İçeriğe atla

Münâcât

21. bölüm / 40 · 4968 kelime · ~25 dk okuma

778. Ey bir toprağı altına tebdîl etmiş, başka toprağı beşerin babası etmiş olan!

Bu sürh-ı şerîfte, zât-ı Hakk'ın gayrı olan bu vücûd-i izâfî âlemine kalben muhabbet edip yaşamak isteyen sâliklere ta'lîm-i münâcât buyrulur:

Ey toprağı ba'zı ahval ve şerait tahtında altın unsuruna tebdîl etmiş olan ve toprağın diğer bir nev'i olan cism-i hayvânîyi beşerin babası hâline tahvil buyurmuş olan Hak Teâlâ hazretleri!.

779. Senin işin a'yânı tebdîl ve atâdır; benim işim sehv ve nisyân ve hatâdır.

"A'yân"dan murâd, ehl-i hakîkatin "a'yân-ı hâriciyye" dedikleri "suver-i eşya"dır. Ya'ni, yâ Rabbe'l-âlemîn, senin işin suver-i eşyayı birtakım istihâlât dâiresinde tebdîl etmektir. Bu tebdîl dah ihsân ve atâya müsteniden vâki' olur. Meselâ toprak mertebe-i cemâdın en sâkiti ve en aşağısıdır. Ma'deniyât ve gayr-ı zî-rûh şubesinde o toprağı ma'denlerin dûnu ve mebzûlü olan demire ve demiri onun fevkı olan bakıra ve bakırı onun fevkı olan altına kalb ve tahvîl edersin. Ve zî-rûh şubesinde dahi toprağı evvelâ nebâta ve nebâtı onun fevkı olan hayvana ve hayvanı da onun fevkı olan insana tebdîl eder- sin. Beni bu tebdîl ve atâ ile mertebe-i insâniyyete getirdiğin hâlde benim işim kendi mertebemin îcâbından gâfil olup sehv etmektir; ve mâsivâya meşgûl olup kendi vazîfe-i insâniyyemi unutmaktır ve terk etmektir ve suç ve günah yapmaktır.

780. Sehv ve nisyanı ilme mübeddel et! Ben bütün gazabım, sen beni sabır ve hilim yap!

"Hilm" (حلم), Arabî'de "dost ve sadîk" ma'nâsına ve Fârisî'de "hışım ve gazab" demektir (Burhân). "Yâ Rab, benim sehv ve nisyânımı ilme tebdîl et! Benim nefsim baştan ayağa hışm ve gazabdır; sen beni bu sıfat-ı gazabın zıd- dı olan sabır ve hilim sıfatlarıyla muttasıf kıl! Zîrâ senin atâyâ-yı ilâhiyyen dâimâ kötüyü iyiye tebdîl etmektir."

781. Ey sen ki, çorak toprağı ekmek yaparsın, ve ey sen ki, ölü ekmeği can ya- parsın!

Ey süflîyi âlî kılan mürebbîmiz, sen çorak ve nebâttan ârî olan toprağa kuvve-i inbâtiyye bahş edip buğday yaparsın ve onu ekmek yapmağa sâlih hâle getirirsin; ve o cemâd hükmünde olan ekmeği dahi insana gıdâ yapıp onun rûh-i hayvânîsi mertebesine getirirsin!

782. Ey sen ki, hayran olan canı rehber edersin; ve ey sen ki, yolsuzu peygam- ber yaparsın!

Ey Allah'ım, sen öyle bir lutf u kerem sâhibisin ki, âlem-i keserâtta hay- rân olan bir can sâhibini kendine mûsil olan tarîka sevk eder ve cemâlinin perdesini açıp onu kendine nâib ve halîfe kılarsın; ve âciz kullarına onu ta- rîk-ı hidâyette rehber ve mürşid yaparsın; ve sen öyle bir Rahîm-i zü'l-celâl- sın ki, sana vusûl yolunu bilmeyen bir kulunu, kullarına cenâb-ı ulûhiyye- tinden haber getirici yaparsın! İkinci mısrâ'da وَوَجَدَكَ ضَالًّا فَهَدَى ya'ni (Duhâ, 93/7). "Ey Resûlüm, Rabbin seni ilim ve hikmetten hâlî bulup vahiy ve ilhâm ile sana hidâyet etti" Ve مَا كُنْتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْإِيمَانَ (Şûrâ, 42/52) ya'ni "Sen kable'l-vahy kitâb ve îman nedir bilmez idin!" âyet-i kerîmelerine işâret buyrulur.

783. Her kim bu cihandan âb-ı hayat hazırlarsa, ölüm ona başkalarından daha çabuk gelir.

"Zû ter", "zûd ter" (زود تر)in muhaffefidir, "daha çabuk" demektir. Ya'ni, "Her kim bu cihandan ve bu hayât-ı faniyeden, âb-ı hayâtı ve hayat-ı ebediyyeyi düzer ve tedarik ederse, ona ölüm başkalarından daha çabuk gelir. Zîrâ ölüm lezzât-ı fâniyeden göz yummaktır. Bu dünyâda hayât-ı ebediyyeye nâil olanlar ve mevt-i ihtiyârî ile ölenler mevt-i iztirârî ve tabîî ile ölenlerden daha çabuk dünyanın lezzâtından göz yumarlar." Bu beyt-i şerîf münâcât arasında cenâb-ı Pîr efendimizin istıtrâd kabîlinden bir irşadıdır.

784. Yeryüzünün cüz'ünü gök edersin; yer yüzüne yıldızlardan çoğaltırsın.

Birinci mısra'da sûre-i Talak'ta olan اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتِ وَمِنَ الْأَرْضِ مِثْلَهُنَّ (Talâk, 65/12) ya'ni "Allah Teâlâ hazretleri öyle Allah'tır ki, yedi semâvâtı yarattı ve arzdan dahi onların mislini yarattı." âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. "Ve arzdan yedi semâvâtın misli"nden murâd, insân-ı kâmildir ki, onun cismi yeryüzünün cüz'ündendir. Zîrâ insân-ı kâmil cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhariyeti hasebiyle, yedi göğün mazhariyetlerini dahi muhîttir. Ve ikinci mısra'da dahi العلماء مصابيح الارض ya'ni "Ulemâ yeryüzünün yıldızlarıdır". Ve العلماء في الارض كمثل النجوم في السماء ya'ni "Yeryüzünde ulemâ, gökte yıldızların misli gibidir" hadîs-i şerîflerine işâret buyrulur. Beyt-i şerîfin hulâsa-i ma'nâsı: "Yâ Rabbe'l-âlemîn, yeryüzünün bir cüz'ü olan bir cism-i beşeri ism-i zâtına mazhar edip onu yedi göğün misli yaparsın ve onu kutbiyet makamında oturtursun ve sair evliyâyı ve ulemâ-billâhı da göğün yıldızları gibi çoğaltırsın." Kutub ile sâir evliyâ hakkında I. cildin 2966 ve 2967 numaralı beyitlerinde de îzâhât vardır; ve bu beyt-i şerîfin ma'nâsında o beyitlerle irtibât vardır.

785. Gönül gözü ki o gerdüne baktı, gördü ki, burada her bir dem kimyagerlik vardır.

"Gerdûn", felek, "mînâ", lafz-ı Hindî olup Fârisî'de müsta'meldir, "kimya" ma'nâsına gelir. Binâenaleyh "mînâ-ger", kimyâger demek olur; ve burada kimyâgerlikten murâd suver-i âlemin ve a'yânın istihâlâtı ve tebeddülâtıdır. Ya'ni, kalb gözü kâinâta nazar etti, gördü ki bu vücûdât-ı izâfiyye âleminde türlü türlü istihâlât ve tebeddülât vardır. Zîrâ yeryüzü an-asl bir toprak evden ibâret olduğu hâlde onun üzerindeki mahlûkātın envâ'ı hep bu toprağın isti-hâlâtından husûle gelmektedir. Bu hâl ise pek büyük bir kimyâgerliktir.

786. A'yânın kalbı ve iksîr-i muhît vardır; dikilmemiş ten hırkasının îtilafı vardır.

"A'yân"dan murâd, suver-i eşyâ; "kalb", döndürmek; "iksîr", kimyâger-lerin kullandıkları gizli bir maddedir ki, o vâsıtayla bakır altına tahavvül eder. "Muhît", kaplayıcı; "îtilâf", toplanmak, cem'olmak. Ya'ni, "Gönül gözü kâ-inâta nazar etti, gördü ki orada suver-i eşyânın yekdiğerine kalbı ve döndü-rülmesi vardır; ve kezâ bunları yekdiğerine kalb için umûmî ve eşyânın hey'et-i mecmûasını kaplayan iksîr vardır; ve rûha giydirilecek olan ve he-nüz dikilmemiş bulunan cisim hırkasının toplanıp cem'olması vardır." İkinci mısra'daki "mahît" (مخيط), mekil vezninde, "aslı üzere dikilmiş esvâb" de-mektir. "Bî-mahît", dikilmemiş demek olur.

787. Sen o günden ki vücuda geldin, bir ateş ya toprak ya bir hava idin.

Ey insan, sen cismâniyet âleminde vücûde geldiğin gün, ya bir ateş veyâ bir toprak veyâhud bir hava idin; ve cismin şimdiki cem'iyyet-i unsuriyyeyi bulmuş değil idi.

788. Eğer senin için o hâl üzerinde bekā olaydı, muhakkak sen bu irtikāya ne vakit erişirdin?

Ya'ni, eğer senin senliğin o anâsır-ı müteferrika üzerinde kalmış olsa idi, sen cem'iyyet-i unsuriyyeyi hâiz olan bu cism-i beşeriyyete terakkî eder mi idin? Ve bu mertebe-i kemâli bulur mu idin?

789. Tebdîl ediciden dolayı evvelki varlık kalmadı. Onun yerine daha iyi bir varlık dikildi.

Ya'ni, tebdîl edici olan Hak Teâlâ'nın inâyeti sebebiyle sende evvelki nâkıs mertebedeki varlık kalmadı. Hak Teâlâ o nâkıs varlık yerine daha iyi ve daha kâmil bir varlık nasîb etti.

790. Birbirinden sonra, ikincisi ibtidadan iyi böyle yüz binlerce varlıklara kadar.

Bu beytin hem yukarıdaki hem de aşağıdaki beyitlere irtibâtı ihtimali vardır.

791. Tebdil ediciden gör, vasıtaları bırak! Zîrâ vâsıtalardan dolayı onun aslından uzak olursun.

Birinci mısrâ'ın birinci cümlesi yukarıki beytin mütemmimi olabilir. Ya'ni, anâsır-ı müteferrikadan bu cem'iyyet-i unsuriyye mertebesini hâiz olan cism-i beşer hâlini iktisab edinceye kadar birbirinden sonra, ikincisi birincisinden daha yüksek tebdîlleri, tebdîl edici olan Hak Teâlâ'nın tasarrufundan gör! Meselâ gaz mertebesinde olan unsurun tekâsüfüne sebeb ve vâsıta olan bürûdeti ve bürûdetin vücûduna vâsıta ve sebeb olan harâretsizliği görme, bu vâsıtaları bırak! Zîrâ bu vâsıtaları gördüğün için, onların aslı olan Hakk'ın tasarrufundan kör ve uzak olursun. Zîrâ tabîat ulûhiyetin zâhiriyetidir; ve o tabîatın erkânı harâret, bürûdet, yubûset ve rutûbettir ki, bunlar anâsır üzerinde müessirdir. Binâenaleyh müessir-i hakîkî Hak'tır.

792. Her nerede vâsıta ziyade oldu, vasl sıçradı. Vâsıta nâkıs oldu, zevk-ı vasl daha ziyadedir.

Ya'ni, bu âlem-i şehadette birtakım esbâb ve vesâit vardır. Sen hangi bir işte esbâb ve vâsıtanın te'sîrini çok görür isen, o işin gāyesine vusûlde aldanırsın. Zîrâ esbâba nazar, müsebbib olan Hak'tan gafleti iktizâ eder. Eğer vâsıtayı ve sebebi az görüp, onun arkasındaki müsebbibe nazar edersen, o işin gāyesine vusûlün daha kolaylaşır. Çünkü istinâdın sebebe değil müsebbib olan Hakk'a olmuş olur. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 13. faslında şöyle buyururlar: "Eğer Hak Teâlâ on paraya bereket verirse, yüz bin altının ve daha fazlasının işini görür; ve eğer bin altından bereketi kaldırırsa, on paranın işini göremez. Ve arslan da böyledir: Eğer bir kediyi ona musallat ederse, Nemrûd'un sivrisineği gibi helâk eder; ve eğer kediyi helâk etmemek üzere arslanı gönderirse, arslanlar o kediden titrer. Veyâhud onun merkebi olur. Nitekim ba'zı dervişlerin arslana bindiği vâki'dir." Ve 38. fasılda dahi şöyle buyururlar: "Bu tarîk-ı fakr bir yoldur ki, onda arzularının kâffesine nâil olursun. Te- mennî etmiş olduğun her ne şey varsa mutlaka o yolda sana gelir. Leşker- leri mağlûb etmek ve a'dâya zafer bulmak ve memleketler zabt etmek ve halkı teshir etmek ve akrâna tefevvuk etmek ve fesâhat ve belâğat velhâsıl her ne murâdın olursa, tarîk-ı fakrı ihtiyâr ettiğin vakit, bunların cümlesi sa- na gelir. Tarîk-ı sâire hilâfına olarak bu yolda şikâyet eden kimse yoktur. Her kim o turuk-ı sâireye mâlik oldu ve çalıştı ise, binde birinin maksûdu hâsıl oldu. O da gönlü hoş ve müsterîh olarak değil, zîrâ her bir tarîkın, ondaki maksûdun husûlü için bir esbâbı ve bir usûlü vardır; ve maksûd ancak es- bâb tarîkından hâsıl olur. O tarîk ise baîd ve âfet-i mâni' ile mâlâmâldir. Zî- râ o esbâb maksûddan tahallüf eder. Ve I. cildin 556 numaralı beytinde de şöyle buyrulur: از سبب سوزيش من سودائی یم در خیالاتش چو سوفسطائی یم "Ben Hakk'ın sebeb yakıcılığından hayranım. Onun hayâlâtında da sofis- tâîler gibiyim."

793. Sebeb bilicilikten senin hayretin nâkıs olur; bir hayret ki sana hayrete yol verir!

Ma'lûm olsun ki, "hayret" iki nevi'dir. Birisi hayret-i mahmûde ve diğe- ri hayret-i mezmûmedir. "Hayret-i mahmûde"nin husûlü bittabi' makbûldür; ve "hayret-i mezmûme"nin izâlesi lâzımdır; ve hayret-i mezmûme zâil ol- duktan sonra, hayret-i mahmûde hâsıl olur; ve bu hayret huzûr-i Hakk'a yol verir; ve sebebi ve vâsıtayı görmekte ve bilmekte müstağrak olan kimsede hayret-i mahmûde hâsıl olmaz. Meselâ bir şeyi yakmak için sebeb ve vâsı- ta ancak ateş olduğuna kat'iyyen i'tikād eden bir kimse, ateşte olan bir şe- yin yandığına hayret etmez, bilakis yanmadığına hayret eder. İşte bu hay- ret, hayret-i mezmûmedir. Çünki onun nazarında sebeb ve vâsıta olan ateş, müsebbib olan Hakk'a hicâb olmuştur. O kimse böyle bir hâl gördüğü vakit: "Ateş mutlakā yakacak idi, acabâ ne sebeb tahtında yakmadı?" diye kendi- since mechûl olan diğer bir sebebi aramağa başlar, Hakk'ın tasarrufunu ak- lına getirmez; fakat sebebler ve vâsıtalar arkasında Hakk'ın müsebbibliğini gören kimse, başka sebeb aramaz; ve böyle bir sebebin mechûliyetinden do- layı hayret-i mezmûmeye düşmez. Belki onun hayreti Hakk'ın esbâb ve ve- sâiti ibtâl ediciliğinden olur ki, bu hayret, hayret-i mahmûdedir; ve bu hay- ret hakkında Server-i âlem Efendimiz رب زدنى فيك تحيرا ya'ni: "Ya Rab, senin hakkında olan hayretimi ziyâde et!" buyurdu.

794. Bu bekāları fenalardan buldun. Binâenaleyh fenâdan niçin yüz çevirdin?

Ya'ni, ey insan sen evvelâ cemâd idin; bu mertebeden fânî oldun ve ne- bât mertebesinde bekā buldun, ve nebât mertebesinden dahi fânî oldun, hay- van mertebesinde bakî oldun; ve bu mertebeden dahi fânî oldun, şimdi insan- lık mertebesinde bekä buldun. Nitekim bu etvâr-ı hilkat IV. cildin 3622 nu- maralı beytinden i'tibâren sırasıyla gösterilmiştir; ve III. cildin 3887 numara- lı beytinden i'tibâren dahi mezkûrdur. İşte böyle sırasıyla vâki' olan fenâlar- dan birtakım bekälar buldun. Binâenaleyh şimdi mertebe-i insâniyetteki fe- nâdan niçin ürküp kaçıyorsun?

795. Ey yer sıçanının yuvası, o fenalardan sonra ne ziyan oldu ki, nihayet be- kā üzerine yapışmışsın?

Ankaravî hazretleri "nâfika"yı "yer fâresi" ma'nâsına alıp topraktan mah- lûk olan cismi yuva ittihâz eden nefisten kinâye olduğunu beyân buyurmuş- tur. Ba'zı nüshalarda "nâfika" yerine "bî-nevâ" ve "nâ-sezâ" vâki olmuştur. Ya'ni, "Ey nefsin melcei veyâ nâsezâ veyâhud bî-nevâ olan kimse! Bu yuka- rıda zikr olunan fenâlardan sana ne ziyan oldu ki? Bu cism-i insânî mertebe- sini bulduktan sonra bunun bekäsına yapışmış kalmışsın!"

796. Mâdemki evveliyetten ikincisi daha iyidir, binaenaleyh fenâyı iste ve mü- beddile tap!

Ya'ni, mâdemki senin evveliyetin olan cemâd mertebesinden ikincisi olan nebât mertebesi; ve nebât mertebesi ilk mertebe i'tibâr olunduğuna göre onun ikincisi olan hayvâniyet mertebesi; ve kezâ hayvaniyet mertebesi evvel farz olunduğuna göre de ikinci olan insanlık mertebesi daha iyi ve daha âlîdir. Bi- nâenaleyh bu insanlık mertebesine yapışıp kalma! Ondan dahi fânî olmayı is- te ve senin mübeddilin olan Hak Teâlâ hazretlerine tap, yapıştığın mertebe- nin kulu olma!

797. Ey inadçı, şimdiye kadar her lahza vücudun zuhûruna kadar, yüz bin ha- şir gördün.

"Anûd", doğru yoldan yüz çeviren kimseye derler. "Haşr", cem' ma'nâ- sına olup burada müfredâttan mürekkebâta gelmek murâd buyrulur. Ya'ni, "Ey anûd, sen şimdiye kadar bu vücûd-i beşerînin zuhûruna kadar her lah- za birçok haşirler ve cem'ler gördün." Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'le- rinin 5. faslında bu ma'nâya dâir şöyle buyururlar: "İnsanın mebdei 'adem idi, ona vücûd verdi; ve vücûdunu tavîle-i cemâdîden nebâtîye ve nebâtî- den hayvânîye ve hayvânîden insânîye ve insânîden melekîye ilā-nihâye getirdi. İmdi bunların cümlesini onun bu cinsden tavîleleri çok olduğu ve لَتَرْكَبُنَّ طَبَقًا عَنْ طَبَقٍ فَمَا لَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ (İnşikāk, 84/19-20) "Hâlden hâle geçersi- niz, onlara ne oluyor ki, inanmıyorlar?" âyet-i kerîmesi mûcibince birinin diğerinden daha âlî bulunduğunu ikrâr etmek için sana gösterdi ve buyur- du: "Bunu sana onun için gösterdim ki, benim bu cins tavîlelerim çok ol- duğunu mukırr olasın ve diğer tabakāt-ı mevcûdeyi onun için gösterme- dim; Zîrâ inkâr edip dersin ki, işte üstâd-ı san'at budur! Ve bunların bir nev'ini ona mu'tekıd olmaları için göstermiş ve envâ'-ı sâireyi yalnız mu- kırr olup îmân etmeleri için göstermemişimdir."

798. Cemâdlıktan habersiz nemâ tarafına, nemadan hayat ve ibtila tarafına.

Ya'ni, senin varlığını Hak Teâlâ evvelâ cemâdlıkta cem'etti, sonra senin haberin ve idrâkin olmadığı hâlde seni nebât tarafına ve nebâttan dahi irâde ile hareket ve hayat ve ibtilâ tarafına getirdi.

799. Tekrar akıl ve latîf temyîz tarafına, tekrar bu beş ve altının harici tara- fina.

"Beş"ten murâd havâss-i hamse-i zâhire; ve "şeş"ten murâd, cismiyetin îcâbı olan altı cihettir ki sağ, sol, ön, arka, alt ve üsttür. Ya'ni, Hak Teâlâ se- ni hayvanlık mertebesinden akıl ve latîf temyîzler sâhibi olan insanlık merte- besine getirdi; ondan sonra da seni bu cismâniyet âleminden ve havâss-i hamse-i zâhireden ve altı cihetle mukayyed olmaktan tecrîd eder.

800. Bu ayakların nişanı denizin kenarına kadardır, sonra ayağın nişanı de- nizin içinde lâdır.

"Denizin kenarı"ndan murâd, âlem-i halktır ve vücûd-i izâfî âlemidir. "Deniz"den murâd, âlem-i rûhâniyyettir. "Ayakların nişanı"ndan murâd, rû- hun cemâd, nebât ve hayvan ve insan mertebelerindeki eserleridir. Ya'ni, âlem-i sûrette ve vücûd-i izâfî âleminde rûhun seyr ettiği her bir mertebede bir eseri ve bir izi vardır. Vaktâki âlem-i sûret ve cismâniyetteki seyri tamâm olup rûhâniyet denizine girer, ondan sonra rûhun seyrinin eseri ve izi yok olur. Zîrâ bu seyir seyr-i ma'nevîdir. Bu seyirde, seyr-i sûrîde olduğu gibi, te- rakkî menzilleri ve makamları mahsüs değildir ve seyr-ilallah burada tamâm olur.

801. Zîra ki, ihtiyattan nâşî karaya mensûb olan menziller, köyler ve vatanlar ve ribatlar vardır.

"Huşk", kara demek olup cismâniyet murâd buyrulur; "ihtiyât", bir işin lâ- yığını yapmak demektir. Ya'ni, rûhun bu âlem-i cismâniyyetteki seyrine mü- nâsib ve lâyık, cemâd, nebât, hayvan ve insan menzilleri ve her menzile âid sûret köyleri ve meskenleri ve misafirhâneleri vardır. Meselâ mertebe-i insâ- niyyette nefsin emmâre, levvâme ve mülhime gibi menzilleri ve her menzil- de gazab ve şehvet ve hırs ve hased gibi fenâ köyleri ve hilm ve tevekkül ve kanâat gibi iyi meskenleri ve misafirhâneleri vardır.

802. Bu deryânın menzillerinin farkı, vukūf vaktinde ve dalga ve habs vaktin- de arsasız ve süküfsuzdur.

"Bâz", kelimesinin birçok ma'nâları vardır. Burada "fark" ma'nâsınadır. Bu sûrette "bâz-ı menzilhâ" terkîb-i izâfi olup, "menzillerin farkı ve temyîzi" demek olur. Ya'ni, sâlikin seyr-i cismânîsi tamâm olup, seyr-i rûhânîsi baş- ladığı ve rûhâniyet denizine daldığı vakit, bu seyr-i rûhânînin tevakkufu ve deryâ-yı rûhânîyyetin dalgalanması ve bu dalgalar sebebiyle seyrin habsi hâlinde, sâlik hangi mevki'de ve hangi evin damı altında kaldığı, ya'ni seyr-i rûhânîsinin ne mertebede olduğunu zâhirî bir nişan ve alâmete bakıp bilemez. Zîrâ burada seyr-fillâh başlar ve seyr-fillâhın sâhili ve kenârı yoktur. Nitekim engin denizlerde gemi kaptanları, denizde bir nişân-ı zâhirî olmadığı için pusula kullanırlar ve şimâlden cenûbdan ve şarktan ve garbdan ne kadar arz ve tûlde bulunduklarını bununla bilirler. Deryâ-yı rûhâniyyetin kaptanları olan ârifler ve kâmillerin elinde dahi vücûd-i hakîkînin merâtibine ve tecelliyâtına aid ma'rifet pusulası vardır. Bu ma'rifet pusulası vasıtasıyla seyr-i rûhânînin vücûd-i Hakk'ın hangi mertebesine, ne kadar uzak ve yakın olduğunu idrâk ederler. Velhâsıl rûh deryâsının menzillerini bilmek alâmet-i sûrî ile değildir, belki zevkî ve ma'nevîdir. Hind nüshalarında ikinci mısrâ' وقت موجش نی جدار و نی سقوف sûretindedir. Ma'nâsı "O deryânın dalgası vaktinde ne duvar ne de tavanlar yoktur." Ya'ni, tecellî-i rûhânînin duvar ve tavan mesâbesinde olan cisim ile münâsebeti yoktur; ve orada sûret mefküddur, demek olur.

803. O merâhil için yüksek tepe zâhir değildir. O menâzilin ne nişanı ne nâmı vardır.

"Senâm", "sehab" vezninde olup, "deve hörgücü" ve "senâmü'l-arz", yerin ortası ma'nâlarınadır. Ve Basra ile Yemâniye arasında bir dağın ismidir (Kamus). Burada "yüksek tepe"den kinâyedir. Ya'ni, seyr-i rûhânînin merhalelerini ta'yîn için zâhirde bir yüksek tepe yoktur ve o menzillerin zâhirde ne nâmı ve ne nişânı ve alâmeti vardır. Ma'lûm olsun ki, sûret-i umûmiyyede "seyr" üç mertebe üzerinedir. Birisi mülkî, diğeri melekûtî ve üçüncüsü zâtîdir. "Seyr-i mülkî", âlem-i halktaki seyr ve "seyr-i melekûtî" dahi âlem-i emrdeki seyrdir. Seyr-i mülkînin terakkîsi nişân-ı zâhirî ile bilinir; ve seyr-i melekûtînin terakkîsi dahi zevkan ve irfânen anlaşılır. "Seyr-i zâtî"ye gelince, burada fenâ-yı külli olduğu için âlem-i isney-niyyete mahsûs olan kelâm ve ifâde munkatı'dır; ve bu makam makām-ı ittihâddır. Makām-ı tevhîdin fevkındedir. Zîrâ makām-ı tevhîdde, sâlik-i muvahhidin vücûdu olduğu için, ikilik vardır ve ondan bahsetmek mümkindir. Makām-ı ittihâdda ise sâlikin vücûdu mahvdir; ve makām-ı ittihâd, ba'zı anlayışı kısa olanların anladıkları gibi "hulûl" değildir. Binâenaleyh bu beytlerde "seyr-i mülkî" ile "seyr-i melekûtî" beyân buyrulmuş ve "seyr-i zâtî" meskût bırakılmıştır. Hind nüshalarında birinci mısra' نیست پیدا اندران ره پا و گام ya'ni "O deryâ yolunda ayak ve adım zâhir değildir" demek olur.

804. İki menzil arasında yüz kadar vardır, o taraftaki nemâdan aynın rûhuna kadar.

"İki menzil"den murâd, menzil-i mülkî ve menzil-i melekûtîdir. Ya'ni, mülkî ve melekûtî olan iki menzilin arasında nemâdan, ya'ni rûh-i nebâtîden i'tibâren وَ نَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى (Hicr, 15/29; Sâd, 38/72) ["Ve, ona rûhumdan üfürdüm"] âyet-i kerîmesinde zât-ı Hakk'a muzâf olduğu beyân buyrulan ayn-ı insânînin rûhuna kadar birçok tavırlar geçirmiştir. Nitekim IV. cildin 3623 numaralı beytinde

سالها اندر نباتی عمر کرد وز جمادی یاد نآورد از نبرد

["Yıllarca bitkiler âleminde ömür sürmüştür de, cemâdlık ülkesindeki savaşları hatırına bile getirmemiştir"] buyrulmuş idi. İkinci mısra' Hind nüshalarında آن طرف کز این تا بالا این sûretindedir. Ma'nâsı, "O taraftaki eynden eynin bâlâsına kadar" demek olur. "Eyn"den murâd, mekân ve "eyn"in bâlâsı"ndan murâd, lâ-mekândır. Ya'ni, mekândan lâ-mekâna kadar olan o tarafta iki menzil arasında yüz kadar merhale vardır, demek olur. "Mekân" ile menzil-i mülkî, "lâ-mekân" ile menzil-i melekûtî kasd edilmiştir.

805. Bu bekāları sen fenâdan görmüşsün. Cismin bekasına niçin yapışmışsın?

Bu beyt-i şerîf yukarıda geçen 794 numaralı beyt-i şerîfin te'kîdidir.

806. Agah ol, ey karga, bu canı ver doğan ol! Hudâ'nın tebdili önünde can oynayıcı ol!

Ya'ni, âgâh ol ey rûh-i hayvânîsinin uzunluğunu isteyen karga meşrebindeki efendi! Hayvanlar ile müşterek olan bu canı mücâhede ve riyâzât sâyesinde ver! Mübeddil-i hakîkî olan Hakk'ın tebdîli ile kargalıktan kurtul da

MESNEVİ-İ ŞERİF ŞERHİ / IX. CİLT • MESNEVÎ-5 • yükseklere uçmak için doğan kuşu ol! Ve rûh-i hayvânî yerine rûh-i insânî- ye mâlik ol! Hakk'ın tebdîlí huzûrunda can oyunu oyna!

807. Tâzeyi tut ve eskiyi teslîm et! Zîrâ senin her bu yılın geçen yılın üçün- den ziyâdedir.

Beyt-i şerîfteki "üç" adedi, hasr için değildir, ziyâdeliği tefhîm içindir. Ya'ni, ey sâlik-i tarîk-ı Hak, Hak Teâlâ hazretleri, esmâsı hasebiyle dâimâ mütecellîdir ve bu tecellî ile suver-i eşyayı aleddevam tebdîl buyurur. Bu teb- dîl ile gidenin yerine gelen, ya daha ondan hayırlı olur veyâhud misli olur. Nitekim sûre-i Bakara'da مَا نَنْسَخْ مِنْ آيَةٍ أَوْ نُنْسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَا أَوْ مِثْلِهَا (Bakara, 2/106) ya'ni "Biz bozduğumuz veyâ unutturduğumuz bir âyetin daha hayırlısını, yâhud mislini getiririz." buyrulur. İnsan ise ancak fikirden ve düşünceden ibâret olduğundan onun fikri ta'lîm ve tecrübe ile her sene değişir ve giden fikrinin yerine ondan daha hayırlısı ve yükseği gelir. Ta'lîm ve terbiye-i fik- riyyeden ârî olup hayvan gibi yaşayanlar müstesnâdır. Onların tebeddülü yalnız cismânî olur ve teceddüd-i emsâl ile cisimlerinden gidenin yerine mis- li gelir.

808. Eğer hurma ağacı gibi îsar edici olmazsan, eskiyi eski üzerine koy ve dol- dur!

Eğer sen Hak yolunda, hurma ağacı gibi, kuvâ-yı bedeniyyenden ve fik- rinden ve mâlik olduğun her şeyden fedakârlık edip îsâr ve i'tâ etmezsen, es- kileri eski üzerine koy ve onların muhabbetini kalbine doldur!

Bu beyt-i şerîfte ulûm-i evliyâya muhâlif olan ulemâ-i zâhireye ta'rîz var- dır. Zîrâ onların ilmi kendilerinden evvel gelen ulemâ-i zâhirenin ulûm-i is- tidlâliyyesidir. Binâenaleyh ulûm-i zâhiriyye ve resmiyyenin tahsîli, eskiyi eski üzerine koyup doldurmak olur.

809. Eskiyi ve kokmuş ve çürümüşü her görmemiş için hediye götür!

Ey âlim-i zâhirî, ululardan mîrâs kalmış olup eskimiş olan ve ağızlarda çok dolaşıp bozuk nefesler ile kokmuş ve ulûm-i evliyâ muvâcehesinde çürü- müş olan o ulûm-i zâhireyi her görmemiş olan câhiller için hediye götür. On- lar ârif-i Hak olanların huzûruna lâyık hediye değildir.

810. O kimse ki yeni gördü; senin müşterin değildir. Hakk'ın saydıdır, senin giriftarın değildir.

Ya'ni, yeni yeni ilm-i tecellîyi gören ârif-i Hak senin müşterin değildir. O ârif-i rabbânî Hakk'ın saydı ve avıdır. Senin giriftârın ve avın olamaz. Sen o kokmuş ilimlerin ile kalb gözleri kör olan câhilleri avla!

811. Her nerede kör kuş cemaati olursa, ey acı sel, senin üzerine cem' gel- sinler.

Ey âlim-i zâhirî ve tabîî ve ey acı su seli olan efendi, her nerede kör kuş cemâati olan câhiller olursa, ta'lîm-i hakāyık ettiğini zannederek senin başı- na toplansınlar!

812. Tâ ki acı sudan körlük zahir olsun; zîrâ ki acı su körlük arttırır.

"Şûr-âbe", acı ve tuzlu ve murdar su ma'nâsınadır. Ya'ni, tâ ki senin ağ- zından çıkardığın acı su gibi olan o kokmuş ve çürümüş ilimlerden, dinleyen- lerin körlükleri ziyâde olsun! Çünkü acı su esâsen körlüğü ziyâde eder. Ya'ni bir kimse zâhirde acı su içmeğe devâm ederse, bu su kireçli olduğu için da- marları tasallüb edip kan lâyıkıyla deverân edemez ve gözleri bu damar ta- sallübü sebebiyle görmez bir hâle gelir. Ulûm-i zâhiriyye ve tabîiyye dahi, rû- hun urûkunu bozup kalb gözünü kör eder.

813. Ehl-i dünya o sebebden kör kalblidirler; suyun ve çamurun acısını içici- dirler.

"Ab ü gil"den murâd, cismâniyettir. Ya'ni ehl-i dünyâ olan ulûm-i zâhi- riyye ve tabîiyye erbâbı ondan dolayı kör kalblidirler. Zîrâ onlar, rûhlarına ve akıllarına cismâniyet âleminde acı su mesâbesinde olan ilimlerini içiriyor- lar; ve çünki onların ilimleri havâss-i hamsenin müdrekâtı mecmû'udur. Akıllarının istidlâlâtı, bu müdrekâtın mecmû'u dâiresinde dolaşır durur. Onun için bunlardan bâzıları rûh-i izâfinin vücûdunu inkâr ederler; ve bir kısmı da mâ-fevkattabîa bir âlem isbât edip kendi evhâm ve hayalleri dâire- sinde yürürler.

814. Mâdemki gizlide âb-ı hayat tutmazsın, cihanda acı su ver, kör satın al!

Ey kör kalbli olan âlim-i zâhirî, mâdemki rûhunda âb-ı hayât mesâbesin- de olan ulûm-i ledünniyye yoktur, o hâlde bu âlem-i sûrette acı su mesâbe- sinde olan ilimlerini ver, körleri ve câhilleri satın al ve onları kendine mef- tûn et!

815. Böyle hâl ile bekā ve yâd istersin. Zenci gibisin, kara yüzlülükle mes- rûrsun.

Böyle bir hâl ile âlem-i ma'nâda bekāyı ve âlem-i sûrette de nâmının yâ- dını istersin öyle mi? Zenci gibi kara yüzlülük içinde mesrûrsun. Zîrâ senin bu acı su mesâbesindeki ilimlerin gerek âlem-i ma'nâda ve gerek âlem-i sû- rette kara yüzlülüktür. Zîrâ âlem-i âhirette fäidesi yoktur. Bilâkis orada öm- rünün boşa gittiğini anlayıp hasret çekersin. Âlem-i sûrette dahi senin bu ilimlerinin mâhiyeti her an tebeddül etmektedir. Meselâ maddiyyûnun ilmi ve fikri elyevm elektron nazariyesinin zuhûruyla iflas etti. Çünki onlar "madde" ve "kuvvet" diye iki müstakil vücûd isbât ettiler. Halbuki hâl-i hâzırda mad- denin tekâsüf eden kuvvetten ibaret olduğu anlaşıldı. Binâenaleyh maddiy- yûnun fikirleri ve ilimleri âlem-i sûrette dahi yüz karası oldu.

816. Zenci, karanlıkta ondan dolayı rahattır ki o, doğuştan ve asıldan zenci ol- muştur.

Ya'ni, zenci, anasından kara yüzlü olarak doğduğu ve aslında kara oldu- ğu için hâlinden memnun ve rahat olmuştur. Zîrâ o beyazlık hâlinin letâfe- tinden bîhaberdir. Ey âlim-i zâhirî, sen gözünü açtın, ilim nâmına o kıyl ü kāli gördün; ilm-i ledünnün ve ilm-i tecellînin zevkini ve letâfetini tatmadın ki bilesin!

817. O kimse ki, bir gün mahbûb ve latîf yüzlü ola, eğer kara olursa tedarik isteyici olur.

"Şâhid", Fârisî bir kelime olup "mahbûb" ma'nâsınadır. Ya'ni, aslında mahbûb ve güzel yüzlü olan bir kimse, eğer ârızî olarak kara olursa, beyazlanmanın çâresine bakar. Sen ise dâimâ kalbi kara bir hâlde olduğundan, maârif-i ilâhiyye nûruyla kalbinin sâfi olması çâresini aramak lüzûmunu hissetmezsin.

818. Uçucu kuş yerde kaldığı vakit, gamda ve elemde ve nâlede olur.

819. Tavuk, yer üzerinde hoş gider; dâne toplayıcı ve mesrûr ve şâtır olur.

"Mürg-i hâne", tavuk, kaz ve ördek gibi hayvânâttır. "Şâtır", dilâver ve çâlâk ve satranç oyuncusu ve şûh ve pervâsız ma'nâlarınadır. Burada “şûh ve pervâsız" ma'nâsınadır. "Uçucu kuş"tan murâd, rûh-i insânî zevkini tatmış olan sâlik ve "tavuk"tan murâd, rûh-i hayvânî zevkiyle mütezevvık olan kimselerdir. Ya'ni, rûh-i insânî zevkini tatmış olan sâlik, bir aralık feyzine inkıtâ' vâki' olup rûh-i hayvânîsinin mahkûmu olsa keder içinde kalır ve feyzinin iâdesi için cenâb-ı Hakk'a yalvarır, nâle eder. Fakat rûh-i hayvânî zevkınde müstağrak olan kimse, o hâl içinde mesrûr ve bu âlem-i süflînin, dânelerini toplayıcı ve pervâsız olur.

820. Zîra ki o asıldan bî-pervâz idi ve o diğeri uçucu ve pervâz edici idi.

"Pervâz", Şemsü'l-Lügāt, Ferheng-i Hüseyn-i Vefâî'den naklen, "kuşların oturacağı mahal" ma'nâsına geldiğini kaydeder. Şu hâlde birinci mısra'daki "pervâz" bu ma'nâyadır. Ve ikinci mısra'daki "pervâz" ise "uçucu" ma'nâsına olup "perrende"nin mürâdifidir. Binaenaleyh ma'nâları ayrı olmak itibâriyle kâfiyede noksan olmaz. Ya'ni, "Tavuk mesâbesinde olan nefsânî kimsenin aslından uçup da oturacağı ve konacağı mahal yoktur. Zîrâ rûh-i insânî ile alakası yoktur ki, âlem-i ervâha uçup konabilen ve uçucu kuş mesâbesinde olan sâlik-i rûhânî ise hadd-i zâtında uçucu ve pervâz edici olduğundan bir arıza sebebiyle uçamaz ise muztarib olur. Nebî (s.a.v.) buyurdu ki: "Üç kimseye merhamet edin! Birisi kavmin azîzidir ki zelîl oldu; dîgeri kavminin zenginidir ki fakîr oldu; ve dîğeri dahi kendisiyle câhillerin istihzâ ettiği bir âlimdir."

821. Peygamber buyurdu ki: "Bir kimsenin canına acıyın ki zengin idi, sonra fakîr oldu."

Hind nüshalarında "cân" (جان) yerine "hâl" (حال) vâki'dir. "Hâline acıyın!" demek olur.

822. "Ve o kimse ki, azîz idi sonra hakîr oldu, yahud Mudar arasında safiy olan bir âlimdir.

"Mudar" (مضر) kelimesi hakkında şurrâh-ı kirâmın muhtelif mütâlaaları vardır. Ankaravî hazretleri, hamâkatle şöhret bulan bir Arab kabîlesinin ismidir, buyururlar. Hind şârihlerinden Mîr Nûrullah, "ıdrar" (اضرار) masdarından ism-i fâildir, ""ziyankâr" ma'nâsı murâd olunur, demiştir. Ve Şeyh Muhammed Efdal "zarar" ma'nâsınadır ve burada murâd, câhillerin istihzâsıdır. Veyahud "madarr" (مضر), masdar-ı mîmîdir; ve bu takdir üzere müşedded olmak lâzım gelir ise de, kâfiye zarûreti için tahfif olunmuştur. Ve Bahru'l-Ulûm hazretleri, Kāmûs'un beyânına istinâden "sütün ekşimesi" ma'nâsına geldiğini ve fakat buradaki "ekşi yüzlülük" [ten] mecâz olduğunu göstermiştir. Ma'nâ-yı beyt: "Merhamet edilecek olan kimselerden birisi de, evvelen bir kavmin azîzi ve büyüğü iken sonradan hakîr ve zelîl olan kimse; ve üçüncüsü de, safvet-i kalb sâhibi bir âlim olduğu hâlde, câhiller ve ahmaklar arasında istihzâya hedef olan kimsedir", demek olur. Hz. Pîr-i destgîr efendimiz, her husûsta sünnet-i seniyye-i peygamberîye tâbi' oldukları cihetle, bu üç kimsenin hâlini, ebyât-ı arabiyye ile beyân buyurması, lisan hususunda dahi Server-i âlem Efendimiz'e mütâbaatı mutazammındır. Bu mütâbaattan sonra, âtîdeki ebyât-ı fârisiyye ile icmâli tafsîl buyururlar:

823. Peygamber buyurdu ki. "Bu üç taifeye, eğer taş ve dağ değil iseniz merhamet edin!"

Resûl-i Ekrem hazretleri buyurdu ki: "Bu zikr olunan üç tâifeye, eğer kalbleriniz taş gibi katı ve dağ gibi duygusuz değil iseniz, merhamet edin! Ve bu merhamet sâikasıyla elinizden geldiği kadar müzâhir olun!"

824. "O kimseye ki o, reislikten sonra hakîr oldu ve o zengine dahi ki dînarsız oldu."

"Dînar", lügatte altın ma'nâsınadır. Ya'ni, "O kimseye merhamet edin ki, bir kavmin reîsi iken bu makām-ı riyâsetten suküt edip, hakîr ve zelîl oldu; ve kezâ o zengine merhamet edin ki altınsız ve müflis oldu."

825. "Ve üçüncüsü, o bir âlimdir ki, cihanda ahmakların arasında mübtelâ olur."

"Ve merhamete lâyık olan üçüncü kimse, o bir âlimdir ki, dünyâda, hakîkat-i hâlden gâfil olan birtakım ahmakların arasında yaşamak mecbûriyetinde kaldı ve onların istihzâları beliyyesine giriftar oldu.."

826. Zîra ki, izzetten hakîrliğe gelmek, bedenden uzvun kat'ı gibi olur.

Zîrâ izzet makāmından zillete düşmek, insanın a'zâ-yı bedeniyyesinden birinin kesilmesi gibi olur. Bir uzvu kesilen kimse ne kadar elem ve mihnet duyarsa, azîz iken zelîl olan kimse de o derece mütellim ve müteezzî olur. Bu beyt-i şerîfin ma'nâsı hem zâhire ve hem de bâtına mahmüldür. Bâtına hamli budur ki: Hakk'a vâsıl olan bir kâmil ve mükemmilin irşâd-ı ibâd için âlem-i keserâta rücû'u emrolundukta, bu makām-ı izzetten âlem-i süflî-ye nüzûl eder; ve mükemmil olan kâmil, ehl-i dünyâ arasında garib kalır. Onun hâlini bilmeyen ahmak câhiller, o zât-ı şerîf ile istihzâ ederler. Binâenaleyh zikr olunan hadîs-i şerîf mûcibince, onun hâlini müdrik olan mü'minlerin, bu hadîs-i şerîf mûcibince ona merhamet etmeleri iktizâ eder.

827. Tenden kesilen uzuv ölü olur; zîrâ o kesilmiş, kımıldar amma medîd değil!

Ya'ni, tenden kesilen bir uzuv mesâbesinde olan bu makām-ı izzetten sukūt eden kimse, ölü hükmünde olur. Zîrâ kesilmiş olan uzuv bir müddetçik kımıldar, fakat onun hareketi uzun sürmez, derhal hareketsiz kalır. Bunun gibi vâsıl-ı Hak olan bir kâmil ve mükemmil dahi, âlem-i sûrette her ne kadar hareket eder bir hâlde görünür ise de, o sûrette ölü hükmündedir. Zîrâ o موتوا قبل ان تموتوا ya'ni "Ölmeden evvel ölün!" hadîs-i şerîfinin mâsadakı olmuştur.

828. Her kim geçen sene elest kadehinden içti, bu yıl onun humâr meşakkatinin âfeti vardır.

"Geçen sene"den murâd, rûhâniyet âlemi ve "bu sene"den murâd cismâniyet âlemidir. "Elest kadehi"inden murad الست بربكم (A'raf, 7/172) "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitâbıdır. "Humâr", sarhoşluktan sonra ârız olan baş ağrısı, sersemlik. Ya'ni, rûhâniyet âleminde, o hitâb-ı ilâhî şarabından vâki' olan sarhoşluk sersemliğinin zahmetini ve meşakkatini çekmek âfeti vardır.

829. Ve o kimse ki, köpek gibi aslından gühdâna mensub ola, ona ne vakit sultanlık hırsı olur?

"Gühdân", necâset ma'nâsına olan "gûh"un muhaffefi "güh" ile "dân" edâtından mürekkebdir; ve "dân" ism-i mekân edatıdır; "necâsetlik ve necâset mahalli" demektir; ve bundan murâd, cismâniyet âlemidir. Ya'ni, o kimse ki bok böceği gibi necâset içinde tekevvün edip orada kemâl-i lezzetle yaşadığı gibi, cismâniyet âleminde tekevvün edip rûhâniyet âleminden bîhaber bir hâlde yaşarsa, onda rûhâniyet âleminde sultan olmak hırsı olmaz. Onun zevki ve hırsı ancak bu kokmuş cismâniyet âlemine mahsûs kalır.

830. Tövbeyi o kimse ister ki o günah etmiştir; âhı o söyler ki yolu kaybetmiştir.

"Tövbe", rücû' ma'nâsınadır. Ya'ni, cismâniyetten rûhâniyet âlemine rücû'u o kimse istemiştir ki, cismâniyet ve nefsâniyet sıfatlarının muktezâsı günah olduğunu bilir. Zîrâ muhakkıklar وجودك ذنب لا يقاس عليه ذنب آخر ya'ni "Senin vücûd-i cismânîn ve varlığın başka günahlara kıyâs olunmayan bir günahtır" buyurmuşlardır. Binâenaleyh bu vücûd-i vehmînin ve cismânînin günâh olduğunu müdrik olmayan kimseler, âlem-i rûhâniyyete rücû' esbâbına teşebbüs lüzûmunu hissetmezler. Ve kezâ bu âlem-i cismâniyette âh ve enîn edenler, âlem-i rûhâniyyetin yolunu kaybeden kimselerdir.