağz", lügatte güzel ve iyi ve latîf ve şey'-i acîb ve bedî' ma'nâsınadır. "Nağzın kâmil olması"ndan murâd, meyvenin latîf ve güzel olan içidir. Ya'ni, ceviz ve bâdem gibi meyvelerin kabuğu kalın olduğu vakit içi az ve zayıf olur ve latîf olan içi kâmil ve ziyâde olduğu vakit dahi kabuk zayıf ve ince olur. Bunun gibi kabuk mesâbesinde olan elfâz çok ve kalın olursa, iç olan fikir az olur ve iç olan fikir iyi ve latîf ve kâmil olduğu vakit elfâz dahi az olur.

1180. Bu üç hamlıktan kurtulmuş, cevize ve bâdeme ve fıstığa bak!

"Levz", bâdem ve "pisteh" fıstık. Ya'ni, kabuk ve iç misâlinde hamlıktan kurtulmuş ve kemâle gelmiş olan ceviz ve bâdem ve fıstıktan ibaret olan üç meyvenin hâline nazar et! Bunlardan her birinin kemâli, kabuklarının inceliği ve içlerinin çokluğundadır. İşte fikr-i insânî bunların içine ve kelâm-ı zâhirî dahi bunların kabuklarına benzer.

1181. Her o kimse ki isyan ede, şeytan olur. Zîrâ iyilerin devletine hased edici olur.

"İsyân", serkeşlik etmek ma'nâsınadır. Her kim ki serkeşlik ederse, o kimse şeytan olur. Nitekim bu cildin 524 numarasında اسب سرکش را عرب شیطانش خواند ["Serkeş at için Arap ona "şeytan" ta'bîr etti"]; ve 525 numarasında dahi شیطنت گرد نکشی بد در لغت ["Şeytanet lügatte gerdenkeşlik oldu"] buyrulmuş idi. Binâenaleyh şeytanlığın esâsı serkeşlik ve isyandan ibâret olur; ve serkeşlik dahi sıfat-ı hasedden neş'et eder ve böyle serkeş olan kimse iyilerin nâil olduğu devlete ve saâdete hased edici olur.

1182. Vaktaki Hudâ'nın ahdine vefâ ettin, Hudâ kerem cihetinden senin ahdini hıfz eder.

Ya'ni, ey kimse, sen Hak Teâlâ hazretlerinin emrine itâat ve nehyinden ictinâb etmek sûretiyle onun ahdine vefâ ettiğin vakit, Hak Teâlâ hazretleri dahi va'd buyurduğu ecir ve mükâfâtı icrâ buyurmak sûretiyle kerem cihetinden sana karşı olan ahdi hıfz eder ve seni ecirsiz bırakmaz.

1183. Sen Hakk'ın vefâsından gözü bağlamışsın, "Üzkürü ezkürküm!"ü işitmemişsin.

Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Bakara'da olan فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوا لِي وَلَا تَكْفُرُون (Bakara, 2/152) Ya'ni, "Beni zikrediniz, ben de sizi zikredeyim ve bana şükrediniz ve küfran etmeyiniz!" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'ni, ey kimse, senin kalb ve idrak gözün Hak Teâlâ hazretlerinin kullarına karşı olan vefâsını görmekten bağlanmıştır; ve sen bu zikrolunan âyet-i kerîmeyi işitmemişsin. Binâenaleyh sen Hakk'ın emrine itâat ve nehyinden ictinâb etmek sûretiyle onu zikret ki, Hak dahi seni mağfiret etmek ve ecir ve mükâfat vermek sûretiyle seni zikretsin!

1184. "Evfû bi-ahdî"ye kulak ver, akıl tut, tâ ki yârdan "Üfi ahdeküm" gelsin!

Bu beyt-i şerîfte de kezâ sûre-i Bakara'da olan وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ (Bakara, 2/40) Ya'ni "Size beyân ettiğim ahde vefâ edin! Ben de sizin vefânı-za mükâfât edeyim!" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bazı nüshalarda (گوش نه) yerine (گوش کن) vâki' olmuştur. "Kulak koy!" demek olur. Ya'ni, bu zikrolunan âyet-i kerîmeye kulak ver ve ma'nâ-yı münîfini idrâk için ak-lını tevcîh et ve bu işitme ve idrâk etme neticesinde îmânını takviye edip amel et ki, yâr-ı hakîkî olan Hak'tan dahi mev'ûd ve ma'hûd olan ecir ve mükâfât gelsin!

1185. Ey hazîn, bizim ahdimiz ve karzımız ne olur? Yere kuru dâne ekmek gibidir.

"Hazîn", gamlı ve mahzûn ma'nâsınadır. Efrâd-ı beşer hakîkatte hiçbir şeye mâlik olmayıp her ihtiyacını mülkün mâliki olan Hak Teâlâ hazretlerin-den beklediği cihetle, hakîkatte boynu bükük mahzûn bir bende vaziyetin-dedir. Bu münasebetle cenâb-ı Pîr efrâd-ı beşere hitâben: "Ey hazîn!" buyu-ruyor. Ve "karz"dan murad, وَأَقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا (Müzzemmil, 73/20) ya'ni, "Allah Teâlâ'ya karz-ı hasen ile ikrâz edin!" âyet-i kerîmesinde beyân buy-rulan karzdır ki, bu da Hak yolunda infâk ve sarf-ı maldır. Her bir iyiliğin mukābilinde Hak Teâlâ on mislini vermeyi ahd buyurmuş olduğundan, bu infâkı ve sarf-ı mâli zât-ı ulûhiyyete ödünç verilmiş mesâbesinde tutmuştur. Ya'ni, "Ey mahzûn bir vaziyette bulunan kul, bizim Hakk'a karşı olan ahdi-miz ve ödünç vermemiz ne demektir bilir misin? Bir tarla sahibinin toprağı-na dâne ekmek gibidir."

1186. Ne ondan zemîne revnak ve semizlik vardır ne de zemînin sahibine zenginlik vardır!

"Lemtür", semiz ve kavî demektir, "ya" masdariyet içindir. Ya'ni, bu bi-zim ektiğimiz dâne-i a'mâlden mülk-i ilâhî ne revnak ve ne de semizlik ve kuvvet kesb eder; ve ne de mülkün sahibi zengin olur!

1187. Ancak işâreten demektir ki, "Bana bundan lazımdır. Zîrâ bunun as-lını ademden sen verdin."

1188. "Yedim ve dâneyi bizim tarafımıza bu ni'metten çek diye nişan olarak getirdim."

Ya'ni, bizim amel dânemizi mülk-i Hudâ'ya ekmekte ancak bir işaret vardır. O da bu demektir ki: "Ey mülkün sahibi, bana bu tohumun mahsûlü lâzımdır. Zîrâ bunun aslı olan vücûdu, adem-i izâfîden sen çıkarıp verdin. Ben o vücûddan istifâde ettim. Bizim tarafımıza bu ni'metin emsâlini ihsân et, diye şimdi bu dâne-i ameli nişan olarak getirdim ve yine senin mülküne saçtım."

1189. Binâenaleyh ey tâlihli, kuru duâyı bırak! Zîrâ ağaç, saçılmış dâne ister.

"Ey tâlihli"den murâd, insân-ı kâmilin huzûru kendisine nasîb olup tarîk-ı Hakk'a sülük eden kimsedir. "Kuru duâ"dan murâd, amel etmeyip lisânen taleb etmektir. Ya'ni, ey tarîk-ı Hakk'ın sâliki ahde vefâ, amel-i sâlih işlemekle olur. Ameli terk edip: "Yâ Rab, bana şunu bunu ihsân et!" demek doğru bir hareket değildir. Zîrâ dünyâ, ism-i Zâhir'in mazharı olduğundan amel-i zâhirî lâzımdır. Nitekim bir ağacın zuhûrunu murâd eden kimse, mutlakā onun çekirdeğini ve tohumunu toprağa ekmiş olmalıdır. Tohumu ekmeden ağaç istemek taleb-i kâmil değildir, bir taleb-i nâkıstır.

1190. Eğer dânen yok ise Hâlık o duâdan sana, "Ne güzel sa`ydir!" diye bir nahl bağışlar.

Fakat birtakım zâhirî sebebler ve aczler haylûletiyle dâneye mâlik ve amele muvaffak olamamış isen ادْعُوني أستجب لكم (Sebe', 40/60) ya'ni "Duâ edin, size icâbet edeyim!" âyet-i kerîmesi mûcibince, için yanarak duâ ettiğin takdirde, Hâlık Teâlâ senin o duânı sa'y makamında tutup, "Ne güzel sa'ydir!" diye sana meyveleriyle dolu bir hurma ağacı halk ederek bağışlar.

1191. Meryem gibi ki, onun derdi var idi, dânesi yok idi. O nahli bir sâhib-i fen yeşil yaptı.

Ya'ni, sa'yden âciz kalanın duâsının sa'y makamında kabûl buyrulduğu- nun delîli budur ki, Hz. Meryem'in doğuracağı bir yerde hiçbir yardımcı ol- madığı gibi yiyeceği dahi yok idi. Taleb ve duâ-yı fiilîden âciz bir hâlde oldu- ğundan, duâ-yı lisânî ile Hakk'a niyâz etti. Onun dâne-i fiili ve ameli olma- dığı hâlde, hüner sahibi olan Hak Teâlâ kuru bir hurma ağacını yeşil yaptı ve meyveli bir hâle girdi. Nitekim sûre-i Meryem'de buyrulur: فَأَجَاءهَا الْمَخاض إلى جذع النخلة قالت يا ليتني مت قبل هذا وكنت نسيا منسيا فناداها من تحتها ألا تحزني قد جعل ربك تحتك سريا وهزي إليك بجذع النخلة تساقط عليك رطبا جنيا (Meryem 19/23-25) ya'ni "Doğum ağrısı onu bir kuru hurma ağacına dayanmağa mecbûr etti. Dedi ki: "Keşke ben bundan evvel ölüp külliyyen unutulmuş olaydım!" Altından cenâb-ı Îsâ nidâ edip dedi ki: "Mahzun olma, rabbin senin altından ırmak akıttı ve kuru hurma ağacını salla ki üzerine hurma düşsün!"

1192. Zîrâ ki, o himmet sahibi olan hâtûn vefâ edici idi. Hâlık onun murâ- dı olmaksızın yüz murad verdi.

"Râd", kerim ve civanmerd ve sahib-i himmet ve sehâvet ma'nâsınadır. Ve diğer ma'nâları da vardır. Burada "sâhib-i himmet" ma'nâsı münasibdir. "Hâtûn", kadın demektir; ve "kadın" bu "hâtûn" kelimesinden muharreftir. Ya'ni, o Meryem ve o himmet-i âlî sâhibi olan kadın, Hakk'a karşı olan ah- dine vefâ edici idi. Hâlık Teâlâ hazretleri dahi onun sa'yden aczi zamânında, onun murâdı olmaksızın birçok murâdlarını verdi; Ve onun taleb-i lisânîden ârî olan taleb-i hâlîsini derhal is'âf buyurdu.

1193. O cemaat ki, vefâ edici olmuş idiler, bütün sınıflar üzerine onları ziya- deleştirmiştir.

Hakk'ın emrine itâat ve nehyinden ictinâb etmek sûretiyle ahidlerine ve- fâ eden cemâati diğer asnâf-ı beşer üzerine efdal etmiştir. Nitekim Hak Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerim'de إِنَّ أَكْرَمَكُم عند الله أتْقَاكُمْ (Hucurat, 49/13) ya'ni "Al- lah indinde en mükerrem olanınız en müttakî olanınızdır" buyrulur.

1194. Denizler ve dağ onlara müsahhar oldu. Dört unsur dahi o taifenin ben- desidir.

Ya'ni, ahidlerine vefâ eden enbiyâ ve evliyâya deryâlar ve dağlar müsahhar olup denizlerden yürüyüp geçmek ve dağlarda tasarruf etmek gibi ahvâl vâki' oldu. Meselâ Mûsâ (a.s.) denizi asâsıyla yarıp geçti; ve Resûl-i Ekrem Efendimiz Hz. Sıddîk ve Hz. Ömer ve Hz. Osman ve Hz. Ali ile Uhud dağı üzerinde oturdukları sırada hareket vâki' oldu. Buyurdular ki: "Ey Uhud sâkin ol, senin üzerinde Nebî ve Sıddîk ve şehîd vardır!" Derhal hareket sâkin oldu. Ve kezâ bu zevât-ı kirâma dört unsur ya'ni toprak, su, hava, ateş bende oldular. Nitekim Mûsâ (a.s.)ın işâretiyle arz Kârun'u batırdı ve denizi yardı; ve Süleyman (a.s.) havada tasarruf etti; ve ateş İbrâhim (a.s.)a gülzâr oldu. Evliyâ-yı kirâm hazarâtının dahi mûcizâttan mîrâsları vardır ki, ona lisân-ı şer'de "kerâmet" derler.

1195. Bu ise nişan için bir ikramdır, tâ ki ehl-i inkâr onu âşikâr göreler!

Ya'ni, enbiyâ ve evliyânın bu âlem-i kesâfette ve zâhirde gösterdikleri havârık, onların ind-i ilâhîdeki kıymetlerine nişan ve alâmet [olmak] üzere bir ikramdır; ve onların ind-i ilâhîdeki kıymetlerini inkâr edenler onu âşikâr bir sûrette görmek içindir.

1196. Onların o gizli kerâmetleri ki, o havâsse ve beyana gelmez.

O ahidlerine vefâkâr olan enbiyâ ve evliyânın bu zâhir olan kerâmetlerinden başka birtakım gizli kerâmetleri daha vardır ki, o kerâmetleri havâss-ı zâhire ve bâtıne ile idrâk etmek mümkin değildir ve ta'rîf ve beyân kābil değildir. Çünki onları beyân için bu âlem-i zâhirde müsta'mel elfâz kifayet etmez.

1197. Kârı o tutar ki, muhakkak o ebed ola, dâimâ ne munkatı'dır ne de reddi taleb olunmuştur..

Ya'ni, işe yarayan şey ebedî olandır ki, o da gizli kerâmet olan kerâmât-ı ma'neviyyedir; ve bu kerâmât çeşme âid değil rûha âid olduğundan kerâmât-ı sûrî gibi munkatı' değildir ve reddi dahi matlûb değildir. Kerâmât-ı sûrî ise mevt-i sûrî ile munkatı' olur; ve fânî olan âlem-i sûrete âid bulunan kerâmât evliyâ tarafından makbûl olmadığından ekseriyâ reddolunmuştur; ve onlar kerâmât-ı sûriyye ve kevniyyeden kaçarlar. Fakat kerâmât-ı ma'neviy- ye Hak ile kendi aralarında ve dâimî olduğundan onların makbûlüdür; ve muhakkıklarının çoğunun indinde kerâmât-ı ma'neviyye ilim ve hikmettir. Nitekim âyet-i kerîmede ومن يؤت الحكمة فقد أوتي خيراً كثيراً (Bakara, 2/269) ya'ni "Hikmet verilmiş kimseye, muhakkak hayr-ı kesîr verildi" buyrulur. Nitekim mecâzîb-i ilâhiyyeden birisine: "Kerâmât-ı kevniyye mi efdaldir, yoksa ilim ve hikmet mi efdaldir?" diye sormuşlar. "Elbette ilim ve hikmet efdaldir. Zîrâ kerâmât-ı kevniyye için dâimâ abdestli bulunmak lâzımdır. Fakat ilim ve hikmet cünüb olsa bile sahibinden münfekk olmaz" diye cevab vermiştir.

Münâcât

1198. Ey küt ve temkîn ve sebât verici, halka bu sebatsızlıktan necât ver!

"Küt", gıdâ demektir. Burada murâd, gıdâ-yı rûhânî olan maârif-i ilâhî-dir. "Temkîn", istikāmet üzerinde rüsûh ve istikrar makāmı demektir. Zîrâ sâlik-i tarîk-ı Hak bu makām-ı rüsûha vâsıl oluncaya kadar sahib-i telvîndir ve bir hâlden bir hâle terakkî ve bir vasıftan bir vasfa intikal eder. Vaktâki makām-ı rüsûha vâsıl ve muttasıl olur, temkin husûle gelir (Ta'rîfât-ı Seyyid'den tercüme). Ya'ni, ey gıdâ-yı ma'nevîyi ve temkîn makāmını ve ahde vefâda sebâtı verici olan Hak Teâlâ hazretleri, halkı telvînden ve sebâtsızlıktan kurtar ve onları ahde vefâda sâbit kıl!

1199. O bir işte ki, sabit olmak layıktır, münsenî olan nefse kāimlik ver!

"Münsenî", iki kat olan ve bükülmüş ve baş aşağı olan demektir. "Bûdenî"deki "yâ", yâ-yı liyâkattır. Ya'ni, Yâ Rab sabit olmak lâyık ve lâzım olan riyâzât ve mücâhedât emrinde âciz kalıp iki kat olmuş ve bükülmüş olan nefse kāimlik ve doğru duruculuk ver!