İçeriğe atla

در تفسير وَهُوَ مَعَكُمْ ["O sizinle beraberdir"] âyet-i kerîmesinin tefsîri hakkındadır

26. bölüm / 40 · 3951 kelime · ~20 dk okuma

1071. Senin başının tepesi üzerinde ekmek dolu bir sepet vardır, sen ise kapı kapı ekmek kırıntısı istiyorsun.

Bu âyet-i kerîme sûre-i Hadîd'de vâki' olup tamamı şudur: هُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا (Hadîd, 57/4) Ya'ni "Ve O öyle Allahü Zülcelâl'dir ki, gökleri ve yeri altı devrede yarattı; sonra arşa müstevî oldu. Arza giren şeyi ve arzdan çıkan ve gökten inen şeyi ve göğe urûc eden şeyi bilir; ve nerede olursanız o sizinle beraberdir ve Allah Teâlâ yaptığınız şeyi dâimâ görücüdür"

"Fark" (فرق), baş tepesi; "leb-i nân", ekmek kırıntısı demek olur. Ya'ni, ey kimse, Hak her yerde seninle beraber olduğu hâlde, Hakk'ı bulacağım diye kapı kapı dolaşıyorsun. Senin hâlin, başında ekmek dolu sepet var iken, kapı kapı dolaşarak ekmek parçalarını dilenen kimsenin hâline benzer.

1072. Kendi başına dolan, sersemliği bırak. Git gönül kapısını çal, niçin her kapıdasın?

Ya'ni, hadîs-i şerîfte من عرف نفسه فقد عرف ربه ya'ni, "Nefsini bilen muhakkak rabbini bildi." buyrulmuş olduğundan git, gönül kapısını çal da, Hakk'ı kendi vücudunda bul! Sersemliği bırak! Onu hâriçte arayarak şunun bunun kapısını çalma! Beyt-i Yûnus Emre (kuddise sırruhû): Dervişlik baştadır tacda değildir Kızdırmak oddadır sacda değildir Ararsan Mevlâ'yı kendinde ara Kudüs'te Mekke'de hacda değildir

1073. Dizine kadar ırmağın suyu içindesin. Sen kendinden gafilsin. Bundan ve ondan su isteyicisin.

Birinci mısra'daki "âb-ı cû", terkîb-i izâfî ve ikinci mısra'daki "âb-cû" vasf-ı terkîbîdir. "Ab-ı cû"dan murâd, ilm-i hakîkî ırmağıdır. Ya'ni من اخلص لله اربعين صباحا ظهرت ينابيع الحكمة من قلبه الى لسانه ya'ni "Kim Allah'a ihlâs ederek kırk sabaha dâhil olsa, onun kalbinden lisânına hikmet pınarları zâhir olur." hadîs-i şerîfi mûcibince, sen dizine kadar hikmet ve ilm-i ledün ırmağının için- desin; sen ise kendinin bu isti'dâdına gāfilsin. O ilim ve hikmeti şundan bun-dan öğrenmeğe çabalayıp durursun; ve ilm-i hakîkînin menba'ı Zât-ı Hak'tır ki, لَا إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُحِيطٌ (Fussilet, 41/54) [ya'ni "Bilesiniz ki, O her şeyi kuşat-mıştır"] âyet-i kerîmesi mûcibince her şeyi kaplamış ve ihâta etmiştir.

1074. Önünde su ve arkanda da mededli su vardır. Gözlerin önünde sed ve ar-kasında da sed vardır.

Binâenaleyh senin hem önünde ve hem de arkanda yardımlı su olduğu hâlde, senin hem gözünün önünde ve hem de arkasında sed ve duvar vardır. Bu duvar senin görmene mâni' olur.

1075. At uyluğu altında, halbuki binici at arayıcıdır. "Bu nedir?" At! "Lâ-kin, at hani?" dedi.

Senin hâlin ona benzer ki, bir süvâri ata binmiş olduğu hâlde, atı aramak kasdına düşmüştür. Birisi çıkıp ona dedi ki: "Yâhu bu altındaki nedir?" Sü-vâri cevâben: "Attır, fakat at nerededir, görmüyorum!" dedi. İşte Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'inde bilcümle eşyayı muhît olduğunu beyân buyurduğu ve هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ (Hadîd, 57/3) ya'ni "Evvel O'dur, âhir O'dur, zâhir O'dur, bâtın O'dur" âyet-i kerîmesi bu ihâtayı açık bir sûrette gösterdiği hâl-de, bir kimsenin vücûd-i Hakk'ı araması, tıpkı altında at olduğu hâlde, atı arayanın hâline benzer ve ona bu âyetler gösterilse, bunları te'vîl edip: "Evet, bu âyetlerin Kur'ân-ı Kerîm'de olduğu ma'lûmdur. Fakat ben Hakk'ı istiyorum ve arıyorum!" deyip durur. Esâsen Hak'tan bir zerre ayrı değildir ve her zerre Hakk'a vâsıldır. Fakat aradaki sed, insanın kendi vücûd-i mev-hûmudur.

İmdi bu hâl, gāfil mütedeyyinlerin hâlidir. Dinsizlerin hâline gelince bun-lardaki gaflet daha kesiftir. Görmediğimiz Allah'ı kabûl etmeyiz derler. Fakat görmedikleri "esîr"den bu eşyâ-yı kevniyyenin vücûdunu çıkarırlar; ve esîr-den şuûr ve idrāki selb ettikleri hâlde, kendilerinde şuûr ve idrâk tesbît eder-ler. Halbuki fennen yoktan var çıkmaz ve var dahi yok olmaz, derler. Binâ-enaleyh fen düstûruna muğāyir olarak hadd-i zâtında mevcûd olmaması lâ-zım gelen şuûr ve idrāki yoktan çıkarıp, kendi varlıklarında isbât ederler. Ne büyük gaflet ve tenâkuz-ı fiilidir.

1076. "Hey!. Bu senin altındaki at zahir değil midir?" dedi. "Evet, lakin bir atı muhakkak kim gördü?"

Ya'ni, meselâ suâlci te'kîd edip, "Yahu bu senin altında at zâhir ve meydanda değil midir?" dedi. Süvâri, el-an gafletinde devâm edip: "Evet, fakat benim aradığım atı kim gördü?" diye cevab verdi. Ve kezâ Hak vücûd-i mutlak tır. Bu vücûd kendi zâhir ve eşyayı muzhirdir. Binâenaleyh gözümüzü açtığımız vakit, etrafımızda, varlıktan başka bir şey göremeyiz. Fakat bizim aklımızın gözü sûret görmeğe alışmış olduğu için, Hakk'ı sûretler gibi görmek isteriz. Bu gafletimizden haberimiz yoktur. Vücûd hakkındaki îzâhât I. cildin 610 numarasına müsâdif olan: ما عدمهاییم و هستیهای ما تو وجود مطلقی فانی نما [ya'ni "Biz yoklarız ve bizim varlıklarımız da yoktur; Sen fânî gösterici bir vücûd-ı mutlaksın!"] beyt-i şerîfinde geçti.

1077. Suyun mestidir ve o, onun yüzü önündedir, su içindedir; halbuki o akıcı sudan bî-haberdir.

Bu beyt-i şerîf, tavzîh-i ma'nâ için bir misâldir. Ya'ni, meselâ bir kimse suyun âşıkı ve mestidir ve su dahi onun muvâcehesindedir. Su içinde olduğu hâlde, akıcı sudan gâfildir. Vücûd dahi böyledir.

1078. Bir şeyin sarhoşudur, halbuki o şey onun yüzü önündedir. O şeyden ve kendinin şerhinden dahi bî-haberdir.

Ya'ni, bir kimse, herhangi bir şeyin mesti ve âşıkıdır ve âşık olduğu şey dahi muvâcehesinde durur. Fakat yüz ve elleri gözünün önünde duran kendi ma'şûkundan bî-haberdir; ve kendinin keşfinden dahi gâfildir. Ya'ni kendisinde ma'şûkunu keşfetmek ve bilmek hassası mevcûd olduğu hâlde onun da farkında değildir.

1079. Denizde gevher gibidir ki, "Deniz nerede?" der ve o sadef gibi olan hayal onun duvarıdır.

Bu beyt-i şerîfte, vücûd-i mutlak-ı Hak "deryâ"ya ve insan "inci"ye ve insanın hayali de incinin "sadef"ine teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni, vücûd-i hakîkî deryâsındaki insan, o vücûdda müstağrak olduğu hâlde, onu arayıp "Nerededir?" der. Zîrâ onun Hak hakkındaki hayâli, incinin sadefi gibi, kendisine deryâyı göstermeğe hicâb ve duvar olmuştur; ve onun hayâli, Hak, mevcûdâtın hâricinde olduğu merkezindedir; ve bu hayâl ile Hakk'ı tenzîh ettiğini zanneder.

1080. "O nerededir?" demek, onun hicabı olur. Onun güneşinin ziyasının bulutu olur.

Ya'ni cemî'-i zevât-ı eşyâ vücûd-i Hak'ta müstağrak iken, bir gäfilin, "O nerededir?" demesi, onun hicâbı ve perdesi olur. Zîrâ Hakk'ı eşyânın hâricinde ve gäib hayal etmiştir; ve bu gaflet vücûd-ı Hak güneşinin ziyâsının bulutu olmuştur. Vücûd-i Hak güneşinin ziyâsı mesâbesinde olan sıfât ve esmâsı Adem'de mütecellîdir. Gäfil olan kimse, Hakk'ı hariçte aradığı için onun bu gafleti ve araması bu ziyalara bulut ve perde olmuştur. Çünki o gafil bunları kendi vücûdundan peyda olduğunu zanneder ve ayrıca da Hakk'ı arar. Beyt-i Mısrî-i Niyâzî (k.s.): Öyle sanırdım ayrıyım, dost gayrıdır ben gayrıyım Ben taşrada arar idim, ol cân içinde cân imiş

1081. Onun gözünün bağı dahi kötü gözüdür. Onun seddinin refinin aynı onun seddi olmuştur.

Ma'lûm olsun ki, insanda beşi zâhir ve beşi de bâtın olmak üzere on havâs vardır. Bunlara "meşâir-i aşere" derler. Bu havâssin her biri kendilerine mahsûs olan idrâkât tarafına teveccüh ederler; ve kalbin teveccühü de bittabi' bu idrâkât tarafına münkasim olur. Bu sûrette onun basar-ı basîretinin bağı ve perdesi kötü ve yanlış görücü bir göz olan zâhiri görendir. Zîrâ zâhir gözü keserâta müteveccih ve sâlikin kendisinin kendiliği mevcûd iken müşâhede-i vahdet hâsıl olmaz. Binaenaleyh bir kimse havâssi idrâkât-ı muhtelife tarafına müteveccih iken, "Ben perdeyi kaldırıp Hakk'a müteveccih oldum," dese; onun bu iddiasının "ayn"ı, onun basîret gözünün seddi olur.

1082. Onun kulağının bağı dahi onun aklıdır. Aklını Hakk'a tut! Ey onun medhûşu!

"Medhûş", mütehayyir olmak ma'nâsına olan "dehşet" masdarından ism-i mef'ûl olup "mütehayyir" ma'nâsınadır. Ya'ni, bu gāfilin kulağının bağı ve perdesi de onun aklıdır. Zîrâ onun aklı keserât tarafına müteveccihtir ve her tarafa taksîm olunmuştur. Ey Hakk'ın mütehayyiri olan kimse, aklını tefrikadan topla da kâmilen Hakk'a tut!"

در تفسير قوله عليه السلام مَنْ جَعَلَ الْهُمُومَ هَمَّا وَاحِدًا كَفَاهُ اللهُ سَائِرَ هُمُومِهِ وَمَنْ تَفَرَّقَتْ بِهِ الْهُمُومُ لا يُبالى اللَّهُ فِي أَي وَادٍ مِنْهَا هَلَكَ Aleyhisselâm'ın "Bir kimse gamlarını bir gam kılsa, Allah onun sâir gamlarına kifâyet eder ve bir kimse gamlarını müteferrik kılsa Allah kayırmaz onlardan herhangi bir vâdîde helâk olur" kavlinin tefsîri hakkındadır

1083. Aklını cihetlere tevzî eyledin; o türrehat bir yaprağa değmez!

"Türrehat", ma'nâsız boş sözler demek olur. Avâm, "saçma sapan" ta'bîr ederler. Ya'ni, "Ey sâlik, sen aklını muhtelif cihetlere dağıttın ve havâss-i zâhire ve bâtıneni her birinin kendisine mahsûs olan idrâkâtıyla meşgul ettin. Halbuki bunların hiçbirisi bir yaprağa ve bir buluta değmez.

1084. Akıl suyunu her dikenin kökü çeker. Senin aklının suyu meyve tarafına nasıl erişir?

Bu beyt-i şerîfte; cism-i beşer "bostan"a ve idrâkât-ı havâs "dikenler"e ve nefsânî olan kuvvet dahi bu dikenlerin köküne ve rûhun kuvveti dahi "mey- ve"ye teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni, cism-i beşer bostanına yağan akıl suyunu, idrâkât-ı havâstan her birinin kökü olan kuvâ-yı nefsâniyye çeker ve emer. Binâenaleyh bu akıl suyu kuvâ-yı rûhânî tarafına vâsıl olamadığından o kuvvetler neşv ü nemâ bulamaz.

1085. Agah ol, o kötü dalı vur, onu uzaklaştır! Bu latif dala su ver, onu yeni et!

"Hav kerden", "kenden" ve "dûr kerden" Ya'ni koparmak ve uzaklaştırmak ma'nâsınadır (Burhân ve Şemsü'l-Lügat). Ya'ni, "Agâh ol, akıl suyunu çeken o kötü kuvve-i nefsânî dalını vur, onu kopar ve uzaklaştır! O suyu, bu latîf olan kuvve-i rûhânî dalına ver! Bu cisim bostanında onu ter ü tâze yap!"

1086. Bu zamanda her ikisi de yeşildirler; sona bak ki bu bâtıl olur, ondan meyve biter.

Şimdi bu hayât-ı dünyeviyyede, hem kuvve-i nefsâniyyenin ve hem de kuvve-i rûhâniyyenin her ikisi de yeşildir; ve her ikisinin de hükmü cârîdir. Fakat sonunda sûrî ölüm vâsıtasıyla bu nefsânî kuvvet söner ve yeşilliği bitip bâtıl olur. Halbuki o kuvve-i rûhâniyyeden hem bu âlemde ve hem de âlem-i berzahta a'mâl-i hasene meyvesi neşv ü nemâ bulur.

1087. Bağın suyu buna helâl ve ona harâmdır. Farkı sonunda görürsün vesselâm!

Cism-i beşer bağının akıl suyu bu kuvve-i rûhânîye helâl ve kuvve-i nefsânîye harâmdır. Sen bu ikisini sulamanın farkını sonunda, ya'ni mevt-i ihtiyârî ile bu âlemde veyâhud mevt-i ıztırârî ile âlem-i âhirette görürsün.

1088. Adl ne olur? Ağaçlara su verici olmaktır. Zulüm ne olur? Dikene su vermektir.

Ya'ni, adlin ma'nâsı, fâidesi olan işi işlemektir; ve zulmün ma'nâsı fâidesiz bir işi yapmaktır. Binâenaleyh, meyve veren ağaçları sulamak adldir; ve

muzır olan dikenlere su vermek ise zulümdür. Zîrâ "zulüm", lügatte bir şeyi mevzi'inin gayrına koymaktır. "Adl", ise bir şeyi yerine koymaktır.

1089. Adl bir ni'meti yerine koymaktır. Her bir su çekici olan kök için değil!

Adl, her bir suyu çeken kökü sulamak değil, bu su ni'metini lâyık bir mahal olan meyve verici ağaçların köküne koymaktır.

1090. Zulüm ne olur? Bir nâ-mevzi'e koymaktır ki, belâdan başkasına bir menba' olmaz.

Ya'ni zulmün ma'nâ-yı lügavîsi, bir şeyi mahallinin gayrına koymaktır ki, bu ma'kûs koyma, belâdan başka bir şeye menba' olmaz. Meselâ gāzilerin eline silâh vermek adldir. Fakat eşkıyânın eline silâh vermek bir belâ menba'ı ihzâr etmek demek olduğundan, zulümdür. Bunun gibi akıl suyuyla nefsânî kuvvetlerini sulayıp onların neşv ü nemâsına hizmet etmek, bir şakînin eline silâh vermek mâhiyetinde olur.

1091. Hakk'ın ni'metini cana ve akla ver! Zahîr ve düğüm dolu olan tab'a değil!

"Zahîr" (زحير), şiddetle nefes almak ve nâle etmek ve karın ağrısı ve ishal ve dizanteri demektir. "Girih", düğüm ma'nâsınadır. "Zahîr" ve "girih"ten murâd, burada hayvanlık tab'ının üzüntülü emelleri ve kördüğüm mesâbesinde olan huzûzat ve telezzüzâtıdır. "Ni'met-i Hak"tan murâd, irâde ve kudrettir. Ya'ni, "Ey sâlik bu hayât-ı dünyeviyyede Hakk'ın sana bir ni'met olarak verdiği irâde ve kudreti canına ve aklına sarfet! Hayvanlık tabîatının karın ağrısı mesâbesinde olan üzüntülü emellerine ve kördüğüm mesâbesinde olan onun huzûz ve telezzüzâtına sarfetme!

1092. Gamın cengini tenin üzerine yüklet! O can çekişmeyi kalb ve can üzerine koy!

Mücâdele-i hayat gamını ancak cismin üzerine yüklet, o senin can çekişmeni kalbine ve rûh-i insânînin üzerine az yüklet! Ya'ni, bu âlemde cismin ihtiyâcâtı da vardır; fakat o ihtiyâcâtın tedariki için yapacağın mücâdelâttan ancak cismin müteessir olsun! Yapamadım, edemedim, diye kalbini ve canı- nı çok müteessir etme ve o mücadele gamını kâmilen bunlara yükletme! Cis- min idâre olmakla beraber kalbini ve rûhunu geniş tut! Onların ezvâk-ı ma'neviyyelerine mâni' olma!

1093. Yük ve dengi İsa'nın başı üzerine konulmuş eşek yeşillikte çifte vurur!

"Teng", eşek üzerine yükledikleri "yük dengi" ma'nâsınadır. "Merg-zâr", yeşillik; "sikîze" ve "iskîze", hayvanın çifte atması ve sıçraması demektir. Ya'ni, ne yapalım hikmet-i ilâhî olarak bu dünyâda cisim yükünün dengi Îsâ- yı rûhun başı üstüne konulmuştur. O cismin ihtiyacı da vardır. O eşek mesâ- besinde olan cisim bu dünyâ yeşilliği içinde kendi arzularını isteyerek çifte atıp durur. Fakat sen onun sıçramasına ve çifte atmasına çok ehemmiyet ver- me ve onun arzularına pek kulak asma, Îsâ-yı rûha hizmet et!

1094. Sürmeyi kulağa yapmak şart değildir. Kalbin işini cisimden istemek şart değildir.

Ya'ni, sürmenin mahalli gözdür, kulağa sürme çekmek câiz değildir. Sür- me kulağa sürülürse sürmeye zulüm olur. Binâenaleyh her işi ehlinden iste- mek lazımdır. Terziden mî'marlık beklemek abes olduğu gibi, kalbin işini ve amelini de cisimden beklemek ve istemek abes olur.

1095. Eğer gönül isen, git nazar et, horluk çekme ve eğer ten isen, şeker içme ve zehir tat!

Ey sâlik, eğer gönül isen ve mertebe-i kalbe vâsıl oldun ise, git dünyaya nâz et ve onun huzûz ve lezzâtı ve umûru için zillet ve horluk çekme! Ve eğer ten isen ve henüz cismâniyet mertebesinde isen, bu dünyânın lezzetlerini ve hazlarını yeme ve içme ve onun zehrini tat ve cefâlarına katlan!

1096. Cisme zehir nafi'dir ve şeker fenâdır, ten heman daha iyidir ki meded- siz ola!

Cisme bu dünyânın zehri ve onun isteklerine ve arzularına karşı zehir gi-bi olan mücâhede ve riyâzât nâfidir ve fâidelidir; ve bilâkis dünyanın cisme şeker gibi tatlı görünen hazları ve lezzetleri fenâdır. Cismin kendi heveslerine ve arzularına karşı bir yardım görememesi, hakkında daha hayırlıdır.

1097. Cehennemin odunu cisimdir, onu eksik yap; ve eğer yeni odun biterse onu kopar!

Ya'ni, cismin mayası ayn-ı cehennem olan âlem-i tabîat ve anâsırdandır. Binâenaleyh o cehennemin odunudur. Cehennemin ateşi onun kuvvetlen-mesiyle şiddet kesb eder. Binâenaleyh onun kuvvetini ve neşv ü nemâsını eksilt ve gider; ve eğer onun kuvvetleri ve sıfatları yeniden neşv ü nemâ bu-lursa, onun çalı çırpı gibi olan bu sıfatlarını mücâhede ve riyâzât vâsıtasıyla kopar!

1098. Ve yoksa odun hamalı olursun odun; her iki âlemde Bû Leheb'in eşi gibi olursun.

"Cüft-i Bû-Leheb"den murâd, Ebû Leheb'in karısı olan Ümmü Cemîl'dir. Bu beyt-i şerîfte "Tebbet yedâ Ebî Leheb'in ve teb" sûre-i şerifindeki وَامْرَأَتُهُ حَمَّالَةَ الْحَطَبِ (Tebbet, 111/4) [ya'nî "Onun karısı da odun hammalıdır. Boynun-da hurma lifinden ip vardır!"] âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu âyet-i ke-rîmenin ma'nâ-yı işârîsi III. cildin 1659 numarasına müsâdif olan: ["Ebû Leheb'in karısının sırtı üzerinde odun dengini gördü; "O odun ha-malı!" dedi.] beyt-i şerîfinde geçti. Burada tekrârı zâiddir. Ya'ni, eğer cehen-nem odunu olan cismin sıfât-ı nefsâniyyesini eksiltmez isen, odun hamalı olursun! Dünyâda ve âhirette Ebû Leheb'in eşi ve karısı olan Ümmü Cemîl gi-bi olursun.

1099. Ey delikanlı, her ne kadar her ikisi de yeşil olurlar ise de, Sidre'nin da-lını odundan tanı!

"Sidre", lügatte, Arabistan'da biten bir ağacın ismidir ki gölgesi gāyet ko- yu ve latîf olur. İlm-i tasavvufta, vücûd-i zıllînin ibtidâsı ve vücûd-i hakîkî- nin libâs-ı gayriyet ile bidâyet-i zuhûru olan âlem-i ervâhtır. Binâenaleyh "şâh-ı sidre"den murâd, rûh-i insânî olur; ve "hatab"dan murâd, vücûd-i un- surî olan cisimdir. Ya'ni, ey delikanlı gerek rûh ve gerek cisim bu dünyâda yeşil olup, her ne kadar ikisinin ahkâm ve âsân cârî ise de, odunu sidrenin dalından fark ve temyîz etmek lâzımdır. Zîrâ nefsin sıfatları ba'zan rûhun sı- fatları altında gezinmek sûretiyle zâhir olur. Bunu tefrîk edip, sağlamını ve çürüğünü bilmek gäyet müşkildir. Bunun [için], sâlike bâtınındaki emrâzı keşf edecek bir tabîb-i hâzık ve mürşid-i kâmil lâzımdır.

1100. O dalın aslı yedinci göktedir. Bu dalın aslı ateşten ve dumandandır.

"Yedinci gök"ten murâd, mertebe-i ahadiyyedir. Zîrâ mertebe-i insâniy- yeden yukarı doğru: Şehâdet, misal, ervâh, vâhidiyyet, vahdet ve ahadiy- yet mertebelerine kadar altı mertebe vardır ve insanlık yedinci mertebededir. "Gökler"den murâd, bu merâtibdir. Gerçi cismâniyet âlemi dahi mertebe-i ahadiyyeden sâdır olmuş ise de, onun doğrudan doğruya bu mertebeye itti- sâli yoktur. Arada cüzi'yat i'tibariyle pek çok mertebeler vardır. Rûh-i insâ- nî böyle değildir. Onun doğrudan doğruya vücûd-i hakîkîye ve mertebe-i ahadiyyete bî-tekeyyüf ve ta'rîfe sığmaz bir ittisâli vardır. Nitekim yukarı- da 1067 numaralı beyitte îzâh olundu. Hz. Pîr efendimiz, cismin aslında ateşten ve dumandan olmasını şu hadîs-i şerîfe istinâden buyururlar: ان الله تعالى خلق درة بيضاء فنظر الجلال والهيبة فذابت حياء فصار نصفها ماء ونصفها نارا فحصل منها دخان فخلق السماوات من دخان والارض من زبدها وكان عرشه على الماء Ya'ni "Allah Teâlâ bir bü- yük beyaz inci yarattı, celâl ve heybet ile nazar etti, hayâdan eridi, onun ya- rısı su oldu ve yarısı ateş oldu. Ondan bir duman hâsıl oldu. Semâvâtı du- mandan ve arzı onun köpüğünden halk eyledi. Binâenaleyh onun arşı su üzerinde vâki' oldu."

Bu hadis-i şerîfin ehl-i rasadın istidlâline göre şerhi budur ki, "bir büyük beyaz inci"den murâd, milyonlarca kilometre kutrunda ve küre şeklinde fe- zâda tekevvün eden sehâb-ı muzîdir ki, bu küre zerrelerinin şiddet-i ihtizâ- zâtından harâret hâsıl olup kesîf duman hâline geldi; ve ondan sonra bir kü- re-i âteşîn oldu. Sonra köpük mesâbesinde olan mâyi-i nârî hâlini iktisab et- ti. Arz bu küreden ayrıldı. Sular ve tûfanlar peyda oldu. Semâvâtı da ya'ni seb'a-i seyyârâtı da böyle dumandan yarattı. Sonra küre-i arz teberrüd etti. Evvelâ nebât, sonra hayvan ve sonra ecsâm-ı insâniyye ahsen-i takvîm üzere tekevvün etti. Binâenaleyh cism-i beşerin aslı ateşten ve dumandan oldu. Velhâsıl cisimde bu istihâlât mevcûd ise de rûhta böyle istihâlât yok- tur. O, doğrudan doğruya kendi aslına muttasıldır.

1101. Sûrette his önünde bu mümâsildir. Zîrâ hissin gözü ve mezhebi galat gö- rücüdür.

Ya'ni, cismin his indinde sûretâ bu aslı yedinci gök olan rûh-i insânî ile cismin harâret-i garîziyyesinden ve kan buhârından hâsıl olan rûh-i hayvâ- nînin ikisi de birbirine mümâsildir. Zîrâ hissin gözü ve mezhebi yanlış gö- rücüdür. Eğer akıl gözü olmasa his gözü aldanır. Meselâ his gözü ayı bir ok- kalık ekmek cesâmetinde görür. Akıl gözü ise uzakta olan cismin büyük olacağını ihtâr eder ve onun hatâsını önüne koyar; ve akıl rûh-i insânînin sıfatıdır.

1102. Kalb gözünün önünde o zahirdir. Mukilin cehdi gibi cehd et, gönül ta- rafına gel!

"Mukıl", fakir ve müflis ma'nâsına olup, "cehdü'l-mukıl", fakîrin nafaka- sını tedarik için çalışması gibi çalış, demek olur. Ya'ni, rûh-i insânî ile rûh-i hayvânînin cisimde zahir olan âsârı ve ahkâmı kalb gözünün önünde birbi- rinden ayrı ve farklı olarak zâhirdir. Bu kalb gözünü açmak için bir fakîrin na- fakasını tedarik etmek kasdıyla çalışması gibi çalış!

1103. Ve eğer ayağın yok ise kendini tahrik et, tâ ki her nâkısı ve her kamili göresin!

Birinci mısra'daki ifade fart-1 sa'yden kinâyedir. Ya'ni, eğer tarîk-ı Hak'ta koşacak ayağın yok ise, yuvarlana yuvarlana koş! Tâ ki kâmil olan rûh-i in- sânî ile nâkıs olan rûh-i hayvânînin farkı ve âsârını göresin! Ve bu müşâhe- de netîcesinde efrâd-ı beşerden hangisinde rûh-i insânînin ahkâmı ve hangi- sinde rûh-i hayvânînin âsârı zâhir olduğunu ve binâenaleyh her kâmili ve nâkısı tanıyasın! Bu beytin ma'nâsı hakkındadır: "Eğer yola gidici isen senin üzerine yolu açarlar; ve eğer yok olur isen sana varlık ile meylederler."

"Girâyisten", meyl ve hâhiş ve sarılış ve kasd ve âhenk ma'nâlarınadır (Burhân). "Bigirâyend", bu masdarın muzârii ve cem'-i gāibi sîgasıdır. Ya'ni, "Ey kimse eğer sen tarîk-ı Hakk'ın yolcusu isen, senin üzerine bu yolu açarlar; ve yolda yürümenin ilk şartı kişi kendi mevhûm varlığından ve benliğinden geçmektir. Eğer bu benlikten ve da'vâ-yı enâniyyetten geçip yok olur isen, sana vücûd-i Hakkānî ihsânına meylederler. Bu beytin kāili hakkında şurrâh-ı kirâm hazarâtının hiçbir mütâlaası yoktur. Fakîrin zannı budur ki, bu beyt-i şerîf, ya Hakîm Senâî veyâhud Hz. Attar gibi ekâbirden birinin olsa gerektir. Hind nüshalarına nazaran, bu beyit bir rubâînin ilk beytidir. Rubâînin tamâmı şudur:

"Eğer yola gidici isen senin üzerine yolu açarlar ve eğer yok olur isen sana varlık ile meylederler; ve eğer alçak ve mütevâzı' olursan âleme sığamazsın ve ondan sonra seni sana sensiz gösterirler."

1104. Gerçi Züleyha her tarafta kapılarını bağladı. Yūsuf dahi hareket cihetinden munsaraf oldu.

"Munsaraf", ism-i mekândır, "dönecek mahal" demektir. Kıssası sûre-i Yûsuf'ta beyân olunduğu üzere, Mısır azîzinin karısı Züleyha Yûsuf (a.s.)'ı satın aldı ve onun cemâline âşık olduğundan bir odaya çekti ve kapıları her taraftan kilitleyip mukārenet için kendine da'vet etti. Yûsuf (a.s.) bir nebiyy-i zîşân olup, kocalı bir kadına mukārenetin meşrû bir nikâha müstenid olmak ihtimali olmadığından "Zinâdan Allah'a sığınırım!" diyerek, oraya buraya kaçarak kurtulmak için bir yer aradı.

1105. Kilit ve kapı açık oldu ve yol zahir oldu. Çünki Yûsuf tevekkül etti ve sıçradı.

Yûsuf (a.s.)ın o zinâdan insırâfından ve hareketinden kilit ve kapı bir hârika olarak açıldı ve kaçmak için yol zâhir oldu. Çünki Yûsuf (a.s.) tamâmen Hakk'a mütevekkil oldu ve mütevekkilâne bir sûrette Züleyhâ tarafından sıçrayıp kaçtı.

1106. Gerçi dünyanın rahnesi zahir değildir. Yûsuf gibi mütehayyir olarak koşmak lâzımdır.

"Rahne", yırtık ve yıkık ve aralık ma'nâsınadır. Ya'ni, bu dünyâ sâhasından kaçıp onun hâricine ve âlem-i melekûta çıkacak bir aralık zâhir değildir; ve his gözüne nazaran böyle bir menfez görünmez. Fakat his gözünün görmediği bir menfez vardır. Yûsuf (a.s.) gibi hayrân olarak koşmak lâzımdır. Bu beyt-i şerîf yukarıda 1103 numaralı beyitte geçen ور نداری پا بجنبان خویش را misrâ'ına merbûttur.

1107. Tâ ki kilit açılsın ve kapı zahir olsun; yersizlik tarafı size yer olsun!

Ya'ni, bu mütehayyirâne koşma ve hareket neticesinde âkıbet âlem-i melekûta olan bu dünyanın kilidi açılsın ve kapısı zâhir olsun ve mekânsızlık tarafı size mekân olsun! Zîrâ mekân âlem-i kesâfetin şânındandır. Âlem-i ma'nâ mekân i'tibârından vârestedir.

1108. Ey imtihan olmuş, cihana geldin; gelmek yolunu hiç görmüyor musun?

"Mümtehan", imtihan olmuş veyâ mihnet sâhibi demektir. Bu ma'nâların ikisi de münasibdir. Sen pederinin nutfesi olmazdan ve ana rahmine nüzûl- den evvel nerede idin de cihâna geldin ve sulb-i pedere hangi yoldan geldin? Bu gelmek yolunu his gözüyle hiç görüyor musun?

1109. Sen bir yerden ve bir mevtından geldin, hiç gelmenin yolunu bilir misin? Hayır!

Sen bu âleme gelmezden evvel, elbet bir yerde ve bir mevtında idin. Zîrâ yoktan var çıkmaz. Her şey vardan var olur. Binâenaleyh bu dünyâya evvel- ce bulunduğun bir yerden ve bir mevtından geldin. Oradan gelişinin yolunu hiç biliyor musun? Hayır! İkinci mısra' sual ve cevabı hâvîdir.

1110. Eğer bilmez isen, tâ yol yoktur demeyesin! Bu yolsuz yoldan bize gitmek- lik vardır.

Ya'ni, mâdemki âlem-i gaybdan bu âlem-i şehadete geldiğin yolu bilmi- yorsun, binâenaleyh yine o âlem-i gayba gitmek ve rücû' etmek için yol yok- tur, deme! Bu zâhiren görünmeyen yoldan bizim için gitmek ve rücû' etmek vardır.

1111. Rü'yâda mesrûr olarak sola sağa gidersin; hiç bilir misin o sadânın yo- lu nerededir?

Meselâ güzel bir rü'yâ görüp bir geniş bağda ve bostanda kemâl-i sürûr ile sola ve sağa gezinti yaparsın. Hiç bilir misin ki, o meydana hangi yoldan gir- din ve o meydanın yolu hangi taraftadır?

1112. Sen o bağlı olan gözü ve kendini teslîm et! Kendini o eski şehir içinde göresin!

Sen o suver-i âlem-i süflî ile bağlı olan zâhir gözünü ve kendi varlığını Hakk'ın iradesine teslîm et ki, kendini evvelce bu âleme gelmezden evvel, bulunduğun eski şehir içinde, ya'ni âlem-i ervâh içinde göresin! "Gözünü ve kendini mürşid-i kâmile teslîm et!" demek dahi âtîdeki beyitlerin ma'nâsına göre câizdir.

1113. Gözü nasıl bağlarsın ki, yüz mahmûr göz bu tarafta gırârdan senin gö- zünün bağıdır.

Sen bu zâhir gözünü bu âlem-i süflîden nasıl bağlarsın ki, birçok mahmûr gözlü güzeller bu dünyâda aldadışmak cihetinden âlem-i melekûta karşı se- nin gözünün bağı olmuştur. "Gırâr", müfâale bâbının ikinci masdarı olup "al- dadışmak" demektir.

1114. Büyüklük ve reîslik ümîdi üzere sen müşterînin aşkından dört gözlüsün.

Sen gözünü ve kendini mürşid-i kâmile nasıl teslîm edersin ki, bu dünyâ- nın âlâyişi senin gözünü bağlamıştır; ve sen şeyh olup halk nazarında büyük ve reîs olmak ümîdiyle, kendine müşterî ve mürîd bulmak aşkından dört göz- lü olmuşsun ve halk nereden başına toplanacak diye beklemektesin.

1115. Ve eğer uyursan rüyada müşteri görürsün; kötü baykuş harabın gayrını ne vakit görür!

Ey şeyh ve mürşid olmak dâiyesinde bulunan kimse, kendine mürîd ve müşterî bulmağa o kadar heveskârsın ki, eğer uyursan bu fikrin galebesinden nâşî rü'yânda kendine müşteri ve mürîd görürsün. Zîrâ uğursuz ve kötü bay- kuş ancak harâbeler görür. Çünki onun hazzı ve zevki harâbelerdedir.

1116. Her demde birbirine dolaşmış müşterî istersin. Sen ne tutarsın ki sata- sın? Hiç, hiç!

Ey şeyhlik arzûsunda bulunan kimse, sen her demde çokluğundan birbi- rine girift olup dolaşmış ve birbirini ite kaka senin huzûruna gelmiş olan müş- terîleri ve müridleri itersin. Bu talebine göre senin nen vardır ki bunlara sata- caksın? Hiçin hiçi!

1117. Eğer senin bir ekmeğin veya bir kuşluğun olaydı, müşterilerden feragat tu- tardın!

"Çâşt", burada "kuşluk vaktinde yenilen yemek" ma'nâsınadır. Ya'ni, ey şeyh-i müddeî, eğer senin bir ekmeğin veya bir kuşluk taâmın olaydı, başına müşterî ve mürîd toplamaktan ferâgat ederdin. Zîrâ senin şeyhliğin ve riyâsetin, celb-i menfaat içindir.