O bir hakîmin kıssasıdır ki, bir tâvusu gördü ki, kendinin güzel kanadını gagasıyla koparır idi ve atar idi; ve kendi vücûdunu kel ve çirkin yapar idi. Taaccübden dolayı tâvusa sordu ki: "Sana esef gelmiyor mu?" "Geliyor ammâ benim indimde cân kanattan daha azîzdir ve bu benim canımın düşmanıdır!" dedi
14. bölüm / 40 · 4482 kelime · ~23 dk okuma
536. Bir tavus sahrada kendi kanadını yoluyor idi. Bir büyük hakîm o tarafa gezmeye gitmiş idi.
537. Dedi: "Ey tâvus, böyle a'lâ kanadı esefsiz niçin kökünden koparıyorsun?"
538. "Halbuki senin gönlün nasıl rıza veriyor? Hattâ bu hulleleri koparıyorsun ve onu çamura atıyorsun?"
"Hulle", lügatte kıymetli libâs ma'nâsına olup "hulel", onun cem'idir. "Vehal", yıvışık çamur demektir.
539. "Senin her kanadını azîzlikten ve makbûllükten dolayı hâfızlar mushafın arasına koyarlar."
"Tayy", dürmek demektir. "Tayy-ı mushaf", Kur'ân-ı Kerîm sahîfelerinin bükümü demek olur. Ya'ni, "Senin güzel kanatlarını azîz ve makbûl addedip hâfızlar kelâm-ı kadîmin sahîfelerinin bükümüne koyarlar."
540. Faideli hevanın tahriki için senin kanadından yelpaze yaparlar.
541. Bu ne şükürsüzlük velne] korkusuzluktur? Sen bilmez misin onun nakkāşı kimdir?
542. Yahud biliyorsun ve bir naz ediyorsun, kasden bir tırâzı kal' ediyorsun.
"Tırâz", lügatte kaytan ve sırma gibi şeyler ile elbiselere dikilen süsler ve zînetler ma'nâsınadır. Türkçe'de muharref olarak "tirîz" derler. "Nâz", şîve ve istiğnâ demektir. Ya'ni hakîm tâvusa diyor ki: "Senin bu vücûdunu nakş ve tasvîr eden Hâlik'tır, niçin onun bu lutfuna karşı şükretmiyorsun ve küfrân-ı ni'metten korkmuyorsun? Sen bunları bilmiyor musun? Yâhud biliyorsun ve fakat Hâlik'ına karşı naz ve istiğnâ gösteriyorsun. Kasden bu vücûdundaki müzeyyenâtı koparıyorsun." Nitekim Sebe' şehri halkının yaptığı gibi niam-ı ilâhiyyeden kendini müstağnî addediyorsun. Ehl-i Sebe'in bu kıssası III. cidin 285 numaralı beytinden i'tibâren zikrolunmuştur.
543. Ey kimse, ne kadar çok nâz edici vâh der ki, o günah olur, bendeyi şahın gözünden düşürür.
"Besâ"daki elif taaccüb elifidir. "Nâzâ"da elif fâiliyet içindir. "Nâzîden" masdarının emr-i hâzırına lâhık olmuştur. Ya'ni, "Ey kimse, ne kadar çok nâz edici vardır ki, o nâz günâh olur ve kulu şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın nazar-ı inâyetinden düşürür."
544. Nâz etmek şekerden daha hoş gelir, fakat onu az çiğne ki yüz hatar tutar.
Ya'ni, "Nâz ve istiğnâ göstermek nefse şekerden daha hoş gelir. Fakat o şekeri az çiğne ki, o nâz ve istiğnânın çok tehlikesi vardır. Zîrâ lutfun zıddı kahırdır. Hakk'ın lutfundan kendisini müstağnî addeden kimseye onun zıddı olan kahr-ı ilâhî teveccüh eder ve bir abd-i âciz kahr-ı ilâhîye nasıl mukāvemet edebilir?" Beyt-i şerîfde "az çiğne" ta'bîriyle bir hakîkate işâret buyrulur. O da budur ki, eğer abdin nefsinde lutf-ı Hakk'ın mebzûliyetinden dolayı bağy ve isyân ve azgınlık zuhûr ederse öyle bir abd hakkında kahır daha ha- yırlıdır. Nitekim وَلَوْ بَسَطَ اللَّهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِهِ لَبَغَوْا فِي الْأَرْضِ (Şûrâ, 42/27) ya'ni "Eğer Al- lah Teâlâ rızkı bast etse yeryüzünde elbette bâğî olurlar idi." âyet-i kerîme- sinde bu ma'nâya işâret buyrulur. Binâenaleyh böyle bir kul mahzâ nefsinin ıslahı için lutuftan istiğnâ eder ve bu niyet ile bu istiğnâ ona hoş gelir. Me- nâkıb-ı evliyâda bunların nazîri vardır. Fakat böyle de olsa hoş gelen istiğnâ- yı çok yapmayıp Hak Teâlâ hazretlerine lutuf içinde nefsinin ıslahını niyâz et- mek, elbette nazlanmaktan evlâdır.
545. O niyaz yolu îmin-âbâddır. Nazlanmayı terk et ve o yola düzül!
"Îmin", "âmin" kelimesinin imâle olunmuşudur. "Abâd", ma'mûr olan mahal demektir. "İmin-âbâd", emniyet ile ma'mûr olan mahal demek olur. Ya'ni, "Niyâz yolu emniyet ile ma'mûr olan bir mahaldir ve onda asla tehli- ke yoktur. Binâenaleyh her ne sûret ve niyet ile olursa olsun nazlanmayı terk et ve niyâz yoluna düzül ve o yolda kat'-ı mesâfe et!"
546. Ey kimse, ne çok nâz getiricilik perr ü bâli vurdu. Âhirü'l-emr o kimse üzerine ağır yük oldu.
"Vebâl", lügatte "ağır yük" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey sâlik, ne kadar çok nazlanıcılık tarîk-ı Hak sâliklerinin kolunu kanadını kırdı ve nihâyet onların üzerine lutfun zıddı olan kahr-ı ilâhî ağır yük oldu."
547. Nâzın güzelliği gerçi bir dem seni yükseltir; onun muzmer olan korkusu ve havfi seni eritir.
"Gerçi nâz ve istiğnânın güzelliği seni bir dem akrân ve emsâlin arasında yükseltir. Fakat onun altında gizli olan kahr-ı ilâhînin tecellîsi korkusu seni eritir." Zîrâ Hakk'ın cemâlinde celâli gizli olduğu gibi celâlinde de cemâli giz- lidir; ve tecellî-i lutfiyi tecellî-i kahrî ta'kîb eder. Âlemin hey'et-i mecmûası bu tecelliyât-ı mütekābile altında zebûndur; ve tecellî-i kahrînin şiddetine ta- hammül güçtür.
548. Bu niyaz gerçi zayıf eder; sadrı, bedr-i enver gibi yapar.
Binâenaleyh niyâz ve acz ve iftikār yolunu ihtiyâr et! Gerçi bu niyâz seni âciz ve zayıf ve miskîn yapar. Fakat senin bâtınını ayın on dördü gibi pek nûrlu bir hâle getirir.
549. Mâdemki ölüden diriyi dışarıya çeker, her kim ölü oldu ise o reşed tutar.
"Reşed", hayır, rahmet ve hidâyet ma'nâlarına gelir. Ya'ni, "Nâz ve istiğnâ dirilik; ve niyâz ve acz ölülük hâlidir. Mâdemki Hak Teâlâ ölüden diriyi çıkarıyor, her kim niyâz yoluna gidip ölülük hâli olan acz ve iftikārı ihtiyâr ederse, o kimse rahmet ve hidâyete nail olur." Bu beyt-i şerîfde sûre-i Al-i İmran'da olan وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ (Âl-i İmrân, 3/27) ya'ni "Yâ Rab, sen ölüden diriyi ve diriden ölüyü çıkarırsın"; ve kezâ sûre-i Rûm'da olan يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ (Rûm, 30/19) ya'ni "Hak Teâlâ ölüden diriyi ve diriden ölüyü çıkarır" âyet-i kerîmelerine işâret buyrulur.
550. Mâdemki diriden ölüyü çıkarıyor, diri nefis ölülük tarafına teveccüh eder.
Ya'ni, yukarıdaki mezkûr olan âyet-i kerîmeler mûcibince Hak Teâlâ mâdemki diriden dahi ölüyü çıkarıyor, nâz ve istiğnâ ile diri olan nefis dahi ölülük, ya'ni niyâz ve acz tarafına teveccüh eder ve Cenâb-ı Hakk'a acz ve meskeneti arz eder; ve o vakit rahmet ve hidâyete nâil olur ve tecellî-i kahrî altında zebûn kalmaz.
551. Ölü ol, tâ ki diri çıkarıcı olan Samed bu ölüden bir diriyi dışarıya getirsin!
"Samed", esmâ-i hüsnâdandır. Ma'nâsı her bir hallerinde mahlûkātın kâffesinin muhtaç olduğu zât-ı ecell ve a'lâ demektir. "Ey sâlik, ölü ol, tâ ki يُخْرِجُ الْحَيَّ (Rûm, 39/19) âyet-i kerîmesi mûcibince "Ölüden diri çıkarıcı" olan Samed senin niyâz ve acz ve meskenet ile ölü olan nefsinden bir diri çıkarsın! Ya'ni diri olan rûhunun ahkâmını sende zâhir kılsın!
552. Kış olursan sen baharın ihracını görürsün. Gece olursan, gündüzün ilacını görürsün.
"Îlâc", idhâl etmek, girdirmek. Birinci mısra'da sûre-i Rûm'da vâki' فَانظُرْ إِلَى آثَارِ رَحْمَتِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا (Rûm, 30/50) ya'ni "Allah'ın rahmetinin eserlerine nazar et! Kış sebebiyle öldükten sonra arzı nasıl diriltir?" âyet-i kerîmesine; ve ikinci mısra'da dahi sûre-i Fâtır'da vâki' يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ (Fâtır, 35/13) ya'ni "Allah Teâlâ geceyi gündüze ve gündüzü geceye idhâl eder" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'ni, "Sen varlık ve enâniyet sermâyesi olan zâhirî hünerlerine ve zekâvetlerine ve malına ve mansıbına mağrûr olmayıp da, kış mevsiminde bağların ve bahçelerin çiçeklerini ve yapraklarını ve meyvelerini ihfâ ettikleri gibi, ihfâ edersen ve kış gibi olursan, rahmet-i ilâhiyye âsârı olan sıfât-ı rûhiyyenin ihracını görürsün; ve gece gibi hâl-i sükûn içinde bulunursan, gündüz gibi olan rûhunun, nefs-i muzlimin üzerine idhâlini görürsün.
553. Kanadı koparma, o kanadı ki yama kabul etmez. Ey güzel yüzlü, azâdan yüzünü tırmalama!
"Azâ", musîbete sabretmek ve şiddet ve sıkıntı senesi ma'nâlarınadır. Ya'ni, "Ey sülûk ile kalbi musaffâ olan sâlik, esnâ-i sülûkte sana vâki' olan tecelliyât-ı latîfeyi bana enâniyet ve varlık veriyor mütâlaasıyla kalben reddetme! Bu hâl tâvusun kanadını koparması kabîlindendir; ve Hâlik'ına karşı nâz ve istiğnâ olur. O kanadı koparma, zîrâ kahr-ı ilâhî gelir ve kopardığın kanatlar yama kabûl etmez, ya'ni rücû' ile yerine gelmez. Ey kalbinin yüzü güzel olan sâlik, o yüzü musîbete sabır cihetinden olan birtakım efkâr ile tırmalama!"
Bu beyt-i şerîfin ma'nâ-yı latîfi bir menkıbe ile daha iyi anlaşılır. Nefehâtü'l-Üns'de mezkûrdur ki: Ebu'l-Hayr Tînâtî (k.s.) hazretleri esnâ-i sülûkünde Cenâb-ı Hakk'a karşı ahd edip demiş ki: "Yâ Rab, bundan sonra elimi arzdan neşv ü nemâ bulan şeylere uzatmayayım ve yerden biten şeylerden yemiyeyim! Ancak bana fazlından gönderdiğin şeyler ile gıdâlanayım". On iki gün geçti, elime bir yiyecek geçmedi. Ondan sonra kuvvetsiz kaldım. Namazın sünnetlerini ve nâfilelerini kılamadım. On iki gün daha farzı kıldım. Son- ra ayakta duramadım. Farzları on iki gün oturduğum yerde kıldım. Ondan sonra oturmaktan dahi âciz kaldım. Baktım ki farzları dahi edâ edemeyeceğim, Cenâb-ı Hakk'a niyâz ettim. Önümde iki ekmek zâhir oldu. O iki ekmek bana geceden geceye gelirdi. Ondan sonra bana gazâ için hudûd-i memleket tarafına gitmeme işâret olundu. Oraya gittim, bir cuma günü mescide girdim. Bir kimse Zekeriyyâ (a.s.)ın kıssasını söylüyor ve onun ağaca girdiğini ve kâfirlerin onu testere ile biçtiklerini ve onun bu belâya sabrettiğini beyân ediyor idi. İçimden dedim ki: "İlâhî, cenâb-ı Zekeriyyâ pek sabırlı bir zât imiş, eğer beni de mübtelâ edersen, ben de sabrederim." Oradan Antakya'ya gittim, dostlarım bana silâh verdiler. Silâhları alıp hudûd boyuna gittim. Düşmandan korkup siperde durmadım. Gündüzün dışarıda bir ormanda olurdum ve gece deniz kenarına giderdim ve orada sabaha kadar namaz kılardım. Bir gün sabah vakti o ormanda gözüme bir ağaç tesadüf etti. Yemişleri kızarmış ve ba'zıları da yeşil idi ve üzerine çiğ düşmüş parlar idi. Bana latîf göründü ve ahdimi unuttum, elimi ağaca uzattım, topladım. Birkaçını ağzıma koydum, birkaçı da elimde idi. Ahdim hatırıma geldi, ağzımdakileri tükürüp attım. Ve elimdekileri de etrafa saçtım. "Mihnet ve belâ vakti geldi!" diye bir tarafta oturup bekledim. Elimi başıma koyup düşünürken bir bölük atlı ve piyâdeler etrâfımı kuşattılar. Beni alıp deniz kenarına getirdiler. Gördüm ki oranın emîri at üzerinde duruyor. Oraya elleri bağlı birtakım adamları da getirmişler. Emîrin huzûruna getirildiğim zaman bana, "Sen kimsin?" diye sordu. "Allah'ın kullarından bir kulum!" dedim. O elleri bağlı olanlara "Bunu tanıyor musunuz?" diye beni sordu. Onlar da: "Hayır, bilmiyoruz!" diye cevab verdiler. Meğer bunlar kuttâ'-1 tarîk imişler. Bir gün evvel yolcuları soymuşlar imiş. Emîr dedi ki: "Bu sizin reîsinizdir, kendinizi fedâ edip bunu ele vermiyorsunuz". Ba'dehû emredip hırsızların birer ellerini ve ayaklarını kestiler. Nöbet bana geldi, o zât "Uzat elini!" dediler, uzattım, kestiler. Ayağını da uzat dediler, ayağımı da uzattım ve yüzümü göğe tutup: "İlâhî, elim günah yapmıştır, ayağımın ne günâhı vardır, dedim?" Ansızın onların içinden bir atlı derhal kendini yere attı ve dedi: "Yâhu! Ne yapıyorsunuz? Bu adam filân sâlih adamdır, Ebu'l-Hayr Tînâtî'dir. Göklerin üzerimize yıkılmasını mı istiyorsunuz?" Emîr kesilen elimi yerden kaldırıp öptü ve beni kucaklayıp ağladı. Bana: "Helâl et!" dedi. Cevâben ben dedim ki: "Ben sana ibtidâdan helâl ettim, bu bir günah işlemiş el idi, kestiler". Ondan sonra ağladım ve dedim: "Bundan daha büyük ne musîbet olur? Hem elim kesildi hem de iki ekmeğim elimden gitti!" İşte görülüyor ki ehl-i sülükün böyle yama kabûl etmeyen nâz ve istiğnâ-dan tevakkî etmesi lâzımdır. İmdi bu ebyât-ı şerîfede "tâvus kanadı"ndan murâd, hem niam-ı mâddiyye ve hem de niam-ı ma'neviyye olmuş olur.
554. Öyle bir yüzü ki kuşluk vaktinin güneşi gibidir; öyle yüzü tırmalamak ha-tâdır.
Öyle parlak ve musaffâ olan kalbinin yüzünü nâz ve istiğnâ ve kahr-ı ilâ-hîye mukavemet fikriyle tırmalamak hatâdır. Sâlike lâzım olan emr-i ilâhîye mütâbaat ve nehy-i ilâhîden ictinâb ve nefsinin arzularına muhalefet ve el-tâf-ı subhâniyyeye müterakkıb olup her bir hâline şükretmektir. Ve Hâlik'ına karşı niyâz ve arz-ı meskenet etmektir. Ve رَبَّنَا وَلَا تُحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِهِ (Bakara, 2/286) ya'ni "Ey bizim Rabbimiz, bize tâkatımız olmayan şeyi yükleme!" di-ye yalvarmaktır. Binâenaleyh sabreder de me'cûr olurum ve terakkî ederim diye kahr-ı ilâhîyi celbedecek fikirlerden sâlikin ictinâb etmesi lâzımdır. Nite-kim Hz. Ömer İbnü'l-Hattâb (r.a.) hazretleri tarafından rivâyet buyrulan ha-dîs-i şerîfde اياكم و التعمق في الدين فان الله تعالى قد جعله سهلا فخذوا ما تطيقونه ya'ni "Din-de taammuktan sakınınız, zîrâ Allah Teâlâ onu kolay yaptı. Binâenaleyh din-den tâkatiniz olan şeyi ahzediniz!" buyrulur. İmdi dîn emrinde sâlikin taam-muk-ı fikr etmesi mahzûrlu olunca dünyâ emrinde taammuk-ı fikrin sâlik için ne kadar muzır olduğu muhtâc-ı îzâh değildir.
555. Öyle yüz üzerine tırnak yarası kâfirliktir. Zîrâ ayın yüzü onun firakın-da ağladı.
Ya'ni, bir sâlikin kalb-i sâfının yüzü üzerine fenâ fikir tırnaklarının yarası kâfirliktir; ve nâz ve istiğnâ yüzünden küfrân-ı ni'mettir. Zîrâ kalb-i insân zât-ı Hakk'ın bilcümle esmâ ve sıfatıyla zuhûruna müsâid olan bir aynadır; ve zâhirî ayın yüzünde ise bu isti'dâd yoktur. Binâenaleyh ay bu mertebe-i insânîden ayrılmış olduğundan dolayı ağladı.
556. Yâhud sen kendi yüzünü görmüyorsan inâd düşünücü olan huyunu terk et!
"Lecâc", inâd etmek; "lecâc-endîş" vasf-ı terkîbîdir, "inâd düşünücü" de-mek olur. Ya'ni, "Ey sâlik, yâhud sen nâz ve istiğnâ etmiyorsun da kendi kal- binin yüzünü görmüyor ve onda böyle bir ayna olmak isti'dâdı bulunduğu- nu idrâk etmiyorsun. Sen kendi idrâkin ve ictihâdın dâiresinde hareketten vazgeç de sâhib-i irşad olan kâmillerin nasîhatini kabûl et ve inâd düşünücü olan huyunu bırak!" Onun beyânındadır ki, safâ ve nefs-i mutmainnenin sâdeliği fikirlerden müşevveş olur. Nitekim âyînenin yüzüne bir şey yazarsın, yahud nakşedersin, eğerçi onu silsen leke ve noksanlık kalır
557. Cesedde nefs-i mutmainnenin yüzü fikir tırnaklarının yarasını çeker.
Ma'lûm olsun ki, insanın zâhiri cesed ve bâtını kendi nefsidir; ve bu nef- sin mertebeleri vardır. Birinci mertebesi nefs-i emmâredir. Bu nefis dâimâ kendi hazzına ve lezzetine müteveccihdir ve kendisini hiçbir kayd ile mukay- yed bilmez. Kibir, ucüb, kîn, hased, gazab, şehvet ve buhl gibi birçok fenâ sı- fatları hoş görür; ve bu sıfatların hükmünü icrâ ettiği vakit haz ve lezzet du- yar ve bunlardan asla nedâmet etmez.
İkincisi nefs-i levvâmedir. Bu nefis kendisinde nefs-i emmâre ahvâlinden bir hâl zâhir olduğu vakit pişmân olur ve kendisini levmeder.
Üçüncüsü nefs-i mülhimedir. Bu nefis terbiye ile oldukça kesb-i safvet et- miş ise de, zemmden ve medihten sürür ve kabûl-i halktan mahzûz olur. Bu- nunla beraber onda muhabbet-i ilâhiyye galibdir. Merâtib ve makāmât-ı ma'neviyye gibi huzûzât-ı rûhâniyyeye mütemâyildir.
Dördüncüsü nefs-i mutmainnedir. Nefis evvelki ahvâlden tecerrüd edip sâf ve sâde olmuştur. Fakat ba'zı havâtır ve inkârın tehâcümâtına ma'rûzdur ki, bu havâtır ve inkâr onun safvetini ve sâdeliğini bulandırır. Cenâb-ı Pîr efen- dimiz bu beyt-i şerîfde o fikirleri tırnaklara teşbîh buyurmuştur. Bunların def'i ve hâl-i safvet ile kâmilen Hakk'a teveccüh lâzımdır. Nitekim âyet-i kerîme- MESNEVİ-İ ŞERİF ŞERHİ / IX. CİLT • MESNEVÎ-5 • يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجِعي إلَى رَبِّك راضيةً مرضية de (Fecr, 89/27-28) ya'ni "Ey nefs-i mutmainne, râzıye ve marziyye olarak Rabbine rücû' et!" buyrulur. Bu ma'nâ I. cildin 576 numaralı beyt-i şerîfinde de geçti. O beyt-i şerîfde: بی حس بی گوش و بی فکرت شوید تا خطاب ارجعی را بشنوید Ya'ni "İrciî hitâbını işitmek için dilsiz ve kulaksız ve fikirsiz olunuz!" buyrulmuş idi.
558. Kötü fikri zehir dolu tırnak bil! Taammuktan canın yüzünü tırmalar.
"Kötü fikir"den murâd Hakk'a hicâb olan maddî ve ma'nevî fikirlerdir ki, bunların her biri zehirli tırnak mesâbesindedir. Sâlik bu fikirleri ta'mîk ettikçe rûh-ı sâfın yüzünü tırmalar ve onun sâf olan yüzünde zehirlenmiş yaralar açar.
559. Ukde-i işkâli açmak için altınlı beli pisliğe atmıştır.
Ya'ni, "Bu fikir sahibi olan kimse altından ma'mûl olan bir bel mesâbesindeki akıl ve idrâkini necâset mesâbesinde olan ma'nâsız bir fikre saplamıştır; ve müşkil görünen bir ukdeyi ve düğümü açmak için o fikri ta'mîk eder ve karıştırır durur." Ma'lûm olsun ki, bu ma'nâsız fikirler hem maddî ve hem de ma'nevî olur. Maddî fikirler, meselâ fakr u zarûret isâbeti korkusuyla eldeki servetin tezyîdi esbâbını düşünmek ve hayât-ı uhreviyyeye faydası olmayan ulûm-ı zâhiriyyeyi ta'mîk etmek gibi tedbîrât-ı dünyeviyyeye müteallık olan efkârdır; ve ma'nevî fikir, ahkâm-ı dîniyyede ma'nâsız ta'mîkāttır. Meselâ sabah namazının iki ve öğle namazının dört ve akşamın üç rek'at olmasındaki sebeb nedir diye düşünüp ta'mîk etmek bu cümledendir. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Tedbîrât-ı İlâhiyye'nin mukaddimesinde şöyle buyururlar: فَإِيَّاكَ وَطَلَبَ الدَّلِيلِ مِنْ خَارِجٍ فَتَفْتَقِرُ إِلَى الْمَعَارِجِ وَاطْلُبْهُ مِنْ ذَاتِكَ لِذَاتِكَ تَجِدِ الْحَقَّ فِي ذَاتِكَ أَرَأَيْتَ : ثبتت نبوة رسول الله صلى الله عليه و آله و سلم واستقر في نفوس العقلاء انه صلى الله عليه و سلم ينطق عن الله تعالى لا عن نفسه دخلوا في رق الانقياد و التسليم و تعرفت عليهم وظائف التكليف و لم يسئلوا ما الدليل و لا ما العلل Ya'ni "Hariçten taleb-i delîlden sakın, maârice iftikär et ve delîli zâtın için zâtından taleb eyle! Hakk'ı zâtında bulursun. Görmedin mi ki Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz'in nübüvveti sâbit olduğu ve nüfûs-i ukalâda (s.a.v.) Efendimiz'in nefsinin hevâsından değil, Allah Teâlâ cânibinden nu- tuk ettiği istikrâr eylediği vakit, rıkk-ı inkıyâd ve teslîme dâhil oldular. Ve onlar üzerinde vazâif-i teklîf mutasarrıf oldu. Ve onlar delîli nedir ve illeti nedir, هل صدر او سمع عن الصحابة انهم سئلوا النبي صلى الله عليه و آله و سلم " .diye sual etmediler Ya'ni "Sahâbeden aslâ sâdır oldu mu, yâhud Nebî (s.a.v.) hazretlerine öğle ve akşam namazlarının illeti nedir? [Niçin] ba'zısında sırran ve ba'zısında cehran okunur? diye sordukları işitildi mi? Biz işitmedik ve bu vâki' olmadı."
560. Ey müntehî, ukdeyi açılmış tut, boş kese üzerine sıkı bir düğümdür!
"Müntehî"den murâd, ulûm-i resmiyye derslerini okuyup bitirmiş ve icâzet almış olan kimsedir. "Ey müntehî olan âlim-i zâhirî, ulûm-ı resmiyye mesâilinin ukdeleri ve düğümleri açılmış farz et de kalbini bunlarla meşgül etme! Bu ukdeler boş kese üzerine bağlanmış olan sıkı düğümdür ve kör düğümdür."
561. Düğümleri açmada sen ihtiyar oldun. Diğer birkaç ukdeyi de açılmış tut!
Birtakım ulûm-ı zâhiriyye mesâilinin düğümlerini açmakta ve müşkillerini halletmekte ömrünü sarf edip artık ihtiyar oldun. Henüz halledilmemiş olan bu nevi'den olan birkaç ukdeyi ve müşkili de açılmış ve halledilmiş farz et!
562. Bir düğüm ki, o bizim boğazımızın üzerinde sıkıdır. Budur ki, bilesin ki denî misin, yâhud tali'li misin?
"Düğüm"den murâd, meçhul olan mes'eledir. "Has"den murâd, şakî ve "nîk-baht"dan murâd, saîddir. Ya'ni, "Bizim boğazımızın üzerinde olup bizim cemî-i ahvâlimize hâkim olan ve sıkı bir düğüm ve mes'ele-i meçhûle vardır. O da budur ki, ezelde senin ayn-ı sâbiten şekâveti mi yoksa saâdeti mi taleb etti?" İşte sence halledilip bilinecek mes'ele budur. Zîrâ hâtimen, fatihan üzerine olur.
563. Eğer adam isen bu işkâli hallet! Eğer âdem nefesli isen bu nefesi harc et! Ya'ni, eğer âdem isen saîd misin yoksa şakî misin bu müşkili hallet! Eğer âdem nefesli isen nefesini ve sözlerini ulûm-ı zâhiriyyenin hayât-ı dünyeviy- ye ile käim olan boş ukdelerini ve müşkillerini hall için sarfetme de insana mahsûs olan bu nefesi hayât-ı uhreviyyene lâzım olan ulûma sarf et!
564. A'yânın ve arazın haddini bilmiş tut! Kendi haddini bil, bundan çâre olmaz!
"Hadd", mantık ilmi ıstılâhında bir şeyin mâhiyetine delâlet eden sözdür ki, efrâdını câmi' ve ağyârını mâni' olan ta'rîfdir; ve "a'yân" kendi zâtıyla käim olan şeydir ki, ona "cevâhir" dahi derler; ve "araz" kendi zâtıyla käim olmayıp kıyâmı, bir cevherin vücûduna muhtaç olan şeydir. Ya'ni, "Ey sâlik, a'yânın, ya'ni cevherlerin ve arazın ta'rîflerini bilmek için ömrünü zâyi' et- me! Bunları bilinmiş farz et, zîrâ bunları öğrenmek senin hayât-ı ebediyyen için lâzım bir şey değildir. Esâsen mantıkta ve ilm-i kelâmda bunların ta'rîf- leri nâkıstır. Meselâ cevheri, "kendi zâtıyla käim olan şeydir," diye ta'rîf eder- ler; ve arazı da, "kendi zâtıyla kāim olmayıp, kıyâmı bir cevherin vücuduna muhtaç olan şeye derler." Bu sûrette bir "cisim" cevher ve onun boyu ve eni ve derinliği araz olur. Halbuki cismi, kendisinde tûl ve arz ve umk olan şey- dir diyerek arazlar ile ta'rîf ederler; ve bu arazlar bir yere toplandıkları vakit, "cisim" teşkil ederler. Şu hâlde "cevher" dedikleri cisim, arazların hey'et-i mecmûası olur. Binâenaleyh cismin cevherliği nerede kalır? Böyle dipsiz ma'lûmât ile uğraşacağına kendi haddini ve ta'rîfini bil ki, bunu bilmek senin için çâresizdir ve zarûrîdir. Zira من عرف نفسه فقد عرف ربه ya'ni "Nefsini bilen Rabbini bildi" buyrulmuştur. Binâenaleyh eğer kendi nefsinin haddini ve ta'rîfini bilirsen sana pek lâzım olan Rabbini bilmek fâidesi hâsıl olur.
565. Vaktâki kendi haddini bildin, bu hadden kaç! Ey toprak eleyici, nihayet hadsize erişirsin.
Vaktâki esbâbına teşebbüs edip kendi haddini ve nefsinin ta'rîfini bildin, artık bu a'yân ve arazın haddinden ve ta'rîfinden kaç! Zîrâ bu a'yân ve araz bu toprak kürenin müştemilâtındandır; ve bunların had ve ta'rifiyle meşgul olmak toprağı elemek kabîlindendir. Bunlardan vazgeçer ve kendi haddini bi- lirsen had ve ta'rîfi elfâza sığmayan Hakk'a erişirsin.
566. Ömür mahmûlde ve mevzû'da gitti. Basîretsiz ömür mesmû'da gitti.
"Mahmûl" ve "mevzû", ilm-i mantık ıstılâhâtındandır. Mantıkçılar bir cümledeki mahkûmun-aleyhe "mevzû'", ve nahivciler "mübtedâ" derler. Ve mahkûmun-bihe mantıkçılar "mahmûl" ve nahivciler "haber" tesmiye ederler. Meselâ "Zeyd âkıldir" cümlesinde "Zeyd", mevzû' ve mübtedâ ve "âkıldir" mahmûl ve haberdir. "Mesmû'"dan murâd, mantık ulemâsından bir mes'elede, filânın mezhebi budur ve filânın mezhebi de şudur diye vâki' olan rivâyât-ı mesmûa ve menküledir. Ya'ni, "Ey âlim-i zâhirî, ömrün ilm-i mantığın mahmülünde ve mevzû'unda geçti. Basîretsiz olarak ömrün rivâyât ve menkūlâtı işitmekle ve dinlemekle geçti."
567. Her bir delil neticesiz ve esersiz bâtıl geldi, kendi netîcene bak!
Ya'ni bu âlem-i fânînin ahkâm ve ahvâline âit olan delâili-i mantıkıyyeden her biri bu âlemin kendi gibi fânî olduğundan netîcesiz ve esersizdir ve bâtıl ve fâidesizdir, sen kendi netîcene bak! Nesin, saîd misin yoksa şakî misin?
568. O Sani-i azîmi bir mevzû'dan gayrı ile görmedin. Kıyası iktirânî üzere kani'sin.
İlm-i mantık ıstılâhında kıyâs iki kısımdır. Birisi "iktirânî" dîğeri "istisnâî"dir. "Kıyâs-ı iktirânî" odur ki, kendisinde netîcenin aynı veyâ aksi bilfiil zikredilmiş olmaz. Meselâ "Âlem masnû'dur ve her bir masnû'un bir sânii vardır, öyleyse âlemin sâni'i vardır" delîli, bir kıyâs-ı iktirânîdir. Ve "kıyâs-ı istisnâî"de netîcenin aynı veyâ aksi bilfiil mezkûrdur. Meselâ "Eğer bir sâni' mevcûd olursa, masnû' mevcûd olur. Alem ise masnû'dur, öyleyse âlemin sâni'i vardır". Delîlin bu şeklinde "eğer" edât-ı istisnâsı olduğu için "kıyâs-ı istisnâî" demişlerdir. İmdi bu iki delîlde dahi ulemâ-i zâhir sâni'in vücudunu, masnû'un vücûdunu görmeksizin bilemezler. Onlar müessir olan Hakk'ın varlığını isbât için esere muhtaçtırlar. Eğer masnû'un vücûdunu görmeseler böyle bir kıyâs-ı iktirânî tertib edip sâni'in vücudunu isbât edemezlerdi. Binâenaleyh onların na-
zarları evvel emirde eşyâyadır, Hakk'a değildir. Evvelâ eşyayı görürler, ondan sonra da Hakk'ı görürler.
569. Felsefî, vesaitta delâilden ziyade eder. Safî ise, onun aksi üzeredir.
"Felsefî"den murâd, ilm-i kelâm ve ilm-i mantık erbâbıdır. Zîrâ ulemâ-i ehl-i sünnet felsefiyyatı dörde taksîm edip hesâb, hendese ve mantık ve ilm-i kelâmdır demişler; ve hesab ve hendeseyi mubâh ve ilm-i kelâm ile mantığı mezmûm ve harâm bilmişlerdir. İhyâu'l-Ulûm'da ve Şir'a'da ve Mişkâťta böyle zikrolunur. Şu hâlde muâmelât-ı dünyeviyyenin tanzîmine hâdim olan riyaziyâtın tahsîli muvâfiktır; ve ilm-i kelâm ve mantık ile idrâk-i hakäik mümkin olmadığı için ulemâ-i İslâm onu boş bir meşgale addetmişlerdir. Nitekim Gülşen-i Râz şerhinde Lâhicî şöyle buyurur: "Hükemâ ve mütekėllimînin i'tikādlan vech ile tarîk-ı istidlâl ile idrâk-i hakäik pek güçtür; ve zât ve sıfât-ı müteâliye-i ilâhiyyenin ma'rifeti bu tarîkla mümteni'dir. Bizim birliğimize vuküf emr-i tasavvurî veyâ tasdîkî ile bize hâsıl olmayınca vech-i ekmel üzere o emri tahsil etmek isteriz. Bu sûrette zihin elbette matlûbunu bulmak için kendisinde mahzûn ve mektûm olan ma'lûmât cânibine müteharrik olur; ve bir ma'lûmdan dîğer ma'lûma geçer. Ve o ma'lûmâta “mebâdî" tesmiye olunmuştur; Ve ondan sonra zihin o mebâdîde diğer bir hareket daha yapar ve o mebâdîyi o matlûb olan meçhûlü bilmeğe müeddî olacak tertîb-i hâs ile müretteb kılar; ve o tertîb-i hâs matlûba teveccühü ve zihnin bağlardan tecerrüdünü ve aklın ma'kūlât tarafina hiddet-i nazarını müstelzimdir. Bu cisimler ile beraber zâtiyyât ve arazıyât arasını lâyıkı vech ile tefrîk etmek lâzım gelir. Yoksa hakäik mahfi kalır. Nihâyetsiz zahmetten sonra ekseriyâ idrâk-i hakäik-ı eşyâ avârız ve havâss sebebiyle mümkin olmaz; ve sıfât-ı tenzîhiyye ve selbiyye ile Hak Teâlâ'nın ma'rifeti tahsîl olunamaz. Ve bu nevi' ilim, hayâl ve vehmin şükük ve şübühâtından hâlî olmaz; ve bu tarîkdan hakāyıka tamâmen ıttıla' müteazzirdir; ve tahsîl-i ma'rifet-i hakîkî tasfiye ve tecliye-i kulûb tarîkının gayrı ile hâsıl olmaz. Tasfiye ise mâsivallâhın nefyine mevkūfdur. Zîrâ nukuş-i ağyâr, zikir ve fikir ile gönül levhinden silinmedikçe tevhîd-i hakîkî rakamı onun üzerine yazılmaz. Medlûlü edille ve berâhîn ile isbâttan ibaret olan istidlâl tarîkı, tarîk-ı tasavvu[f] hilâfıdır. Zîrâ delîl sahibinin nezdinde delîl, medlûlü mûzihdir. Halbuki ârifin indinde delîl, medlûlün hicabıdır. Binâena- leyh delîli ne kadar çok ibrâz ederlerse medlûl o kadar mahfî kalır; ve hakî-katte kemâl-i tevhîd, gayriyetin nefyindedir. Çünkü كمال التوحيد نفى الصفات عنه ya'ni "Tevhîdin kemâli O'ndan sıfatın nefyidir" denilmiştir. Ve âlimin delîli olan şey ârifin medlûlüdür; ve mahcûbun hicâb-ı dîdesi olan şey, erbâb-ı şühûd nezdinde cemâl-i mahcûbun âyînesidir." İmdi bu îzâhâttan anlaşıldığı üzere felsefî, ya'ni ilm-i mantık ve ilm-i ke-lâm ulemâsı Hakk'ın varlığını isbât etmek husûsunda kendisiyle Hak arasına delillerden vâsıtalar koyup hicâbını arttırır. Velâkin erbâb-ı tasfiye ise bu ve-sâitı bırakıp keşif ve şühûd tarîkıyle giderler.
570. Bu, delîlden ve hicâbdan kaçar. Medlûl için başını yakasına götürmüştür.
"Bu kalbi Hakk'ın gayrından sâf olan safi delilden ve kıyâsât-ı mantıkıy-yeden kaçar. Delîl ile isbât etmek istedikleri medlûl ya'ni zât-ı pâk-i Hak için başını yakasına çeker ve O'nun tecellîsi için usûlü dâiresinde murâkabede bu-lunur." "Hicîb", hicâb kelimesinin imâle olunmuşudur. "Ser bürden be-cîb" bilkülliye zât-ı Hakk'a müteveccih olup O'nun tecellîsine murâkıb olmaktan kinâyedir. Zîrâ delâil-i akliyye mûcib-i hicâbdır. Medlûle îsâl etmez. Çünkü delîl-i aklî, vücûdda sâni' masnû'un gayrı olduğuna hükmeder. Binâenaleyh bu deliller Hak yolunun hicabıdır.
571. Gerçi duman onun için ateşin delîlidir. Bizim için dumansız o ateşte ol-mak hoştur.
"Duman"dan murâd, masnûât-ı kesîfedir. "Ateş"ten murâd, Sâni'-i Hakîm olan zât-ı Hak'tır. Gerçi duman ateşin vücûduna delâlet ettiği gibi bu masnû-ât-ı kesîfe dahi Sâni'-i Hakîm olan Hak Teâlâ hazretlerinin vücûd-ı latîfine delîldir. Fakat kesîf olan duman sâf olan ateşin müşâhedesine mâni' bir hi-câb olduğu gibi, bu masnûât-ı kesîfe dahi zât-ı Hakk'ın cemâl-i bâ-kemâline perde ve hicâbdır. Binâenaleyh eserden müessire intikāl edenlerin îmânı de-lîle müstenid olan îmân-ı gaybdır. Bu îmân, hukemânın ve ehl-i zâhirin ve avâm-ı mü'minînin îmânıdır. الذين يؤمنون بالغيب (Bakara, 2/3) "Şunlar ki gaybe îmân ettiler" âyet-i kerîmesi mûcibince avâm bu îmân ile mükellefdir. Ehl-i tasfiye ise فأينما تولوا فَثَمَّ وَجَهُ الله (Bakara, 2/115) ya'ni "Ne tarafa teveccüh eder-seniz Allah'ın vechi vâki'dir" âyet-i kerîmesi mûcibince îmân-ı ıyânî ile mü- kellefdir. Böyle olunca ehl-i tasfiye için masnûât perdelerini kaldırıp tecellî-i zât ateşi içinde mahv-i vücûd etmek hoştur. Nitekim I. cildin 1792 numaralı beyt-i şerîfinde bu ma'nâ şöyle buyrulmuş idi: "Ya'ni her kim ki onun namazının mihrabı ayn oldu, onun îmân tarafına gitmesini ayıp bil."
Bu beyt hakkındaki îzâhât orada geçti. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretlerinin Fusûsu'l-Hikem'de "Âleme nazar etmeksizin Sâni'e ilim mümkin değildir!" buyurmaları evvelki ma'nâya göredir.
572. Hususiyle bu ateş ki kurb ve vilâ cihetindendir, bize dumandan daha yakındır.
Husûsiyle bu zât-ı latîf-i Hak öyle bir zât-ı celîledir ki, yakınlık ve muhabbet cihetinden bize bu eşyâ-yı kesîfeden ve masnûât-ı muhtelifeden daha yakındır. Nitekim ayet-i kerîmede وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (Kaf, 50/16) ya'ni "Biz ona şah damarından daha yakınız" buyrulur. Binâenaleyh zât-ı Hakk'ı eşyâdan bir şey ve masnûâttan bir masnû' olan kendi vücûdunun hâricinde aramak ve onu isbât için birtakım deliller îrâd etmek yakında olan bir şeyi uzaklarda aramak gibi bir gaflet olur. İnsanın en büyük hicabı kendi vücûd-ı mevhûmunu isbât etmektir. Kendi vücûd-ı vehmîsinden kurtulduğu vakit nazarında Hakk'ın vücûdundan başka kalmaz. Nitekim III. cildin 4500 numaralı beyt-i şerîfinde şöyle buyrulmuş idi. "Kurb, ne yukarı ne aşağı gitmektir, kurb, varlık hapsinden kurtulmaktır".
Hükemâ ve ulemâ-i zâhir eşyânın vücûdunu nefsü'l-emrde mevcûd gördüklerinden kurb ve ihâta-i zâtîyi kabûl edemezler. Çünkü onların i'tikādına göre iki vücûd vardır. Birisi Hakk'ın, dîğeri halkın vücûdudur. Eğer kurb-i zâtîyi kabûl etseler, hulûl ve ittihâd lâzım gelir. Halbuki ehl-i hakikat nazarında iki vücûd yoktur ki hulûl ve ittihad lâzım gelsin! Hz. Pîr efendimiz bu kurbün hâlini akla takrîb için IV. cildin 3671 numaralı beytinde şöyle buyurmuşlar idi: "Senin aklının sana keyfiyetsiz olan kurbü vardır. Solda ve sağda ve arkada veya yüz önünde değildir."
573. İmdi canın tahyîlâtından dolayı candan duman tarafına gitmek siyeh-kârlık olur.
"Tahyîl", bir adama sû'-i zan etmek, bir adamın sîmâsından hayır ve kerem ve necâbet teferrüs ve iz'ân etmek; ve bir şeyden zarar endîşesiyle havf ve ihtirâz etmek ma'nâlarınadır (Kāmûs). Burada üçüncü ma'nâ münasîbdir. Birinci mısra'daki "cân"dan murâd, zât-ı Hak, ikinci mısra'daki "cân"dan murâd dahi rûh-i müdriktir. Ya'ni Hâlik ile mahlûkāt arasında gayriyyet-i mutlaka yoktur. Belki melhûz olan gayriyet i'tibârîdir; ve hakîkatte kurb ve ayniyet vardır. Bu eşyânın vücûd-ı Hakk'ın gayrı olması rûh-i müdrikin tahyîlâtı ve zarar gelir düşüncesiyle vâki' olan havfidir. Zîrâ rûhda hudûs damgası olduğundan onda gayriyet zevki vardır. Binâenaleyh canın bu tahyîlâtından dolayı vücûd-i masnûât ve mahlûkātı zât-ı Hakk'ın vücûdunun ve varlığının gayri görüp bu eşyâda Hakk'ı müşâhede etmekten kaçmak siyehkârlık ve kabâhat olur.