O kendinden geçmişlerin sıfatı hakkındadır ki, kendi şerrinden ve kendi hünerinden emîn olmuşlardır. Zîrâ Hakk'ın bekāsında fânîdirler, yıldızlar gibi ki, gündüz güneşin nûrundan fânîdirler ve fânîye âfet korkusu ve tehlikesi olmaz
19. bölüm / 40 · 7102 kelime · ~36 dk okuma
672. Vaktaki ona fakrdan fenâ pîrâye olur, o Muhammed gibi gölgesiz olur.
"Fakr"dan murâd, zâhirde olan fakirlik değildir. Belki vücûdda ve zâtta ve sıfatta Hakk'a muhtaç olduğunu ve Hakk'ın fakîri olduğunu bilmek ve gınâyı ve izzeti Hakk'a ve zilleti ve fakrı kendi vücûd-i izâfisine isnâd etmektir. Nitekim âyet-i kerîmede: (Muhammed 47/38, Fâtır 35/15) وَاللَّهُ الْغَنِي وَأَنتِمُ الْفَقَرَاء إلى الله Ya'ni "Allah Teâlâ ganîdir ve siz Allah Teâlâ'ya muhtaçsınız" buyrulur. Vaktâki bir kimsenin nefsinin kendi varlığından fenâsı böyle bir fakr cihetinden zînet bulursa, artık o nefis serâpâ rûh olup, rûhun gölgesi olmaktan kurtulur. Nitekim bu hâle gelen evliyâullah ارواحنا اشباحنا اشباحنا ارواحنا ya'ni "Bizim ervâhımız ecsâdımızdır ve ecsâdımız ervâhımızdır." buyurmuşlardır. Binâenaleyh böyle bir kimse Muhammed (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Efendimiz gibi gölgesiz olmuş olur; ve baştan başa nûr olan bir zâtın, nûr gibi, gölgesi olmaz.
673. Fahra mensûbun fakrına fenâ, zînet oldu; o, şem'in dili gibi sâyesiz oldu.
Bu beyt-i şerîfde الفقر فخری ya'ni "Fakr benim fahrimdir" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. Ya'ni zâtta ve sıfatta Hakk'a olan ihtiyacını idrâk eden kimse, kendi varlığını Hakk'ın varlığında fânî kılar ve bu fakr ile iftihâr eder. İşte bu fakr ile iftihâr eden kimsenin fakrına Hak'ta fânî olması zînet olur. Artık o kimse yanan mumun alevi gibi gölgesiz olur.
674. Şem' baştan ayağa hep dil oldu; gölgeye onun etrafında güzer olmaz.
Ya'ni yanmadan evvel mumun gölgesi vardır. Fakat baştan ayağa kadar hep ateşin dili olup şuâya münkalib olursa artık onun etrafında gölge olmaz. Burada cism-i kesîf muma ve ateş tecellî-i zâtîye ve gölge sıfat ve efâl-i beşeriyyeye teşbîh buyrulur. Ya'ni, tecellî-i zâtî ateşiyle yanan cism-i kesîf baştan ayağa kadar o tecellînin mazharı olup Hak'ta fânî olur ve artık onun gölgesi olan sıfât ve efâl-i beşeriyye onun etrafında dolaşamaz. Sıfatı ve efâli Hakk'ın sıfât ve efâli olur. Hind nüshalarında شمع جمله شد yerine شمع چون گردد vâki'dir. Bu sûrette ma'nâ "Şem' baştan ayağa kadar zebâne olduğu vakit onun etrafında gölgenin mürûru vâki' olmaz" demek olur.
675. Mum gölgesinden ve kendinden şuâya kaçtı, onun için şem' döktü.
Mum mesâbesinde olan cisim, gölge menzilesinde olan kendi sıfât-ı beşeriyesinden ve efâlinden ve kendi kesâfet-i mevhûmesinden şuâ mesâbesinde olan nûr-i zâtîye kaçtı ve ilticâ etti. Şuâ için, tecellî-i zâtî ateşi ile cisim şem'ini döktü, eritti ve fânî kıldı.
676. Dedi: "Ben seni fenâ için döktüm!" Dedi: "Ben de fenâya kaçtım!"
O nûr-i zâtî dedi ki: "Ben seni fânî olman için döktüm ve erittim." Cisim mumu dahi "Evet, ben de fenâya ve sende fânî olmaya kaçtım ve ilticâ ettim."
677. Şem' vaktaki ateş içinde külliyyen fânî oldu, ne şem'den ve ne de ziyâdan eser göremezsin.
Ya'ni bal mumundan ma'mûl olan şem', ateş içinde yana yana fânî olduğu ve kâmilen eridiği vakit, artık ne şem'in vücûd-i kesîfinden ve ne de onun ziyâsından eser göremezsin. Bunun gibi cism-i kesîf tecellî-i zâtî ateşi içinde yanıp kâmilen fânî olduğu vakit, artık o cism-i kesîfîn havâssından eser göremezsin. Meselâ cism-i kesîfîn bir mahalden dîğer bir mahalle intikāli zamâna muhtaç iken, garbda bulunan böyle bir cism-i fânî, ân-ı gayr-ı münkasim- de şarkta zâhir oluverir ve onun ziyâsı mesâbesinde olan sıfâttan ve ef'âlden dahi eser görülmez. Onun sıfatı ve fiili hep Hakk'a râci' olur.
678. Zulmetin def'inde sûret ateşi, âşikâr olarak mum ile pâyidârdır.
Ya'ni, zâhirde olan karanlığın def'inde, âşikârdır ki sûret ateşi kesîf olan mumun cismi ile pâyidâr ve sâbittir. Zîrâ mum olmasa, sûret ateşinin taalluk edeceği bir mahal bulunmaz ve ateş olmayınca da şuâ hâsıl olup sûrî karan- lık mündefi' olmaz.
679. Cisim şem'i, mumun hilâfındadır ki o, noksan oldukça can nûru ziyâde olur.
Cisim şem'i zâhirî olan mumun hilâfınadır; zîrâ o cisim şem'i noksan ol- dukça, rûh-i insânînin nûru ve şuâı ziyâde olur. Halbuki zâhirî mumun cis- mi ve cesâmeti ziyâde oldukça onun şuâı da çok olur.
680. Bu bâkî olan şuâdır ve o fânîdir. Can şem'ine şu'le-i rabbânî vardır.
Bu rûhun nûru ve şuâ'ı bâkî olan şuâdır ve cisim şem'inin şuâ'ı olan rûh-i hayvânînin âsârı ise fânîdir. Zîrâ can şem'inin şûlesi rabbânîdir ve çünki rûh-i insânî halîfe-i Hak'tır.
681. Bu bâkî olan şuâ' müfteraz geldi. Araz olan şem'-i fânînin şuâ'ı değil!
"Müfteraz", "iftirâz" masdarından ism-i mef'uldür; ve "iftirâz", Hak Te- âlâ'nın kullarına ahkâmı vâcib kılması ma'nâsınadır (Kāmûs). Ya'ni, Hak Te- âlâ tarafından kullarına farz edilmiş olan şey, bu rûhun bâkî olan şuâını ve âsârını istihsâl etmektir. Yoksa bu araz ve fânî olan cism-i unsurînin şuâını ve âsârını istihsâl etmek değildir. Zîrâ rûh cevher-i mücerred-i nûrânîdir ve cisim ise uzunluk ve enlilik ve derinlik gibi arazların mecmûundan ibârettir.
682. O ateşin dili hep nûr oldu; şem' fânî, gölge ondan uzak oldu.
Ya'ni, cism-i unsurî ateşe mensûbdur ve rûh-i hayvânî o ateşin dilidir ve cisim şem'inden rûh-i hayvânînin fânî olan şuâı zâhir olur. Vaktâki tecellî-i zâtî ile bu cisim şem'i fânî olur, artık şuâ-i fânînin gölgesi olan sıfât ve ef'âli dahi ondan uzak olur ve bu rûh-i hayvânî dili, hep nûr-i rûh olur ve rûh-i in- sânî şem'inin bâkî olan şuâı zuhûra gelir.
683. Bulutun gölgesi yeryüzüne düşer, aya gölge hem-nişîn olmaz.
"Bulut"tan murâd, cism-i kesîftir. "Gölge"den murâd, rûh-i hayvânîdir. "Ay"dan murâd, rûh-i insânîdir. Zîrâ o nûru zât güneşinden alır. Nitekim yukarıda 680 numaralı beyt-i şerîfte شمع جان را شعله ربانیست buyrulmuş idi. Ya'ni, bulut mesâbesinde olan cism-i kesîfin gölgesi ve rûh-i hayvânin âsâ- rı, âlem-i kesâfete düşer ve âlem-i kesâfet içinde dolaşır. Fakat o gölge, ay mesâbesinde olan rûh-i insânîye hem-nişîn ve mukârin olmaz. Zîrâ rûh-i insânînin nûrunu bu gölge setredemez.
684. Ey iyi isteyici, bî-hodluk bulutsuzluktur; o bî-hodluk içinde ayın kursu gi- bi olursun.
Ey iyi hâl isteyen sâlik, mevhûm olan enâniyyet-i cismâniyyeden geçmek bulutsuzluktur ve rûh-i hayvânînin hükmü altından çıkmak demektir. O ken- dinden geçmek hâli içinde, sen ayın kursu ve cirmi gibi olursun, yanî ayn-ı rûh-i insânî gibi olursun.
685. Vaktâki sürülmüş bir bulut tekrar gelir, nûr gitti aydan bir hayâl kal- mıştır.
Vaktâki kendinden geçmek hâli ile sürülmüş ve def'edilmiş bir bulut, ya'ni cism-i kesîfin ahvâlinden bir hâl tekrar zâil olur, rûh-i insânînin nûru gider ve ay mesâbesinde rûh-i insânînin nûrundan bir hayâl kalır.
686. Bulutun hicabından onun nûru zayıf oldu. O bedr-i şerîf aydan noksan oldu.
Ya'ni, cismâniyet bulutunun hicâb ve perde olmasından dolayı, rûh-i insânînin nûru zayıf olur. O ayın on dördü gibi parlak olarak zâhir olan rûh-i şerîf, yeni doğan bir hilâlden bile noksan bir hâle gelir ve hayal gibi olur.
687. Ay buluttan ve tozdan bir hayal görünür. Bulut ve ten bizi hayal düşünücü etti.
Rûh-i insânî ayı, cism-i kesîf bulutundan ve onun toz mesâbesinde olan âsârından dolayı bir hayâl hâlinde görünür. Bulut, ya'ni cism-i kesîf bizi rûh-i insânî hakkında hayâl düşünücü etti. Nitekim rûhun tecellîsini müşâhede etmeyen kimseler rûh hakkında birçok kıyl ü käller yaptılar ki, bunlar birtakım hayâlî düşüncelerden ibârettir. Vaktāki rûhun zâtı inkişaf eder, bu hayâlî olan dedikodular kalkar.
688. Ayın lutfunu gör ki, bu da onun lutfudur ki o, bulutlar bizim düşmanımızdır, dedi.
"Ay"dan murâd, burada rûh-i küllî-i Muhammedî'dir ki, taayyün-i Muhammedî (s.a.v.) Efendimize taalluk etmiştir. و المؤمنون من نورى hadis-i şerîfi mûcibince mü'minlerin rûhu o rûh-i küllîdendir. İşte rûh-i küllînin lutfuna bak ki, bizleri münevver etti. Ve bu da onun lutfundandır ki bize اعدى عدوك نفسك التي بين جنبيك ya'ni: "Senin düşmanının en düşmanı, senin nefsindir ki yanlarındadır" ihbâr-ı şerîfiyle bulutlar ya'ni sıfât-ı nefsâniyye bizim düşmanımızdır, buyurdu.
689. Ay buluttan ve tozdan feragat tutar, feleğin yukarısında ayın medârı vardır.
Ayın ya'ni rûh-i insânînin hadd-i zâtında cismâniyetten ve cismâniyetin ahkâmından ferâgati vardır. Onun medârı sûret feleğinin yukarısındadır. Zîrâ rûh-i insânî nefs-i vâhiddir. O beden pencerelerini kendi medârından nûrlandırır. Nitekim II. cildin 186 numaralı beyt-i şerîfinde: ["Tefrika rûh-ı hayvânîde olur; rûh-ı insânî ise nefs-i vâhid olur"] buyrul- muştu. Ve cild-i mezkûrun 184 numaralı beyt-i şerîfinde de: ["Canların güneşi bedenlerin penceresinde müfterık oldu"] buyrulmuştu. Ve kezâ IV. cildin 411 numaralı beyt-i şerîfinde dè: ["Mü'minler ma'dûddur, fakat îman birdir; onların cisimleri ma'dûd, fakat cân birdir"] buyrulmuş idi.
690. Bulut bize düşman ve hasm-ı cân oldu. Zîrâ ayı bizim gözümüzden ni- hân eder.
Cismâniyet ve nefsâniyet bulutu bize düşman ve canın hasmı oldu. Zîrâ o bulut ayın hicâbı ve perdesidir; ve rûh ayını bizim gözümüzden nihân eder.
691. Bu perde hûrîyi zal eder; bedri bir hilâlden nâkıs yapar.
"Zâl", bunak ihtiyar demektir. Ya'ni, bu cismâniyet ve nefsâniyet perde- si, her biri bir hûrîye mümâsil olan ma'nâ güzellerini bir bunak kocakarı ka- dar çirkin yapar. Ayın on dördü gibi parlak olan bir latîfi bir hilâlden daha nâ- kıs gösterir. Bilakis bu perde-i nefsânî, kokmuş cesedleri hûrî gösterir ve zul- meti nûr olmak üzere telâkkî eder.
692. Ay bizi izzetin kucağına oturttu, bizim düşmanımıza kendi düşmanı ta'bîr etti.
Ya'ni, rûh-i küllî-i Muhammedî, bizi "Azîz" ism-i ilâhîsinin hükmünde müstağrak kıldı ve izzet makāmında oturttu; ve nefis ve şeytanın ve onların tevâbiinden ibaret olan bizim düşmanımıza kendi düşmanı ta'bîr buyurdu. Bu beyt-i şerîfte "ay"dan murâd zât-ı Hak olursa birinci mısra' وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَم (İsrâ 17/70) ya'ni "Biz benî-âdemi mükerrem kıldık" âyet-i kerîmesine ve ikinci mısra' dahi sûre-i Mümtahine'de vâki olan يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا عَدُوي وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِيَاء (Mümtahıne 60/1) ya'ni "Ey mü'minler benim düşmanımı ve sizin düşmanınızı dostlar ittihâz etmeyin!" âyet-i kerîmelerine işâret buyrulur.
693. Bulutun parlaklığı ve onun letafeti muhakkak bu aydandır. Her kim buluta ay ta'bîr ederse o gümrahtır.
"Âb", letâfet; ve "gümrah", doğru yolu kaybeden demektir. "Bulut"tan murâd, burada rûh-i hayvânîdir. Ya'ni, rûh-i hayvânînin diriliği ve parlaklığı ve zekâveti, rûh-i küllînin letâfetinin aksindendir. Her kim bu rûh-i hayvânîye "rûh-i insânî" ta'bîr ederse, o kimse yolunu kaybetmiştir. Zîrâ rûh-i hayvânîde bekâ yoktur.
694. Ayın nuru vaktaki bulut üzerine münzel olmuştur, onun karanlık yüzü mübdel olmuştur.
Ya'ni, "Rûh-i insânînin nûru, vaktâki rûh-i hayvânî üzerine münzel olmuştur, o rûh-i hayvânînin karanlık olan yüzü, aydan değişmiş ve parlamıştır." Zîrâ beşer, rûh-i hayvânîde, başka hayvanlar ile müşterektir. Hayvanların ruhunu rûh-i insânî menzil yapmadığı için onlarda insanda olan irfan ve zekâ yoktur. İnsanlardaki idrâk ve zekâ rûh-i insânînin insanların rûh-i hayvânîlerini menzil ittihâz etmekten dolayıdır. İmdi gerek rûh-i insânînin nûr-i ma'nevîsi ve gerek rûh-i hayvânînin ondan iktibâs ettiği nûr ve zâhiri güneşin maddî ziyâsı ve onun maddî nûru, hep nûr-i ilâhînin feyezânındandır.
695. Kıyamında güneş ve ay ma`zûl oldu. Göz ziyanın aslına meşgül oldu.
Nitekim sûre-i Kıyâmet'te mezkûr olan فَإِذَا بَرَقَ الْبَصَرُ وَخَسَفَ الْقَمَرُ وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ (Kıyâme 75/8) ya'ni "Vaktâki göz kamaşır ve ayın ziyâsı gider ve güneşle ay cem'olur" âyet-i kerîmesi mûcibince kıyâmette manzûme-i şemsin intizâmı bozulup ayın nûru zâil olduğu ve güneşle ay, ziyâ ve nûr vermekten ma'zûl oldukları vakit, rûhun gözü o ziyânın aslı olan vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın nûru ile müştail olur ve müsteâr olan vücûd-i izâfînin ziyâsı gider.
696. Nihayet mülkü müsteârdan ve bu fânî ribatı dârü'l-karardan bilir.
Ya'ni, kıyâmette bu âriyet olan vücûd-i izâfînin nûru söndüğü vakit rû- hun gözü hakîkî olan mülk ile âriyet olan mülkü anlar ve fânî olan dünyâ misafirhânesini karar evi ve mahalli olan âlem-i âhiretten fark ve temyîz eder.
697. Dâye bir, üç, dört gün âriyet olur. Ey ana bizi sen kucağında tut!
"Dâye", sütnine demektir ki, bundan murâd, vücûd-i mecâzî ve izâfidir. "Ana"dan murâd, vücûd-i hakîkîdir. Ya'ni, dâye mesâbesinde olan bu vü- cûd-i mecâzî, mahdûd olan hayât-ı dünyeviyyenin devamı müddetince biz- de âriyet olur. Ey vücûd-i hakîkî sâhibi olan Hak Teâlâ bizi sen lutfunun ku- cağında tut, bizi dâyenin eline teslîm etme!
698. Benim kanadım buluttur ve perdedir ve kesîftir. Hakk'ın lutfunun in'ikasından o latîf oldu.
"Kanat"tan murâd, bu vücûd-i mecâzî ve onun hünerleri ve sıfatlarıdır. Ya'ni, benim bu vücûd-i mecâzîmin hünerleri ve sıfatları vücûd-i hakîkînin önünde buluttur ve perdedir ve kesiftir. Onda görülen letâfet Hakk'ın lutfu- nun in'ikâsıdır.
699. Kanadı ve onun güzelliğini yoldan koparırım, ta ki ayın güzelliğini yine aydan göreyim.
Ya'ni, vücûd-i hakîkîye vusûle mâni olan bu vücûd-i izâfînin hünerlerini ve güzel görünen sıfatlarını yoldan koparayım ve izâle edeyim, tâ ki ayın gü- zelliğini perde arkasından değil, doğrudan doğruya yine ayın kendi kendisin- den göreyim.
700. Ben dâye istemem, ana daha hoştur; ben Mûsa'yım, benim dâyem anadır.
"Ben dâye mesâbesinde olan bu vücûd-i mecâzînin terbiyesi altında ol- mak istemem; benim aslî olan vücûd-i hakîkînin sıfatı altında terbiye olun- mam daha hoştur; zîrâ Mûsâ mesâbesinde olan rûhum; binâenaleyh benim dâyem ve mürebbîm vücûd-i hakîkîdir." Bu beyt-i şerîfte sûre-i Kasas'ta vâ- ki وَحَرَّمْنَا عَلَيْهِ الْمَرَاضِعَ مِنْ قَبْلُ (Kasas, 28/12) ya'ni "Biz Mûsâ'ya evvelden sütni- neleri harâm ettik" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Zîrâ Mûsâ (a.s.) Fir'avn'un sarayında bulunduğu vakit, onu sütninelere tevdî' ettiler; hiçbiri- sinin sütünü emmedi; vâlidesi sütnine olarak saraya gidip onu emzirdi.
701. Ben ayın lutfunu vasıtadan istemem, zîra bu rabıta halkın helâki oldu.
"Ay"dan murâd, burada ebu'l-ervâh olan rûh-i küllî-i Muhamedî'dir ki, cemî-i âleme füyûzât-ı rabbâniyye bu rûhtan tevzî' olunur. "Vâsıta"dan mu- râd, âlemin vücûd-i izâfisidir. Ya'ni, ben rûhum, rûh-i küllînin lutfunu ve fey- zini vâsıtadan ve vücûd-i izâfi-i âlem perdesi arkasından almak istemem. Zî- râ bu vücûd-i izâfinin şuûnâtı halkın helâkini mûcib oldu.
702. Yahud meğer ki bir bulut ayın huyunu tuta, tâ ki o ayın yüzünün hicabı olmaya!
"Bulut"tan murâd, taayyün-i cismânî ve vücûd-i izâfidir ve ahlâk-ı mu- hammediyye ile muttasıf olan insân-ı kâmilin sûret-i cismâniyyesidir ki, rûh-i küllî-i Muhammedî'nin feyzini îsâle vâsıta olur; ve onun bu sûret-i cis- mâniyyesi rûh-i küllînin yüzünün hicâbı ve perdesi olmaz. Yukarıki beyt-i şerîfte, "Ben onun lutfunu vâsıtadan istemem" buyrulmuş idi. Bu beyitte in- sân-ı kâmilin sûret-i cismâniyyesinin vesâteti istisnâ buyrulmuş oluyor. Zî- râ insân-ı kâmil sâlikleri evvelen huzûr-i risâlet-penâhîye götürür ve Risâ- letpenah Efendimiz dahi Hakk'a îsâl buyurur.
703. Enbiyâ ve evliyânın cismi gibi, o, kendinin sûretini vasf-ı lâda gösterir.
Ya'ni, o insân-ı kâmilin cismi, enbiyâ ve evliyânın cismi gibi olur; ve ken- dinin kesif olan cismini ve sûretini, o cismin ve sûretin ahkâmına tâbi' olma- mak sûretiyle yok vasfında gösterir, ondan zâhir olan ancak rûh-i latîfin ah- kâm ve âsârı olur.
704. Öyle bir bulut perde bağlayıcı olmaz, ma'nâda fâideli perde yırtıcı olur.
Öyle bir cisim bulutu, rûhun yüzüne perde örtücü olmaz. Ma'nâda fâideli ve rûhun yüzünden perdeyi ve hicâbı yırtıcı ve kaldırıcı olur; ve o cisim bu- lutu ayn-ı rûh gibi latîf olur.
705. Öyleki bir aydınlık sabahta katre yağdı, halbuki yukarıda bulut yok.
Ya'ni, o cisim bulutunun letâfet-i hâli havada bulut olmadığı hâlde, ber- rak ve aydınlık sabahta yere çiğ yağmasına benzer. Maahâzâ havada çiğ yağdıran gayet ince ve havadan fark olunmaz derecede bir bulut vardır. İşte insân-ı kâmilin cisim bulutunun hâli de buna müşâbihtir.
706. O sikā mu'cize-i Peygamberî idi. Bulut mahv cihetinden hem-reng-i se- mâ olmuş idi.
Bu mu'cize-i risâlet-penâhî III. cildin 3120 numaralı beytinden i'tibâren mezkûrdur. "Sikā", su tulumu demektir. Bu mu'cize şudur ki, havada bulut olmadığı hâlde, Resûl-i Ekrem hazretleri Arab'ın su tulumunu suyla doldur- du. Gerçi o tuluma gelen su dahi, âdet-i ilâhiyye üzere buluttan gelmiş idi; fa- kat o bulut o kadar ince idi ki, göğün mâvi rengi ile beraber olmuş idi ve o bulutun kesâfeti basar hissi ile fark edilmez idi.
707. Bulut idi, ondan bulutun huyu gitmiş idi; âşıkın cismi sabr ile böyle olur.
Arab'ın tulumuna suyu getiren bulut idi. Fakat bulutlara mahsûs olan huy ve kesâfet o buluttan gitmiş idi. Nitekim nefsinin hevâlarına karşı sabrı ve mücâhedesi sebebiyle Hak âşığının cismi de öyle kesâfet-i cismâniyyeden ârî ve latîf olur.
708. Ten olur ammâ tenlik ondan gaib olmuştur; değişmiş ondan renk ve koku gitmiş.
Ya'ni, insân-ı kâmilin cismi de gerçi cisimdir, fakat ondan cismin kesâfeti ve sıfatı kaybolmuştur. O cismin sıfatları, sıfât-ı rûhâniyyeye tebeddül etmiş, artık ondan cisimlere mahsûs olan renk ve koku gitmiştir.
709. Kanat gayr içindir ve baş benim içindir. Sem' ve basarın evi tenin direğidir.
"Kanat"tan murâd, cism-i kesîf ve bu cisme müteallik olan hünerler ve zekâlar ve esbâb-ı dünyeviyyedir. "Baş"tan murâd, rûhtur ve insanın bâtınıdır. "Sem' ve basarın evi"nden murâd, kalbdir ki cismin kıyâmına ve idrâke sebeb olduğu için, o cismin direğidir.
Bu beyt-i şerîf, âlem-i hakîkatin tâvusu olan insân-ı kâmil tarafındandır. Ya'ni, ey sâlik, benim bu sûret-i cismâniyyem ve zâhirî hünerlerim ve esbâb-ı dünyeviyyem hep başkaları içindir ve başkalarını irşâd içindir. Zîrâ ben ehl-i aklı bunlar ile avlarım. Başım ve rûhum ve bâtınım benim içindir. Zîrâ ağyârın benim bâtınıma nüfûzu yoktur. Nitekim cenâb-ı Pîr'in mürşid-i âlîleri Seyyid Burhâneddin Muhakkık-ı Tirmizî (k.s.) hazretlerine bir şahıs, "Filân kimseden senin medhini işittim", dedi. Buyurdular ki: "İbtidâ göreyim, o kimse nasıl bir kimsedir, onda o mertebe var mıdır ki beni anlayıp medhetsin! Eğer o beni söz ile tanımış ise, muhakkaktır ki tanımamıştır. Zîrâ bu söz ve o harf ü savt ve o dudak ve ağız kalmaz, bu arazdır; ve eğer fiil ile tanımış ise yine böyledir; ve eğer benim zâtımı tanımış ise sûret zâta uymaz ki medhetsin!" Ve hayat ve ilim, sem', basar, irâde, kudret, kelâm ve tekvîn sıfatlarının evi olan kalb, zâhiren ve bâtınen cismin direğidir. Kalbin zâhiri fâsid olunca cisim dahi fâsid olur ve kezâ kalbin bâtını fâsid olunca cismin ef'âl ve harekâtı dahi fâsid olur.
710. Gayrı sayd için can fedâ etmeyi küfr-i mutlak ve hayrdan ümîdsizlik bil!
Ey tarîk-ı Hakk'ın sâliki, gayrı sayd için ve onlara hoş görünüp kendine celb etmek için sakın rûhun zevkini fedâ etme, bu fedâyı küfr-i mutlak ve hayırdan ümidsizlik bil!
711. Sakın tûtîlerin önünde şeker gibi olma, belki zehir gibi ol, ziyandan emîn ol!
Sakın tûtîlerin, ya'ni erbâb-ı kâlin önünde hünerlerini göstermek sûretiy- le şeker gibi olma, belki onların müvâcehesinde somurtup sâkit olarak otur. Zîrâ onların önünde böyle oturmak onlara karşı zehir gibi olmaktır. Eğer böy- le yapar isen, onlar senin yanından kaçarlar ve sen de bâtınının zarar ve zi- yâna uğramasından emin olursun.
712. Yahud hitabın tahsîn ve âferîni için, köpekler önünde kendini leş yap!
Bu beyt-i şerîfin ma'nâsında iki vecih vardır. Birisi budur ki, eğer erbâb-ı kâl olan ehl-i dünyânın önünde kendini zehir yapıp onları kaçıramazsan, git onun aksini yap ve onların senin tatlı sözlerini tahsîn edip âferin demeleri için kendini tâlib-i dünyâ olan bu köpeklerin önünde bir leş ve murdar yap, sen- den istedikleri gibi müntefi' olsunlar. Bu ma'nâya göre yukarıki beyit ile bu beyit Şeyh Sa'dî hazretlerinin şu beytinin nazîri olabilir: يا بتشويش و غصه راضی شو يا جگر بند پیش زاغ بنه "Ya teşvişe ve gussaya râzı ol, yâhud birtakım ciğeri karganın önüne koy!"
Bu ma'nâya göre bu iki beyt-i şerîfteki hâl makbûl olmaz. İkinci vecih dahi şudur: Yâhud senin latîf sözlerini köpekler mesâbesinde olan ehl-i dünyanın tahsîn edip âferin demelerinden dolayı, o ehl-i dünyânın önünde kendini, bu âferîn ve tahsînleri duymayan bir ölü ve leş gibi hissiz ve duy- gusuz yap ve onların bu tahsîn ve âferinlerinden nefsine gurûr gelmesin. Bu hâl güç ve fakat makbûl olur. Bu beyt-i şerîfin sûreti ba'zı nüshalarda şöyledir: يا پی احسنت و شاباش و خطاب خویشتن مردار کن پیش کلاب Ya'ni "Tahsîn ve âferîn ve hitâb için kelblerin önünde kendini murdar yap!" demektir. Diğer bir nüsha da şöyledir: یا برای شاد باشی در خطاب خویش را مر دار کن پیش کلاب Ya'ni "Yâhud hitâbda bir âferin için kendini kelbler önünde murdar yap!" demek olur. Ma'nâca hiçbirinde ihtilâf yoktur. Üçüncü bir hâl dahi âtîdeki 716 numaralı beyt-i şerîfte musarrahtır.
713. İmdi Hızır gemiyi bunun için deldi, nihayet bu gemi gasıbdan kurtuldu.
Bu beyt-i şerîf yukarıdaki 711 numaralı beyte merbûttur. Ya'ni, ey sâlik kendini erbâb-ı käl olan ehl-i dünyânın önünde zehir gibi yap ve onlara karşı kendini kusurlu ve fenâ göster. Nitekim Hz. Hızır, kıssası sûre-i Kehf'te mezkûr olduğu vech ile sağlam bir gemiyi gāsıbların elinden kurtarmak için deldi. Sen dahi rûhunun râkib olduğu cisim gemisini böyle ehl-i dünyâya karşı kusurlu yap ki, senin senliğini gasb etmesinler!
714. Fahra mensûb olan fakr bundan dolayı âlî geldi, tâ ki tama' edici olanlardan Ganî'ye kaçayım!
Ma'lûm olsun ki, "fakîr" hakkında erbâb-ı hakikat الفقير هو الذ لا يملك و لا يملك ya'ni "Fakîr o kimsedir ki bir şeye mâlik değildir ve kendisi bir şeyin memlûkü değildir" demişlerdir. Bunun ma'nâsı "Fakîr bu âlem-i fânîde hiçbir şeyi benimsememiştir ve kendisi de kalbini hiçbir şeye rabt edip onun memlûkü olmamıştır." demek olur. Binâenaleyh dünyânın hepsi sûrette fakîrin mülkü olsa, onun kalbinde hiçbir zerresi yer tutmaz ve bilcümle ihtiyacını Ganiyy-i mutlak olan Hak Teâlâ'ya arz eder ve kendisi bu fakr ile müftehirdir. İşte "El-fakru fahrî" (الفقر فخری) hadis-i şerîfinin ma'nâsı budur. "Fakr"dan murâd, şunun bunun kesesine muhtaç olmak değildir. Ya'ni, "Fahra mensûb olan fakr, ehl-i tama' olan cismânîlere arz-ı ihtiyaçtan kaçıp Ganiyy-i mutlak olan Hakk'a ilticâ ettiğim için âlî geldi."
715. Defîneleri bir vîrâneye ondan dolayı koyarlar, tâ ki ehl-i umrânın hırsından kurtulalar.
"Umrân", ma'mûr yer demektir. "Ehl-i umrân"dan murâd, dünyâ ehlidir. Ya'ni, ehl-i dünyânın hırsından ve taarruzundan kurtarmak için, defineleri vîrânelere ve harâbelere gömüp sakladıkları gibi, ehl-i fakr dahi kendi hünerlerini ve esbâb-ı dünyeviyyelerini, käl ehli olan gaflet erbâbından saklarlar ve bu sûretle onların tasallutundan emîn olurlar.
716. Eğer kanadı koparmazsan git halvette otur, tâ ki hep bunun ve onun harcı olmayasın!
Ey sâlik, eğer sen ehl-i dünyânın önünde zehir gibi olamazsan veyâhud onların tahsîn ve âferinlerine karşı nefsini ölü ve leş hükmünde tutup, onun gurûrundan emin değil isen, git halvette otur ve kendi zevk-i ma'nevîn ile meşgül ol; tâ ki bütün ömrünü şunun bunun keyfine ve hesabına sarf etmiş olmayasın!
717. Zîrâ ki sen hem bir lokmasın hem lokma yiyicisin. Ey can, yiyicisin ve yenilmişsin, akıl tut!
Zîrâ ki sen hem bu halkın lokmasısın ve hem de bu halktan lokma yersin. Binâenaleyh ey can olan sâlik, sen hem yiyicisin ve hem de yenilmişsin. Aklını başına topla! Çünki eğer sen ashâb-ı hünerden isen, bu mâlâya'nî iştigâlât ile halk senin ömrünü yer ve ifnâ eder ve sen de onların tahsîn ve âferinlerini yutup nefsini kabartırsın; ve eğer malın var ise, halk müdâhane edip onu yerler ve nefsin dahi onların tabasbuslarını ve müdâhanelerini yiyip semirir. Ehl-i mansıb isen yine böyledir. Ma'lûm olsun ki, âkiliyet ve me'kûliyet hem sûrî ve hem ma'nevî olur. İnsanın sûrî olan âkiliyeti ve me'kûliyeti zâhirdir. Zîrâ topraktan çıkan envâ'-ı gıdaları yer ve onu da her ân-ı gayr-i münkasimde muhîti yer. Muhîtindeki yiyenlerden bir kısmı, pire ve sivrisinek ve tahtakurusu ve bit gibi hayvânât-ı tufeyliyye olup göz ile görülürler. Ve bir kısmı da hayvânât-ı hurdebînî olup âletsiz göz ile görülmezler; ve ihtimâl ki mikroskobun bile görmeğe kâfi gelmediği mahlûkat dahi vardır. Eğer insanı böyle her an yiyenler olmasa idi doğduğu günden beri yediği gıdalar cem'olup onun cismi pek büyük bir hâle gelirdi; ve kezâ öldükten sonra insanın cesedini yiyenleri îzâha hâcet yoktur.
Ma'nevî olan âkiliyet ve me'kûliyete gelince bunlar da çoktur. Meselâ halk, insanın hünerlerini ve ma'rifetlerini idrâklerinin ağızlarıyla yerler. Sonra yine onun nefsine tahsînlerini ve âferinlerini yedirirler ve onu mağrûr ederler; ve kezâ hayâlât-ı insâniyyeden biri diğerini yer ve onu da diğer bir hayal yer. Nitekim âtîde şerh-i şerîfte bu sûrî ve ma'nevî âkiliyet ve me'kûliyet beyân buyruluyor. Onun beyânındadır ki, Allah'ın mâsivâsı her şeyi yiyicidir ve yenilmiştir. O bir kuş gibi ki, çekirgenin saydını kasd etti ve çekirgenin saydı ile meşgül oldu. Halbuki onun kafasının arkasından aç doğanın onun saydını kasd ettiğinden gāfil oldu. Şimdi ey yiyici olan avcı adam, kendinin yiyicisi olan avcından emîn olma! Eğerçi onu gözün nazarı ile görmüyorsun ve onu ibret delîli nazarı ile gör! Nihâyet inşâallâhü Teâlâ göz dahi açılsın!
Bu şerh-i şerîfin son cümlesi Hind nüshalarında şöyledir: اگرچه نمی بینیش بنظر چشم بنظر دلیل و عبرتش میبین تا چشم تیره باز شود ان شاء الله تعالى Ya'ni "Eğerçi onu gözün nazarıyla görmüyorsun, onu delil ve ibret nazarıyla gör, nihâyet karanlık göz açık olsun inşaallahü Teâlâ!"
718. Bir kuşcağız bir kurtcağızın avında idi. Kedi fırsat buldu ve onu kaptı.
Zâhirî olan âkiliyet ve me'kûliyetin misâlidir.
719. Kendinin şikârı hakkında başka bir avcıdan bîhaber olduğu hâlde, âkil ve me'kûl idi.
O kuşcağız kendisini de bir kedinin avlayacağından bîhaber olduğu hâlde kurdu avlamakla meşgüldü; binâenaleyh bu hâl içinde hem âkil ve hem de me'kûl idi.
720. Gerçi hırsız meta'ın şikârındadır, polis onun hasımlarıyla beraber arkadadır.
Bu da âkiliyet ve me'kûliyet-i zâhiriyyenin diğer bir misâlidir. Ya'ni, hırsız birtakım kimselerin eşyâsını çalmakla meşgüldür; diğer taraftan polis dahi o eşyanın sahibi olan hırsızın hasımları ile onun arkasında ve onu ta'kîb etmektedir.
721. Onun aklı eşyanın ve kapının kilidinin meşgülüdür. Polisten ve seherin âhından gafildir.
Ya'ni, hırsızın aklı gece vakti çalacağı eşyâ ile ve açacağı kapının kilidi ile meşguldür. Arkasından kendisini polisin ta'kîb ettiğinden ve sabah vakti olup eşyâ sâhibinin sirkatten haberdar olarak feryâd ve âh edeceğinden gāfildir.
722. O kendi sevdasında öyle garktır ki, tâlibden ve kendisini arayıcıdan gafildir.
O hırsız kendi sevdâsı ve hayâli olan sirkat emrine öyle bir dalmıştır ki kendisini tutmak isteyen polisten ve kendisini arayacak olan eşyâ sâhibinden gāfildir.
723. Eğer ot bir tatlı suyu içerse, hayvanın mi'desi der-akab onu otlar.
724. O ot ki, âkil ve me'kûl geldi, Allah'ın gayrı olan her bir varlık böyledir.
Ya'ni, "Ot, havadan nâzil olan tatlı suyu içip neşv ü nemâ bulduğu vakit, derhal bir hayvan gelip onu yemeğe başlar. Binâenaleyh o ot hem âkil ve hem de me'kûl olmuş olur. İşte Allah'ın gayrı olan her bir varlığın hâli böyle hem âkil ve hem de me'kûl olmaktır." Ma'lûm olsun ki, varlık ve vücûd iki türlüdür. Birisi vücûd-i hakîkî-i Hak ve diğeri vücûd-i zıllî-i halktır ki, ona vücûd-i izâfi dahi derler. Ve bu vücûd-i izâfi ulûhiyetin zâhiri olan destgâh-ı tabîat üzerinde olup, vücûd-i hakîkînin esmâsı hasebiyle suver-i muhtelife arz eder ve bu sûretler bir taraftan tekevvün bir taraftan tefessüd eder. Bu sûretlerin tekevvünü o tabîattan her an aldığı gıdâ vâsıtasıyla olur ve tefessüdü dahi aldığı gıdâyı yine tabîata vermek sûretiyledir. Binâenaleyh vücûdât-ı izâfiyyenin sûretleri كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ (Kasas, 38/88) [O'nun vechinden başka her şey helâk olucudur] âyet-i kerîmesi mûcibince peyderpey helâktedir; ve bekā ancak vücûd-i vâhid-i hakîkîye mahsûstur. Ve bu vücûd-i izâfî zâhiriyyeti îtibâriyle vücûd-i Hakk'ın gayrıdır ve hakîkat cihetinden o vücûd-i hakîkî bu vücûd-i izâfinin "ayn"ıdır. Zîrâ zâhir, bâtının gayrıdır ve bâtın dahi zâhirin gayrıdır; ve vücûd-i Hak zâhirin ve bâtının mecmû'u olduğundan hakîkatte bu ikisinin "ayn"ıdır.
725. Ve o sizi it'âm eder ve it'âm olunmaz, muhakkak odur. Hak me'kûl ve âkil ve et ve deri değildir.
Bu beyt-i şerîf sûre-i En'am'da olan وَهُوَ يُطْعِمُ وَلَا يُطْعَمُ (En'âm 6/14) âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ya'ni "It'âm eder ve it'âm olunmaz" sıfatı muhakkak Hakk'ın zât-ı ulûhiyetine mahsûstur. Zîrâ zât-ı Hak yenilmiş ve yiyici değildir; ve et ve deri olmak gibi sûretlerden münezzehtir. Yenmek ve yenilmek ulûhiyetin zâhiri olan âlem-i tabîatta mütekevvin olan vücûdât-ı izâfiyye âlemine mahsûstur.
726. Âkil ve me'kûl, pusuda sâkin olan bir âkilden ne vakit emîn olur?
İmdi cisim ve vücûd-i izâfî sahibi olan bir kimse pusuda sâkin olan kedi gibi bir yiyiciden ne vakit emîn olur?
727. Me'kûllerin emni mâtem çekicidir; dergâha git ki O lâ-yüt'amdır.
Ya'ni, cism-i kesîfin hükmü altında bulunan me'kûllerin, yenilmediklerini zannederek gaflet ve emniyet içinde bulunmaları mâtem ile netîcelenir, Zîrâ bu emniyet ve gaflet sonunda mâtem çekicidir; ve bu zan erbâbı cisimlerinin fesâdını gördükleri vakit feryâda başlarlar. "Binâenaleyh it'âm olunmayan Hakk'ın bâb-ı azametine ilticâ et ve fenâfillâha sa'y et ki me'kûliyetten kurtulasın! Bu beyt-i şerîfte sâlik, yukarıda geçen 701 ve 702 ve 703 numaralı beyitlerde beyân buyrulan makāmın ihrâzına teşvik buyrulur.
728. Her bir hayali bir hayal yer. Fikir, o diğer fikri otlar.
Bu beyt-i şerîfte ma'nevî olan âkiliyet ve me'kûliyet beyân buyrulur. Ya'ni, bir hayâl ile meşgül olduğun vakit, diğer bir hayal gelip o hayâli yutup mahveder; ve kezâ bir düşünce ile meşgül olduğun vakit, diğer bir düşünce onu yutup izâle eder. Binâenaleyh ey sâlik, senin zâhirin âkil ve me'kûl olduğu gibi, bâtının dahi âkil ve me'küldür.
729. Sen kādir değilsin ki, bir hayalden kurtulasın! Yahud uyuyasın, nihayet ondan dışarı sıçrayasın!
730. Fikir arıdır ve senin o uykun sudur, vaktaki bîdâr olursun, zübab geri gelir.
"Zünbûr", arı ve "zübâb", karasinek ve bal arısı ve şerr-i dâim ma'nâsına da gelir (Kāmûs). Ya'ni, insanın fikri arı gibi ve uykusu da suya dalması gibidir. İnsana arılar hücum ettiği vakit, suya dalınca onlardan kurtulur, fakat uyandığı vakit sudan çıkmış gibi olur ve arılar da tekrar hücûma başlarlar.
731. Ne kadar hayale mensub olan arı uçar, bu tarafa ve o tarafa çeker götürür.
Ya'ni, ey insan görmez misin? Senin kalbinde ne kadar efkâr-ı hayâliyye arıları uçup durur ve seni o tarafa bu tarafa çekip götürür.
732. Bu hayal yiyicilerin en aşağısıdır ve diğerlerini Zü'l-celâl bilir.
Ya'ni, insanın cismini yiyen ve eriten şeylerin en aşağısı bu hayâldir. Zîrâ insanın vücûdu bu hayâlâtın tasallutundan muazzeb olur; ve şu işi şöyle ve bu işi böyle yapayım diye arzular ve hayâller onun cismini kemirip zayıflatır. Bu cismi zâhiren ve bâtınen yiyicilerin envâ'ı o kadar çoktur ki, bunları ancak Allahü Zü'l-celâl hazretleri bilir.
733. Agah ol, galîz yiyicilerin gürûhundan kaç; onun tarafına ki, biz seni hıfzediciyiz, dedi.
"Ükkâl", ism-i fâilin cem'-i mükesser sîgasıdır ve "ükkâl-i galîz"dan murâd, insanın idrâkâtı tahtına dâhil olan yiyicilerdir ki, bunların zâhirîsi, ilel ve emrâz tevlîd eden mikroplar ve soğukluk ve sıcaklık ve rutûbet ve yübûset gibi erkân-ı tabîattan mütevellid olan avânz-ı tabîiyyedir. Ve bâtınîsi nefis ve şeytanın ilkāsıyla vâki' olan hayallerdir. Fenâ-fillâh makamına gelip cismâniyeti rûhâniyete mübeddel oluncaya kadar, birçok yiyiciler daha vardır ki, onları ancak Hak Teâlâ bilir. Binâenaleyh ey sâlik, idrâk-i beşer tahtında olan bu galîz yiyicilerden Hâfız-ı hakîkî olan Hak Teâlâ tarafına kaç ki, Hak Teâlâ sûre-i Ra'd'da: لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ (Ra'd, 13/11) Ya'ni "Allah Teâlâ'nın insana müvekkel melekleri vardır ki, önünden ve ardından ta'kîb ile Allah'ın emriyle onu hıfzederler" buyurdu. Ve Hûd (a.s.)dan naklen sûre-i Hûd'da: إِنْ رَبِّي عَلَى كُلِّ شَيْءٍ حَفِيظٌ (Hud, 11/57) Ya'ni "Benim Rabbim her şeyi hıfzedicidir" buyurdu.
734. Yahud, eğer o Hâfız'ın tarafına acele edemez isen, bu hıfzı bulan o kimse tarafına kaç!
Eğer doğrudan doğruya Hâfız-ı hakîkî olan Hak tarafına kaçamaz isen ve kalbinin mâsivâ ile meşgüliyeti Hakk'a ilticâya mâni' ise, ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallık ve sıfât-ı ilâhiyye ile muttasıf olup Hakk'ın nâibi olan bir insân-ı kâmil tarafına kaç ki, o, وَاللَّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ (Mâide, 5/67) "Allah Teâlâ seni nâstan hıfzeder." âyet-i kerîmesinde beyân buyrulan Hakk'ın hıfzını bulmuştur ve niyâbeti ve hilâfeti hasebiyle seni de hıfzeder.
735. Elini pîrin elinden gayrıya teslîm etme! Onun eline Hak destgîr olmuştur.
"Pîr"den maksad, fenâfillâh ve bekābillâh mertebesinde bulunan mürşid-i kâmildir. Elini mürşid-i kâmilin elinden başkasına teslîm etme ve tebaiyyet elini ona uzat! Zîrâ o mürşid-i kâmilin eline Hak destgîr ve muâvin olmuştur.
736. O perde içinde olan nefsin mücâveretinden dolayı senin aklının pîri çocuk-luğu huy etmiştir.
Senelerden beri eskimiş ve ihtiyarlamış olan aklın, nefsinin emriyle otur-muş kalkmış ve onunla dost olmuş olduğundan çocuk huylu olmuş ve ha-yat-ı dünyâ oyununa dalmıştır; ve nefsin hak ve hakîkatten hicâb içinde bulunduğundan aklın dahi onunla beraber perde arkasında kalmıştır.
737. Kâmil olan aklı, akla karîn et, tâ ki akıl o kötü huydan geri gelsin!
Aklını nefsinin mücâveretinden ayır da, insân-ı kâmilin aklını ona mukārin kıl, tâ ki aklın o kötü huydan ve çocukluk tabîatından geri dönüp sı-fat-ı asliyyesi olan kemâle gelsin!
738. Vaktāki kendi elini onun eline koyarsın, sonra âkillerin elinden dışarı sıç-rarsın.
Vaktāki insân-ı kâmile el verip bîat edersin, evvelâ ma'nevî âkillerin ve havâtırın elinden ve ba'dehû tedrîc ile cismin rûhâniyete tebeddül ederek sû-rî âkillerin elinden dışarıya çıkarsın. Ve tabîat evinden dışarıya çıkan kimse-ye sûrî ve ma'nevî âkillerin elleri yetişemez. Zîrâ bu âkillerin hakikat mahal-lesine yolları yoktur. Binâenaleyh hakîkat mahallesine vusûl için evvelâ ta-bîat evinden çıkmak ve tabîat evinden çıkmak için dahi mürşid-i kâmile bîat etmek lazımdır. Beyt-i Hafız-ı Şîrâzî (k.s.): تو کز سرای طبیعت نمی روی بیرون کجا بكوى حقیقت سفر توانی کرد "Ey kimse sen tabîat evinden dışarı çıkmıyorsun, hakikat mahallesine sefer edebilmek nerede!"
739. Senin elin o bîat ehlinden olur ki يد الله فوق ايديهم (Fetih, 48/10) [Al-lah'ın eli onların ellerinin üstündedir] olur.
"Bîat ehli"nden murâd, Hudeybiye musâlahasında bîat-ı Rıdvan'da, Re-sûl-i Ekrem Efendimiz'e ağaç altında tebaiyyet eden ashâb-ı kirâm hazarâtı- dır. Bu bîat-ı Rıdvan'da nâzil olan sûre-i Fetih'te Hak Teâlâ إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ (Fetih, 48/10) ya'ni "Ey peygamberim, sana bîat edenler, ancak Allah'a bîat ederler, Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir." buyurdu. Bu ma'nâ I. cildin 3013 numaralı beytinde geçti. Ya'ni, ey sâlik eğer sen insân-ı kâmile bîat edersen, senin elin bîat-ı Rıdvan'da Resûl-i Ekrem hazretlerine bîat eden ashâb-ı kirâmın elleri cinsinden olur. Ve يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ ["Allah'ın eli onların eli üzerindedir"] ma'nâsı, senin eline de şamil olur. Zîrâ insân-ı kâmil vâris-i nebevîdir.
740. Vaktaki elini pîrin eline verdin, pîr-i hikmettir ki alîmdir ve azîmdir.
Vaktāki kendi elini insân-ı kâmilin eline verdin ve ona tebaiyyet ettin, o pîr hikmet-i ilâhiyyenin pîridir ve mürşididir. Hakk'ın Alîm ismine mazhariyeti i'tibariyle alîmdir ve Azîm ismine mazhariyeti îtibâriyle de hatîr ve azîmdir. Ba'zı nüshalarda (hatîr) yerine (habîr) vâki' olmuştur.
741. Zîrâ ey mürid, o kendi vaktinin nebîsidir. Hattâ ondan Nebî'nin nûru zâhir gelir.
Ey mürid, o pîr-i muhterem nasıl alîm ve hatîr olmasın ki, o kendi vaktinin nebîsidir. Hattâ onun sûret-i zâhiri, ahvâli ve akvâli ve ef'âli tamâmiyle Nebiyy-i zîşan hazretlerini temsil buyurur ve Nebî'nin nûru onda görünür. Ma'lûm olsun ki, buradaki nübüvvet, nübüvvet-i teşriyye değil nübüvvet-i ta'rifiyyedir. Bu zevât-ı maârif-simât Nebiyy-i zîşânın şerîatini ve sünen-i seniyyesini takviye buyururlar. Nitekim onlar hakkında عُلَمَاءُ أُمَّتِي كَأَنْبِيَاءِ بَنِي إِسْرَائِيلَ ya'ni "Benim ümmetimin ulemâsı Benî-İsrail enbiyâsı gibidir." buyrulur.
742. Bu sebeble Hudeybiye'de hazır ve bîata mensûb olan sahâbeye de karîn oldun.
Bu beyt-i şerîf 739 numaralı beyt-i şerîfin te'yîdidir.
743. Binâenaleyh müjdelenmiş olan on yârdan geldin, dehdehî altını gibi hâlis oldun.
"Dehdehî", ateşe koyup erittikleri vakit vezni noksan olmayan altın ma'nâsınadır (Gıyâsü'l-lügāt). Ya'ni, insân-ı kâmile bîat sebebiyle, cennetle müjdelenen on ashâb-ı kirâm zümresinden olursun. Dehdehî altını gibi yabancı unsur ile karışık olmayıp saf ve hâlis olursun.
744. Ta ki beraberlik doğru ola, âdem bir kimse ile eştir ki onu dost etti.
Hakk'ın halk ile olan beraberliği iki vecih üzerinedir. Birisi umûmî olan beraberliktir ki وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ (Hadid, 57/4) ya'ni "Nerede olursanız Hak sizinle beraberdir" âyet-i kerîmesi mûcibince, eşyâdan her bir şey ve mü'min ve sâlih ve kâfir ve fâsık, bu maiyyette müşterektir; ve bu iştirâk vücûdda ve varlıkta iştirâktir. Zîrâ vücûd ve varlık ancak Hak'tır. Bu eşyânın vücûdu ise Hakk'ın vücûdunun zıllidir; ve zıl ve gölge her nerede olsa, gölge sahibi ile beraberdir. İkinci vech-i maiyyet, husûsî olan beraberliktir. Bu da muhib ile mahbûbun beraberliğidir. Nitekim hadîs-i şerifte المرء مع من احب ya'ni "Kişi sevdiği ile beraberdir" buyrulur. Ve bu maiyyet muhabbetin ve muhabbet dahi şer'-i Resûlüllah'a ittibâ'ın netîcesidir. Nitekim âyet-i kerîmede قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ (Al-i İmran, 3/31) ya'ni "Ey Resûlüm söyle, Allah'ı seviyorsanız banâ tâbi olun ki Allah Teâlâ da sizi sevsin!" buyrulur. Bu maiyyet-i husûsiyye sâlihlere ve âriflere mahsûs olur. Binâenaleyh sâlihler ve ârifler hem maiyyet-i âmmeyi ve hem de maiyyet-i hâssayı hâiz olmuş olurlar. Beyt-i şerîfin ikinci mısrâ'ı yukarıda mezkûr olan hadîs-i şerîfin meâlidir.
745. Bu cihanda ve o cihanda onunla olur ve bu, güzel huylu olan Ahmed'in hadîsi olur.
Ya'ni, vâris-i peygamberî olan bir insân-ı kâmile bîat eden sâlihler hem dünyâda ve hem de âhirette insân-ı kâmil ile berâber olur; ve binnetîce iki cihanda hem maiyyet-i âmmeye ve hem de maiyyet-i hâssaya nâil olurlar. Bizim bu sözümüz, ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallık olan Server-i âlem Ahmed (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Efendimizin hadîs-i şerîfi ki:
746. "Kişi mahbubu ile beraberdir, kalb kendinin matlûbundan ayrılmaz" buyurdu.
Bu beyt-i şerîfte cenâb-ı Pîr efendimiz المرء مع من احب ["Kişi sevdiği ile berâberdir"] hadîs-i şerîfinin meâlini tavzîhen beyân buyururlar. Ya'ni, kişi mahbûbu ile beraberdir. Çünki kişinin mahbûbu, onun kalbinin ve bâtınının matlûbudur ve her nerede olursa olsun, insanın kalbinde yer tutan matlûbu onunla beraberdir.
747. Her nerede ki tuzak ve dâm vardır, az otur! Ey zebûn tutucu, git zebûn tutucuları gör!
Ya'ni, tuzak olan yerde belki seni avlayıp yemek isteyen vardır ve sen dahi gördüğün dâneyi avlayıp yemek istersin. Binâenaleyh ey kendisinden zebûn ve âciz olan tutucu, git senin arkandan gelen zebûn tutucuları gör de, dâm ve dâne olan yerde az dur ve ihtiyât ile etrafına bak!
748. Ey zebûnların zebûn tutucusu bunu bil! Ey delikanlı el, elin yukarısı üzerindedir.
Ya'ni, sen, senin fevkındekilerin zebûnusun ve bu hâlin ile beraber zebûn tutucusun. Bu hakîkati bil ki, ey delikanlı ya'ni tecrübesiz olan mübtedî sâlik, el elin üstündedir. "Dest", burada kudret ma'nâsınadır, ya'ni kudret derecât üzerinedir. Bir kudretlinin üstünde başka bir kudretli vardır. Her şey kendi fevkındeki kudretlinin zebûnudur.
749. Ey acîb, sen zebûnsun ve zebûn tutucusun, sen hem avsın ve taleb içinde av tutucusun!
Aceb şey!. Sen kendi fevkındekinin zebûnu ve âciz olanı tutucusun. Şu hâlde sen hem avsın ve hem de taleb içinde av tutucusun.
750. Avcılık hırsı avdan gāfil kılıcıdır. Gönül götürücülük eder, o gönülsüzdür.
Bir avın arkasından koşmak hırsı, kendinin dahi bir başkasının avı olacağından insanı gaflete düşürür. O avcı avı kendi tarafına celb için, avın gönlünü kapmağa çalışır. Halbuki kendi gönlünü o ava kaptırdığı ve ona muhabbet ettiği için, gönülsüz kalmıştır. Kendisi bundan gäfildir. Ya'ni celb-i men-
751. Önlerinde ve arkalarında sedd olan olma ki düşmanı görmezsin, halbuki o düşman zahirdir.
Bu beyt-i şerîfte sûre-i Yâsîn'de olan وَجَعلنا من بين أيديهم سَدًا ومن خلفهم سَدًا فأغشيناهم فهم لا يبصرون (Yâsîn, 36/9) ya'ni "Biz onların önlerinden sedd ve arkalarından sedd kıldık ve biz onları örttük, binâenaleyh onlar görmezler." âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'ni, onların önlerinde tûl-i emelden hicâb ve arkalarında dahi zulümât-ı cismâniyyeden perde ve gözlerini de esbâb perdeleri ile örttük. Binâenaleyh onlar bu mânialar sebebiyle ne önlerini ve ne de arkalarını göremezler, demek olur. İmdi ey sâlik, gafletten uyan da Hak Teâlâ'nın tavsîf buyurduğu zümreden olma! Zîrâ böyle olursan arkadan ve önden gelen hasımları göremezsin. Halbuki seni yemeğe ve helâk etmeğe müteveccih olan sûrî ve ma'nevî olan düşmanlar âşikârdır.
752. Sen ötmede bir kuştan aşağı olma! Bir serçe kuşu önünü ve arkasını gördü.
"Neşîd", ref'-i savt demektir (Kâmûs). Burada "ötmek"ten kinâyedir. "Beyne eydî", ön; "half", arka demektir. "Beyne eydî" ile "half" arasındaki vâv-ı âtıfa mahzûftur. Ya'ni, bir serçe kuşu bile cik cik öterken başını o tarafa bu tarafa çevirip etrafını gözetler. Sen ondan aşağı kalma! İdrâk sâhibiysen önünü ardını dikkatle görmeğe çalış!
753. Vaktaki dânenin yakınına gelir, başını ve yüzünü o demde ne kadar çevirir.
Ya'ni, serçe kuşu kendinin avı olan dânenin yakınına geldiği vakit, arkada ve önde kendisini de avlayacak olup olmadığını anlamak için başını ve yüzünü birçok defa o demde çevirir de der:
754. Ki, "Acaba önünde ve arkamda avcı var mıdır? Tâ ki onun korkusundan bu lokmadan el çekeyim!"
755. Sen arkada fâcirlerin kıssasını, önde dostun ve komşunun ölümünü gör!
Ya'ni, sen arkada kalan ve geçmiş olan fisk u fücûr ile meşgûl kavimlerin kıssasını ve onların âkıbetlerini ve önünde vâki' olan dostlarının ve komşularının ölümlerini gör de ibret al!
756. Ki onlara âletsiz helâklik verdi. O her bir hâl işinde senin karînindir.
"Âlet"ten murâd, burada fiilin mâhiyeti i'lân edilerek cezâ ve i'dâm vaktinde insanların kullandıkları i'dâm âletidir. Hak Teâlâ hazretlerinin akvâm-ı fâcire ve fâsıkayı helâki bu tarzdaki âlet ile değildir. Belki kuvâ-yı tabiiyyeden zelzele ve tûfan ve seylâb ve tâûn ve vebâ ve sâir sârî hastalıklar ve harb gibi belâlardır. Ya'ni, Hak Teâlâ Fir'avn'ın ve Nemrûd'un tâbi'lerine ve Semûd ve Ad kavimlerine âletsiz, helâklik verdi; ve onları yeryüzünde yok etti. Zîrâ ey insan, Hak Teâlâ وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَمَا كُنْتُمْ (Hadîd, 57/4) [Nerede olursanız O sizinle beraberdir] âyet-i kerîmesi mûcibince, her bir hâl içinde senin karînindir ve senin ahvâlinden ve a'mâlinden gâfil değildir. Onun kâffe-i eşyâ hakkında ihâta-i zâtiyyesi vardır.
757. Hak azâb etti, topuz ve el yoktur. Binâenaleyh bil ki, Hak âletsiz bir hükûmet edicidir.
Hak Teâlâ hazretleri akvâm-ı mâziyeye azâb etti ve onların kötü fiillerinin cezâsını verdi. Fakat O'nun verdiği cezâ, insanların işkence ve azâb için kullandıkları el ve topuz vâsıtasıyla değildir. Binâenaleyh Hak Teâlâ bizim bildiğimiz âletler olmaksızın bir hükûmet ve adâlet edicidir.
758. O kimse der ki: "Eğer Hak var ise hani?" O işkence vaktinde "Hû" diye mukırr oldu.
O münkir-i ulûhiyyet olan kimse, hâl-i râhatta der ki: "Eğer Hak var ise hani nerededir? Zîrâ mevcûd olan şey görünür. Mâdemki ben görmüyorum, o hâlde yoktur." Nitekim Hak Teâlâ onlardan naklen sûre-i Câsiye'de buyu- وَقَالُوا مَا هِيَ إِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا يُهْلِكُنَا إِلَّا الدَّهْرُ (Câsiye, 45/24). Ya'ni "Bu hayat dedikleri ancak dünyâda olan hayattır. Ölürüz ve diriliriz ve bizi ancak dehr helâk eder." Bu zavallılar vücûdu ve varlığı ancak his gözüyle görülen şeylere hasr ederler. Diğer taraftan his gözüyle akıllarını görmedikleri hâlde, bunlara sizin aklınız yoktur denilmiş olsa hiddet ederler. Fakat derd ve ibtilâ hâli içinde esbâb-ı zâhiriyyeden çâre bulmak ümîdi kalmadığı vakit, gözleri bilâ-ihtiyar me'yûsâne bâtın tarafına açılır ve anlayamadıkları bir kuvvetin hükümran olduğunu i'tiraf ederler. Zamânınızda böylelerinin emsâli çoktur.
759. O kimse ki, "Bu uzaktır ve acibdir!" der idi; göz yaşı dökerdi ve "Ey karib!" der idi.
Ma'lûm olsun ki, münkir-i ulûhiyyet olanlar iki nevi'dir. Birisi şekāvet-i ezeliyye ashâbıdır ki, bunların gözleri âlem-i sûrete açık oldukça her ne belâ gelse Hakk'ı i'tiraf etmezler ve o belâları ahvâl-i tabîiyyeden ve esbâb-ı zâhiriyyeden görürler. Nitekim Ebû Cehil, Bedir muhârebesinde hâl-i ihtizârında bile cenâb-ı Peygamber'e karşı husûmetinin şiddetinden bahs ederek öldü. Bu tâifenin âlem-i sûrette îmân etmelerinin imkânı yoktur. Onlar ba'delmevt, ahvâl-i berzahı gördükleri vakit îmân ederler. Nitekim sûre-i Yûnus'ta إِنَّ الَّذينَ حقت عليهم كلمتُ رَبِّكَ لا يُؤْمِنُونَ ولو جاءتهم كل آية حتَّى يَرُوا الْعَذَاب الأليم (Yûnus, 10/96) ya'ni "Rabbinin kelime-i şékāveti üzerlerinde sabit olan kimseler, eğer onlara kâffe-i âyât ve mu'cizât gelse, azâb-ı elîmi görmedikçe îmân etmezler" buyrulur. Ve kezâ sûre-i Hac'da dahi ولا يزال الذين كفروا في مرية منه حتى تَأتيهم الساعة بغتة أو يأتيهم عذاب يوم عقيم (Hacc, 22/55) ya'ni "Münkirler kendilerine kıyamet, yâhud yevm-i azîmin azabı gelinceye kadar Hak'tan ve Hakk'ın Resûlü'nden ve O'nun emrinden şek içindedirler" buyrulur.
İkinci tâife ise şekävet-i ârızıyye erbâbıdır. Bunlar muhîtin sû'-i terbiyesi yüzünden nefsâniyet säikasıyla küfre ve dalâlete düşmüşler ve Hak'tan hicâb içinde kalmışlardır. Sûrî belâyı gördükleri vakit berzaha intikālden evvel îman ederler. Fir'avn'ın ve Yûnus (a.s.)ın kavminin îmânı gibi. Bu îman hakkında Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Mûsevî'de îzâhât vardır. Burada tafsîli uzun olur. İmdi yukarıki beyit ise, bu beyitte bu ikinci tâifeye işaret buyrulur. Bununla beraber, azâb-ı berzahı gördükten sonra îmân edip ağlayan ve feryâd eden birinci tâifeye dahi işâret buyrulmuş olması vâriddir.
760. Mâdemki tuzaktan kaçmak vacib görülmüştür, senin tuzağın ise senin kanadına yapışmıştır.
Bu beyit tarîkat tâvusu olan sâlik-i âkılin lisânından sâil olan hakîme cevâbdır. Ya'ni, mâdemki tuzaktan kaçmak âkıller indinde vâcib görülmüştür, ben de tuzaktan kaçarım. Halbuki ey hakîm-i sâil, senin tuzağın ise senin âlem-i hakîkate uçmak için kullandığın kanadına ve rûhuna yapışmıştır ki, o tuzak senin nefsin ve nefsinin sıfatlarıdır.
761. Ben bu uğursuz tuzağın çivisini koparayım, bir murad için mükedder olmayayım.
"Uğursuz çivi"den murâd nefs-i emmâredir. İkinci mısra'daki birinci "kâm” murâd ve arzû demektir. "Telh-kâm", "telh" ile "kâm"dan mürekkeb vasf-ı terkîbîdir. "Telh", acı ve "kâm", dimâğ ma'nâsına olup, aslı "telh u kâm"dır. Vâv-ı âtıfanın ıskātıyla husûle gelen vasf-ı terkîbînin bir nev'idir; "acı dimağlı" demektir ki, mükedder ve nâmurâd olmaktan kinâyedir. Ya'ni, ben mücâhede ve riyâzât ile sıfât-ı zemîmenin çivisi olan bu nefs-i emmâreyi rûhumdan koparayım, bu nefsin ber-murâdı için ebedî nâmurâd olmayayım!
762. Bu cevabı senin aklına layık söyledim; fehm et, cüst ü cüdan yüz çevirme!
Bu beyt-i şerîf Hz. Pîr efendimiz tarafındandır. Ya'ni, ey kārî-i Mesnevî olan sâlik, ben tâvusun lisânından olan bu cevabı senin aklına ve idrâkine lâyık ve münasib bir ifade ile söyledim. Bunun inceliğini anla da onun dekāyıkına vukūftan yüz çevirme!
763. Bu ipi kopar ki, hırstır ve haseddir "Fî-cîdiha hablün min mesed"i hatırla!
Ya'ni, nefs-i emmârenin boynuna asılmış olan hırs ve hased ipini kopar. "Tebbet yedâ" sûre-i şerîfinde olan في جيدها حبل من مسد (Tebbet, 111/5) [Boynunda hurma lifinden bir ip!] âyet-i kerîmesinin ma'nâsını hatırla! Bu âyet-i kerîmenin ma'nâsı III. cildin 1658, 1659 ve 1660 numaralı beyitlerinde geç- ti. Oraya müracaat buyrulsun!