Mustafa (a.s.)ın kendi misafirine şehadet arzetmesi
8. bölüm / 40 · 3255 kelime · ~17 dk okuma
261. Bu sözün nihayeti yoktur. Mustafa ona îman arzetti ve o delikanlı kabûl etti.
Ya'ni, bu fiil ve kavl şâhidlerinin tenâkuzundan korkulması ve tenâkuzdan halâs olmayan şâhidlerin şehadetinin adem-i makbûliyyeti hakkındaki sözün nihâyeti yoktur. Tafsîli pek uzun olur. Kıssaya rücû' edelim: Mustafa (a.s.) Efendimiz o misâfire kelime-i şehadeti telaffuz etmek sûretiyle îmân arzetti ve o delikanlı kâfir misafir dahi bu teklifi kabûl edip îmân etti.
262. O şehadet ki mübarek olmuştur; bağlanmış olan bağları açmıştır.
"Şehadetin mübârek olması" hulûsa ve sıdka müstenid olmasındandır. Ve ancak bu nevi' şehadet kalbin bağlı olan bağlarını ve düğümlerini çözer.
263. Mü'min oldu, Mustafa ona dedi ki: "Sen bu gece dahi bizim misafirimiz ol!"
O misafir mü'min oldu. Mustafa (a.s.) Efendimiz ona "Sen bu gece de bizim misafirimiz ol!" buyurdular.
264. Dedi: "Vallâhi her nerede olursam, her [nereye] gidersem ebede kadar senin misafirinim!"
265. Senin azadlın ve bu cihanda ve o cihanda sofran üzerinde kapıcın diri olur.
"Ben tabîatın esiriydim. Beni îmân ile o kayıddan âzâd ettin ve senin âzadlı bir kulun oldum. Ben senin zâhirî sofran üzerinde gıdâ-yı maddî yedim, îmân ettim, mânevî olan sofra-i nübüvvetinde de rûhun gıdâsını yedim. Binâenaleyh ben hem dünyâda ve hem de âhirette diri oldum."
266. Her kim güzîde olan bu sofradan gayrıyı ihtiyar ederse, akıbet kemik onun boğazını yırtar.
"Yâ Resûlallah, senin sofra-i nübüvvetin efrâd-ı beşere maddî ve ma'nevî gıdâ ve kuvvet verir, bu güzîde ve latîf sofradan gayrı sofrayı ihtiyâr edenlerin boğazlarını o sofra ni'metlerinin kemiği yırtar; ve maddî ve ma'nevî olan hayattan mahrûm olur."
267. Her kim senin sofranın gayrı tarafa giderse, bil ki şeytan onunla çanak yoldaşı olur!
"Hem-kâse", bir kaptan yemek yiyenler, ya'ni "çanak yoldaşı" demek olur.
268. Her kim senin komşuluğundan giderse, şübhesiz şeytan onun komşusu olur.
269. Ve eğer o uzun mesafeli sefere sensiz giderse, kötü şeytan onun yoldaşı ve sofra arkadaşı olur.
"Dûr-dest", uzun mesafeden kinâyedir (Bahâr-ı Acem).
270. Ve eğer şerîf olan bir at üzerine otursa, ayın hâsididir; şeytan ona redîfdir.
Bu beyitlerin hepsi tamâmıyla Peygamber'in ef'âl ve akvâline mütâbaat ve isr-i peygamberîden ayrılmamak lüzûmunu tavsiyedir. Bu beyt-i şerîfde "şerîf olan at"dan murâd menâsıb-ı dünyeviyyedir. Ya'ni, "Bir kimse dünyâ- nın bir yüksek mansıbında ve rütbesinde bulunsa da insân-ı kâmilin hâsidi ve onun muhâlifi olsa şeytan onun arkasından gelir ve bu hased duygusun- da onunla beraber olur. Zîrâ şeytanın şeytanlığı ancak Âdem'e olan hasedin- den vâki' olmuştur."
271. Ve eğer onun şehnâzı ondan çocuk tutsa, şeytan onun neslinde onun ortağı olur.
"Şehnâz", Gıyâsü'l-Lügât'ın beyânına göre "arûs" ma'nâsınadır; ve arûs ge- lin demektir. Ya'ni, "Yâ Resûlallah sana muhalefet eden kimsenin gelini ya'ni zevcesi o muhâliften bir çocuk doğursa şeytan onun bu zürriyetinde ve neslin- de müşterek olur; ve çocuğunu müştereken dalâlet dâiresinde terbiye eder."
272. Ey şafak, Hak Kur'ân'da, "Evlâdda ve emvâlde de onlara şerîktir", dedi.
"Nübî", Kur'ân demektir. "Şafak", ma'lûm olan ma'nâsından başka Kâ- mûs'un beyânına göre kötü ve kemter olan şeye de denir. Burada kötüden murâd Peygamber'e muhâlif olan kimsedir. Ve bu beyt-i şerîf cenâb-ı Pîr lisâ- nındandır. Ya'ni, "Ey Peygamber'e muhâlif olan kötü ve kemter kimse, Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'inde İblîse hitâben sûre-i İsrâ'da وَشَارِكْهُمْ فِي الْأَمْوَالِ وَالْأَوْلَادِ (İsrâ, 17/64) ya'ni "Onlara ya'ni Peygamber'e muhalif olanlara, mallarında ve evlâdlarında ortak ol!" buyurdu." Hind nüshalarında از سبق yerine ای شفق yazılmıştır. "Öne geçmek cihetinden ortak ol!" demek olur. Ba'zı nüshalarda bu beyit şöyledir: هم در اموال و در اولاد شما در نبی فرمود شاركهم خدا
273. Peygamber Ali'ye olan makālât-ı nevâdirde bunu gaybdan açık olarak söyledi.
Bu beyt dahi lisân-ı Pîr'dendir. "Nevâdir", nâdirin cem'idir; ve "nâdir" lügatte "az" ma'nâsına olup, "nazîri pek az olan acîb şey" demek olur. "Ce- lî", vâzıh ve açık. "Gayb"dan murâd, vahydir. Ya'ni Resûl-i Ekrem hazret- leri İmâm-ı Ali (kerremallâhu vechehû)ya acîb olan makälelerinde ve ha- dîs-i şerîflerinde bu şeytanın benî-Âdem üzerindeki tasarrufâtını vahiy ci- hetinden açık olarak beyân buyurdu. Şeytanın benî-Âdem üzerindeki tasar- rufâtına dair olan ahâdîs-i nebeviyye Mısır'da 1326 sene-i hicriyyesinde tab' olunan Akâmü'l-Mercân Fî Ahkâmi'l-Cân ismindeki kitabda cem' edil- miştir. Bu ahâdîs-i nebeviyyenin buraya nakli uzun olur. Cenâb-ı Pîr efen- dimiz onların meâl-i âlîlerini bu ebyât-ı şerîfede hulâsa buyurmuştur. III. cildde وَأَجْلِبْ عَلَيْهِم بِخَيْلِكَ وَرَجِلِكَ (İsrâ, 17/64) ["Atlı ve yayalarını onların üze- rine celbet!"] âyet-i kerîmesinin tefsîrine dâir olan 4311 numaralı beyit ile onu ta'kîb eden beyitlerde de bu ma'nâ îzâh olunmuştur.
274. "Ya Resûlallah, sen risaleti tamamen bulutsuz güneş gibi gösterdin."
Bu beyit yeni müslüman olan misafir delikanlının lisânındandır. "Ga- mâm", tamâmıyla âfâkı kaplayan bulut demektir. Ya'ni, "Ya Resûlallah, sen vazîfe-i risâleti şek ve şübhe bulutlarından ârî olarak güneş gibi açık bir sû- rette gösterdin."
275. "Bunu sen yaptın. İki yüz ana yapmadı. Isâ onu efsûnundan Azer'e yapmadı."
"Bu senin yaptığın şefkati ve merhameti birçok analar evlâtlarına yapma- dı. Hatta Îsâ (a.s.) bu şefkati ve lutfu kendi müessir olan nefesinden ölüyken dirilttiği Azer'e yapmadı." "Azer", kâfır olara ölen bir şahsın ismidir ki, Îsâ (a.s.) onu senelerden sonra diriltti; ve dirilttikten sonra îmân edip yine o an- da öldü. Îsâ (a.s.) mu'cize olarak dört şahsı diriltti ki, bir zât onların isimleri- ni şu beyitte beyân etmiştir:
"Dört ölmüş olan cisme rûhullâh olan Îsâ (a.s.) rûh bahşetti ki, onlar Azer ve İbn Acûz ve Asım'ın kızı ve Nûh (a.s.)ın oğlu Sâm'dır."
276. "Benim canım ecelden senden dolayı işte can götürdü. Eğer Azer diri ol- du ise o demde tekrar öldü."
"Benim canım senin şefkatinden dolayı ma'nevî ölümden canını kurtardı. Eğer Azer, Îsâ (a.s.)ın nefesiyle diri oldu ise yine o anda öldü. Benim canım ise hayât-ı ebediyye ile yaşamaktadır." "Canın canı"ndan murâd, rûh-ı izâfî-dir. Ben hayât-ı dünyeviyyede rûh-ı izâfîmin hükmü ile yaşamağa başladım demek olur. Zîrâ rûh-ı hayvânî ile yaşamak başka ve rûh-i insânî ve izâfî ile yaşamak başkadır. Azer ise rûh-i hayvânîsi ile diri oldu ve yine o rûhu terk edip öldü ve rûh-i insânîsi ile berzahda yaşamağa başladı.
277. Arab o gece Resûl'ün misafiri oldu. Bir keçinin sütünü yarım içti ve dudağını bağladı.
O delikanlı Arab Resûl-i Ekrem hazretlerinin o gece misafiri oldu. Kâfir iken hâne-i saâdetin bütün taâmlarını yalayıp yutan bu misafir müslüman olduğu gece ancak bir keçinin sütünü yarı yarıya içebildi ve gıdâdan ağzını bağladı. Zîrâ küfrü zamânında rûh-ı hayvânîsinin hükmü galib idi. Müslüman olduktan sonra nazar-ı inâyet-i peygamberî ile rûh-i insânîsinin hükmü gālib olduğundan gıdâ-yı maddîsi eksildi.
278. "Süt iç ve yufka ye!" diye ona ilhah etti. "Vallahi nifaksız olarak doydum!" dedi.
Ya'ni, Resûl-i Ekrem Efendimiz o misâfire "Süt iç ve yufkadan ma'mûl olan ekmeği ye!" diye ilhâh ve ısrâr buyurdu. O misafir dahi bu ısrâra cevâben: "Allah Teâlâ'ya yemin ederim ki, doydum ve bu sözü içim başka dışım başka olarak söylemiyorum", dedi. "Rukak", yufka gibi ince ekmek demektir.
279. "Bu tekellüf değildir, utanmasız ve hîlesizdir. Yine dün gecekinden daha tok oldum."
"Benim doydum demem, doymadığım hâlde tekellüf yapmak değildir ve utandığım ve hîle yaptığım için değildir. Ben hakîkaten dün gece evin içindeki yemekleri silip süpürüp yediğimden daha ziyâde doydum; ve hiçbir şey yiyebilecek bír hâlde değilim!" dedi.
280. Cümle ehl-i beyt taaccübde kaldılar. "Bu kandil bu bir katra zeytin yağından doldu!"
"Misafirin kandil mesâbesinde olan cismi bir katra zeytin yağı mesâbesinde olan az gıdâ ile doldu!" diye hâne-i saâdette olan kimselerin hepsi taaccübde kaldılar.
281. O şey ki bir ebabil kuşunun gıdâsı idi, böyle bir filin mi'desinin tokluğu oldu.
282. Kadın ve erkek içine fısıltı düştü. O fil cisimli, sivrisinek kadar yedi.
O fil cisimli ve iri vücûdlu misafir bu akşam sivrisinek kadar cüz'î bir şey yedi ve doydu diye hâne-i saâdette bulunan erkek ve kadın arasında fısıltı ile konuşma vâki' oldu. "Fücfücî" ve "fücfüce", fısıltı ile konuşmak ma'nâsınadır.
283. Kâfirliğin hırsı ve vehmi baş aşağı oldu. Ejderha bir karıncanın gıdâsından tok oldu.
Kâfir taâma harîsdir ve çok yemekten doyar ve yaşar vehmindedir. Bu misâfir de küfrü zamânında aynı hırs ve vehim içindeydi. Vaktâki Resûl-i Ekrem'in nazar-ı mübâreki ile îmân etti. Bu hırs ve vehim bu nazar sâyesinde altüst oldu. Ejderha gibi cesîm olan cismi bir karıncanın gıdâsı mesâbesinde olan az yemekten doyuverdi.
284. Küfrün o dilenci gözlülüğü ondan gitti. İmâna mensub olan gıda onu semiz ve iri yaptı.
"Lemtür", kavî ve semiz; ve "zift", iri ve büyük ve kalın ma'nâlarınadır.
285. O kimse ki sığır açlığından çırpınır idi, Meryem gibi cennet meyvesini gördü.
"Cûu'l-bakar", sığır açlığı, bir nevî hastalığın ismidir ki, bu hastalığa uğrayan asla doymak bilmez ve obur olur. Ya'ni, "O misafir ki, bir akşam evvel cûu'l-bakar hastalığından çırpınır ve karnını doyurmak için ıztırâba düşerdi, bu akşam mü'min olup Hz. Meryem gibi cennet meyvesine kavuştu." Nitekim sûre-i Âl-i İmrân'da Hz. Meryem hakkında şöyle buyrulur: كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَ وَوَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقًا قَالَ يَا مَرْيَمُ أَنَّى لَكِ هَذَا قَالَتْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ (Âl-i İmrân, 3/37) ya'ni "Zekeriyyâ (a.s.) mihrâba dâhil olduğu vakit Hz. Meryem'in yanında rızık bulurdu. Dedi ki: "Ey Meryem, bu sana neredendir?" "O Allah indindendir," diye cevâb verdi".
286. Cennet meyvesi onun gözü tarafına acele etti. Onun cehennem gibi olan mi'desi rahat buldu.
Beyt-i şerîfde kâfirin mi'desi cehenneme teşbîh buyrulmuştur. Vech-i şebeh budur ki, cehennem هَلِ امْتَلَأَتْ ya'ni "Doldun mu?" diye hitâb vâki' olduğu vakit هَلْ مِنْ مَزِيدٍ (Kaf, 50/30) ya'ni "Daha var mı?" der. Kâfirin mi'desi dahi yedikçe daha var mı? der.
Onun beyânıdır ki, bir nûr ki canın gıdâsıdır, evliyânın cisminin gıdâsı olur. Nihâyet o dahi rûha yâr olur. Nitekim "Benim şeytanım iki elim üzerinde bana inkıyâd etti" buyurulur
287. Ey îmândan kavl ile kanaat etmiş olan, îmânın zâtı azîm bir ni'met ve gıdâdır!
Şârihler "hevl" kelimesini "azîm" ma'nâsına almışlar ise de gerek Kâmûs'da ve gerek Müntehabü'l-Lügat'te ve Gıyâsü'l-Lügat'te ve Şemsü'l-Lügat'te ve Burhân'da ve Sarrâh'da, "korku" ma'nâsına olduğu gösterilmiş ve "azîm" ma'nâsı zikredilmemiştir. Ve beyt-i şerîfe "kuvvetli" ma'nâsı da münasib görünmez. "Hüvl", âlî ve refi' ma'nâsınadır. "Kavl" kelimesi Fârisî-ler'in telaffuzları gibi "kuvl" okunursa, "hüvl" kelimesine semâî olarak bir kâfiye olur ve ma'nâ da münasib düşer. Ya'ni, "Îmânın zâtı, âlî olan bir ni'met ve gıdâdır" demek olur. Maahâzâ tercüme şârihlerin verdiği ma'nâya göre yapılmıştır. Ma'lûmdur ki, îmânın derecâtı vardır. Lisânen kelime-i şe-hâdeti söylemekle îmân-ı yakînî hâsıl olmaz. Zîrâ lisânen kelime-i şehadeti söyleyen milyonlarca mü'min vardır. Fakat lokma için birbirleriyle cenk ve cidâl içindedirler. Onların bu mücadeleleri doyurmak hassasının ancak gıdâ-dan olduğuna kanâatleri olduğunu gösterir. Halbuki îmân-ı yakînî sâhibleri, doyurmak hassasının gıdâdan değil, Hak'tan olduğunu fiilen isbât ederler. Zî-râ bu husûsta cenk ve cidâli terk ederler.
288. Gerçi o canın ve nazarın mat'ûmudur, ey oğul cismin dahi ondan nasibi vardır!
Ya'ni, gerçi o nûr-ı îmân-ı yakînî rûhun ve aklın nazarının mat'ûmu ve gıdâsıdır. Fakat ey oğlum, cismin dahi o gıdâ-yı nûrdan nasîbi ve hissesi vardır; ve o nûrun eseri cisimde de zâhir olur; ve cisim ve rûh-ı hayvânî o nûrdan kuvvet ve tarâvet bulur. Binâenaleyh az yemek yemekle mü'minin kuv-vet-i bedeniyyesi eksilmez.
289. Eğer cisim şeytanı onu yiyici olmasaydı, Resûl "Esleme'ş-şeytan" buyur-maz idi.
Bu beyt-i şerîfde İbn Mes'ûd (r.a.) hazretlerinden rivâyet olunan şu ha-dîs-i şerîfe işaret buyrulur. مَا مِنكُم مِن اَحَدٍ اِلَّا وَقَدْ وُكِّلَ بِهِ قَرِينُهُ مِنَ الْجِنِّ وَ قَرِينُهُ مِنَ الْمَلَائِكَةِ . قَالُوا وَاِيَّاكَ يَا رَسُولَ اللهِ ؟ قَالَ وَاِيَّاىَ وَلَكِنَّ اللهَ اَعَانَنِي عَلَيْهِ اَسْلَمَ شَيْطَانِي عَلَى يَدِي فَلَا يَأْمُرُنِي إِلَّا بِخَيْرٍ ya'ni "Sizden hiçbir kimse yoktur ki muhakkak şeytandan ve melâikeden kendi karîni ona musallat olmasın. Ashâb dediler ki: Sana da musallat oldu mu? Resûl-i Ekrem buyurdu ki: Evet, bana da musallat olmuştur. Velâkin Al-lah Teâlâ onun aleyhine bana yardım etti. Şeytanım benim iki elim üzerinde müslüman oldu. İmdi bana hayırdan başkasıyla emretmez." Hadîs-i şerîfde mezkûr olan "cin"den murâd şeytandır; ve şeytandan mu-râd dahi, cisimdeki rûh-ı hayvânîdir; ve "melek"ten murâd, cisme taalluk eden rûh-i insânî ve akıldır. Zîrâ rûh-i hayvânî rûh-i insânîyi kendi aslına ve hakîkatine vusûlden teb'îd eder ve uzaklaştırır. Ve şeytan "شطناً و شطوناً" masdarındandır; ve شطون (şutûn), uzak ve baîd olmak demektir. Eğer ayn-ı şeytân olan rûh-i hayvânî bu nûru yemezse, ayn-ı melek olan rûh-i insânîye münkād olmaz; ve rûh-i hayvânînin bu nûr-ı îmândan nasîbi vardır ve onu yer; ve eğer böyle olmasaydı Resûl-i Ekrem hazretleri zikrolunan hadîs-i şerîfi beyân buyurmaz idi. Bu beyânât-ı aliyyenin netîcesi budur ki bir kimsenin rûh-i hayvânîsi kavî olup fenâ sıfatlar ile muttasıf olsa onun nûr-ı îmândan nasîbi olmadığı ve o kimsenin insan sûretinde şeytan olduğu zâhir olur.
290. O bir gıdadan ki ölmüş olan diri olur, şeytan içmedikçe ne vakit müslüman olur?
Ya'ni, cisim şeytanı ölünün diri olduğu bir gıdâyı ve nûr-ı îmân taâmını yemedikçe ne vakit müslüman olur?
291. Şeytan kör ve sağır olarak dünyâya âşıktır. Aşkı ancak diğer bir aşk keser.
Bu cisim şeytanının cevheri ve mayası dünyâdan olduğundan bittabi' kendi cinsi olan dünyâya âşıktır; ve onun bu aşkını ancak başka bir aşk keser ve onu kesen aşk dahi gıdâ-yı ma'nevî aşkıdır.
292. Vaktaki yakîn nihân-hânesinden tadar, azar azar aşk yükünü oraya çeker.
Ma'lûm olsun ki, "yakîn" zannın zıddı olan bir sıfattır; ve zanlar ya doğru olur veyâ eğri olur. Doğru zanların yakîn sıfatına irtibâtları vardır ve bu doğru olan zanların sâhibi ehl-i yakîne tâbi' olduklarından onların verdikleri gıdâ-yı ma'nevî olan ilim ve irfân aşkı ve tahsîl sâyesinde günden güne yakîn sıfatına yaklaşırlar ve âkıbet onların zanları yakîn mertebesine gelip orada mahvolurlar. Ve eğri zan sâhibleri ise bu gıdâ-yı ma'nevîden kaçıp gıdâ-yı sûrî aşkıyla meşgûl olduklarından onların bu eğri zanları da günden güne sıfat-ı yakînden uzaklaşır. Onun için sûre-i Hucurât'taki âyet-i kerîmede يا أيها الذين آمنوا اجتنبوا كثيراً من الظن إن بعض الظن إثم (Hucurât, 49/12) ya'ni "Ey mü'minler, zannın çoğundan ictinâb edin, zîrâ zannın ba'zısı günahtır" buy- rulur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâyı Fîhi Mâ Fîh'lerinin 32. faslında şöyle beyân buyururlar: "Sıfat-ı yakîn bir şeyh-i kâmildir. Savâb olan hüsn-i zanlar dahi, onun müridleridir. Zan mütevâfittir. Böyle derece derece ağleb ve ezyed olan her bir zan yakîne akreb ve inkârdan eb'addir. Nitekim لو وزن ايمان أبي بكر بإيمان اهل الارض لرجحهم ["Ebû Bekir'in îmânı arz ehlinin îmânıyla tartılsa onlara râcih olur"] hadîs-i şerîfinde işâret buyurulmuştur. Bütün savâb olan zanlar yakînden süt emerler ve ziyâdeleşirler; ve o süt emmek ve tezâyüd, ilim ve amel ile o zannın tahassul-i efzâyişi alâmetidir. Bu sûretle, o zanlar yakîn mertebesine gelirler ve yakînde fânî olurlar. Zîrâ o zanlar yakîn oldukları vakit kalmazlar. Ve bu şeyh ile mürîdler, o şeyh-i yakînin ve onun mürîdlerinin âlem-i ecsâmda zâhir olmuş nakışlarıdır. Delîli budur ki, bu nakışlar devren-ba'de-devrin ve karnen-ba'de-karnin mütebeddildir. Ve bu şeyh-i yakîn ile onun zunûn-ı savâbdan ibaret olan evlâdları alâ-merri'l-edvâr ve'l-kurûn tebdîle uğramaksızın âlemde kâimdirler. Diğer taraftan galata düşürücü ve dalâlet verici ve münkir olan zanlar şeyh-i yakının merdûdudur. Ve o zanlar her gün yakînden eb'ad ve ezell olurlar. Zîrâ her gün o sû-i zannı arttıracak esbâbı tezyîd ederler....ilh".
293. Ey karın harîsi, böyle urûc et! Yol ancak gıdânın tebdîlidir.
Ey maddî gıdânın harîsi, cismâniyet mertebesinden böyle rûhâniyet mertebesine urûc et ve yukarıya çık! Bu yukarıya çıkmanın yolu ancak bu gıdâyı mâddîyi gıdâ-yı ma'nevîye tebdîl etmektir.
294. Ey kalb hastası, ilâca urûc et! Tedbîrin cümlesi mizacın tebdilidir.
Ey hayâtın devamını gıdâ-yı maddîye merbût zanneden kalb hastası, bu eğri zandan vazgeç de bu maddî taâmı azaltmak sûretiyle bu hastalığa ilâç yapmak tarafına çık! Ve kötü zannına tâbi' olan mizâcını değiştir. Zîrâ hakîkate vusûl tedbîrinin hepsi mizâcı tebdîl etmektir.
295. Ey taâm cinsinde mahbus olan, eğer fitâma tahammül edersen yakında kurtulursun!
"Fitâm", çocuğu memeden kesmek ma'nâsında olup burada çocuk mesâ- besinde bulunan nefsi taâmdan kesmekten kinâyedir. Bu beyt-i şerîfde riyâ- zetin sâlikler için bir muvakkat zamâna münhasır olduğuna işâret vardır.
296. Muhakkak açlıkta çok taâm vardır. Onları ara ve me'mûl et, ey nefret edici!
"Ey açlıktan nefret edici kimse, muhakkak açlıkta hem rûhu ve hem de cis- mi takviye edecek çok taâm vardır; ve bu taâm insanlara mahsûstur. Sen insan olduğun hâlde bunları kaybedip hayvanların gıdâsına iştirak ettin. Binâenaleyh bunları ara ve bulmayı me'mûl et!" "İftikad", burada kaybolmuşu aramak ve "irticâ", (ارتجاء) ummak ve me'mûl etmek; ve "nâfir", nefret edici demektir.
297. Nûr ile gıdâlan, göz misli ol! Ey beşerin hayırlısı, meleklere muvafakat et!
Ey nefis, göz nasıl nûr ile gıdâlanıp vazîfe-i rü'yeti îfâ ederse sen dahi gı- dâ-yı ma'nevî olan nûr-ı ma'rifet ile gıdâlan ve âlemin gözbebeği ol da Hak ve hakîkati müşâhede et! Zîrâ ismin insandır ve "insan", gözbebeği ma'nâsı- nadır. Binâenaleyh ismin hükmünü ibtâl etme ve hayvâniyete mahsûs olan gıdâ-yı maddîyi terk et de mertebe-i rûhâniyyete urûc ve meleklere muvâfa- kat edip onların tavır ve hareketlerini takın. Ey beşerin hayırlısı olan Hak yo- lunun sâliki!
298. Melek gibi Hakk'ın tesbihini gıda et! Tâ ki melekler gibi ezâdan kur- tulasın!
"Tesbih", Hak Teâlâ'yı her türlü nekäyısdan temizlik ile yâd etmek ma'nâsınadır; ve şerîatte bu nevi' yâda mahsûs olmak üzere Sübbûh ve Kud- dûs gibi kelimeler vardır. سبوح قدوس ربنا و رب الملئكة والروح zikri ["Sübbûh, Kud- dûs, Rabbimiz ve meleklerin ve rûhun Rabbi"] bu nevi'dendir; ve bu nevi' zi- kir rûhun gıdâsıdır. Nitekim melâike dahi bu zikirden gıdâ ve kuvvet bulur- lar. Ya'ni, "Ey sâlik, cismâniyetinden rûhâniyetine yüz çevir! Ve rûhunu Hakk'ın tesbihi ile gıdâlandır, tâ ki bu sayede melekler gibi latîf ol! Ve cism-i kesîfin yemesinden ve içmesinden ve kazâ-yı hâcet ve şehevât-ı sâire gibi eziyetlerden melekler gibi kurtulasın!"
299. Eğer Cebrâîl cîfe tarafına az teveccüh ederse, o kuvvette ne vakit akbaba-dan noksan çırpınır?
"Cebrâîl"den murâd, akıldır. Nitekim aşağıda gelecek olan bir sürh-ı şerîf-de عقل مثال جبرئیلست ya'ni "Akıl Cebrail misâlidir" buyrulur. "Cîfe"den murâd, azâb-ı nefsânîdir. "Kerges", akbaba ismindeki kuştur. Ya'ni, "Cebrâîl misâli olan akıl eğer cîfe mesâbesinde olan gıdâ-yı nefsânî tarafına az teveccüh ve iltifat ederse, o akıl sidretü'l-müntehâya kadar uçmak kuvvetinde bir akbaba kuşundan az çırpınmaz." Ma'lumdur ki, akıl rûhun sıfatıdır. Alem-i süflîye müteveccih olan akıl, kuvveti gıdâ-yı süflîden almak ile meşgüldür. Halbuki rûhun gıdâsı ulûm ve maârif-i ilâhiyye nûrudur. Eğer sûrî gıdâya az teveccüh ve iltifat ederse, rûh kuvvetlenip âlem-i bâlâya uçar. Beyt-i şerîfdeki "tened", "tenîden" masdarındandır. Bu kelimenin müteaddid ma'nâları vardır. Burada "teveccüh ve iltifat" ma'nâsınadır. Ve "kem tened" buyrulmasıyla cisim unsu-runun gıdâ-yı sûrîye gāyet az iltifat etmesine işâret buyurulur. Zîrâ her husûs-ta Resûl-i Ekrem hazretlerine mütâbaat şarttır; ve Resûl-i Ekrem hazretleri gı-dâ-yı sûrîyi gāyet az yedi ve kâmiller de gıdâ-yı sûrîye hiç ihtiyaçları olmadı-ğı hâlde Resûl-i Ekrem hazretlerine muvâfakat ve mütâbaat için bir lokma ol-sun yediler. Evliyâullahdan birinin bir mürîdi var idi. Hak Teâlâ ona samediy-yetle tecellî buyurdu ve gıdâ-yı sûrîden büsbütün kesildi. Şeyhi ona bir lokma olsun yedirinceye kadar çok ısrar etti. Bu gibi menâkıb-ı evliyâ pek çoktur.
300. Cihanda ne güzel bir sofra kurulmuş, fakat hasîslerin gözünden çok gizli.
Bu cihânda ya'ni dünyâda ne güzel bir sofra-i ma'nevî kurulmuştur. Him-metleri yüksek olan kimseler o sofradan gıdâ-yı rûhânî olan ulûm ve maârif lokmalarını yerler. Fakat himmetleri âlem-i süflîye müteveccih olan alçak ta-bîatlı olanların gözünden bu ma'nevî sofra çok gizlidir.
301. Eğer cihan ni'metten dolu bir bağ olsa, sıçanın ve yılanın nasibi yine bir toprak olur.
Meselâ cihân insanlara mahsûs olan türlü türlü ni'metlerle dolu bir bağ ol-sa, sıçanın ve yılanın o ni'metlerden nasîbi yoktur. Onların zevki ve tena'umu topraklar içindedir. Bunun gibi âlemde rûh-i insânîye mahsûs olan ulûm ve maârif-i ilâhiyye pek âşikâr ve münteşir olsa bile cismânî olan kimselerin bun-dan nasîbleri olmaz. Onların zevki ve hazzı rûh-i hayvânîlerindendir.
Ehl-i tenin rûhun gıdâsını inkârı ve hasîs gıda üzerine onların titremesi
302. Gerek kışta gerek baharda onun nasibi topraktır. Sen kevnin beyisin, ni-çin yılan gibi toprak yersin?
"Kısm", hisse ve nasîb; "kevn", dünyâ ve kâinât; "nûşîden" yemek ve iç-mek. Ya'ni, "Sıçanın ve yılanın nasîbi ve hazzı kışta ve yazda ve baharda ve sonbaharda ancak toprak içidir. Ey insan, sen bu dünyânın beyi ve hâkimi-sin, niçin sıçanlar ve yılanlar gibi topraktan ibaret olan o gıdâ-yı maddîyi yer-sin ve himmetini kâmilen âlem-i süflîye hasredersin?"
303. Sopanın içindeki sopa kurdu der ki: "Böyle güzel helva muhakkak kimin için olur?"
Meselâ değnek ve sopa ve ağaç arasında peyda olan kurt o ağacı kemirir-ken der ki: "Böyle güzel ve tatlı olan gıdâyı herkes nerede bulabilir? Bu an-cak bana mahsûstur."
304. Gübre kurdu o pislik arasında cihanda pislikten başka bir meze bilmez.
"Hades", burada pislik demektir; ve "habes" (خبث) dahi aynı ma'nâyadır. Bu iki beyt-i şerîf gıdâ-yı nefsânî ve telezzüzât-ı cismânîyi medhedip ona mü-teveccih olanların misâlidir.