İçeriğe atla

O A'râbînin hikâyesidir ki, onun köpeği açlıktan ölüyor idi, halbuki onun dağarcığı ekmek dolu idi; ve köpek üzerine nevha ederdi ve şiir söylerdi ve başını ve yüzünü döğerdi; ve köpeğe dağarcıktan bir lokma vermek dirîğ gelirdi

13. bölüm / 40 · 5048 kelime · ~26 dk okuma

477. O bir köpek uluyor idi ve o Arab da ağlayıcı idi. Göz yaşı dökerdi ve "Ey küreb!" derdi.

Bu kıssa riyâkârlıkla ağlamanın nümûnesidir. Nitekim Arab'ın birisinin dağarcığı ekmekle dolu olduğu hâlde köpeği açlıktan ölüyordu; ve Arab köpeğin bu hâline teessüf edip zâhiren bağırıp çağırıp ağlıyordu. Bununla berâber köpeğe bir lokma ekmek vermekte acıyor ve onu zıyâ' addediyor idi.

"Küreb", gam ve gussa ma'nâsına olan, "kürbet"in cem'idir. Ya'ni, Arab'ın köpeği açlıktan ölüyor ve Arab da feryâd edip ağlıyor ve: "Ey gam ve gussalar, neredesiniz?" diyor idi.

478. Bir sualci geçti ve "Bu ağlama nedir? Senin feryadın ve nâlânlığın kimin içindir?" dedi.

"Zâr", burada giryân ve nâlân ma'nâsına olup âhirindeki "yâ" masdariyyettir; "zârî", nâlânlık demek olur.

479. Dedi: "Mülkümde iyi huylu bir köpek var idi. İşte o yol ortasında uluyor."

480. "Gündüz avcım ve gece bekçim idi. Keskin gözlü ve av tutucu ve hırsız kovucu idi."

481. Dedi: "Onun marazı nedir? Yara mı yemiştir? Dedi: "Köpek açlığı onu zayıf etmiştir."

482. Dedi: "Bu zahmete ve hırsa sabr et! Sabredicilere Hakk'ın fazlı waz bağışlar."

"Haraz", ölüme müncer olan hastalık demektir. Suâlci, köpek sahibine dedi: "Böyle sadık bir köpeğin ziyâ'ı zahmetine ve onun ölüme müncer olan hastalığına sabret. Zîrâ Hak Teâlâ'nın fazl ve inâyeti sabreden kimselere ecir ve mükâfât verir." Ba'zı nüshalarda "haraz" yerine "maraz" vâki' olmuştur.

483. Ondan sonra ona dedi ki: "Ey hür olan sâlâr, senin elinde bu dolu dağarcık nedir?"

"Sâlâr", reîs ve kabîle reîsi ve sergerde. "Hürr", irâdesine mâlik ve sahib olan kimse ki, “esîr"in zıddıdır. "Enbân", koyun ve keçi derisinden yapılan dağarcık. Sualci köpek sahibine bu duâyı ettikten sonra ona dedi ki: "Ey irâdesine mâlik ve serbest olan ailenin reîsi, bu senin elinde dolu olan dağarcıkta ne vardır?"

484. Dedi: "Benim dün geceki ekmeğim ve azığım ve gıdâmdır. Bu bedenin kütü için çekerim.

Köpek sahibi cevâben dedi: "Dağarcığın içindeki şey benim dün geceden artan ekmeğim ve yiyeceğimdir. Bu bedenimin kūtu ve kuvveti olmak için taşıyorum."

485. Dedi: "O köpeğe niçin ekmek ve azık vermezsin?" Dedi: "Bu hadde kadar muhabbetim ve atâm yoktur."

Suâlci köpek sahibine "Mâdemki dağarcığında ekmek vardır, zavallı köpek de açlıktan ölüyor, o hâlde niçin ona ekmek ve yiyecek vermiyorsun?" diye sordu. Köpek sâhibi de cevâben şöyle dedi: "Köpeğe ekmek vererek onu ölümden kurtaracak kadar muhabbetim ve atâ ve ihsânım yoktur; ve bu derece ileriye gidemem."

486. "Yolda parasız ekmek ele girmez. Fakat iki gözün suyu bedavadır."

"Zîrâ eğer köpeğe elimdeki ekmeği verir isem bana yiyecek kalmaz ve yolda tekrar ekmek satın almak îcâb eder. Binâenaleyh para verip ekmek almaktan ise bedava olan göz yaşını döküp köpeğin ölümüne ağlamak daha münasibdir."

487. Dedi: "Ey hava ile dolu olan tulum, toprak başına! Ki senin indinde ekmek parçası göz yaşından daha iyidir!"

"Hâk ber ser kerden", mâtem tutmaktan kinâyedir. "Meşk", tulum demektir. "Leb-i nân", ekmek parçasından kinâyedir (Bahâr-ı Acem). "Pür bâd-ı meşk", boş tulumdan kinâyedir. Suâlci köpek sahibine dedi: "Ey boş tulum ve ma'nâsız insan, başına toprak saç ve mâtem tut ki, senin indinde ekmek parçası kıymet-i ma'neviyyeyi hâiz olan göz yaşından daha makbûldür."

488. "Göz yaşı kandır ve gam sebebiyle bir su olmuştur. Toprak beyhûde kana değmez!"

"Toprak"tan murâd, ekmektir. "Bîhude", "bîhûde"nin muhaffefidir, "hûn-ı bîhude", boş yere akıtılan kan demektir. Ya'ni, "Göz yaşının aslı vücûd-ı beşerde deverân eden kandır ki, gamın şiddeti sebebiyle suya mübeddel olmuştur. Binâenaleyh hadd-i zâtında toprak unsurundan mütehassıl olan ekmek hayât-ı beşerin devâmına sebeb olan kanın boş yere akıtılmasına değmez. Ekmek fedâ olunur da kan fedâ olunmaz." Tabâbet-i atîkada hayât-ı insânînin muhafazası için altı asıl zikrolunmuştur ki, bunlara "sitte-i zarûriyye" derler. Bunlardan birisi de ağrâz-ı nefsâniyyenin muhafaza-i i'tidâlidir. Zîrâ gazab ve ferah ve havf ve gam ve hacâlet ve nedâmet gibi ağrâz-ı nefsâniyyeden her birinin şiddeti deverân-ı deme pek büyük bir te'sîr icrâ eder. Hattâ bu esbâb pek şedîd olursa felç ve nüzül ve ölüm gibi mühlik netîceler verir. Meselâ insan şiddet-i teessürden ağlar, kanın suyu gözden akmağa başlar ve kan bozulur ve hattâ çok ağlamadan göze kanın kendisi hücûm eder ve gözden yaş yerine kan gelmeğe başlar. Nitekim "O kadar ağladım ki gözümden kanlı yaşlar aktı" sözü şairler ve âşıklar arasında bir darb-ı mesel hükmüne girmiştir.

489. O kendi küllünü İblîs gibi hakîr etti. Bu küllün bir cüz'ü hasîsin gayrı olmaz.

"Küll"den murâd, vücûd-ı izâfidir. Bu vücûd-ı izâfînin hor ve hakîr olması onun hodbinliği sebebiyledir. Nitekim İblîs dahi kendisini hodbinlikten dolayı hakîr ve zelîl etmiştir. İmdi bir kimse hodbinliği sebebiyle kendi vücûd-ı izâfisini küllen ve tamâmen hakîr edince onun cüz'leri mesâbesindeki düşünceleri de alçak ve hasîs şeylerden ibaret olur.

490. "Ben o kimsenin gulâmıyım ki, vücûdunu fazllar ve cûd sahibi olan sultandan başkasına satmaz."

"Bâ-efdal"de "bâ", tahsîs içindir. Sultân Veled hazretleri bu beyt-i şerîfde "sultân"dan murâd, veliyy-i kâmildir buyururlar. Zîrâ insân-ı kâmil Hakk'ın halîfesi ve nâibidir; ve nâkıs insanların Hak ile kendi aralarındaki hicâbât-ı mevhûmeyi ref' ve izâle husûsunda efdâl ve cûd sahibidir. Ya'ni, "O kimsenin kölesi olurum ki, o kimse vücûd-ı izâfisini ve mevhûm olan varlığını fazllar ve cûd ve kerem sahibi olan sultandan ya'ni halîfe-i Hak olan insân-ı kâ-

491. Ağladığı vakit asumân ağlayıcı olur. İnlediği vakit felek "Ya Rab!" deyici olur.

Böyle bir kimse ağladığı vakit onunla beraber gökler, ya'ni ehl-i semâvât da ağlar ve inlediği vakit feleğin sâkinleri olan melâike dahi "Yâ Rab, bu kuluna merhamet et!" diye Hakk'a niyâz ederler. Zîrâ bu kulun ağlaması ve inlemesi aşk-ı ilâhîdendir, Hakk'ın mâsivâsı için değildir.

492. "Ben himmete tapıcı olan bakırın kölesiyim ki, o kimyadan başkasına inkisâr getirmez."

"Mis", bakır demek olup bundan murâd insân-ı nâkısdır; ve "himmet-perest" olmaktan murâd ulüvv-i himmet sâhibi olan kimsedir. Nitekim Hz. Pîr Fîh-i Mâ Fîh'in 18. faslında şöyle buyururlar: "Hak Teâlâ size matlûbunuzu ihsân eder ve himmetinizin eriştiği makāmı atâ kılar. Zira الطير يطير بجناحيه والمؤمن يطير بهمته ya'ni, "Kuş kanatlarıyla ve mü'min himmetiyle uçar". Ve Mesnevî-i Şerîfin VI. cildinde de şöyle buyururlar:

"Kuş yuvaya kadar kanadıyla uçar. Ey insanlar, âdemin kanadı himmettir. Bir âşık ki hayra ve şerre bulaşmıştır, hayra ve şerre bakma, sen himmete bak!"

"Kimyâ"dan murâd, nâib-i Hak olan insân-ı kâmildir. Ya'ni, "Ben ulüvv-i himmet sâhibi olan insân-ı nâkısın ve mürîdin kölesiyim ki, o mürîd bakırı altın yapan kimyâ ve iksîr mesâbesinde olan insân-ı kâmilden başkasına arz-ı meskenet etmez ve ancak ona serfürû eder; ve kendi varlığı ve irâdesini bu âlem-i keserâtta onun varlığı ve irâdesi muvâcehesinde hiç görür. Zîrâ o mürîdin bu inkisârı ve meskeneti Hakk'a vusûl-i himmetinden nâşî olur."

493. Münkesir duâya el kaldırsa fazl-ı Hudâ münkesir tarafına uçar.

Böyle bir münkesirü'l-kalb olan mürîd duâya el kaldırsa, Hudâ'nın fazl ve inâyeti o mürîd-i münkesir tarafına uçar ve koşar.

494. Eğer sana bir dar kapıdan kurtulmak lâzım ise ey kardeş, teemmülsüz ateşe git!

"Çâh-ı teng"den murâd, dünyâ-yı süflîdir. "Azer", ateş demektir. Ya'ni, "Eğer sana dar kapı mesâbesinde olan bu dünyâ-yı süflîden kurtulmak lâzım ise ey birâder, insân-ı kâmilin tertîb ettiği riyâzet ve mücâhede ateşi üzerine git! Acabâ netîcesi ne olur diye hiç düşünme! Bu riyâzet ve mücâhede ateşi ile öldürdüğün hayât-ı hayvâniyye yerine hayât-ı ebediyye-i insâniyye kāim olacağına hiç şübhe etme!"

495. Hakk'ın mekrini gör ve kendi mekrini bırak! Ey kimse, onun mekrinden mekkârların mekri hacildir.

وَاللَّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ (Âl-i İmrân, 3/54) Ya'ni "Allah Teâlâ mekredicilerin hayırlısıdır" âyet-i kerîmesi mûcibince kulları hakkında hayırlı olan mekrini gör ve kendinin şarapla âlûde olan mekrini bırak! Ey mekre mütemâyil olan kimse, Hakk'ın mekri müvâcehesinde bütün mekredicilerin mekri hacildir ve mağlûbdur.

496. Vaktaki senin mekrin Rabbinin mekrinin fânîsi oldu, çok acîb bir pusu açarsın.

"Kemîn", pusu ve av mahalli ma'nâsınadır. Ya'ni, ey mekredici kimse, senin mekrin Hak Teâlâ hazretlerinin mekrinde fânî olduğu vakit sen kendine çok acîb bir av mahalli açarsın.

497. Ki o pusunun kemînesi bekā olur. Ebede kadar urûc ve irtikādadır.

Ya'ni, öyle bir av mahalli açarsın ki, o av mahallinin fakîri ve aşağısı bekā ya'ni hayât-ı ebedî olur; ve vücûd-ı Hak'la bâkî olursun, o bekā ebede kadar urûc ve terakkîdedir. Zîrâ sen vücûd-ı Hak'la bâkî oldukça tecelliyât-ı bî-nihâye-i Hak ile beraber olursun ki, bunun zevki yazmak ve söylemek ile anlaşılabilir bir şey değildir. Onun beyânındadır ki hiçbir kötü göz, âdem için kendinin makbûlü olan gözü kadar mühlik değildir. Meğer ki nûr-ı Hak ile onun gözü mübeddel olmuş ola ve onun kendiliği kendiliksiz olmuş ola. Nitekim "Benim ile işitir ve benim ile görür" buyrulmuştur

"Çeşm-i bed", nazarı değen gözdür ki insanı helâk eder. Nitekim hadîs-i şerîfde أن العين تدخل الرجل القبر و الجمل القدر ya'ni "Kötü göz insanı kabre ve deveyi kazana koyar" buyrulmuştur. Ve yine bir hadîs-i şerîfde de لو كان شئ يسبق القضاء لسبقته العين ya'ni "Kazâ-yı ilâhîyi geçen bir şey olsa idi, kötü göz geçer idi" buyrulur. Ya'ni kötü göz adam için mühlik ve müessirdir. Fakat onun kendisini beğenerek kendisine nazar etmesi başkalarının kötü gözlerinden daha mühlik ve müessirdir; ve her bir adamda böyle bir nazar vardır. Ancak Hak Teâlâ hazretlerinin nûruyla onun hodbin olan nazarı değişen kimseler müstesnâdır. Onların nazarları kendilerine zâhir olan Hak'tır; ve onlar kendiliklerinden kurtulmuş ve kendiliksiz olmuşlardır. Nitekim hadîs-i kudside اذا احببت كنت له سمعا وبصرا ولسانا ... الخ Ya'ni "Ben bir kulumu sevdiğim vakit onun sem'i ve basarı ve lisânı ilh... ben olurum" buyrulmuştur.

498. Sen tavus kanadını görme ve ayağını gör, ta ki kötü göz sana pusu açmaya!

Ma'lûmdur ki, tâvus kuşunun kanatları gayet süslü ve parlaktır, fakat ayakları çirkindir. Bu beyt-i şerîfde insanın nefsinde olan zâhirî hünerler ve ma'rifetler tâvusun kanadına ve bâtınında olan kötü sıfatlar tâvusun çirkin olan ayağına teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni, "Ey kimse, tâvusun kanadı gibi parlak görünen zâhirî hünerlerine bakıp mağrur olma! Bu hayât-ı dünyeviyyede seni yürüten rûh-i hayvânî ayağının ve nefsânî sıfatlarının çirkinliğine bak, tâ ki senin kendi kötü nazarın sana karşı düşmanlık pususu kurup seni helâk etmesin!"

499. Zîra kötü gözlerden dağ kayar. Kur'ân'dan "Yüzlikūne"yi oku, bil.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Nun'da vaki وَإِن يَكَادُ الَّذينَ كَفَرُوا ليزلقُونَكَ بأبصارهم لما سَمِعُوا الذَّكْرَ وَيَقُولُونَ إِنَّهُ لَمَجْنُونٌ (Kalem, 68/51) ya'ni "Ve küfredenler Kur'ân'ı dinledikleri vakit az kaldı ki kötü gözleriyle seni kaydırsınlar; ve onlar [o] muhakkak delidir, derler" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu âyet-i kerîmenin sebeb-i nüzülü hakkında müfessirler derler ki: Benî-Esed kabîlesinde nazarları müessir olan adamlar var idi. İstedikleri vakit bir kimseye nazar değdirip helâk ederlerdi. Küffâr Peygamber (a.s.)a onlardan birisini bulup getirdiler. O kimse de Resûl-i Ekrem Efendimiz'e kötü gözle nazar etti. Bu te'sîr ile Server-i âlem Efendimiz'in mübarek ayakları kaydı, az kaldı yere düşecek idiler. Bir sebeb-i zâhirî olmaksızın bu kaymanın neden ileri geldiğini düşündüler. Bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

Ba'zı maddî düşünenler nazar değmesinin hurâfâttan ibaret olduğunu iddiâ ederler. Fakat düşünmezler ki, bugün şarkta ve garbda "manyetizma" dedikleri bir hâl vardır ki, birisi dîğer birinin gözlerine bakarak onu uyutur; ve bu uyku esnâsında nâimden garîb ve acîb ahvâl zuhûr eder. Biz bu ahvâli gözlerimiz ile müteaddid def'alar müşâhede ettik. İşte bu hâl ile sâbit olur ki, insanın nazarında bir te'sîr-i acîb ve garîb vardır. Nazar değmek dahi bu te'sîr-i acîbin bir nev'idir. Bunu inkâr etmek meydanda olan manyetizma hâdisesini inkâr etmek demek olur. İşte sebeb-i mâddîsi meçhul olan bu ma'nevî te'sîri yine ma'nevî bir vâsıta olan bu âyet-i kerîmenin tilâvetiyle def' ederler.

Fakîr zannederim ki, ba'zı kimseler tarafından çocukların başlarına salkım saçak astıkları nazar takımları böyle nazarı müessir olan kimselerin ilk kötü nazarları bu çirkin nazar takımına mün'atıf olup çocuğa te'sîri olamamak mülâhazasına müstenid olsa gerektir.

500. Dağ gibi olan Ahmed çamursuz yağmursuz yol ortasında nazardan kaydı.

Ya'ni, cism-i mübâreki dağ gibi metîn olan Ahmed (s.a.v.) Efendimiz çamur ve yağmur olmadığı ve başka bir sebeb-i zâhirî de bulunmadığı hâlde yürürken yol ortasında kötü nazardan kaydı ve az kaldı düşecek idi.

501. "Bu kayma nedendir? Ben bu hâlin boş olduğunu zannetmem!" diye taaccübde kaldı.

Ya'ni, Resûl-i Ekrem Efendimiz kendi kendilerine düşünüp buyurdular ki: "Acabâ, bu sebebsiz olarak kayma nedendir? Ben bunun ma'nâsız ve boş olduğunu zannetmem!"

502. Nihayet âyet geldi ve "O sana cenkte kötü gözden erişti" diye âgâh etti.

Nihâyet yukarıda zikrolunan nazar âyeti nâzil oldu; ve bu âyet-i kerîme "Bu kayma sana küffâr ile vâki' olan muhalefet ve nizâda kötü gözden erişti" diye haber verdi.

503. Eğer senden başkası olaydı, derhal yok olurdu. Çeşmin saydı ve ifnânın suhresi olurdu.

"Lâ-şüden", yok olmak; "suhre", burada "zebûn ve mağlûb" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey resûlüm, bu kötü nazar senden başkasına vâki' olaydı derhal yok olurdu, ve o kötü gözden avlanmış ve ifnâ ve ihlâkin zebûnu ve mağlûbu olurdu. Senin cism-i şerîfinin metânetine karşı ancak bu kadar cüz'î bir te'sîr olabildi." Ba'zı nüshalarda "gayr ez tü" yerine "gayr-i tü" vâki'dir.

504. Lakin etek çekici olan benim ismetim geldi. Ve bu ki kaydın, o nişan için idi.

"İsmet", hıfz ve men' etmek; "dâmen keşten", bir şeyden uzaklaştırmak- tan kinâyedir (Bahâr-ı Acem). Bu beyt-i şerîfde وَاللهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ (Mâide, 5/67) ya'ni "Allah seni nâsdan hıfzeder" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'ni, "Benim seni kötü nazarlardan uzaklaştırıcı olan hıfzım geldi. Senin bu nazardan böyle kayman o nazarların âlem-i keserâtta mevcûd olduğuna bir nişân ve alâmet olmak için idi."

505. Bir ibret tut, o dağa nazar et! Ey saman çöpünden aşağı olan kimse, ken- di yaprağını arz etme!

Bu beyt-i şerîf Hz. Pîr lisânındandır. "Ey sâlik, dağ gibi metîn olan Re- sûl-i Ekrem hazretlerinin vücûd-ı saâdetlerine bak da ibret al! Senin vücû- dun bir saman çöpü gibi gāyet metânetsiz ve dayanıksızdır. Binâenaleyh ben böyle nazarlara tahammül edebilirim deyip de bir yaprak mesâbesinde olan kendinin kendiliğini meydâna koyma! Zîrâ hafif bir rüzgâra bile ta- hammül edemezsin."

تفسير وَ إِنْ يَكَادُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَيُزْلِقُونَكَ بِأَبْصَارِهِمْ وَ إِنْ يَكَادُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَيُزْلِقُونَكَ بِأَبْصَارِهِمْ âyet-i kerîmesinin tefsîri

506. Yâ Resûlallah, o meclisden kimseler vardır ki, akbabalar üzerine kötü gözden vururlar.

"Nâdî", halkın meşveret için toplandıkları mahalle ve meclis ma'nâsına olup cem'i "nevâdî" gelir. "Kerges", akbaba dedikleri büyük kuş. Cenâb-ı Pîr bu âyet-i kerîmeyi tefsîren lisân-ı Hak'la hitâb edip buyururlar ki: Yâ Resû- lallah, küffârın meşveret için toplandığı mahal ve meclisde öyle kimseler var- dır ki, havada uçan akbaba kuşu üzerine kötü göz tarafından darbeler vurur- lar." Ba'zı nüshalarda "nâdî" yerine "vâdî" vâki'dir.

507. Onların nazarından bağıran aslanın kellesi yarılır. Hattâ o aslan enîn eder.

O kimselerin kötü nazarından kükreyip bağıran aslanın kellesi yarılır. Hattâ o aslan inlemeye başlar. "Gurîn", "gurîden ve gurrîden" masdarındandır. Feryâd etmek ve yüksek sadâ çıkarmak demektir. "În" (ين) edât-ı nisbettir. "Gurîn", "yüksek âvazlı" demek olur.

508. Ölüm gibi deve üzerine göz bırakır. Ondan sonra arkasına gulâm gönderir.

"Hımâm", ölüm ve sıtma ma'nâsınadır. Ya'ni, gözünde nazar değdirmek hassası olan kimse, bir deveye o kötü gözle ölüm veyâ sıtma gibi bir nazar bırakır. Onun öleceğinden emîn olduğu için arkadan da kölesini gönderir de der:

509. Ki, "Git, o devenin yağından satın al!" O deveyi yolda sakat görür.

"Sekat", düşmek ve titremek; ve "sakt", dört ayaklı hayvanın ölmesi demektir. İkinci mısrâ'ın vezni "sekat" okunduğu takdirde doğru olduğuna göre "düşmek" ma'nâsınadır. Ya'ni, kötü nazar sahibi: "Git, o devenin yağınıdan satın al!" diye kölesini gönderince, o köle dahi efendisinin emrine tebean gider ve yolda deveyi düşmüş ve can çekişir bir hâlde görür.

510. O bir devenin başı kesilmiş ki, o koşuda at ile berâberlik ederdi.

"Tek", koşma; "mirî", bir kimse ile mertebede berâberlik etmek ve berâber olmak demektir. Ya'ni, nazar değen deve yolda düşer ve sahibi de devenin hayâtından ümîdini kestiği için onun başını keser, arkadan gelen köle o devenin marazdan başı kesilmiş bir hâlde olduğunu görür ki, o deve bu nazarı yemezden evvel koşuda ve yarışta at ile berâberlik ve müsabaka ederdi.

511. Zîrâ hasedden ve kötü gözden hiç şübhesiz felek seyrini ve dönüşünü çevirir.

"Felek", gök ma'nâsına geldiği gibi Kāmûs'un beyânına göre her şeyin müstedâr ve mu'zamına da denir. Denizin çalkalanan dalgası ve rüzgârın tahrîk ettiği büyük su ve sahrâdaki kum tepesi ma'nâlarına da gelir. Burada "gök" ma'nâsı münasib görünmez. Zîrâ kötü gözün ve hasedin ulviyâtta te'sîri yoktur ve ecrâm-ı semâviyyenin harekâtı bu sebeb ile tebeddül etmez. Meselâ ayın harekâtı hased ve kötü göz ile bozulmaz. Binâenaleyh "felek"ten murâd, âlem-i süflîyi muhît olan şuûnât ve ahvâl-i muhtelife dalgalarıdır ki, bunlar birtakım esbâb-ı zâhiriyyedir. Meselâ rûh-i hayvânî bu âlem-i süflînin bir feleğidir. "Kötü göz'ün kazâ-yı ilâhî ile bu feleğin ahvâlinden bir hâline te'sîri olabilir; ve bir insan veyâ hayvan nazar ile ölebilir. Nitekim yukarıda-ki beyitlerde beyân buyruldu. Ve kezâ riyâset ve hükümet dahi bu âlem-i süf-lînin bir feleğidir; ve servet ve sâmân dahi bir felektir. Bunların kendi halle-rindeki seyri ve dönüşü hiç şübhesiz hasedden ve kötü gözden inkılâb edebi-lir. Riyâset esârete ve servet ve sâmân fakra mübeddel olur.

512. Su gizlidir ve dolap aşikardır. Fakat dönüşte işin aslı su olur.

Bu beyt-i şerîfde esbâb-ı zâhiriyye dolaba ve zâhirî göz ile görülmeyen ha-sed ve kötü göz dahi bu dolabı döndüren suya teşbîh buyrulmuştur. Ma'lûm-dur ki, kötü gözün menba'ı sıfât-ı nefsâniyyeden olan haseddir; ve "hased" lügatte bir kimsenin ni'metinin izâlesini temennî etmek demektir. Bir kimse-nin bâtınında böyle bir temennî hâsıl olmadıkça onun bir şeye fenâ göz ile na-zar etmesi vâki' olmaz. Binâenaleyh hased ile sû-i nazar gizlidir ve bunların çevirdiği esbâb dolabı ise meydandadır. Ya'ni, "Su mesâbesinde olan hased ve fenâ nazar gizlidir ve dolap mesâbesinde olan esbâb âşikârdır. Fakat bu esbâb dolabını mu'tâd olan devrinden tahvîl eden hased ve fenâ nazardır."

513. Kötü gözün ilacı iyi göz oldu. Kötü gözü tekmesi altında yok eder.

"İyi göz"den murâd, insân-ı kâmilin nazarıdır. Ya'ni, kötü gözün men-ba'ı haseddir ve hased sıfât-ı nefsâniyyedendir. İnsân-ı kâmil ise latîf olan nazar-ı müessiri ile nefsin sıfatlarını mahv ve izâle eder. Ve bir kimseden hased sıfatı zâil olduğu vakit onda bu sıfatın muktezâsı olan kötü göz dahi kalmaz. Binâenaleyh insân-ı kâmilin iyi nazarı bu kötü nazarı tekmesi al-tında yok etmiş olur.

514. Rahmet için sebk vardır, o rahmettendir; kötü göz kahr ve la'netin mahsûlüdür.

"Sebk" (سبق), lügatte birisinin ilerisine geçmek demektir. Ya'ni rahmet-i ilâhiyye için her şeyin ilerisine geçmek vardır. Nitekim âyet-i kerîmede وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ (A'râf, 7/156) ya'ni "Benim rahmetim her şeyi kaplamıştır" buyrulur. Ve insân-ı kâmilin iyi gözü rahmet cinsinden veyâ cânibindendir. Kötü göz ise kahr-ı ilâhînin ve la'net-i Bârî'nin mahsûlüdür. Binâenaleyh سَبَقَتْ رَحْمَتِي عَلَى غَضَبِي ya'ni "Benim rahmetim gazabımdan ileri geçmiştir" hadîs-i kudsîsi mûcibince insân-ı kâmilin hüsn-i nazarı, elbette nefsânîlerin sû-i nazarını tekmesi altında yok eder. Nitekim III. cildin 1798 numarasına müsâdif olan bir beyt-i şerîfde şöyle buyrulur: زان بی آورد اولیا را بر زمین تا کند شان رحمة للعالمين "Hak Teâlâ evliyâyı ondan dolayı yeryüzüne getirdi, tâ ki âlemlere rahmet olsunlar." Ve rahmet hakkında bu beyt-i şerîfin evvelinde ve onu ta'kîb eden dîğer beyitlerde îzâhât-ı müfide vardır.

515. Onun rahmeti onun nıkmeti üzerine galib olur. Ondan dolayı her nebî kendi zıddı üzerine galib oldu.

Ya'ni, Hakk'ın rahmeti O'nun nıkmeti ve kahrı üzerine gālib olur; ve işte bu galebeden dolayıdır ki âlemlere rahmet olan her peygamber, kendinin zıddı olan ve kahr-ı ilâhînin mazharları bulunan münkirlere galib gelmiştir; ve peygamberlerin vâris-i kâmilleri bulunan evliyâ dahi her asırda kendi zıdlarına gālibdir.

516. Zîra o rahmetin neticesidir. Ve onun zıddı olan o kötü huylu kahrın netîcesinden olur.

"Netîce", doğurmak ma'nâsına olan "netec" masdarından müştaktır ve "doğan yavru" ma'nâsınadır. Zîrâ o peygamber ve onun vârisi olan insân-ı kâmil rahmet-i ilâhiyyenin netîcesidir; ve onların zıddı olan o kötü huylu ve sıfât-ı nefsâniyye sahibi olan kimse kahr-ı ilâhînin neticesinden olur. Ma'lûm olsun ki, rahmet iki nevi'dir. Birisi "rahmet-i rahmâniyye" ve dî- ğeri "rahmet-i rahîmiyye"dir. وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ (A'râf, 7/156) ya'ni "Be- nim rahmetim her şeyi kuşatmıştır" âyet-i kerîmesi mûcibince rahmet-i rah- mâniyyeye nazaran her şey merhûmdur; ve bilcümle eşyânın ketm-i adem- den zuhûru rahmet-i rahmâniyye ile vâki' olmuştur. Fakat rahmet-i rahîmiy- yeye nazaran her şey merhûm değildir. Binâenaleyh enbiyâ ve evliyâ hem rahmet-i rahmâniyyenin ve hem de rahmet-i rahîmiyyenin netîcesidir. Fakat onların zıddı olan münkirler, rahmet-i rahmâniyye ile merhûm iseler de rah- met-i rahîmiyye ile merhûm değildirler. Ve rahmet-i rahmâniyye kahr-ı ilâhî- yi ve nıkmet-i rabbânîyi dahi muhîttir. Zîrâ vücûd mahz-ı rahmettir. Nitekim âyet-i kerîmede قَالَ عَذَابِي أُصِيبُ بِهِ مَنْ أَشَاءُ وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ (A'râf, 7/156) ya'ni "Ve benim azâbım muhakkak dilediğime isabet eder ve benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır" buyrulur. Zîrâ kendisine azâb isabet eden kimse dahi eşyâ- dan bir şeydir ve kendisine kahr-ı ilâhî isabet etmiştir. Binâenaleyh bu rah- met-i rahmâniyye ona da şâmildir.

517. Kazın hırsı bir kattır, bu elli kattır. Şehvet hırsı yılan ve mansıb ejder- hadır.

Bu beyt-i şerîf yukarıda 396 numarada geçen آمدیم اکنون بتاوس دورنگ کو beytine merbûttur. Ya'ni, vücûd-ı beşerde kazın timsâli olan dünyâ şehveti ve arzularının hırsı bir kattır; ve tâvus misâli olan câh ve riyâset hırsı ise elli kattır. Eğer şehvet-i dünyâ hırsı yılan misâli ise câh ve mansıb bir ejderhâdır ve yılanların en büyüğüdür.

518. Kazın hırsı boğaz ve ferc şehvetindendir. Riyasette yirmi kadar münde- riçtir.

Ya'ni, kazın hırsı yemek ve içmekten ve cimâ' etmek şehvetinden ve ar- zusundan münbaisdir. Riyâsette ise bu hırslar mevcûd olmakla beraber ha- sed ve kibir ve ucüb ve hodperestlik gibi birçok sıfât-ı nefsâniyye daha var- dır. Binâenaleyh o tâvusun hırsı kazın hırsından yirmi derece daha fazladır. Bu sebeble hadis-i şerîfde المال حية والجاه اضر منه ya'ni "Mal yılandır ve câh on- dan daha ziyâde zararlıdır" buyrulmuştur.

519. Câhda ulûhiyetten lâf vurur. Şirketin tama' edicisi nerede muâf olur?

Câhda ve mansıbda olan bir kimse ulûhiyete mahsûs olan sıfatları benimser; ve ulûhiyete mahsûs olan ma'nâlar ise, kibir ve azamet ve tasarrufda teferrüd ve emrine muhalefet edenleri kahr ve emsâli şeylerdir. Binâenaleyh böyle bir kimse makām-ı riyâsette fiilen ulûhiyetten dem vurmuş olur ve bu fikir ve ef'âliyle ulûhiyetin sıfatlarında ortak olmağa tama' edici bulunur. Allah'ın sıfatlarına iştirak etmek isteyen bir kimse ind-i ilâhîde muâf olur mu? Zîrâ erbâb-ı riyâset, riyâsette kendi cinsinin iştirâkini muâf görmediği hâlde Cenâb-ı Hak âciz kullarının kendi sıfât-ı celîlesine iştirâkini muâf görür mü? Nitekim hadis-i kudside الكبرياء ردائي والعظمة شعاری فمن نازعنى فيهما ادخلته ناری و لا ابالی ya'ni "Kibriyâ benim ridâm ve azamet şiârımdır. Kim ki benden onları soyarsa onu hiç çekinmem, nâra idhâl ederim" buyrulur.

520. Âdem'in zellesi karından ve cimâ'dan idi; ve İblîsinki tekebbürden ve câhdan idi.

"Zelle", yürürken ayağı kaymak ve söylerken hatâ etmek ma'nâsınadır. Âdem (a.s.)ın zellesi hakkında I. cildin 1274 [numaralı] beyt-i şerîfinde îzâhât geçti. Ya'ni, Âdem'in zellesi ehl-i tefsîrin kavline göre buğday yemekten ibaret olup bu da hırs-ı şikem yüzünden vâki' oldu. Fakat Hz. Âdem'in buğday yemesi cenâb-ı Havvâ'nın vâsıtasıyla oldu ki, bu da şehvet sebebiyle Hz. Havvâ'ya meyli yüzünden idi. Binâenaleyh Âdem'in zellesinde biri hırs-ı şikem dîğeri hırs-i cimâ' olmak üzere iki nevî hırs müctemi' oldu. Fakat İblîs'in muhalefeti tekebbürden ve câh ve mansıb hırsından vâki' oldu.

521. Şübhesiz o çabuk istiğfâr etti; ve o laîn tövbeden istikbâr etti.

Ya'ni, Âdem'in zellesi karın ve ferc hırsından olduğu için o kadar kuvvetli olmadı. Fakat İblîs'in isyânı tekebbürden ve câhdan olduğu için çok kuvvetli oldu. Binâenaleyh Âdem bu zayıf olan hırsından derhal rücû' edip قالاً رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ .istiğfâr etti (A'râf, 7/23) ya'ni "Ey bizim Rabbimiz, nefislerimize zulmettik. Ve eğer sen bizi mağfi- ret etmez ve rahmet eylemez isen biz elbette ziyân edicilerden oluruz" de- di. Nitekim cenâb-ı pîr efendimiz I. cildin 1514 numaralı beytinde buyu- rurlar:

522. Boğaz ve ferc hırsı dahi kötü damarlılıktır. Fakat mansıb değildir, o iş- kesteliktir.

Ya'ni, yemek ve içmek ve cimâ' etmek hırsı dahi sıfat-ı hayvâniyet olup insanlığa yakışmayan kötü damarlılıktır. Fakat bu hırs, mansıb hırsı değildir. Bu hırsda acz ve işkestelik vardır. Binâenaleyh bu hırsın sahibi hatâsını ça- buk idrâk edip rücû' eder.

523. Eğer o riyasetin kökünü ve dalını tekrar söylersem, diğer bir kitab lazım gelir.

Ya'ni, riyâset ve câh hırsının aslını ve fer'ini tekrar tafsîli ile söyleyecek olsam, bu sürh-ı şerîf kifayet etmez, diğer bir müstakil kitâb olur.

524. Serkeş at için Arab ona "şeytan" ta'bîr etti. Mer'âda kalan bir hayva- na değil!

Ya'ni, Arablar harûn ve azgın ata kendi dillerince "şeytan" ta'bîr etti. Bu ta'bîri mer'âda sahibine mutî' olarak otlayan hayvanlar hakkında kullanma- dı. Kâmûs'un beyânına göre "şetan", birinci bâbdan masdar olup "bir adamın niyet ve maksadına muhalefet etmek" ma'nâsınadır. "Şeytan", bu masdardan müştak olduğuna göre "serkeş" demek olur.

525. Şeytanet lügatte gerdenkeşlik oldu. Bu sıfat lügatin müstehakkı oldu.

Cenâb-ı Pîr efendimiz şeytanı "şetan" masdarından müştak i'tibâr buyurmuştur. Bu sûrette ma'nâsı gerdenkeşlik, serkeşlik ve inatçılık olur. Bu sıfat ise huzûr-ı Hak'dan kovulmanın müstehakkı oldu. Ba'zıları şeytanı "bu'd" ma'nâsına olan “şütûn"dan almışlardır. Bu sûrette nun'u asli olup (فيعال) vezninde olur. Ba'zıları da "şeyt" (شيط) maddesinden almışlardır, "ihtirâk" ma'nâsınadır. İblîs kuvve-i nâriyyeden mahlük olduğundan bu maddeden almalarının sebebi budur. Bu sûrette nûn'u zâid olur. Maahâzâ şeytan mutlakä azgın ve temerrüd sahibine denir (Kâmûs).

526. Sofranın etrafına yüz yiyici sığar; iki riyaset isteyici cihana sığmaz.

Ya'ni, yeme ve içme hırsının kuvvetli olmadığının alâmeti budur ki, yüz yiyici bir sofranın etrafına toplanıp bilâ-nizâ' yemek yerler. Fakat hırs-ı riyâset o kadar kuvvetlidir ki, iki riyâset isteyici kimse dünyaya sığmazlar ve derhal aralarında nizâ' ve mukätele zuhûr eder.

527. O istemez ki, bu toprak üzerinde ola! Hattâ padişah iştirakten dolayı babasını öldürür.

Ya'ni, riyâset isteyen kimse kendi rakibinin toprak üzerinde olduğunu ya'ni yaşadığı[nı] ve toprak üzerinde gezdiğini istemez. Belki ölmesini ve toprak altına girmesini ister. Hattâ bir pâdişah pâdişahlığını elinden almak isteyen babasını bile öldürür ve aslå hayatta kaldığını istemez. Binâenaleyh hırs-1 riyâset ve câh eki ve şürb hırsından daha şiddetlidir.

528. Onu işitmişsindir ki, "el-melikü akîmündür. Mülk isteyici korkudan karabeti keser.

"Melk" ve "mülk" ve "milk", bir şeye istiklâl vechi üzere, zabtetmeğe kādir olarak zafer bulup dest-i istîlâsı altına almak demektir. Bu ma'nâdan dolayı "melik", pâdişah demektir; ve "akîm", kısır demektir. "El-melikü akîmün", "sâhib-i mülk kısırdır" ta'bîri Arablar arasında bir darb-ı meseldir. Ya'ni, "Sen "Melik kısırdır" ma'nâsında olan bir darb-ı meseli işitmişsindir. Bu darb-ı meselin sebeb-i îrâdı budur ki, mülk isteyici kimse riyâsette kendisine iştirak edeceği korkusuyla karâbeti keser ve kendi karîblerinin ve taallukātının hayatına düşman olur."

529. Zîrâ o kısırdır ve onun için evlâd yoktur. Ateş gibi onun kimseye ittisali yoktur.

Zîrâ o melik ve pâdişah kısırdır ve onun evlâdı yoktur. Çünkü saltanata iştirak edeceği korkusuyla evlâdını öldürür. Nitekim târih kitapları bunun birçok nezâirinden bahseder. Ateş gibi, o mülk sahibinin kimseye ittisâli yoktur. Zîrâ riyâseti kendi nefsine münhasır kılmak ister.

530. O her neyi bulursa yakar, yırtar, hiçbir şey bulmazsa kendisini yer.

O melik öfkelendiği vakit her neyi bulursa yakar, yırtar; ve eğer yakacak ve yırtacak bir şey bulamazsa öfekesinden kendi kendini yer. Nitekim ateş kendisine mukârin olanları yakar. Eğer yakacak bir şey bulmazsa kendi kendine yanıp kül olur.

531. Sen hiç ol, onun dişinden kurtul! Onun örs kalbinden az merhamet iste!

"Örs", demircilerin üzerine demir koyup dövdükleri, demirden ma'mûl tezgâhdır. Ya'ni, "Ey kimse, riyâset ve câh dedikleri dünyâ belâsının dişinden ve seni ısırmasından kurtulmak için "hiç" ol; ve nefsine yokluk ve kıymetsizlik hissini telkîn et! Zîrâ riyâsetin demir örs gibi katı olan bâtınından ve ma'nâsından az merhamet iste!" (رحم كم جو) "Az merhamet iste!" ta'bîrinde riyâsetin ender olarak bir fâidesi olduğuna işâret buyrulur. Bu fâide âtîdeki kıssa ile tavazzuh eder. Ubeydullah Ahrâr (k.s.) hazretleri *Risale-i Vâlidiyye*'lerinde yazmışlardır ki: Sulehâdan bir kimse zabıta me'mûrluğu mansıbını hâiz idi. Ara sıra Hızır (a.s.) ile de mülâkātı vâki' olur idi. Bir gün kendi kendine dedi ki: "Hızır (a.s.)ın sohbetiyle müşerref oluyorum. Bu mansıb ve me'mûriyet benim ibâdetime sekte veriyor. İsti'fâ edip bir köşeye çekileyim de o hazretin sohbetinden daha ziyâde istifade edeyim!" Bu niyetle isti'fâ edip münzeviyen tâât ve ibâdât ile meşgül oldu. Fakat cenâb-ı Hızır bundan sonra hiç zuhûr etmedi. O kimsenin hatırı pek müşevveş oldu. Bir gün ansızın cenâb-ı Hızır zâhir oldu. O zât dedi ki: "Ben seninle daha ziyâde sohbet etmek arzûsuyla mansıbımdan isti'fâ ettim. Beni sohbetinizden birçok zamandan beri mahrûm ettiniz". Cenâb-ı Hızır ona cevâben buyurdu ki: "Benim seninle sohbetim senin ibâdât ve tââtın için değil idi. Zîrâ hazîne-i ilâhiyyede pek çok kulların ibâdât ve tââtı meknûzdur. Benim sana meylim mansıbındaki ve me'mûriyetindeki hüsn-i hizmetin için idi. Birçok müslümanları zulümden vikāye eder, onlara zahîr olur idin. Kulların böyle hizmetleri pek az vâki' olur. Sen o hizmeti terk ettin. Biz de seni terk ettik." Bunun üzerine o kimse derhal eski_me'mûriyetine ve mansıbına rücû' eder. İşte riyâsetin ma'nâsında ve bâtınında böyle rahmet dahi vardır. Fakat gāyet az ve nâdirdir. Cenâb-ı Pîr efendimiz ikinci mısra'da bu ma'nâya işâret buyurmuşlardır.

532. Vaktaki hiç oldun, örsden korkma! Her sabah fakr-ı mutlaktan ders al!

"Vaktāki hiç oldun ve nefsine kıymetsizlik duygusunu mâl ettin, artık riyâsetin demir gibi katı ve merhametsiz olan ma'nâsından korkma! Her sabah fakr-ı mutlakdan ders al." "Fakr-ı mutlak", zâttan ve sıfattan ve efâl-den hiçbir şeyi kendinin mülkü addetmemektir. Zîrâ hakîkî olan varlığın ve vücudun her bir mertebesindeki şuûnât haktır. Evhâm sâhibi olan gāfiller onları kendi nefislerine izâfe ederler. Her sabah böyle fakr-ı mutlaktan ders alan kimsenin nihâyet véhmi zâil olur ve nazarında ne kendi kalır ne de eşya. اذا تم الفقر فهو الله ["Fakr tamam olunca, işte O Allah'tır"] dediklerinin ma'nâsını zevkan idrâk eder.

533. Ulûhiyet Zü'l-Celal'in ridâsıdır. Her kim giyerse ona vebâl olur.

Ya'ni, mansıbda ve câhda kibir ve azamet vardır. Riyâset sahiblerinin pek çoğu mütekebbir ve müteazzım olurlar. Kibir ve azamet ise ulûhiyete mahsûs olan sıfatlardır; ve ulûhiyetin ridâsı ve libâsıdır. "Vebâl", lügatte şiddet ve sik- let ma'nâsınadır. Binâenaleyh her kim Hakk'ın bu sıfatlarını benimser ve gi- yerse bunlar o kimseye ağır bir yük olur ve onu ezer ve ta'zîb eder. Nitekim hadis-i kudside الكبرياء ردائ والعظمة ازارى فمن نازعنى فى واحد منهما قزفته في النار ya'ni "Kibriyâ benim ridâm ve azamet izârımdır. Kim ki onların birisini benden so- yarsa onu nâra atarım" buyrulur. "Rida" ve "izâr" libâsın birer nev'idirler.

534. Tâc onun lâyıkıdır ve kemer bizim lâyıkımızdır. Vay o kimseye ki ken- di haddini tecavüz etti.

Kibriyâlık ve azamet tâcı ulûhiyete lâyıktır; ve acz ve meskenet kemeri ise bizim abdiyetimizin beline bağlanmaya lâyıktır. Vay o kimsenin hâline ki kendi kulluğunun iktizâsı olan aczi ve meskeneti bilmedi de haddini tecavüz ederek ulûhiyetin sıfatlarını benimsedi ve kendisine izâfe etti.

535. Senin o tavusluk kanadın senin fitnendir. Zîra sana iştirak ve kuddûs- lük lâzım gelir.

"Tâvusun kanadı"ndan murâd, insanın nefsine tekebbür ve taazzum duygularını veren her bir hâl ve şândır. Meselâ mansıb ve câh erbâb-ı nef- se kibir ve azamet verdiği gibi ilimler ve hünerler dahi aynı duyguyu tev- lîd eder; ve nefis kendisini nâs arasında mümtâz ve âlî görür ve mâdûnun- daki kimselere nazar-ı hakaretle bakar. Binâenaleyh bu mansıb ve riyâset ve ilim ve hüner o nefis sahibinin fitnesi olur. "Fitne", imtihân ve tecrübe ve mihnet ve şiddet ma'nâsınadır. "Kuddûs", esmâ-i ilâhiyyeden bir isim- dir, "pâk ve tâhir ve maâyibden muarrâ olan" demektir. Ya'ni, "Ey kimse, mansıb ve câh ve ilim ve hüner senin imtihanındır. Hak Teâlâ seni bu ve- sâitle imtihân buyurur ve senin mâhiyetini bu imtihân ile sana keşif buyu- rur. Vaktâki tâvusun kanadı gibi parlak ve süslü görünen bu haller sebe- biyle kibir ve azamet ile zâhir olursun, bu sûrette senin Hakk'ın sıfatlarına iştirâkin ve kuddûsiyetin lâzım gelir." Bilcümle ahvâlde kahr-ı ilâhînin ze- bûnu ve mağlûbu olan bir âciz kulun kendi haddini bilmemesi kadar ha- mâkat olmaz.