Âhû yavrusunun eşeklerin ahırında mahbûs kalması kıssasıdır ve eşeklerin gâh cenk ve gâh istihzâ ile o garîb üzerine ta'nesidir ve onun kuru samana mübtelâ olmasıdır ki onun gıdası değildir; ve bu, ehl-i dünyâ ve ehl-i hevâ ve şehvet arasında Hudâ'nın has kullarının sıfatıdır. "Zîrâ İslâm garîb olarak zâhir oldu ve yakında garîb olarak avdet eder, ne mutlu garîblere!" Allah'ın resûlü doğru söyledi
22. bölüm / 40 · 787 kelime · ~4 dk okuma
831. Bir avcı bir âhûyu avladı, onu amansız ahıra koydu.
Bu sürh-ı şerîfte, insân-ı kâmil ile tâbi'leri "âhû"ya ve dünyâ "ahır"a ve ehl-i dünyâ ve şehvet erbâbı "eşek"lere teşbîh buyrulmuştur. Nitekim cismânîler, ezvâk-ı dünyeviyyeden muhabbet ve rûhâniyet âlemine müteveccih olan insân-ı kâmiller ile ve onlara tâbi' olan mü'minler ile istihzâ edip: "Bunlar kendilerini ezvâk-ı dünyeviyyeden mahrûm eden budalalar ve ahmaklardır!" derler ve ba'zan münâzara edip, bu münâzarada mağlûb oldukları vakit, fiilen tecavüze kıyâm ederler ve her asırda dünyâda cismâniyet ahkâmında müstağrak olanlar arasında garîb kalmışlardır. Zîrâ Ebû Hüreyre hazretle- rinin rivâyet buyurduğu hadîs-i şerîfte إِنَّ الْإِسْلَامَ بَدَأَ غَرِيبًا وَسَيَعُودُ غَرِيبًا كَمَا بَدَأَ فَطُوبَى لِلْغُرَبَاءِ فَطُوبَى لِلْغُرَبَاءِ فَطُوبَى لِلْغُرَبَاءِ ya'ni "Muhakkak İslâm garîb olarak zâhir oldu ve karîben, zâhir olduğu gibi avdet eder. İmdi ne mutlu garîblere! Ne mutlu garîblere! Ne mutlu garîblere!" buyrulmuştur.
"Ender âhur kerden", "ahırda etmek" demek olup, "ahıra koymak" ma'nâsınadır. "Zînhâr", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada "eman ve şitâb" ma'nâları münasib olur. Ya'ni, avcı o âhûyu amansız ve acele ahıra koydu, demek olur.
832. Zâlimler gibi âhuyu öküzlerden ve eşeklerden dolu bir ahıra habs etti.
833. Âhû vahşetten her tarafa kaçar idi. O, o eşeklerin önüne gece saman döktü.
Âhû, kendi cinsi olmayan öküzlerden ve eşeklerden tevahhuş ettiği için, her tarafa kaçar ve sıçrar durur idi. O avcı gece vakti oradaki eşeklerin önüne saman döktü.
834. Her öküz ve eşek açlıktan ve iştihâdan dolayı samanı şekerden daha hoş olarak yer idi.
835. Âhû, gâh bir taraftan bir tarafa ürkerdi, gâh samanın dumanından ve tozundan yüz çevirir idi.
836. Her kimi kendi zıddı ile bıraktılar, o ukūbeti ölüm gibi tasavvur ettiler.
Ya'ni, bir mahlûku, kendi zıddı olan diğer bir mahlûk ile bir yerde habsedip bırakmak, onları öldürmek derecesinde olan bir ukūbet ve azâb telakkî ve tasavvur ettiler. Nitekim أَضْيَقُ السُّجُونِ مُعَاشَرَةُ الْأَضْدَادِ ya'ni "Hapislerin en darı ezdâdın muâşeretidir" demişlerdir.
837. Hatta Süleyman dedi ki: "Eğer hüdhüd hecr için mu'teber bir söz söyle- mez ise"
838. "Öldürürüm; yahud ona azabdan hariç azâb-ı şedîd veririm!"
Bir mahlûkun kendi zıddı ile bir yerde habsinin ölüm derecesinde azâb ol- duğunun delîli budur ki, Süleyman (a.s.) kendi ordusunda hüdhüd kuşunun kaybolduğunu gördüğü vakit, onu araştırdı ve buyurdu ki: "Eğer hüdhüd bu gaybûbeti ve müfârakatı için mu'teber ve makbûl bir özür söylemez ise, onu ya öldürürüm veyâhud kendinin hesabı hâricinde bir azâb-ı şedîd ile cezâ ederim. O da kendinin zıddı olan bir kuş ile bir yerde habs etmektir."
Bu beyt-i şerîfte sûre-i Neml'de olan فَقَالَ مَا لِي لَا أَرَى الهدهد أَمْ كَانَ مِنَ الْغَائِبين لأعذبنه عذابًا شديداً أو لأذبحنه أو ليأتيني بسلطان مبين (Neml, 27/20) ya'ni "Hz. Süleyman dédí: Bana ne oldu ki, Hüdhüd kuşunu görmüyorum; yoksa gäiblerden mi ol- du? Ona azâb-ı şedîd ile azâb ederim, yâhud onu boğazlarım. Yâhud ki bana açık bir burhân ile gelir!" âyet-i kerîmesine işâret buyruluyor. Ba'zı müfessir- ler azâb-ı şedîdi boğazlanmaya muâdil olan hemcinsinin gayrıyla habsetmek sûretinde tefsîr etmişler ve Hz. Pîr efendimiz dahi âtîdeki beyitte bu tefsîri ih- tiyâr buyurmuşlardır.
839. Ey mu'temed âgâh ol! O azab hangisidir? Kendi cinsinin gayrı ile kafes içinde olmaktır.
840. Ey oğul, bu bedenden dolayı azab içindesin. Senin ruhunun kuşu, başka cins ile bağlanmıştır.
"Ey oğul" ta'bîriyle sûrette bâliğ fakat ma'nâda henüz çocuk olan sâlikle- re hitâb buyrulur. Ya'ni, ey tarîk-ı Hak'ta henüz çocuklar gibi düşe kalka yü- rüyen sâlik, senin rûhun kuş mesâbesinde olup âlem-i illîyyîne uçmak ister. Fakat onu kafes mesâbesinde olan cismine bağladılar ve habsettiler. Bu se- bebden o zavallı rûhun azâb içindedir.
841. Rûh doğandır ve tabâyi kargalardır. Kargalardan ve baykuşlardan dağ- lar tutar.
Ya'ni, "Rûh-i insânî, doğan kuşu gibidir ve cisim kafesinin içinde bulu- nan, o cismin tabîatları ve sıfatları, kargalar ve baykuşlar gibidir. O bîçâre rûh doğanı bu kargalardan ve baykuşlardan dâğlar ve yaralar tutar. Zîrâ bu sıfatlar dâimâ rûhu gagalayıp didiklerler." Hind nüshalarında ikinci mısra' دارد از زاغان تن بس داغها suretindedir. Ya'ni "Tenin kargalarından çok dâğlar tu- tar" demek olur.
842. O Sebzvâr şehrinde bir Ebû Bekir gibi, onların arasında zayıfın zayıfı kalmıştır.
"Sebzvâr", memâlik-i Îrâniyyede bir şehrin ismidir; ve bu şehrin ahâlîsi Râfizîdir. Ma'lumdur ki, Râfızîlik Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk ve Ömer (razıyal- lâhü anhümâ) hazarâtıyla ashâbdan ba'zılarına buğz ettikleri için çocukları- na Bekir ve Ömer isimlerini koymazlar. Şâyet aralarına bu isimlerde bir Sün- nî düşerse barınamaz, firâr etmek mecbûriyetinde kalır. Bu beyt-i şerîfte "rûh", Ebû Bekir adlı bir kimseye ve "cisim" Sebzvâr şehrine ve cismin sıfat- lanı da "Râfizî olan Sebzvâr şehri ahâlîsi"ne teşbîh buyrulmuştur.