İçeriğe atla

Onun beyânındadır ki, hünerler ve zekîlikler ve dünyâ malı tâvusun kanatları gibi canın düşmanıdır

18. bölüm / 40 · 1866 kelime · ~10 dk okuma

648. Çok hüner hâma helâklik geldi; zîrâ dâneden dolayı tuzağı görmez.

"Hâm"dan murâd insân-ı nâkıstır. Ya'ni, birçok hüner, nâkıs insanlar hakkında onların helâklerine sebeb olmuştur. Emsâl ve akranları arasında parmakla gösterilmek dânesinden dolayı onun altında gizli olan ucb tuzağını görmemişlerdir. Nâs hünerlerinden dolayı onları medhettikçe, onlarda da kendilerini beğenmek duygusu kuvvetlenmiştir. Binâenaleyh böyle nâkıs insanların mezâyâ-yı dünyeviyyeyi ihtiyâr ve intihâb etmeleri nefislerine gäyet muzırdır. Eğer bir sâlik-i tarîk-ı Hak, mezâyâ-yı zâhiriyyesi varsa, onları hiçe sayıp halktan setretmesi îcâb eder.

649. İhtiyar, onun için iyi olur ki o, “İttekū!"da kendinin mâliki olur.

Mal ve mansıb gibi esbâb-ı dünyeviyyeyi ve ilim ve hüner gibi mezâyâ-yı zâhiriyyeyi ihtiyâr etmek öyle bir kimse için iyi olur ki, o kimse اتقوا الله (Bakara, 2/194) ["Allah'tan ittikā ediniz!"] emr-i ilâhîsine imtisâl husûsunda, kendi nefsine sahib ve hâkim olur. Nitekim hadîs-i şerîfte: نعم المال للرجل الصالح ya'ni, "Sâlih adam için mal ne güzeldir!" buyrulur. Velhâsıl esbâb-ı dünyeviyye nâkısın elinde zehr-i ma'nevîdir ve kâmilin elinde bal ve şekerdir. Nitekim I. cildin 1631 numaralı beytinde şöyle buyrulmuş idi: "Gönül sahibine bu ziyan tutmaz, eğer o öldürücü zehri âşikâr olarak yese."

Ve takvânın merâtibi IV. cildin 240 numaralı beyt-i şerîfinin îzâhında geçti.

650. Vaktaki hifz ve takva olmaya, sakın âleti uzaklaştır, ihtiyârı at!

Ey sâlik, vaktāki nefsini ucbten hifz edecek ve sıfât-ı nefsâniyyenin ızhârından sakınacak ve perhîz edecek kuvvetin yoktur, o hâlde esbâb-ı dünyeviyyeye meyilden sakın! Ucb âletini ve silâhını nefsinden uzaklaştır, bunlara karşı ihtiyârını at ve kemâle gelinceye kadar sabret!

651. "Cilvegâhım ve ihtiyârım o kanattır; kanadı koparırım, zîrâ başın kasdındadır.

"Cilve-gâh", zuhûr mahalli ve "ihtiyâr", ıstıfâ ve intihâb ma'nâlarınadır. Ya'ni, "Benim nâsa karşı zuhûr mahallim ve onların beni intihâb ve ıstıfâsı benim bu süslü kanatlarımdır ve halk beni bu kanatlarım için makbûl addederler. Binâenaleyh ben halkın sebeb-i kabûlü olan bu kanatları koparırım. Zîrâ bu süslü kanatlar benim başımın ve varlığımın kasdında ve helâkindedir." Bu beyt-i şerîf sâlik-i âkılin lisânındandır. Zîrâ mezâyâ-yı zâhiriyye, halkın hüsn-i kabûlünü îcâb eder; ve halkın hüsn-i kabûlü ise, sâlikin nefsine gurûr verir. Halbuki sâlikin nazarı ise halka değil Hakk'adır. Binâenaleyh sâlik hal- ka menfür oldukça Hakk'a yaklaşır. Nitekim Şemsî Sivâsî hazretleri buyurur: Bir aceb sevdâya düştü tutuşur Şemsî müdâm Hakk'a makbûl olmak ister halka menfür olmadan

652. Sabredici olan kendi kanadını yoktur tasavvur eder, tâ ki onun kanadı şer u şûra bırakmaya!

"Engâşten", tasavvur etmek, tevehhüm etmek, zannetmek ma'nâlarına- dır. Bu beyt-i şerîf Cenâb-ı Pîr'in irşâdı ve îkāzıdır. Ya'ni, kendi mezâyâ-yı zâ- hiriyyesini halka karşı ızhâra sabredici olan sâlik-i âkıl, kendinin bu meziyet- lerini yoktur tasavvur eder ve hiçe sayar, tâ ki onun bu meziyetleri kendisi- ni zarar ve ziyâna ve uğursuzluğa bırakmaya!

653. Binâenaleyh kanat ona ziyan değildir, "Koparma!" de! Eğer bir ok eri- şirse siper getirir.

"Micen", kalkan ve siper demektir. Ya'ni, tâvusun kanadı mesâbesinde olan hüner ve zekâvet ve mal, kâmile zarar vermez. Binâenaleyh öyle bir kimseye "Sen kanadı koparma!" de! Zîrâ bu yüzden o kâmile bir zarar oku gelirse, o kalkan ve siper tutmasını bilir.

654. "Fakat yakışıklı kanat bana düşmandır, çünkü cilvegerlikten benim sab- rım yoktur."

Ya'ni, âkıl olan sâlik der ki: "Dünyanın müzeyyenât-ı mahsûse ve ma'kūlesi bana düşmandır. Çünki ben bendeki hüneri ve âsâr-ı zekâyı sakla- mağa sabredemem. Münasebetli ve münasebetsiz olarak mutlaka ızhâr ede- rim. Ben bunu izhâr edince nâs indinde makbûl ve mu'teber olup hürmet gö- rürüm; ve bu i'tibâr ve hürmet nefsime gurûr verip halkı kendimden aşağı gö- rürüm ve techîl ederim.

655. "Eğer bana sabır ve hıfâz rehber olaydı, ihtiyardan bana kerr u fer ziya- de olurdu."

"Hıfaz", müfâale bâbından ikinci masdardır; "gözlemek, muhafaza et- mek" ma'nâsınadır. "Eğer meziyetlerimi ızhârda sabrım ve setri muhafaza kudreti bana rehber olaydı, benim o gibi meziyetleri ihtiyâr ve intihabımdan kerr ü fer ve tarîk-ı Hak'ta terakkîm ziyâde olurdu."

656. Fitnelerde ben çocuk yahud sarhoş gibiyim. Benim elime kılıç lâyık de- ğildir.

"Fitne", lügatte, imtihan ve tecrübe demektir. Ya'ni, "Mal ve mansıb gibi esbâb-ı dünyeviyye nâkısların elinde bulunduğu vakit, çocukların veyâ sar- hoşların elinde kılıç bulunmasına benzer. Ben ise tarîk-ı Hak'ta mertebe-i re- cüliyete gelmedim, tıfl-i nâ-bâliğ hükmündeyim. Kılıç hükmünde olan bu es- bâb-ı dünyeviyye benim hakkımda fitne olur."

657. Eğer benim men' edici bir aklım olaydı kılıç benim elimde zafer olur- du.

Ya'ni, eğer benim sıfât-ı nefsâniyyemi icrâdan beni men'edici bir akl-ı kâ- milim olaydı, bu esbâb-ı dünyeviyye ve bu kılıç benim elimde nefis ve şey- tana karşı zaferimi te'mîn ederdi."

658. Güneş gibi nûr verici akıl lâzımdır, ta ki bir kılıç oradaki savabın gayrı olmaya!

Ya'ni, güneş gibi nûr-i ma'rifet verici bir akl-ı kâmil lâzımdır, tâ ki o mü- zeyyenât-ı hissiyye ve akliyye kılıçlarını hak ve doğru olan yerden başka bir yere vurmasın! Ya'ni kâmil, dünyâ mansıbına nail olursa adâlet eder ve eli- ne dünyâ malı geçerse muhtaçlara infâk eder ve hünerlerini ve ma'rifetlerini ızhâr-ı hak hususunda isti'mâl eder.

659. Mâdemki parlak akıl ve salâha malik değilim, binaenaleyh silahı niçin kuyuya almayayım?

Ya'ni, "Mâdemki nefis ve şeytanın hîlelerini ve tezvîrâtını fark ve temyiz

edecek parlak bir akl-ı kâmilim ve salâhım yoktur, o hâlde çocuğun ve sar- hoşun eline verilmiş olan bu silâhı niçin kuyuya atmayayım?"

660. "Şimdi kılıcı ve kalkanı kuyuya atarım. Zîra bu silah benim düşmanım olacaktır."

661. "Mâdemki benim kuvvetim ve yârim ve senedim yoktur, kılıcımı o alır ve bana vurur."

"Kuvvet" ve "yâr" ve "sened" ya'ni dayanacak mahalden murâd, akl-ı kâmildir. Mâdemki benim akl-ı kâmilim yoktur ve akl-ı maaşım bana yâr ve mahall-i istinâd değildir, o hâlde düşman olan nefsim o kılıcı elimden alır ve benim aleyhimde kullanır ve beni helâk eder. Ya'ni o esbâb-ı dünyeviyyeyi nefsim kendi hazzında kullanır ve benim benliğimi vücûda getiren rûhumu Hakk'a vusûlden men'eder; ve bu, helâk-i ma'nevîdir."

662. "Bu kötü huylu nefsin rağmına ki, o yüzünü örtmez, yüzünü tırmala- rım."

Ba'zı nüshalarda "kabîha" (قبيحه) yerine "vakîha" (وقيحه) vâki' olmuştur. "Vakîha", hayâsız ma'nâsınadır. Ya'ni, "Nefs kötü huylu ve hayâsız bir şey- dir, halka karşı hünerler ve zekâvetler ızhâr edip mağrûrâne yaşamak ister ve aslâ cemâlini ve kemâlini örtmekten zevk almaz. Binâenaleyh ben onun bu duygusuna rağmen hünerlerini ve zekâvetlerini ve bilgilerini enzâr-ı halktan setr etmek sûretiyle onun yüzünü tırmalarım ve onu halka karşı hünersiz ve ma'rifetsiz gösteririm."

663. "Tâ ki bu cemâl ve kemâl noksan ola, vaktâki yüz olmaz, vebâle az dü- şerim."

Ya'ni, "Nefsin halka karşı cemâli ve kemâli noksan olmak için onun yü- zünü tırmalarım ve benim onu tırmalamam sebebiyle onda halka ızhâr ede- cek yüz kalmaz; binâenaleyh halkın kabûlü sebebiyle teveccüh eden vebâle az düşerim." "Vebâle az düşmek" budur ki; sâlik, nefsin hîlelerinden kolay- lıkla kurtulamaz. Her ne kadar müteyakkız bulunsa da, onu ara sıra gaflete düşürüp hükmünü icrâ eder. Onun için Resûl-i zîşan Efendimiz ümmetine: اللهم لا تكلني إلى نفسي طرفة عين ولا اقل من ذلك Ya'ni, "Ey benim Allahım, beni göz açıp kapayıncaya kadar ve ondan daha az bir zaman beni nefsime bırakma!" duâsını ta'lîm buyurmuştur.

664. "Mâdemki bu niyet ile tırmalarım, günah değildir. Zîrâ yara ile bu yü- zü örtmek layıktır."

Bu beyt-i şerîf bir suâl-i mukadderin cevabıdır. Ya'ni birisi çıkıp diyebilir ki: "Hünerler ve ma'rifetler ve zekâvetler ve mâl-i dünya, Hak Teâlâ hazretleri- nin insanlara ihsân buyurduğu ni'mettir; ve âyet-i kerîmede وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ (Duhâ, 93/11) "Ve Rabbinin ni'metini minnet ve şükranla an!" buyrulduğu- na göre, niam-i ilâhiyyeyi ızhâr edip şükretmek îcâb eder. Binâenaleyh bu ni'metleri ızhâr etmeyip setr etmek bu emre muhalefet olmaz mı?" Cenâb-ı Pîr efendimiz buyuruyor ki: "Benim nefsimin yüzünü bu ni'meti nâstan setretmek sûretiyle tırmalamam, nefsimin mağlûbu olmamak niyeti ile vâki'dir. Böyle bir niyet ile tırmalamak günah değidir. Zîrâ nefsin arsız yüzünü böyle yaralar ile enzâr-ı halktan örtmek lâyıktır."

665. "Eğer gönlüm mestûrluk huyunu tuta idi, güzel yüzüm safanın gayrını i'lâ etmezdi."

"Mestûrluk huyu"ndan murâd, halkın nef'i olmayan yerlerde nefsin me- zâyâsını setr etmeyi ve iktisâb-ı şöhretten ictinâb eylemeği âdet etmektir. Bu sıfatı hâiz olan kimse, nef-i halk için ızhâr-ı hüner eder, ve bundan nefsi as- lâ gurûr hissetmezse, onun bu gibi niam-ı ilâhiyye ile tezyîn edilmiş ve gü- zelleştirilmiş olan yüzü, safvetten ve hulûstan başka bir şey yükseltmez. Ni- tekim Hz. Pîr-i destgîr Fihi Mâ Fih'in 17. faslında şöyle buyururlar: "Benim huzûruma gelen ahbâbın melûl olmasından havfen onunla meşgül olsunlar diye şiir söylerim. O kadar terk ettiğim hâlde yine şiir söylemek îcâb eder. Yoksa şiir nerede ben nerede! Vallâhi ki, ben şiirden bîzârım ve benim indim- de şiirden bedter bir şey yoktur. Benim şiir söylemem ona benzer ki bir kim- se müsâfirin arzûsuna tebean elini işkembeye sokup yıkar. Mâdemki misafir işkembe iştihâ eylemiştir benim için bu lâzımdır.” Ma’lûmdur ki, şiir söylemek mevhibe-i ilâhiyye olan bir hüner ve ma’rifettir. Cenâb-ı Pir efendimizin nefs-i nefis-i sâfileri, bu hüneri iktisâb-ı şöhret ve ızhâr-ı fazîlet için değil, halkın melâletini def’ için ızhâr buyurmuşlardır. Artık sâlikler kendi hallerini buna göre tasavvur etsinler.

666. Mâdemki kuvvet ve ferheng ve salâh görmedim, düşman gördüm, çabuk silâhı kırdım.

“Ferheng”, müteaddid ma’nâsı vardır. Burada “ma’rifet” ve “muvâzene” ma’nâları münasibdir. Ya’ni, “Mâdemki aklımda kuvvet ve muvâzene ve ma’rifet ve nefsimde salâh yoktur, ben nefsimi rûhuma düşman gördüm; silâh mesâbesinde olan hünerlerimi ve meziyetlerimi setretmek sûretiyle kırdım.”

667. Ta ki benim kılıcım ona kemal olmaya, ta ki hançerim bana vebâl olmaya!

“Tâ”, ta’lîl içindir. Bu iki beyt-i şerîf bir cümle-i tâm teşkil eder. Ya’ni, “Benim kılıcım, nefsimin kuvvetine kemâl olmamak ve hançer mesâbesinde olan hünerlerim bana vebâl olmamak için nefsimi rûhuma düşman gördüm ve derhal bu silâhları kırdım. Zîrâ aklımda kuvvet ve ma’rifet ve nefsimde de salâh yoktur.”

668. Damarım kımıldanıcı oldukça kaçarım; kendinden kaçmak ne vakit kolay olur?

Ya’ni, “Hayât-ı dünyeviyyem devâm ettikçe ben rûhumun düşmanı olan nefsimden kaçarım. Halbuki nereye kaçsam nefsim benim ile beraberdir. Binâenaleyh insanın kendinden kaçması kolay bir şey midir?” Nefsinden kaçmak onun arzularına muvâfakat etmemek ve dâimâ mücâhede etmek ile olur. Mücâhede ve muhalefet ise aslâ kolay bir şey değildir.

669. O kimse ki, onun kaçması bir başkasından olur, ondan münkatı' olduğu vakit o karar tutar.

Meselâ bir kimse aralarında muhalefet zuhûrundan dolayı bir başka kim- seden kaçarsa ondan ayrılıp başka bir mahalle gittiği vakit gönlü müsterih olur. Fakat nefis her nereye gitse beraberdir.

670. Ben ki düşman dahi benim; kaçmak husūsunda ebede kadar benim işim: "Kalk kalk!" gelir.

Ya'ni, "Benim düşmanım bana kendim olduğu için nereye kaçsam bula- mam; binâenaleyh kaçmak husûsunda benim işim ebede kadar: "Kalk, dur- ma kaç!" revişinden ibaret olur." Nitekim Efdalüddin Hâkānî (k.s.) bu ma'nâ- da şöyle buyurur: خار پای من منم خود را ز خود فارغ کنم این دوئی یکسو شود هم من تو گردم هم تو من "Ayağımın dikeni benim; kendimi kendimden fâriğ edeyim, bu ikilik bir olsun, hem ben sen, hem de sen ben olayım!"

İmdi sâlikin nefsinde kendi arzû ve irâdesi bâkî oldukça irâde-i Hakk'a muhalefeti muhakkaktır. Vaktâki kendi irâdesini irâde-i Hak'ta mahveder, ondan sonra bir irâde kalır. O hâlde o nefis, nefîs olur.

671. O kimsenin ki kendi gölgesi onun düşmanıdır, ne Hind'de ne de Ho- ten'de emîndir.

"Hoten", Çin hudûdunda bir memleketin ismidir. Ya'ni, nefis rûhun gölge- sidir ve rûhun muhâlifidir. Bir kimseye kendi gölgesi muhâlif ve düşman olursa Hindistan'a ve Hoten memleketine, velhâsıl her nereye kaçsa o gölge berâberdir, onun elinden kurtulamaz. Binâenaleyh hayât-ı dünyeviyyesinin sonuna kadar onun husûmetinden emîn olmak ve dâimâ mücâhede etmek lâzım gelir. Bu ebyât-ı şerîfede. أعدى عدوك نفسك التي بين جنبيك ya'ni "Senin düş- manının en düşmanı nefsindir ki senin yanlarındadır" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Onun şerrinden kurtulmak için Hakk'ın varlığında fânî olmaktan başka çare yoktur.