Sultan Muhammed Harzemşah (r.a.)in hikâyesidir ki, hep Râfızî olan Sebzvâr şehrini cenk ile zabtetti. Emân-1 cân istediler, dedi: "O vakit eman veririm ki, bu şehirden benim önüme Ebû Bekir adlı bir kimse getiriniz!"
23. bölüm / 40 · 4541 kelime · ~23 dk okuma
843. Ulu, kahraman Muhammed Hârezmşâh pür-fesâd olan Sebzvâr'ın kı- tâline gitti.
"Alp", Türkçe bir lügat olup "yırtıcı ve kuvvetli arslan" demektir. Kahra- man ve şecî' kimseden kinâyedir. "Uluğ", bu da Türkçe'dir. Zamânımızda müsta'mel olan "büyük" ma'nâsınadır ki, "ulu" kelimesinin aslıdır. Ya'ni Hâ- rezm memleketinin şâhı olan, ulu, kahraman Sultan Muhammed, ahâlîsi fâ- sid ve bozuk olan Sebzvâr şehrinin harben zabtına gitmişti.
844. Onun orduları, onları müzâyakaya getirdi; onun askeri düşmanın katline düştü.
Sultan Muahammed orduları Sebzvâr halkını sıkıştırdı ve askerler Çehar- yâr'ın ve Sünnîler'in düşmanı olan o halkın katliyle meşgül oldu.
845. Onun huzuruna secde getirdiler, dediler ki: "El-aman! Bizim kulağımıza halka tak, can bağışla!"
"Kulağa halka takmak", köle yapmaktan kinâyedir. Ya'ni, şehir halkı Sul- tan Muhammed'in huzûruna gelip baş eğdiler ve dediler ki: "Senden aman ve af isteriz, bizim canımıza kıyma da bizi köle olarak işlerinde kullan!"
846. "Her haraç ve her vergi ki sana lâzımdır, o bizden her bir mevsimde sa- na ziyâde olsun!"
"Haraç", pâdişahların eskiden reâyâdan aldıkları para. "Sile", bahşiş ve hediye ve vergi demektir. Aslı şeddesizdir. Burada zarûret-i vezn için şedde ile vâki' olmuştur. Ya'ni, "Ey pâdişâh sana lâzım olan her haraç ve vergiyi vakt-i muayyeninde ziyâdesiyle verelim!"
847. "Ey arslan huylu, bizim canımız senin içindir. Bizim indimizde birkaç gün emânet olsun, de!"
Ya'ni, "Bizim canımız senin malın cümlesindendir. Emret ki, o canlar birkaç gün bizim indimizde emânet olsun! Senin malın olan canları, biz ecelimiz gelinceye kadar birkaç gün kullanalım. Buna müsâade et! Bizi öl- dürme!"
848. Dedi: "Bir Ebû Bekir'i benim huzûruma getirmedikçe benden canınızı kurtaramazsınız!"
Sultan Muhammed, bu teklifin icrâsını onlarca muhâl gördüğünden, canlarının halâsını bu şarta ta'lîk etti. Zîrâ onlar Ebû Bekr es-Sıddîk (r.a.) hazretlerine düşman olduklarından aralarında bu isimde kimsenin bulunması mümkin değildi.
849. "Ey ürkmüş olan ümmetler, şehrinizden bana Ebû Bekir adlıyı hediye getirmedikçe,"
850. "Ey alçak kavim, ekin gibi sizi biçerim, ne haraç alırım ne de füsûn!"
"Bi-drevem", "durûden" masdarından olup "ekin biçmek" ma'nâsınadır. "Füsûn" burada celb-i merhamet için söylenecek müessir sözlerden kinâyedir.
851. Böyle olunca yola altın çuvalını çektiler, dediler ki: "Böyle bir şehirden Ebû Bekir isteme!"
Sultan Muhammed'in teklifini işidince, onun geçeceği yol üzerine içi altın dolu bir çuvalı vaz'ettiler de dediler ki; "Sen bizim i'tikādımızı biliyorsun; halkı bu i'tikādda olan bir şehirden Ebû Bekir adlı bir kimseyi isteme!"
852. "Sebzvâr'da ne vakit Ebû Bekir olur, yahud ırmak akan yerde kuru kerpiç!"
Ya'ni, Sebzvâr şehrinde Ebû Bekir adlı bir kimseyi aramak, ırmak akan yerde kuru kerpiç aramak kabîlinden olur!
853. Altından yüz çevirdi ve dedi: "Ey ateşperestler, bana hediye olarak Ebû Bekir getirmedikçe..."
"Muğ", ateşperest olan mecûsîlere derler. Râfizîler muharremde ateş yakıp ayaklarıyla söndürdükleri için bu ta'bîrin isti'mâl buyrulmuş olması câizdir. Ankaravî hazretleri "kâfir" ma'nâsına almıştır.
854. Hiçbir faide yoktur, çocuk değilim, ta ki altına ve gümüşe hayran durayım!
Birinci mısrâ', yukarıki beytin mütemmimidir. Ya'ni, Sultan Muhammed, Râfızîler'in yol üzerine koydukları altın çuvalına bakmadı ve dedi ki: "Ey mecûsîler, bana hediye olarak Ebû Bekir adlı bir kimseyi getirmedikçe canınızı korumak için hiçbir tedbîrden istifade edemezsiniz. Çocuk değilim ki, gösterdiğiniz altına ve gümüşe hayran olayım!"
855. Ey aciz, eğer mescidi kıçın ile ölçsen, secde getirmedikçe kurtulamazsın!
Cenâb-ı Pîr efendimiz, bu beyt-i şerîfte kıssadan intikālen namaz kılmayanlara tevbîh buyururlar: "Ey kudret-i Hakk'ın önünde âciz olan insan, eğer mescidi kıçın ile ölçsen, ya'ni mescidin içinde oturmadık yer bırakmasan, secde etmedikçe ve namaz kılmadıkça, yakanı muâheze-i ilâhiyyeden kurtaramazsın!"
856. Bu vîrânede bir Ebû Bekir nerededir?" diye sağdan ve soldan haber vericiler kopardılar.
"Münhĩ”, “inhâ" masdarından "haber verici" ma'nâsında ism-i fâildir. "Engîhten", "koparmak" demektir. Burada haber vericileri tahrîk etmek ve ayağa kaldırmaktan kinâyedir.
857. Üç gün üç geceden sonra ki, acele ettiler, zayıf bir Ebû Bekir buldular.
858. Yol üzerinde idi, marazdan pür-haraz olarak bir harabe köşede kalmış idi.
"Haraz", (حرض) gussadan veyâ gamdan zayıf ve zebûn olup helâk derecesine gelen kimse demektir. Ba'zı nüshalarda "pür" yerine "ez haraz" vâ- ki'dir. Ya'ni, buldukları Ebû Bekir marazdan ziyâde zayıf ve zebûn olup helâk derecesine gelerek bir vîrâne köşesinde kalmış idi, demek olur.
859. O, bir harab köşede yatmış idi. Vaktâki onu gördüler, acele ona dediler:
860. "Kalk ki sultan seni talib olmuştur. Zîra bizim şehrimiz senden dolayı katlden kurtulacaktır."
861. Dedi: "Eğer benim ayağım yahud bir mıkdemim olaydı, muhakkak kendi yolumda maksûduma giderdim."
"Mikdem", "mıkta" vezninde ism-i âlettir; "vâsıta-i sefer" ma'nâsınadır. Ya'ni, Ebû Bekir, Râfizîler'e cevâben dedi: "Eğer benim ayağımda yürümeye kuvvet olaydı veyâhud bir hayvan ve araba gibi vâsıta-i seferiyyem olaydı muhakkak yoluma devâm eder ve maksûdum olan mahalle giderdim."
862. "Ne vakit bu düşman mahallinde kalırdım? Dostların şehri tarafına sürer idim."
"Kede", ism-i mekân edâtıdır. "Düşmen-kede", düşman mekânı demektir.
863. Ölü taşıyıcıların tahtasını kaldırdılar ve o bizim Ebû Bekir'imizi yukarı tuttular.
864. Hamallar Hârezmşah tarafına çekilerek nişan görmek için onu taşıdılar.
Ya'ni, Ebû Bekir'imizi ölü tahtası üzerine yatırıp Hârezmşâh'ın istediği Ebû Bekir'in nişanını görmek için şâhın huzûruna kadar taşıdılar.
865. Bu cihan Sebzvâr'dır ve merd-i Hak burada zâyi'dir ve nâbuddur.
"Mümtehak", gitmiş yok olmuş ve bâtıl olmuş ma'nâsınadır. Ya'ni, bu dünyâ Sebzvâr misâlidir. Ve ehl-i dünyâ, Sebzvâr ahâlîsi gibi tarîk-ı Hakk'ı terk etmiş kimselerdir ve ricâl-i Hak bu dünyâda Sebzvâr'da Ebû Bekir'in bir vîrânede metrûk bir hâlde kaldığı gibi, garîb olarak kalmıştır; ve adı sanı gitmiş ve nâbûd olmuş bir hâldedir.
866. Hârezmşâh ise Celîl olan Hâlik'tır; bu rezil olan kavimden gönül istemektedir.
Celil olan Hâlık Teâlâ hazretleri dahi Hârezmşâh mesâbesinde olup, bu rezîl ve denî olan ehl-i dünyâdan kalb-i selîm istemektedir ki, bu kalb-i selîm merd-i ilâhîde bulunur; ve kalb-i selîm sâhibi olan merd-i ilâhî ise Sebzvâr şehrinde zayıf ve hakîr olan Ebû Bekir gibidir.
867. Buyurdu ki: "Sizin tasvîrinize nazar etmez, tedbîrinizde kalb sahibi taleb edin!"
Ya'ni Server-i âlem Efendimiz hadîs-i şerîfinde ان الله لا ينظر إلى صوركم و اموالكم ولكن ينظر الى قلوبكم و نياتكم ya'ni, "Muhakkak Allah Teâlâ sizin sûretlerinize ve mallarınıza nazar etmez, velâkin kalblerinize ve niyetlerinize nazar eder" buyurmuştur; ve Hakk'ın istediği ve nazar ettiği kalb, insân-ı kâmilin kalbidir. Binâenaleyh ey selâmet-i kalb sahibi olmayan kimseler, bu selâmet-i kalbe mâlik olmak için tedbîrinizde, kalb-i selîm sâhibi olan insân-ı kâmili taleb edin. Zîrâ böyle bir kalbi bulmak her insan için lâzım ve zarûrîdir. Çünki Hak Teâlâ hazretleri sûre-i Şuara'da يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ (Şuara, 26/88) ya'ni "Yevm-i kıyamette mal ve evlâtlar menfaat vermez; ancak o kimse ki Allah Teâlâ'ya kalb-i selîm ile gele!" buyurur.
868. "Bu gönül sahibinden sana nazar ederim. Secdenin nakşı ve altın îsârı sebebiyle değil!"
Bu beyt-i şerîf yukarıda zikr olunan hadîs-i şerîf mûcibince her kābil-i hitâb olan kimseye Hakk'ın hitâbıdır. Ya'ni, "Ey insan, bu gönül sahibi olan insân-ı kâmilin kalbinden sana nazar ederim. Yoksa zâhir olan secdenin nakşı ve sûreti ve altın îsârı ve i'tâsı sebebiyle nazar etmem!" Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Ademî'de bu ma'nâda şöyle buyururlar: فأنه به نظر الحق الى الخلق فرحمهم ya'ni "Zîrâ Hak insân-ı kâmil sebebiyle halka nazar etti ve onlara rahmet eyledi."
869. Çünkü sen kendi kalbini kalb zannettin, ehl-i dilin cüst ü cûsunu bıraktın!
Ya'ni, sen kendi kalbini kalb zannettiğin için, sâhib-i dil olan insân-ı kâmili taleb edip aramak lüzûmunu hissetmiyorsun. Halbuki sende insân-ı kâmillik nerede!.. Beyit: Kalb dediğimiz şey rabbânî olan bir penceredir. Sen şeytanın evine niçin kalb diyorsun? "O senin mecâzen kalb adını verdiğin şeyi, git de mahalle köpeklerinin önüne at!"
870. Kalb odur ki, ona bu yedi gök gibi yedi yüz gelse zâyi' ve nihan olur.
Ma'lûm olsun ki, kalb ism-i Adl'in mazharıdır ve bedenin sebeb-i i'tidâli ve nefsin bâis-i adâletidir; ve feyz, kalbden inbiâs edip aktâr-ı sûrete yayılır ve kâffe-i azâya müsâvâten dağılır; ve sûret kalb ile bekā bulur; ve kuvâ-yı rûhâniyye ve nefsâniyyenin mecma'ıdır ve zâhir ile bâtın arasında berzahtır. Ve "kalb"den murâd, ârif-i billâh olan insân-ı kâmilin kalbidir. Zîrâ o kalb ona rahmet-i mahzadır, verilen atıyye-i ilâhiyyedendir; ve rahmet ise sıfât-ı ilâhiyyeden bir sıfat olduğundan, kâffe-i esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin hey'et-i mecmûası ona sığmaz. Fakat insân-ı kâmil cemî'-i esmâyı câmi' olan "Allah" isminin mazharı olduğundan bu hey'et-i mecmûa ona sığar. Binâenaleyh Hak ancak ârif-i billâh olan insân-ı kâmilin kalbine sığar ve ba'zı esmâyı ârif olan kulûb-i cüz'iyyeye ve gayr-ı ârifin ve âsînin ve câhilin ve şakînin kalblerine sığmaz. Nitekim hadîs-i kudside buyrulur: ما وسعنى ارضى ولا سمائي ولكن وسعنى قلب عبدى المؤمن التقى النقى ya'ni "Ben arzıma ve semâma sığmadım, fakat takî ve nakî olan mü'min kulumun kalbine sığdım." Binâenaleyh kalb ancak insân-ı kâmilin kalbidir. Gayr-ı ârifin kalbine "kalb" denilmesi mecâzendir, hakîkaten değildir. Ve bu ma'nâya binâen Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.) hazretle- لو ان العرش وما حواه مئة الف الف مرة في زاوية من زوايا قلب العارف ما احس به :ri Ya'ni "Eğer milyonlarca kerre arş ve ve onun muhtevâsı kalb-i ârifin köşelerinden bir kö- şesinde olsa onu duymaz" buyurur. Bu beyt-i şerîfte Hz. Bâyezid'in bu kav- line işâret buyrulmuştur.
871. Böyle gönül kırıntılarına gönül deme! Sebzvâr içinde bir Ebû Bekir isteme!
Ya'ni, gayr-ı ârif olan kimselerin gönül kırıntılarına ve mecâzî kalblerine, hakîkî olan bir gönül deme! Sebzvâr şehri gibi olan dünyâda ehl-i dünyâ ara- sında bir Ebû Bekir ve bir kalb-i selîm isteme!
872. Gönül sahibi altı yüzlü âyîne olur, Hak ondan altı cihete nâzır olur.
"Altı cihet"ten murâd, âlem-i taayyünât ve keserâttır. Zîrâ altı cihetle mu- kayyed olmak herhangi bir sûret-i müteayyinenin iktizâsıdır. Ma'lûm olsun ki, insân-ı kâmile "kevn-i câmi'" derler. Zîrâ hulâsa-i mevcûdât ve zübde-i kâinâttır. Çünki âlem sûret-i ilâhiyye üzeredir ve insân-ı kâmil ise o sûretin nümûne-i câmi'idir; ve bu kevn-i câmi', Hak için gözbebeği mesâbesindedir. Zât-ı mutlakın kendi merâtib-i tenezzülâtının kâffesine olan nazarı, bu göz- bebeği mesâbesinde olan insân-ı kâmil ile vâki' olur. Ya'ni kuvve-i bâsıranın zevki olan rü'yet, gözbebeğinin sûreti ile vâki' olduğu gibi, Hak için zevk-ı rü'yet dahi, insân-ı kâmilin taayyün-i sûrîsiyle olur. Ve insan kuvve-i bâsı- rasıyla kendisinin aynı olan vücûduna nazar ettikte hâsıl olan zevk-ı rü'yet gayrdan müstefâd olmaz. Belki bu zevk kendi zâtının kendi zâtına verdiği bir zevkten ibarettir. İşte insân-ı kâmil mazharıyla vâki' olan nazar-ı ilâhî de böyledir. Hz. Şeyh-i Ekber efendimiz bu ma'nâyı Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Ademî'de beyân buyurduğu gibi, Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin 221. bâbında dahi insân-ı kâmil hakkında şöyle buyurur: و اين غير وما في الكون اجمعه فانه اسم يعم الكون اجمعه سوى الوجود الذي تدعوه بالبشر عينا وعلماً فلا تخرج عن الصور "Gayr nerededir ve kevnde, bütün beşer tesmiye ettiğin, vücûdun gayrı bir şey yoktur. Zîrâ o, aynen ve ilmen kevnin kâffesine şâmil olur bir isimdir. Binâ- enaleyh sen sûretlerden çıkma!" Velhâsıl Hak, insân-ı kâmil ile halkına nazar etti ve onlara rahmet eyledi. Çünki insân-ı kâmil âlemin îcâdına ve onun bekāsına ve kemâlâtına ezelen ve ebeden dünyâca ve âhiretçe sebebdir.
873. Her kim altı cihet içinde makar tutar, onun vasıtası olmaksızın Hak ona nazar etmez.
Ya'ni, bu âlem-i taayyünât içinde karâr eden ve sâkin olan her bir kimseye Hak Teâlâ, insân-ı kâmilin ve bu kevn-i câmi'in vâsıtası olmaksızın nazar etmez. Bilcümle ehl-i âleme füyûzât-ı Hak herkesin isti'dâdına göre bu insân-ı kâmilin kabzasında tevzî' buyrulur.
874. Eğer reddederse, onun için eder ve eğer kabûl getirirse yine o sened olur.
Eğer Hak Teâlâ bir kulunu reddederse, bu insân-ı kâmil için reddeder ve eğer kabûl ederse yine onun kabûlünün senedi insân-ı kâmil olur.
875. Hak, onsuz bir kimseye behr ü nasib vermez. Ben visal sahibinden bir şemme söyledim.
Ya'ni, insân-ı kâmil yeryüzünde Hakk'ın halîfesi ve nâibi olduğundan, ehl-i arza vâki' olan ihsân ve atâyâ-yı ilâhiyye, o insân-ı kâmilin yediyle tevzî' buyrulur ve Hak Teâlâ, insân-ı kâmilin kabzasından geçmeksizin kimseye bir şey vermez. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye ismindeki kitabının ibtidâsında şöyle buyururlar: فجعله برزخا جامعا للكفرة والبررة Ya'ni, "Hak Teâlâ insân-ı kâmili küffâr ve ebrâr için bir berzah-ı câmi' kıldı." Bu beytin şerhinde Hind şârihlerinden Abdüllâtif hazretleri şu menkıbeyi nakleder. "İmâm-ı A'zam hazretleri bir gece harem-i Ka'be'de başını secdeye koyup dergâh-ı Hakk'a çok tazarru' etti ve ağladı. Hâtiften bir nidâ işitti ki derdi: "Seni ve senin tâbi'lerini âzâd olunmuşlar defterine kaydettim!" Hz. İmam dedi: "Yâ Rab, beni kendi dostlarının cerîdesine yazmanı niyâz ediyorum." Hitâb-ı İzzet geldi ki: "Eğer benim dostlarımla cem'olmak istersen, benim dostlarımın hâdimleriyle cem'ol ki, o dostun mütâbaatı sebebiyle seni dost tutayım!" Hz. İmam dedi: "Yâ Rab, bana kendi dostunun tarafına yol göster! Zîrâ ben kendiliğimden onu tanıyamam." Hitâb-ı İzzet geldi ki: "Ca'fer-i Sâdık (aleyhisselâm)ın huzûruna git!" Vaktâki oraya gitti, kendini anladı ve kendini anladığı vakit dahi لولا السنتان لهلك نعمان ya'ni: "Eğer iki sene olmasaydı Nu'man helâk olurdu!" buyurdu; ve bu beyti dahi ondan sonra inşâd eyledi:
"Ömrümü lehv ü laib içinde geçirdim, imdi boş geçen ömrüme âh! Sonra âh, sonra yine âh!."
876. Mevhibeyi onun elinin avucuna koyar ve onun avucundan onu merhumlara verir.
Bu beyt-i şerîfte zikrolunan "merhûm" ta'bîri hem rahmet-i rahmâniyye ve hem de rahmet-i rahîmiyye ile merhûm olanlara şâmildir. Zîrâ kâffe-i eşyâ rahmet-i rahmâniyye ile merhûmdur; ve küffär dahi bu rahmet-i rahmâniyyede dâhildir. Zîrâ "vücûd" ayn-ı rahmettir. Mü'minler ise rahmet-i rahîmiyye ile merhûmdur. Binâenaleyh yukarıki beyitte îzah olunduğu üzere insân-ı kâmil bu iki nevi' rahmet-i ilâhiyyenin kâffe-i mahlûkāta tevzî'i emrinde bir berzahtır.
877. Onun avucuna küll deryasının ittisali bî-çün ve çigûne ve kemâl üzeredir.
"Keff"ten murâd, insân-ı kâmilin kalb-i şerîfidir. "Deryâ-yı küll"den murâd hakîkat-i muhammediyyedir ki bu mertebeye ehl-i hakîkat "mertebe-i vahdet" ve "mertebe-i ulûhiyyet" dahi derler. "Çûn" ve "çigûne" "ne türlü" demek olup, "bî-çûn ve çigûne", sûretsiz ve renksiz ve ta'rîfe sığmaz ma'nâsınadır. Yine insân-ı kâmilin kalbinin hakikat-i muhammediyeye ittisâli ve bitişikliği tâ'rîfe sığmaz. Zîrâ sûrî bir şey değildir; ve fakat o kalb-i şerîf bir an o hakîkâte ittisâlden münfekk olmadığından kemâl üzerinedir; ve kalb-i Muhammedî üzerinde olan bu kâmil, her asırda bir kimsedir ve kutbü'l-aktâbdır.
878. Bir ittisaldir ki kelâma sığmaz, onu söylemek teklif olur vesselâm!
"Teklîf", külfet tahmîl etmektir. Deryâ-yı küllün insân-ı kâmilin kalbine ittisâli öyle bir şeydir ki, cismâniyetlerde olan hulûl ve ittihâd gibi bir şey değildir, kâmilen mânevî bir hâldir. Binâenaleyh kelâm ile anlatmak imkânı yoktur, zevkîdir ve vicdânîdir. O zevkî ve vicdânî olan hâli anlatmak lisâna külfet ve zahmet tahmîli demek olur vesselâm!
879. Ey zengin, yüz çuval altın getirsen Hak, "Ey münhanî gönül getir!" der.
Ya'ni, ey zengin, eğer Hakk'ın rızâsını tahsil için yüz çuval altın getirsen ve huzûr-ı Hakk'a rükû' edici bir hâlde bulunsan, Hak Teâlâ hazretleri sana der ki: "Ey eğilici, altın lâzım değildir; gönül getir, ya'ni insân-ı kâmilin gönlünü kazandın ise huzûruna onu takdîm et!"
880. "Eğer gönül senden râzı ise, ben de râzıyım ve eğer senden mu'riz ise ben de i'râza mensubum!"
Ya'ni, "Eğer benim nazargâhım olan insân-ı kâmilin kalbi senden râzı ise ben de râzıyım ve eğer o gönül senden yüz çevirmiş ise ben de senden yüz çeviriciyim!"
881. "Sana nazar etmem, o gönle nazar ederim. Ey can benim dergahıma onu hediye getir!"
Ya'ni, “İnsân-ı kâmilin kalbi benim nazargâhımdır, kullarıma o kuldan nazar ederim. Ey can, o kalbe dâhil ol ve onu bana hediye getir ve benim dergâhıma o kalb-i kâmil vâsıtasıyla takarrüb et!"
882. "O senin ile nasılsa ben öyleyim. Cennetler anaların ayağı altında olur."
Ya'ni, "Sen insân-ı kâmilin kalbinin makbûlü isen, benim de makbûlüm-sün. Merdûdu isen benim de merdûdumsun. Anaların rızâlarını tahsil etmek ne derece lâzım ise, insân-ı kâmilin kalbinin rızâsını tahsîl etmek dahi öylece lâzımdır. Zîrâ الجنة تحت اقدام الامهات ya'ni "Cennet anaların ayakları altındadır" hadîs-i şerîfi mûcibince, cennet insân-ı kâmilin kalbinin rızâsı altındadır."
883. Halkın aslı ve babası ve anası odur, ey saâdetli o kimse ki, içi kabuktan bile!
Ya'ni, insân-ı kâmilin kalbi de halkın aslıdır ve babasıdır. Çünki Hak Teâlâ insân-ı kâmilin kalbini tecelliyât-ı zâtiyye ve esmâiyyesine âyîne kıldı. Evvelâ ona, sonra da onun vâsıtasıyla âleme tecellî etti. Nitekim IV. cildin 523 mumaralı beytinden i'tibâren bu ma'nâ îzâh edilmiştir; ve o kalb halkın anasıdır. Çünki efrâd-ı âlemden her birine isti'dâdları nisbetinde maddî ve ma'nevî imdâd edip besler. Binâenaleyh insân-ı kâmilin kalbi iç ve bâtın ve halk-ı âlem kabuk ve kışı ve o için zâhiri mesâbesinde olmuş olur. Böyle olunca saâdetli olan kimse, o kimsedir ki, iç ile kabuğu ve asıl ile fer'i yekdiğerinden tefrik edip bilmiş ola!
884. Sen dersin ki, "İşte sana gönül getirdim!" Sana der ki, "Bu gönüllerden Kutû doludur!"
"Kutû" kelimesi hakkında Ankaravî hazretleri bir şehrin ismi olmak câiz olduğu gibi, içine ba'zı mevâd koydukları "kutu" olması da mümkindir, buyurur. Bu sûrette ma'nâ: "Ey kimse sen Hak Teâlâ'ya dersin ki: "Yâ Rab, işte sana gönül getirdim!" Hak Teâlâ dahi cevâben sana buyurur ki: "Bu senin getirdiğin gönüller, içinde küffâr sâkin olan "Kutû" şehrinde doludur." Veyâhud "Mezâhir-i esmâiyye kutusu mesâbesinde olan bu dünyâ senin getirdiğin gönüller ile doludur. Bu gönüller benim istediğim gönüller değildir." Hind nüshalarında ikinci mısra' گویدت این دل نیرزد يك طسو ya'ni "Sana der ki, bu gönül bir paraya değmez!" demek olur.
885. O bir gönlü getir ki, âlemin kutbudur; Âdem'in canının canının canının canıdır.
Kutb-i âlem hakkındaki îzâhât biraz evvel yukarıda geçti. İkinci mısra'da dört def'a "cân"ın zikri ile merâtib-i vücûda işâret buyrulur. Birinci "can" ile nâsûta ve ikinci "can" ile melekûta ve üçüncü can ile ceberûta ve dördüncü "can" ile lâhûta işâret buyrulur. Zîrâ nâsûtun rûhu melekût, melekûtun rûhu ceberût ve ceberûtun rûhu lâhûttur. İnsân-ı kâmilin kalbi ise lâhûttur; ve lâhût cemî'-i merâtibi muhît olduğu gibi, insân-ı kâmilin kalbi dahi böyle bir ihâtaya mâliktir. Hind şârihlerinden ba'zıları birinci "can"ı zât-ı Hak ve ikinciyi rûh-ı küllî ve üçüncüyü rûh-ı cüz'î ve dördüncüyü rûh-ı hayvânî ma'nâsına almışlardır. Bu da yukarıki ma'nânın ta'bîr-i dîgeridir.
886. Nûr ve birr dolu olan gönülden dolayı o gönüllerin sultanı muntazırdır.
"Birr", in'âm ve ihsân etmek ma'nâsınadır. "Gönüllerin sultânı"ndan murâd, Hak Teâlâ hazretleridir. Ya'ni, kutb-i âlemin kalbi nûr ile in'âm ve ihsân ile doludur. Gönüllerin sultânı ve mâliki olan Hak Teâlâ hazretleri bu kalbi ister; ve şecere-i kevnin terbiye ve temniyesinden maksûd olan bu kalbin zuhûrudur.
887. Sen Sebzvâr'da günlerce dolaşırsın, i'tibar cihetinden öyle gönül bulamazsın.
Abdullah Bosnevî (kuddise sırruhû) hazretleri Fusûsu'l-Hikem Şerhinde buyururlar ki: "İnsân-ı kâmilin mertebesi, bahr-i vücûb olan esmâ-i ilâhiyye ve hakäik-ı rabbâniyye ile, bahr-i imkân olan suver-i kevniyye ve hakäik-ı imkâniyye arasında berzahtır; ve iki taraf ile mütehakkıktır ve iki tarafa da müsâvî bir sûrette nâzırdır. Bu mertebeye bâliğ olmayan kimse her ne kadar sûrette insan ise de hakîkatte insan değildir. Ve iki âlemde hilâfet ile zâhir olan, bu mertebeden zâhir olur. Bu mertebe ile mütehakkık olmayan derece-i kemâle ve derece-i hilâfete bâliğ değildir; ve halîfe ve mürşid-i kâmil dahi değildir."
Bu beyânâta göre böyle bir kalb sahibi olmayan kimsenin kalbini celb edip o kalb vâsıtasıyla Hakk'a takarrüb hevesi boştur; ve Hakk'ın i'tibârı cihetinden Sebzvâr şehri gibi olan bu dünyâda günlerce dolaşsan böyle bir kalb sâhibi bulamazsın!
Sâdât-ı Nakşbendiyye'den Ya'kub Çerhî (kuddise sirruhû) Risale-i Ünsiyye'sinde şöyle buyurur: "Şâh-ı Nakşbend hazretleri buyurur ki. "İrşad ve telkîn ile meşgül olan kimseler üç nevi'dir: Kâmil-i mükemmil, kâmil, mukalliddir." Kutbü'l-meşâyih Hâce Muhammed Ali Hakîm Tirmizî (kuddise sirruhû) buyurmuşlardır ki: "Kâmil-i mükemmil nûrânîdir ve nûr bağışlayıcıdır; ve kâmil, nûrânîdir, fakat nûr bağışlayıcı değildir. Mukallid, eğer kâmil-i mükemmil olan zâtın iznini hâiz olursa fâide ve ümîd me'müldür."
888. Binaenaleyh sen, canı çürüyüp solmuş olan kalbi o tarafa çekici olarak tahta üzerine koyarsın.
"Canı çürüyüp solmuş olan kalb"den murâd, mürşid-i mukalliddir ve "tahta"dan murâd bu mukallide mürîd olan kimsenin kalbidir. Ya'ni, "Ey kimse, sen Sebzvâr şehri gibi olan bu dünyayı dolaşıp "kâmil-i mükemmil" olan zâtın kalbini bulamadın. Mürşid ittihâz ettiğin kimsenin kalbi ise, canı ve bâtını çürüyüp solmuş olan bir kalbdir. Sen ise Hakk'a takarrüb için, ölü tahtası mesâbesinde olan kalbine onun muhabbetini koyup, gönüllerin sultânı olan Hakk'a onu takdîm ediyorsun da diyorsun ki:
889. Ki, "Ey şehriyâr, sana gönül getirdim, Sebzvâr'da bundan iyi gönül olmaz!"
890. Sana der ki, "Ey cesur, bu mezarlık mıdır ki, o ölmüş kalbi buraya getirirsin!"
"Cerî", cür'etten, cür'etkâr ve küstah ve cesur demektir.
891. "Git bir gönül getir ki, o şâh huyludur; zîrâ kevn Sebzvâr'ının emânı ondandır."
Birinci mısrâ'da تخلقوا باخلاق الله ya'ni, "Ahlâk-ı ilâhiyye ile tahalluk edin!" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. "Kevn"den murâd, dünyâdır. Ya'ni ey gâfil, git ahlâk-ı ilâhiyye ile mütahallık olan bir kâmilin kalb-i şerîfini elde et de o vâsıta ile hıfz ve eman taleb et! Zîrâ dünyânın hıfz ve emânı ondandır. İkinci mısrâ'da da لا تقوم الساعة حتى يقال في الارض الله الله ya'ni "Arzda Allah Allah denildikçe kıyamet kopmaz!" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. Zîrâ hakîkî bir sûrette "Allah" diyen ancak insân-ı kâmildir; ondan gayrının zikri hakîkî değildir, resmî ve sûrîdir. Nitekim I. cildde 3494 numaralı beyitte: ["Ey Hû'dan Hû nâmı ile kāni' olmuş olan! Hû'nun kadehi olmaksızın ne vakit hevâ ve heveslerden kurtulursun?"] buyrulmuş idi.
892. Dersin ki, "O gönül bu cihandan gizli olur, zîrâ ki zulmet ziyâ ile zıdlar olur."
Dersin ki, "Bu âlem, âlem-i zulmet ve kesâfettir ve kalb-i kâmil ise ziyâdır ve nûrdur. Binâenaleyh iki zıd bir yerde cem' olamayacağı için o nûrlu ve ihsânlı olan gönül bu âlem-i zulmette gizlidir."
893. O gönlün düşmanlığı "elest" gününden beri tabiat Sebzvâr'ına bir mîraştır.
"Elestü bi-rabbiküm" hitâbı vâki' olan âlem-i ervâhtan beri, o gönlün düşmanlığı Sebzvâr şehri mesâbesinde olan bu âlem-i kesâfet ve zulmetin tab'ında bir mîrastır.
894. Zîra ki, o doğandır ve dünyâ karga şehridir; cinsliyi görmek cinssize dâğdır.
Zîrâ ki, o nûrlu ve ihlâslı olan gönül sâhibi doğan kuşudur ve âlem-i ervâhın ehlidir ve dünyâ ise karga mesâbesinde olan ehl-i nefsin yaşadığı ve zevk aldığı bir şehirdir. Binâenaleyh doğan, karganın cinsi değildir. Bir cinsten olan mahlûkun diğer cinsten olan mahlûku görmesi ve onunla ihtilât etmesi dâğ ve elemdir.
895. Ve eğer yumuşaklık ederse bir nifak eder; istimâletten nâşî bir irtifak vardır.
"İstimâlet", gönül hoşluğu vermek ve kendi tarafına mâil kılmak. "İrtifak", rıfk ve mülâyemet etmek. Ya'ni, "Ve eğer ehl-i dünyâ ârife karşı yumuşaklık eder ve hilmiyet gösterirse bir nifâk eder. Ya'ni zâhirinden muvâfık görünürse de içinden muhâlefetlidir ve onu kendine meylettirmek için rıfk ve mülâyemet eder. Ehl-i dünyânın bu hâli, eline fırsat geçmediği için böyle olur. Vaktâki eline fırsat geçer, canına bile kasda mütesaddî olur. Nitekim II. cildin 1387 ve 1388 numaralı beyitlerinde şöyle buyrulmuş idi: چون قلم در دست غداری بود بی گمان منصور برداری بود چون سفیهانر است این کار و کیا لازم آيد يقتلون الانبيا ["Vaktāki kalem bir gaddârın elinde olur, şübhesiz Mansûr berdâr olur! Mâdemki bu iş güç sefîhler içindir, enbiyâyı katletmeleri lâzım gelir."]
896. Evet, der; niyaz için değil; ta ki nasihatçi, uzun nasihati eksik etsin!
O nefsânî olan kimse, evet, deyip zâhirde ârif-i kâmilin sözünü tasdîk eder, fakat onun bu tasdîki o ârif-i kâmile niyâz ve tevâzu' için değildir ve ondan bir imdâd-ı ma'nevî beklediği için değildir. O nasîhat verici olan kâmil, nasîhati kısa kessin ve uzatmasın diye evet, der.
897. Çünki bu leş isteyici olan karga, kat kat yüz binlerce mekr tutar.
Çünki bu cîfe mesâbesindeki dünyâ ezvâkının tâlibi bulunan karga mesâ- besindeki ehl-i dünyânın, kat kat birçok mekrleri ve hîleleri vadır ki, bu hîle- ler ile kendi huzûzât-ı nefsâniyyelerini tahsîl ederler.
898. Eğer nifakını kabûl ederse kurtuldu, onun nifakı müstefîdin sıdkının ay- ni oldu.
Ma'lûm olsun ki, insân-ı kâmil, herkesin kalbine nâzırdır ve onun kalbin- deki nifakı ve sıdkı görür; fakat siyâset-i zâhiriyyesi nokta-i nazarından onu ızhâr edip o kimsenin ayıbını yüzüne vurmaz. Onun hâlinden tecâhül ede- rek zâhiren lutf ile muâmele buyurur. O nifak sahibi ise, o kâmili aldattığını zanneder; ve kâmil ise onun ıslâh-ı ahvâli ile meşgül olur. Ve binnetice o ni- fâk sahibinin bu nifakı kâmil tarafından red buyrulmadığı için sıdk ve hulûs sâhibi olan müridin bu sıdk ve ihlâsıyla müsâvî bulunmuş olur. Nitekim Ce- nâb-ı Pîr efendimiz bu hâli tasvîren Dîvân-ı Kebîr'lerinde şöyle buyururlar: چنان که از رنگ رنجوران طبیب از علت آگه شد زرنگ روی و چشم تو بدینت پی برد بینا ببیند حال دین تو بداند قهر و کین تو زرنگت ليك پوشاند نگرداند ترا رسوا نظر در نامه می دارد ولی با لب نمی خاند همی داند کزین حامل چه صورت آیدش فردا "Tabib, hastaların renginden dolayı, illetten âgâh olduğu gibi görücü olan in- sân-ı kâmil de senin yüzünün ve gözünün renginden, dînine iz götürür. Senin dîninin hâlini, kahrını ve kînini renginden görür; fakat örter, seni rüsvây etmez. Nazarını senin kalbinin nâmesine tutar ve fakat dudaklarını kımıldatıp okumaz. Yarın rûz-i cezâda bu hâmil-i efkâr olan kimseden ne sûret zâhir olacağını bilir."
899. Zîrâ kerr ü ferli olan o sahib-i dil bizim pazarımızda ayıplanmışı satın alıcıdır.
"Kerr ü fer", lügatte muhâriblerin ileriye hamle edip îcâb-ı harbe göre geri çekilmeleri demektir. İnsân-ı kâmilin mürîdlerin nefislerine karşı olan muâmeleleri de böyledir. Onların nefislerini ıslâh için gâh müsâid davranıp geri çekilir ve gâh onun sıfatlarını kahr için ileriye hücûm eder. Binâenaleyh kerr ü ferli olan sâhib-i dil ve insân-ı kâmil, bizim bâzâr-ı tarîkımızda sıfât-ı nefsâniyye ile ma'yûb olanları satın alıcı ve kabûl edicidir. Nitekim Hz. Pîr-i destgîr efendimiz, zamân-ı şerîflerinde fenâ adamları müridliğe kabûl buyururlar imiş. Ba'zı kimseler derlermiş ki: "Hz. Mevlânâ mübarek bir zâttır, fakat mürîdleri çok yaramaz adamlardır." Hz. Pir efendimiz bu sözü işittikleri vakit buyurmuşlar ki: "Eğer mürîdlerim iyi adam olsa idiler, ben onların mürîdi olurdum." Ve bu ma'nâyı bir rubâîlerinde şöyle buyururlar: باز آ باز آ هر آنچه هستی باز آ این درگه ما در گه نومیدی نیست گر کافر و گیر و بت پرستی باز آ صد بار اگر توبه شکستی باز آ "Yine gel, yine gel, her ne isen yine gel! Eğer kâfir ve mecûsî ve puta tapıcı isen yine gel! Bizim bu dergâhımız ümidsizlik dergâhı değildir. Eğer yüz kerre tövbeyi bozsan yine gel!"
900. Eğer cansız değil isen gönül sahibini iste, eğer sultanın zıddı değil isen gönül cinsi ol!
Ya'ni, eğer rûh-i insânîye mâlik isen, sana seni bildirip Hak ve hakikate vâsıl edecek olan gönül sahibi insân-ı kâmil iste! Eğer Sultân-ı hakîkat (s.a.v.) Efendimiz'in zıddı olan İblîs cinsinden değil isen, insân-ı kâmil kalbinin cinsi ol! Zîrâ Sultân-ı hakîkat olan Server-i âlem Efendimiz ism-i Hâdî'nin mazhar-ı etemmi ve onun zıddı olan, İblîs ise ism-i Mudıll'in mazhar-ı etemmidir. Binâenaleyh ona zıddolan İblîs'in cinsinden olur.
901. O kimse ki, onun zerkı sana hoş gelir, o senin velîndir; Huda'nın hâssı değildir.
"Zerk", mekr ve hîle ma'nâsınadır. Ya'ni, mürşid sûretinde birtakım hîle- kârlar vardır, evliyâlık taslarlar ve celb-i nâs için hîle ve riyâ gösterirler ve se- nin uyûb-i nefsâniyyeni sana hoş gösterirler. Sana onların bu zerkı ve mek- ri hoş gelir ve böyle bir kimse senin indinde velî olur. Halbuki bu adam Hak Teâlâ hazretlerinin hâs kulu değildir.
902. Her kim ki, senin huyun üzerine ve tabîatın üzerine yaşadı, senin tab'ın önünde velîdir ve nebîdir.
Ey sıfât-ı nefsâniyye kaydından kurtulmak isteyen kimse, her kim senin mizâcına ve keyfine muvâfik bir muâmele üzerine seninle münasebette bu- lunursa, o kimse senin tabîatının önünde velîdir veyâhud nebîdir, ya'ni vâ- ris-i nebevî olan insân-ı kâmildir. Halbuki insân-ı kâmil seni nefsinin hevâ- sından geçirmek istediği cihetle, mizâcına ve tab'ına muvâfik olmayan nesâ- yıhta bulunur. Bu nasîhatler ise senin işine gelmez, muğber olursun.
903. Git hevâyı terk et, tâ ki sana koku ola ve senin o hoş meşâmmın anber is- teyici ola!
"Ey kimse, git nefsin hevâsını ve arzûsunu terk et ki, rûhunun kuvveti zu- hûr etsin ve sana hakikat gülistânının kokusu gelsin ve senin rûhunun latîf olan meşâmmı, maârif-i ilâhiyye ve hikem-i rabbâniyye anberini isteyici ol- sun!" "Aber", "anber" kelimesinin muhaffefidir. Bu beyit Hind nüshalarında: رو هوا بگذار تا خویت شود وان مشام عنبرین بویت شود sûretindedir. "Git hevâyı terk et ki, sana huy olsun ve anbere mensûb olan meşâm sana koku versin!" demek olur.
904. Hevâ sürücülükten dimağın fâsiddir; senin mağzının önünde misk ve an- ber kâsiddir.
Hevâ-yı nefsânînin hükmüne tâbi' olduğun için rûhunun dimâğı fâsid ol- muştur. Binâenaleyh senin dimağının önünde maârif-i ilâhiyye ve hikemi- yât-ı rabbâniyye misk ve anberleri kâsid ve i'tibârsız olmuştur.
905. Bu sözün haddi yoktur. Halbuki bizim âhumuz ahırda câ-be-câ kaçıyor.
Ya'ni, bu mürşid-i kâmil ve mürîd münasebâtına aid sözün nihâyeti yoktur, tafsîlâtı pek çoktur. Halbuki kıssamızda hâlinden bahsettiğimiz âhû, eşek ahırında oradan oraya sıçramakta ve kaçmakta ve hapisten kurtulmak azmindedir.