Hâricî olan fiilin ve kavlin zamîre ve dâhilî olan nûra şehâdet vermesi
7. bölüm / 40 · 2384 kelime · ~12 dk okuma
235. Suyun bu hünerleri dahi şâhiddir ki, onun bâtını Hâlik'ın lutfundan do- ludur.
Bu sürh-ı şerîf Ankaravî nüshasında âtîdeki beyitten sonra ve Hind nüs- halarında evvel yazılmıştır.
"Su"dan murâd, rûh-ı evliyâdır. Nitekim yukarıda 221 numaralı beyitte "Bu sudan maksûd evliyânın canıdır" buyurulmuş idi. Ya'ni evliyânın canı- nın bu maârif ve hakäyık-ı ilâhiyyede gösterdiği hünerler dahi şâhiddir ki, o rûhun içi ve bâtını Hakk'ın lütfunun tecellîsinden doludur; ve ehl-i gaflete rû- hunun Hak'tan aldığı envâr-ı maârifi ibzâl eder.
236. Fiil ve kavl zamîrin şahidleri geldi. Sen bu ikiden bâtın üzerine istidlâl tut!
Ya'ni, "İnsanın cismi üzerinde hâkim olan onun zamîri ve fikridir. Binâ- enaleyh ondan sâdır olan fiil ve kavl zamîrine ve fikrine göre olur. Mâdemki böyledir, sen insanın fikrinin ne mâhiyette olduğunu anlamak ister isen onun fiilini ve kelâmını bâtınına ve fikrine delîl ve şâhid tut!" Bu ma'nâya dâir ce- nâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 11. faslında şöyle buyururlar: "Bir adamı tanımak istersen onu söylet, sözünden bilirsin. Ve eğer yanke- sici olursa, bir kimse de ona "Adamı sözünden tanırlar" demiş olsa, o yanke- sici kelâmında ihtiyât eder. Zabıta me'mûru onu anlayamaz. Bu hâlde onun huzûrunda sükût et ve kendini ona ver ve sabret! Belki onun ağzından bir kelime fırlar; ve eğer fırlamaz ise belki senin dilinden arzun hilâfına bir kelime fırlar. Veyâhud hâtırında bir söz veyâ endîşe baş vurur. O endîşeden ve o sözden onun hâlini bilirsin. Çünkü ondan müteessir oldun ve o onun aksi ve ahvâlidir ki senin derûnunda zuhûr etti".
237. Mâdemki senin sırrın bâtına seyir tutmaz, hastanın idrârına hâriçten bak!
Mâdemki senin rûhunun ve sırrının bir kimsenin bâtınına ve kalbine seyri ve nüfûzu yoktur, binâenaleyh nefsânî sıfatların illetleriyle hasta ve ma'lûl olan bir kimsenin idrârı mesâbesinde olan fiiline ve kavline bak! Ve onun illetlerini bu delîllerden ve şâhidilerden anla!
238. Fiil ve kavl hastaların o idrârı olur ki, cisim tabîbine burhân olur.
Nefsânî marazlar ile ma'lûl olan kimselerin fiilleri ve sözleri onların idrârı mesâbesindedir. Ve onlar, onların efkârına ve zamîrlerine delîl olur. Nitekim cisim doktoruna hastanın idrârı delîl olup doktor bu idrârın tahlîlinden hastalığın nev'ini teşhîs eder.
239. Ve o rûhun tabîbi onun canına gider; ve can yolundan onun îmânına gider.
"Rûhun tabîbi"nden murâd insân-ı kâmildir. Ya'ni, "Rûhun tabîbi olan insân-ı kâmil bir kimsenin rûhuna ve bâtınına nüfüz eder ve onun için fiil ve kavlin şehâdetine ihtiyaç yoktur. Ve rûha nüfüz ettikten sonra ayn-ı sâbitesini müşâhede ederek ehl-i îmândan olup olmadığını anlar. Cisim doktorlarıyla rûh doktorları hakkındaki îzâhât IV. cildin 1790 numaralı beyt-i şerîfi ile onu ta'kîb eden ebyât-ı şerîfede münderiçtir.
240. Onun güzel fiile ve kavle ihtiyacı gelmez. Onlardan korkun, onlar kalblerin câsuslarıdır.
Ya'ni, rûh doktoru olan insân-ı kâmilin güzel fiile ve güzel söze ihtiyacı yoktur. Zîrâ çok kimseler vardır ki, içi zehir dolu olduğu hâlde ağzından bal gibi tatlı sözler çıkar ve içi fesâd dolu olduğu hâlde daha büyük bir menfaat elde edebilmek için zâhiren güzel fiilde bulunur ve fedakârlık yapar ve vefâ- kâr görünür. İnsân-ı kâmil kalbin casuslarıdır, bunları derhal anlar.
241. Bu fiili ve kavli ondan iste ki, o ırmak gibi deryaya vâsıl değildir.
Bu fiil ve kavl şâhidlerine muhtaç olmak hâlini öyle bir kimsede ara ki o kimse ırmak gibi deryâ-yı hakîkate vâsıl olmamış ve henüz kesâfet-i cismâ- niyye hicabı arkasında kalmıştır. Meselâ bir kimse böyle kesâfet hicabı için- de olduğu hâlde mürşidlik da'vâsında bulunan bir kimsenin önünde, içinden ona sövse ve saysa ve fakat zâhiren ona karşı kelimât-ı hasene kullansa onun o sözlerine aldanır; ve kendisine merbût bir adam zanneder. Fakat in- sân-ı kâmil böyle değildir. Derhal senin havâtırına vuküf kesbeder. Sana mü- nâsib vech ile cevablar verir. Fakîr mürşidim Mesnevîhân Selânikli Es'ad De- de Efendi (k.s.) hazretlerinde bu gibi ahvâli defâat ile müşâhede ettim. Hu- zûrunda bulunduğum zaman bir sû'-i fikir vürûdundan pek ziyâde korkar idim.
Onun beyânındadır ki o nûr kendisini ârifin sırrının içinden halâyık üzere ârifin fiili ve ârifin kavli olmaksızın kavil ve fiil ile zâhir olandan ziyâde ızhâr eder. Nitekim güneş yükselirse horozun ve müezzinin i'lânına ve diğer alâmetlere hâcet olmaz
242. Lakin bir arifin nûru ki hadden geçti, onun nûru sahrâlara ve çöllere doldu.
Ârif ve insân-ı kâmilin bâtınının nûru onun iyi sözüne ve iyi fiiline hâcet olmaksızın musâhibine te'sîr eder. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinde 31. fasılda bu ma'nâyı şöyle îzâh buyururlar: "Bir kimse nûr-ı Hudâ ile nazar ettiği vakit evvel ve âhir ve gâib ve zâhir her şeyi görür. Zîrâ nûr-ı Hudâ'dan böyle bir şey nasıl mestûr kalır? Ve eğer mestûr kalır ise o, nûr-ı Hudâ değildir. İmdi her ne kadar ona vahiy denmez ise de, onda ma'nâ-yı vahy vardır. Osman (r.a.) halîfe oldu, minbere çıktı, halk ne buyuracak diye muntazır idiler. Sâkitâne nazar edip hiçbir şey söylemez idi. Halk üzerine bir vecd hâli nâzil oldu. Öyle ki dışarı çıkmağa mecâlleri kalmadı; ve yekdîğerine ve nerede olduklarına şuûrları olmadı. Yüz tezkîr ve va'z ve hutbe ile onlara öyle bir hoş hâl vâki' olmamış idi. Böyle fevâid ve mükâşefât hâsıl ve esrâr ma'lûm oldu ki, bu kadar amel ve va'z ile olmamış idi. Meclisin nihâyetine kadar böyle nazar eder ve bir şey buyurmaz idi. Aşağıya inmek istedikte ان لكم امام فعال خير و احسن اليكم من امام قوال ya'ni "Sizin için fa'âl olan imam, kavvâl olan imamdan hayırlı ve ahsendir" deyip indi. Doğru buyurdu. Mâdemki kelâmdan murâd, fâidedir. ve tebdîl-i ahlâkdır, söz söylemeksizin bu fâidenin ez'âfını hâsıl etmiş idiler; ve bu fâidenin husûlü müyesser oldu. Binâenaleyh buyurdukları ayn-ı savâb idi. Gelelim kendisine fa'âl demesine. Gerçi minberde o hâl içinde zâhiren bir fiil icrâ etmedi ki, onu göz ile görmek mümkin olsun. Namaz kılmadı, haccetmedi, hutbe okumadı bunlardan hiçbirisi vâki' olmadı. İmdi ma'lûmumuz oldu ki, amel ve fiil denilen şey yalnız o sûretler değildir. Belki bu sûretler o amelin sûretidir. O amel ise candır. Senin evliyâ-yı Hakk'a nazar etmen ile onların sende tasarrufu ve bî-kelâm ve bahs olarak maksûdların husûlü ve seni menzile eriştirmeleri mümkindir."
243. Onun şahidliği şühûddan ve tekellüflerden ve canbazlıktan ve keremden fâriğ geldi.
"Şâhid" kelimesi Fârisî'dir, "mahbûb" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Âbidlerin bâtınlarının güzelliği onların iyi fiillerinden ve iyi kavillerinden anlaşılır; ve bunlar onların bâtınlarına şâhid olur. Fakat ârifin mahbûbluğu bu gibi şâhidlerden ve tekellüfât-ı zâhiriyyeden ve riyâzât ve mücâhede gibi can oyunculuğundan ve cûd u keremden müstağnîdir. Zîrâ onun bâtınının mahbûbluğu ve güzelliği dışarıya taşar.
244. Vaktaki o gevher nûru dışarıya parlamıştır, bu tesellüslerden ferağat bul- muştur.
"Tesellüs", sâlûsluk etmek ve riyâkârlık yapmak demektir. Ya'ni, "Arifin bâtınının nûru dışarıya taştığı veyâ parladığı için birtakım sahte şeyhler gibi, halka namazını, orucunu ve zekâtını göstermekten fâriğ olmuştur.
245. Binâenaleyh ondan fiil ve kavl şahidini isteme; zîrâ her iki cihân ondan gül gibi açıldı.
Ya'ni, insân-ı kâmilin fiiline ve kavline nazar etme! Zîrâ onun huzûrunda bulunduğun ve onun nazar-ı hâssına nail olduğun vakit sana ondan hem dünyanın ve hem de âhiretin ahvâli gül gibi açılır.
246. Bu şahidlik nedir? Gizlinin ızharıdır. İster kavl olsun ister fiil ve onun gayrı olsun.
Bu beyt-i şerîfde, gizli olan ma'nânın ızhârı için üç nev'i şâhid ve vâsıta beyân buyruluyor. Birisi "söz", dîğeri "fiil" ve üçüncüsü bir velîden bunların gayrı olarak "hârikulâde ahvâl" zuhûrudur ki, bunların üçü de arazdır; ve araz iki zamanda bâkî kalmayan şeye denir.
247. Zîrâ araz cevherin sırrını ızhardır. Vasıf bâkîdir ve bu araz ma'ber üze- rinedir.
"Cevher"den murâd kalbdir; ve "cevherin setrin"den murâd, îmândır. "Vasıf"dan murâd, yine îmândır; ve "araz"dan murâd efâl ve akvâl ve ke- râmât-ı kevniyyedir. "Ma'ber", "ubûr"dan ism-i mekândır, "geçit ve güzer- gâh" ma'nâsına olup dünyâ murâd olunur. Ya'ni, "Efâl ve akvâl ve havâ- ıktan maksûd cevher-i kalbin sırı olan îmânın ızhârıdır. Bu îmân bir vasıf olup rûh ile beraber bâkîdir; ve arazdan ibaret olan ve bu îmânın şâhidleri mesâbesinde bulunan efâl ve akvâl-i hasene ve îmân-ı kâmilin alâmâtı olan kerâmât-ı kevniyye bir geçit ve köprü mesâbesinde olan dünya üzerin- dedir ve dünyâ ile beraber fânîdir."
248. Bu altının nişanı mihekk üzerinde kalmaz. Şeksiz altın iyi adlı kalır.
Mihekk taşı üzerindeki altının eseri bâkî kalmaz, silinir. Fakat o eserden ve nişandan altının altınlığı zâhir olur ve ma'denin cinsi meydana çıkar.
249. Bu namaz ve bu cihad ve bu oruç dahi kalmaz; can iyi adlı kalır.
Bu dünyâ geçidi üzerinde olan ibâdât-ı zâhiriyye dahi araz nev'inden olduğundan altının mihekk üzerindeki eseri gibi zâhir olur. Fakat canın dünyâda ve âhirette iyi adı kalır.
250. Can böyle bir ef'al ve akval gösterdi; emir mihekki üzerine cevherini sürdü.
Can böyle güzel fiiller ve güzel sözler ızhâr etti. Emr-i ilâhî mihekki üzerine kendi cevherini ve mayasını sürdü ve benim i'tikādım budur diye gösterdi.
251. Dedi ki: "Benim i'tikādım doğrudur, işte şâhid!" Fakat şahidlerde iştibâh vardır.
Ya'ni rûh dedi ki: "Benim i'tikādım doğrudur, işte benim fiilim ve kavlim, i'tikādımın doğruluğuna şâhiddir." İmdi rûh fiilini ve kavlini şâhid getirdi. Ama şâhidlerde şübhe vardır. Çünkü şâhidlerin ba'zısı yalancı şâhid olur, ba'zısı da sâdık olur.
252. Şahidler için tezkiye vardır, bil! Onun tezkiyesi bir sıdkdır ki ona mevkūfsun.
"Tezkiye", pâk etmek ve temizlemek ma'nâsınadır. Ya'ni, şâhidlerin âdil olması şarttır, bir kimse da'vâsını isbât için hâkim huzûruna şâhid getirse, hâkim şer'an o şâhidlerin âdil olup olmadıklarını sırran ve alenen tezkiye ile mükellefdir. Rûh i'tikādının doğru olduğunu iddiâ ederek fiilini ve kavlini şâhid getirdiği vakit, bu fiil ve kavil şâhidlerinin de kizbden tezkiyesi lâzımdır; ve onun tezkiyesi de o fiilde ve kavlde sıdk ve ihlâs bulunmaktır ki, onlar hâ- kim-i mutlak olan Hak Teâlâ hazretlerinin indinde makbûl olsunlar. Zîrâ münâfıklar da zâhiren îman da'vâsında olup namaz kılarlar ve kelime-i şehadet getirirler. Onların bu fiilleri ve kavilleri yalancı şâhiddir; ve kezâ riyâkâr olanların bu fiil ve kavlinden murâdları dahi, halk tarafından hüsn-i kabûl görmektir. Binâenaleyh getirdikleri şâhidler âdil değildirler.
253. Lafzın hıfzı kavlî olan şâhiddedir; ahdin hıfzı fiilî olan şâhiddedir.
Ya'ni, biri kavlî ve dîğeri fiilî olmak üzere iki nevi' şâhid vardır. Kavlî olan şâhid "Lâ ilâhe illallah" lafzıdır. Bu kavlî olan îmân şâhidinde bu lafzın şirkten hıfzı lâzımdır. Zîrâ şirkin üç mertebesi vardır. Birisi "şirk-i celî"dir. Bu şirk puta ve ateşe ve aya ve güneşe tapanların şirkidir. Diğeri "şirk-i hafi"dir. Bu şirk dahi avâm-ı mü'minînin sıfât-ı nefsâniyyelerinin sevkıyle ibâdetlerinde riyâ ve süm'a gibi duygularıdır. Çünkü nefis kendisinin halk tarafından medholunmasından mahzûz olur. Bunun için âyeti kerimede وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَدًا (Kehf, 18/110) ya'ni "Rabbinin likāsını arzû eden, hiçbir kimseyi Rabb'inin ibâdetine ortak yapmasın!" buyrulur. Ve üçüncüsü "şirk-i ahfâ"dır. Bu şirk dahi avâm-ı mü'minînin ve ulemâ-i zâhirin ve ilm-i kelâm erbâbının iki vücûd ve varlık isbât etmeleridir ki, bu şirk hakkında Resûl-i Ekrem Efendimiz الشرك في امتى أخفى من دبيب النمل على الصفا ya'ni "Benim ümmetimde şirk mücellâ bir mahal üzerindeki karıncanın yürüyüşüden ahfâdır" buyrulur. İmdi bu üç tâifeden her biri "lâ ilahe illallah" lafzıyla şehadet-i kavliyyede bulunsa onların bu şehadetlerinde adâlet yoktur. Onun için âyet-i kerîmede يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا آمِنُوا (Nisâ, 4/136) ya'ni "Ey îman eden kimseler, îmân ediniz!" buyrulmuş ve onların şehadet-i kavliyyeleri îmân-ı hakîkî iktisâbı sûretiyle adâlete da'vet edilmiştir. Îman ettikten sonra bu ahdin hıfzı için de fiilî şâhid lâzımdır. Bu fiilî şâhid dahi emr-i ilâhîye itâat ve ef'âl-i peygamberiyyeye muvâfakattır.
254. Eğer kavil şahidi eğri söylerse merdûddur; ve eğer fiil şahidi eğri koşarsa merdûddur.
Ya'ni, eğer kavil şahidi يَقُولُونَ بِأَلْسِنَتِهِمْ مَا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ (Fetih, 48/11) ya'ni "Kalblerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler" âyet-i kerîmesi mûcibince eğri söylerse onun bu şehadeti makbûl değildir; ve eğer fiil şâhidi eğri koşarsa
ya'ni yaptığı amele bir kimse riyâ ve süm'ayı karıştırırsa o merdûddur. Nite- kim âyet-i kerîmede, sûre-i Bakara'da يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُم بِالْمَنْ وَالأذى كَالَّذِي يُنفِقُ مَالَهُ رِبَّاءِ النَّاسِ (Bakara, 2/264) ya'ni "Ey mü'minler, sadakalarınızı malını nâs görsün de cömert imiş desinler diye infâk eden kimse gibi ibtâl et- meyiniz!" buyrulur.
255. Sana tenâkuzsuz kavil ve fiil lâzımdır, ta ki senin önüne derhal kabûl gelsin!
Ya'ni, sözün özüne ve fiilin dahi kavline uymak lâzımdır ki, bu şâhidlerin hâkim-i mutlak olan Hak Teâlâ indinde makbûl olsun!
256. Sa'yiniz muhtelifdir, tenâkuz içindesiniz. Gündüz dikiyorsunuz ve gece söküyorsunuz.
"Şettâ", dağınık ve muhtelif ma'nâsına olan "şetît" kelimesinin cem'idir. Bu beyt-i şerîfde sûre-i Leyl'de olan إِنَّ سَعِيكُمْ لَشَتّى (Leyl, 92/4) ya'ni "Sizin sa'yiniz dağınık ve muhtelifdirler" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. "Gün- düz"den murâd, zâhir ve "gece"den murâd bâtındır. Ya'ni, "Ey mü'minler, si- zin sa'yiniz dağınık ve muhtelifdir. Zâhirde güzel söz söylersiniz ve iyi fiil iş- lersiniz. Fakat bâtında ihlâsınız ve sıdkınız yoktur. Binâenaleyh gündüz di- ker ve gece sökersiniz." Ve aleddevâm tenâkuz içindesiniz. Bâtınınız zâhiri- nizi bozar.
257. İmdi tenâkuzlu olan şehadeti kim dinledi? Yâhud cûd lutuf cihetinden meğer ki bir hüküm ede!
"İmdi böyle tenâkuzlu ve da'vâya uymayan şehadeti kimse dinlemez. Fa- kat cûd ve kerem-i ilâhîden ümîd kesmek câiz değildir. Meğer ki senin bu te- nâkuzlu olan kavil ve fiil şâhidlerini cûd-i ilâhî mahzâ lutfundan dolayı dinle- yip kabûl ederek senin lehine bir hüküm versin!" Yoksa hadd-i zâtında bu şâ- hidler makbûl değildir. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' يا مگر حلمی کند از حکم خود Ya'ni "Yahud hâkim-i mutlak kendi hükmünden meğer ki bir hilm ede!" de- mek olur. Bu ihtilaf-ı elfâz ma'nâyı tebdîl etmez.
258. Kavil ve fiil sırrın ve zamîrin ızhârıdır. Her ikisi mestûr olan sırrı âşikâr eder.
259. Vaktâki senin şahidin tezkiye oldu, makbul oldu; ve yoksa mol molda mahbûstur.
"Mûl" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "teennî ve te'hîr etmek ve işten geri durmak ve rücû' etmek" ma'nâları münasibdir. Ve "mûl mûl" "yerinde kal!" ma'nâsında müsta'meldir. Ya'ni, "Kavlî ve fiilî olan şâhidlerin tezkiye olunup doğrulukları sabit olduktan sonra kabûl olunur; ve eğer tenâkuz ettikleri ve da'vâ-yı îmâna mutabakatları sabit olmazsa hâkim-i mutlakın, "Geri dönün!" emrinde mahbûs kalırlar." "Mûl mûl" hakkında Sultan Veled hazretleri "Tevakkuf ve teallülden kinâyedir," buyururlar.
260. Ey harûn, sen inad ettikçe inad ederler. Sen onlara muntazır ol, onlar da muntazırdırlar.
"Harûn", serkeş ve muannid ma'nâsınadır. Ve "harûn"dan murâd, şirk-i celî ve şirk-i hafi ve şirk-i ahfâ sahipleridir. Zîrâ "şirk-i celî ashâbı" dîn-i Hak peygamberine karşı ve "şirk-i hafi ashâbı" da ihlâs ve sıdk sahiblerine karşı ve "şirk-i ahfâ sâhibleri" dahi vahdet-i sırf ve vahdet-i vücûd ashâbı olan urefâ-yı billâha karşı serkeşlik ederler; ve kendi çürük fikir ve delîlleriyle onlara inâd ve i'tirâz ederler; ve onlara karşı galebeye muntazır olurlar. Bunlar dahi o inâdçılara karşı inad edip يُرِيدُونَ لِيُطْفووا نور الله بأفواههم والله متم نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ (Saff, 61/8) ya'ni "Allah'ın nûr-i îmân ve maarifini ağızlarıyla söndürmek isterler. Halbuki müşrikler kerîh görseler bile Allah Teâlâ nûrunu tamâmlayıcıdır" âyet-i kerîmesi mûcibince Allah'ın nûrunun tamâmlanmasına muntazırdırlar. İkinci mısra'da sûre-i Secde nihâyetindeki فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ وَانْتَظِرْ إِنَّهُمْ مُنْتَظِرُونَ (Secde, 32/30) ya'ni "Ey Resûlüm, onlardan yüz çevir ve onlara galebeye muntazır ol ve onlar da sana galebeye muntazırdırlar" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.