İçeriğe atla

Tâvusun sıfatı ve onun tab'ı ve İbrâhim (a.s.)ın onu öldürmesinin sebebi

12. bölüm / 40 · 7305 kelime · ~37 dk okuma

396. Şimdi iki renkli olan tavusa geldik ki, o nâm ve âr için cilve eder.

Vücûd-ı beşerde "kaz" mesâbesinde olan "hırs"ın beyânından sonra tâvu-sun beyânına geldik ki, o "tâvûs" iki renklidir; ve onun nazîri vücûd-ı insâ-nîde "câh ve mansıb duygusu"dur; ve iki renkli olması budur ki, ehl-i câh iki yüzlü görünür. Çünkü bunlar şöhret ve riyâset kazanmak için zâhirde halka halûk ve müttakî görünürler; ve kendilerini ehl-i salâh kisvesiyle süslerler; ve bu vesîleyle halkı oyalayıp onlara riyâset ederler. Bittabi' bâtınları iktisâb-ı şöhret ve riyâset duygusuyla dolu ve zâhirleri ehl-i salâh ameli ve kisvesiy-le müzeyyen olmak iki yüzlülüktür. Binâenaleyh bu gibi mürşidler ve reisler halkın tuzağı hükmündedir; ve onların zâhirde hayr olan tasavvuruları ve sa-lâh-ı halleri ve bâtında şer olan şöhret ve riyâset talebindeki himmetleri hep halkı avlamaktır; ve bu halkı avladığı takdirde onlardan kendisine bir fayda geleceğini tahayyül eder; ve belki de onlardan ba'zı maddî ve zâhirî faydalar da görür. Fakat bu işin hakîkati olan faydasından ve neticesinden bîhaberdir.

397. Onun himmeti hayır ve şerden halkın saydıdır. Zebihadan ve onun fâide-sinden bî-haberdir.

Vücûd-ı beşerde "kaz" mesâbesinde olan "hırs"ın beyânından sonra tâvu-sun beyânına geldik ki, o "tâvûs" iki renklidir; ve onun nazîri vücûd-ı insâ-nîde "câh ve mansıb duygusu"dur; ve iki renkli olması budur ki, ehl-i câh iki yüzlü görünür. Çünkü bunlar şöhret ve riyâset kazanmak için zâhirde halka halûk ve müttakî görünürler; ve kendilerini ehl-i salâh kisvesiyle süslerler; ve bu vesîleyle halkı oyalayıp onlara riyâset ederler. Bittabi' bâtınları iktisâb-ı şöhret ve riyâset duygusuyla dolu ve zâhirleri ehl-i salâh ameli ve kisvesiy-le müzeyyen olmak iki yüzlülüktür. Binâenaleyh bu gibi mürşidler ve reisler halkın tuzağı hükmündedir; ve onların zâhirde hayr olan tasavvuruları ve sa-lâh-ı halleri ve bâtında şer olan şöhret ve riyâset talebindeki himmetleri hep halkı avlamaktır; ve bu halkı avladığı takdirde onlardan kendisine bir fayda geleceğini tahayyül eder; ve belki de onlardan ba'zı maddî ve zâhirî faydalar da görür. Fakat bu işin hakîkati olan faydasından ve neticesinden bîhaberdir.

398. Tuzak gibi habersiz av tutar. İşin kasdından tuzağın ne ilmi vardır?

Ya'ni, iki yüzlü ehl-i câh bir tuzak gibi av tutar. Nitekim bir tuzak bir ku-şu tuttuğu vakit bu tutmak işinden onun bir bilgisi yoktur.

399. Tutmaktan tuzağa faide nedir ve zarar nedir? Onun bu beyhûde tutma- sından taaccüb tutarım!

Ya'ni, şöhret ve riyâset duygusu boş bir hevâdır. Binâenaleyh halkı böy- le bir boş hevâ üzerine avlayan ehl-i câh kurulmuş bir can tuzağına benzer. Bu boş duygularını tatmîn için halkı avlamaktan onlara hakîkatte o avın ne faydası veyâhud ne zararı vardır? Asla haberleri yoktur. Öyle bir tuzağın böyle bir boş avından taaccüb ederim!

400. Ey kardeş, iki yüz gönül tutuculuk ile dostlar ikāme ettin ve terk ettin.

Ey dîn kardeşim, birçok kimselerin müdârâ ile gönüllerini kendi tarafına celbederek dostlar ikäme ettin ve kazandın; ve onlara kendi hüner ve ma'ri- fetlerini göstererek şöhret ve riyâset sâhibi oldun. Fakat sonra onların her bi- rinde bir nakîsa görüp müteessir olarak terk ettin.

401. Doğum vaktinden beri işin bu olmuştur. Muhabbet tuzağından adam av- lamaktır.

"Vakt-i vilâd", doğum vakti demek olup burada mübâlağa tarîkıyla, "çok eski vakitten beri" ma'nâsı murâd olunur. Nitekim bir kimse birisini bir işte fazla bekletse "İki saattir seni bekliyorum" diye bekleyen kimse serzenişte bulunur. Ya'ni idrâk sahibi olduğun bir zamandan beri senin işin muhabbet tuzağından adam avlamak olmuştur, demek olur.

402. Yokla, o şikârdan ve kesretten ve bâd ü bûddan hiç târ u pûd bulur mu- sun?

"Bâd ü bûd", varlıktan kinâyedir. "Dest der kün", "dest der dâm kün" tak- dîrindedir. "Târ u pûd", bir kumaşın enine ve boyuna olan iplikleridir ki, on- ların bir araya gelmesi kumaşın vücûdunu peydâ eder. Ya'ni, "Elini tuzağa koy ve yokla, o avladığın dostların ve topladığın cemiyetten ve varlıktan hiç- bir netîce ve mahsûl bulabilir misin?"

403. Pek çoğu gitmiştir ve gün vakitsiz olmuştur. Sen ise cidd ile henüz halâ- ikın saydındasın.

Ömrünün pek çoğu gitmiştir ve günün vakitsiz olmuştur, ya'ni ömründen az bir şey kalmıştır. Sen ise hâlen cidden beyhûde ve boş bir sa'y olan halâ- ikın saydındasın.

404. O birini tut ve onu tuzaktan bırak; ve bu başkasını da leîmler gibi saydet!

Bu beyt-i şerîfin henüz sülükünü itmâm etmemiş iken irşâda kıyâm edenlerin îkāzına mahsûs olduğu anlaşılır. Zîrâ "çün liâm" karînesi bu ma'nâyı iktizâ eder. Çünkü erbâb-ı sülükün nazarı Hakk'a olduğundan on- lar leîmlikten ictinâb ederler ve ibâdullâhı sülükte kendilerine teşrîk etmek isterler. Fakat kendilerinde tasarruf olmadığından dost ittihâz ettikleri mü- rîdlerden fenâ bir hareket gördükleri vakit ıslâh edemezler. Binâenaleyh onu bırakıp dîğerini alırlar. Leîm olan kimselerin ise aslâ sülük ile alâkaları yok- tur; ve halkı mahzâ menfaat-i maddiyye elde etmek için avlamağa sa'y ederler.

405. Tekrar bunu bırak ve diğerini ara! İşte sana bîhaber olan çocukların oyunu!

Ya'ni, kendisinde salâh göremediğin bir mürîdi bırak ve diğer bir müstaid- dini ara! İşte sana netîceden bîhaber olan çocukların oyunu! "Bîhaber ol- mak"tan murâd, mürîdin isti'dâd-ı ezelîsini görememektir ki, bu nâkıs mür- şidlik hâlidir. Kâmil mürşidler ise mürîdin isti'dâdına nazar ederler. Nitekim IV. cildin 1795 ve 1796 numaralı beyitlerinde buyururlar: Kâmiller senin adını uzaktan işitirler. Senin târ u pûdun dibine kadar gi- der. Belki doğmandan senelerce mukaddem seni senin hallerin ile beraber görürler."

406. Gece olur senin tuzağında bir av yok. Tuzak sana baş ağrısı ve bağın gay-rı değildir.

"Gece olmak"tan murâd, ömrün âhir olmasıdır. Ya'ni, "Bu kadar adam saydettin ve hiçbirisi kemâle gelip vâsıl- Hak olmadı ve senin de ömrün âhir oldu. Senin reşâdet ve riyâset tuzağın sana baş ağrısı ve bağ olmaktan başka bir işe yaramadı."

407. Binâenaleyh sen kendini tuzağa avladın. Zîrâ mahbus oldun ve murâddan mahrumsun.

Ya'ni, netîcede sen bu tuzakla ancak kendini saydettin. Zîrâ bu keserât içinde mahbûs kaldın ve murâd-ı aslî olan vahdet-i sırfa vusûlden mahrûm oldun.

408. Zamânede bizim gibi ahmak bir tuzak sahibi olur mu ki, kendini saydeder.

Ma'lûm olsun ki, mürşid-i nâkıs kendisini keserâta tevcîh etmekle beraber murâd-ı aslî olan vahdete vusûlden mahrûm kalır ve mürşid-i kâmil ise murâd-ı aslî olan bu vahdet-i sırfa vâsıl olmakla beraber halkın irşâdı için dahi emr-i Hak'la keserâta rücû' mecbûriyetindedirler; ve bunlar vâris-i peygamberidirler. علماء امتی کانبیاء بی اسرائیل Ya'ni "Benim ümmetimin ulemâsı benî-İsrâîl'in enbiyâsı gibidir" hadîs-i şerîfi bu zevât-ı kirâm hakkındadır. Binâenaleyh Hak'tan halka rücû' enbiyâ (a.s.)a ağır ve güç geldiği gibi onlara da ağır ve güç gelir. Nitekim Fîhi Mâ Fih'in 16. faslında cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâ hakkında şöyle buyururlar: "Mûsâ (a.s.) emr-i Hakk'a imtisâlen halk ile meşgül idi ve Hak ile de meşgul idi. Amma onun bir tarafını Hak Teâlâ'nın halk ile meşgül etmesi maslahat içindi. Halbuki Hızır (a.s.)ı külliyyen zât-ı Ecell ü A'lâsı ile meşgül etti. Mustafa (a.s.) dahi evvelce bilkülliyye Hak'la meşgül idi. "Halkı da'vet et ve nasîhat ver ve ıslâh et!" diye emir geldi! Cenâb-ı Mustafa (s.a.v.) "Ah, yâ Rabbenâ, ne günah ettim, beni huzurdan niçin kovuyorsun? Ben halkı istemem!" diyerek figān ve zârî eyledi. Hak Teâlâ buyurdu: "Ey Muhammed (s.a.v.), asla gam yeme! Zîrâ seni halk ile meşgüliyette bırakmam, aynı meşgüliyetin içinde benimle olursun ve benimle olduğun hâlde, kıl ucu kadar noksan olmaz, çalıştığın her bir işte ayn-ı vasl içinde olursun".

409. Avamın saydı domuz avı geldi. Hadsiz zahmet! Ondan lokma yemek harâmdır.

Ya'ni, bir mürşid-i kâmilin sıyt-ı irşâdı beyne'n-nâs şâyi' olduğu vakit halk onun başına toplanırlar. O kâmil de onların hiçbirisini reddedemeyip is- ti'dâdlarına nazaran her birine birer vazîfe verir ve derece-i isti'dâdlarına gö- re terbiyeleriyle meşgül olur; ve içlerinde ancak binde biri murâd-ı aslî olan vahdet-i sırf zevkine müstaidd bulunur. Binâenaleyh mürşid-i kâmil terbiye- lerinde çok zahmetler çeker. Fakat onlardan ne maddî ve ne de ma'nevî hiç- bir fâide beklemez. Bu sûrette avâm-ı halkın saydı onların nazarında domuz avlamak gibi olur. Nitekim domuzun avında birçok zahmetler çekilir, fakat etinden bir lokma bile yemek harâm olur.

410. Sayda değen şey ancak aşktır. Lakin o bir kimsenin tuzağına ne vakit sığar?

Avlanmağa değen ve lâyık olan şey ancak aşk-ı ilâhîdir. Fakat o büyük av her bir kimsenin tuzağına sığmaz ve havsala-i isti'dâdına münasib gel- mez. Zîrâ aşkın kendisi tuzaktır.

411. Meğer sen gelesin ve onun saydı olasın; tuzağı bırakasın ve onun tuzağı- na gidesin!

Ya'ni, aşk-ı ilâhî senin tuzağına gelmez. Meğer ki sen aşk tarafına gelip aşkın tuzağına tutulasın. Reşâdet ve riyâset tuzağını bırakıp onun tuzağına gelesin!

412. Aşk benim kulağıma yavaş yavaş der ki: "Av olmak, avcılıktan daha la- tîftir!" Ya'ni, aşk-ı ilâhî benim kulağıma yavaşça der ki: "Benim tuzağıma av ol- mak ve bana mağlûb ve zebûn olmak riyâset sahibi olup şunu ve bunu av- lamaktan daha latîftir."

413. Kendini benim ahmağım yap ve aldan! Güneşliği bırak zerre ol!"

Ya'ni, "Kendini benim huzûrumda ahmak ve câhil yap; ve akıl ve zekâ- veti terk edip benim gösterdiğim reviş ve tavra aldan; ve halka nûr-i ma'rifet saçmaktan ve etrafına mürîd ve muhib toplamaktan vazgeç! Zerre gibi vü- cûdsuz ve varlıksız ol!"

414. Benim kapım üzerinde sakin ol ve evsiz ol! Şem'lik da'vâsını etme, per- vâne ol!"

"Ey mürşidlik kaydında olan kimse, aşk kapısında sakin ol; ve menzil ve makāmât-ı ma'neviyyeye göz dikme! Zîrâ bunlar hep varlık ve enâniyet ni- şânesidir. Ve halkı nûr-ı ma'rifet ile tenvîr da'vâsında bulunma! Belki aşk şem'inin etrafında dolaşan pervâne ol!"

415. "Ta ki dirilik çeşnisini göresin! Kullukta gizli saltanat göresin!"

Ya'ni, "Sultân-ı aşkın kulu ol ki, dirilik zevkini ve çeşnisini göresin ve bu kulluk içinde gizli bir saltanata nâil olasın!" Nitekim Fahreddîn-i Irâkî hazret- leri Lemeâtının 19. lem'asında şöyle buyurur: "Aşk saltanat ve istiğnâyı ma'şûka ve mezellet ve iftikārı âşıka verdi. Aşık mezelleti ma'şûkun izzetin- den değil aşkın izzetinden çeker. Zîrâ ma'şûkun bende ve memlûk-i âşık ol- duğu ekseriyâ vâki' olmuştur." Nitekim bu ma'nâyı acîb bir misâl ile de be- yân ederler de derler ki: Aşık ile ma'şûk arasında olan aşk, ma'şûkta ziyâde- dir. Zira aşık (عاشق) iki göz ile nazar eder. Birisi "ayın" harfinin gözü ve biri "kaf" harfinin gözüdür. Fakat ma'şûk (معشوق) dört gözle nazar eder. Biri "mim" harfinin gözü, biri "ayın" harfinin gözü, biri "vav" harfinin gözü ve birisi de "kaf" harfinin gözüdür. Lâkin âşıkın aşkının âşikâr olmasına işâret budur ki, "âşık" kelimesinde "ayn" harfinin gözü açıktır. O sebeble dikkatle nazar eder. "Ma'şûk" kelimesinde ise "ayn" harfinin gözü kapalıdır. Muhab- beti bâtınîdir. Beyt:

"Âşıklar her ne kadar cemâl-i dilberin müştâkıdırlar; dilberler ise âşıklara âşıklardan daha âşıkdırlar." Diğer beyt: Aşk odu evvel düşer ma'şûka ondan âşıka Şem'i gör ki yanmadan yandırmadı pervâneyi Binâenaleyh âşık sûrette sultân-ı aşkın bendesidir, fakat bu aşk içinde gizli bir saltanat sahibidir.

416. Cihânda sen ters nal görürsün. Mahbuslara “şâh" lakab olmuştur.

"Tahta-bend", eli kırılan kimsenin eline bağlanan tahta parçasına derler; ve mahbûs ve mukayyed ma'nâsına da gelir. Burada "taht hükümdârı, bağlanmış ve makām-ı riyâsetin mahbûsu ve mukayyedi bulunmuş olan kimse" demektir. Ya'ni, "Bu âlem-i kesâfette birtakım süretler görürsün ki, onların her biri ters vurulmuş nallar mesâbesindedir." Meselâ su görürsün, halbuki iç yüzü ateştir. Zîrâ su ve ateş hikme-i tabîiyye nokta-i nazarından ezdâd iseler de bi'l-kimyâ aynı anâsırın muhassalâtıdır. Nitekim küremizin etrafindaki bahr-i muhît müvellidü'l-mâ ile müvellidü'l-humûzadan ve sodyumdan mürekkebdir. Binâenaleyh su tahlil olunursa ateşin unsuru olarak zuhûr eder. Ve daha umûmî olarak düşünür isek letâfet kesâfetin zıddıdır. Arz-ı kesîf ise latîf olan esîrin tekâsüfünden başka bir şey değildir. Binâenaleyh bu cihân-ı kesîfe herhangi nokta-i nazardan baksan ters vurulmuş bir nal mesâbesindedir. "Ve taht-ı hükümdârîye bağlanıp mahbûs-i riyâset olan kimselere "şâh" lakabı verilmiştir. Zîrâ onlar zâhirde her ne kadar hür görünür iseler de bâtında mahbûs ve esîrdirler."

417. Çok boğazı ipli ve darağacının tâcı vardır ki, bir cemaat "İşte tâcdâr!" diye onun üzerindedir.

Bu beyt-i şerîf dahi ters vurulmuş olan nala misâldir. Makām-ı riyâset hakîkatte bir darağacıdır; ve o makāmda oturan kimse ise boynuna ip takılıp asılmış olan bir kimsedir; ve onun tebaası bu hakikatten gafil olup, "İşte bu zât tâc ve taht sahibidir!" derler. Halbuki onlar hakîkatte asılan bir kimsenin temâşâsı için etrafına toplanmış kimselerdir. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz Fî-hî Mâ Fîh'lerinin 45. faslında şöyle buyururlar: "Darağaçlarının hepsi ağaçtan olmaz. Dünyânın mansıb ve rif'ati ve devleti dahi büyük bir darağacıdır. Hak Teâlâ hazretleri bir kimseyi muâheze etmek murâd ettikde ona Fir'avn ve Nemrûd ve sâire gibi dünyâda azîm bir mansıb ve büyük bir pâdişahlık verir. O darağacı gibidir. Zîrâ Hak Teâlâ bilcümle halâikın muttali' olmaları için onları o makāma nasbeder ilh."

418. Kâfirin mezarı gibi ki, dışarısı hullelerdir, içerisi Hudâ (azze ve cell)in kahrıdır.

Ya'ni, o makām-ı riyâsetin dışarısı kâfirlerin mezarı gibi çok süslü ve fakat içerisi kahır ve azâb-ı ilâhî ile doludur. İşte bu da ters vurulmuş bir naldır.

419. Vaktâki mezarları kireçlenmiş etmişlerdir, pindâr perdesini öne getirmişlerdir.

"Cass", kireç ve "mücassas", kireçlenmiş demektir. Ya'ni, "Vaktâki mezarların hâricini kireçle sıvayıp muntazam ve süslü bir hâle getirmişlerdir, bu süs zâhir-bîn kimselerin gözlerini boyamıştır; ve ölüler hakkındaki bu müzeyyenât o ölülerin âlem-i âhiretteki tarz-ı hayatlarını örten bir zan perdesi olmuştur; ve zâhir-bîn olan kimseler bu müzeyyenâtı yapmakla ölüye karşı şerâfet te'mîn ettiklerini zannederler." Beyt-i şerîfdeki "çûn", tevkît için olduğu gibi teşbîh için de olabilir.

420. Senin miskîn olan tab'ın hünerden kireçlenmiştir. Mumdan nahl gibi yapraksız ve meyvesizdir.

Tab'-ı miskînin ya'ni idrâk-i hakîkatten uzak ve âlem-i süflîye mütemâyil olan tab'ın, birtakım zâhirî hünerlerden süslenmiştir. Bal mumundan yapılmış bir hurma ağacına benzer ki, o ağaç bittabî yaprak ve meyve vermez. Onun beyânındadır ki, Hakk'ın lutfunu herkes bilir ve Hakk'ın kahrını da herkes bilir; ve hep Hakk'ın kahrından kaçıcıdırlar ve O'nun lutfuna yapışıcıdırlar. Fakat Hak Teâlâ kahırları lutfunda gizledi ve lutufları da kahırda gizledi. Aksine ve telbîs ve mekrullâh idi. Tâ ki ehl-i temyîz ve Allah'ın nûruyla nazar eder olan, hâli görücülerden ve zâhir görücülerden ayrılalar. Nitekim "Hanginizin ameli en güzeldir diye sizi imtihân eder" buyurulur

421. Bir derviş bir dervişe dedi ki: "Sen Hz. Hakk'ı nasıl gördün? Söyle!"

422. Dedi: "Bî-çûn gördüm. Ammâ kāl için ona açık muhtasar misal söyle-yeyim."

Derviş suâle cevâben dedi: "Ben Hak Teâlâ hazretlerini hadd-i zâtında ta'rîf ve beyâna sığmaz gördüm. Velâkin kāl ya'ni lafız ile mümkin olduğu kadar anlatmak için açık ve muhtasar bir misâl söyleyeyim.

423. "Onun sol tarafında bir ateş, sağ elinde bir kevser suyu gördüm."

Ma'lûmdur ki, Hak Teâlâ hazretleri her cihettedir. Bir cihet ile mukayyed olmaktan münezzehdir. Bu kıssa teşbîh ve misâl tarîkıyla beyân buyrulmuş-tur. Nitekim âyet-i kerimede يد الله فوق أيديهم (Fetih, 48/10) ["Allah'ın eli onla- rın elleri üzerindedir"] buyrulur. Ya'ni dervîş misâl tarîkıyla der ki: "Ben Hak Teâlâ'nın sol tarafında bir ateş ve sağ elinde de bir kevser ırmağı gördüm."

424. "Onun sol tarafında çok cihan yakıcı bir ateş, onun sağ tarafında bir zevk ırmağı gördüm."

425. "Bir taife o ateş tarafına el götürmüş, bir taife de o kevser için şad ü mesttir."

426. "Fakat her şakî ve iyi tali'linin ayağı önünde pek ters oyun idi."

Bu beyitler حفت النار بالشهوات وحفت الجنة بالمكاره ya'ni "Ateş şehvetler ile örtül- müştür ve cennet mekruhlar ile örtülmüştür" hadis-i şerîfinin tavzîh ve tefsîri ma'nâsıdır. Yukarıda bu âlemin sûretleri ters vurulmuş nala benzer buyurulmuş idi. Bu hadis-i şerîf mûcibince dünyânın lezzât ve ezvâk-ı âcilesinin iç yüzüne bakılırsa ayn-ı âteştir ve cehennemdir; ve dünyanın âlâm ve mihnetlerinin iç yüzü dahi ayn-ı lezzet ve râhattır. Nitekim âyet-i kerimede باطنه فيه الرحمة وظاهرة من قبله الْعَذَاب (Hadid, 57/13) "Onun bâtınında rahmet vardır ve zâhiri de azâb ci- hetindendir" buyurulur. Bu binânın böyle ters kurulması saîd olanlar ile şakî olanların birbirinden ayrılmaları hikmetine müsteniddir. Zîrâ şakîler zâhire ve âcile (عاجل) nazar ederler ve saîdler ise bâtına ve âcile (آجل) nazar ederler.

427. "Her kim ateşe ve şerere gitti, su ortasından baş yukarı etti."

Her kim Hakk'ın sol tarafındaki riyâzet ateşine ve mücâhede kıvılcım- ları içine doğru gittiyse onun sağ tarafındaki kevser ırmağı ortasından baş çıkardı.

428. "Her kim ortadan su tarafına gitti, o derhal ateş içinde olmayı buldu."

Ankaravî hazretleri یافت میشد ta'bîrini "olmayı buldu" diye tercüme bu- yurmuştur; ve Hind şarihleri ise یافته می شد ya'ni "bulmuş oldu" ma'nâsına al-

MESNEVİ-İ ŞERİF ŞERHİ / IX. CİLT • MESNEVİ-5 • mışlardır. Ya'ni, "Her kim bu ters vurulmuş nal mesâbesinde olan dünyâ sû- retlerinin ortasından zâhiren latîf su gibi görünen cismânî lezzetler ve nefsâ- nî hazlar tarafına gittiyse, o kimse derhal kendini tabîat ateşi içinde buldu."

429. Her kim sağ ve âb-ı zülal tarafına gitti, sol taraftan baş yukarı vurdu."

430. Ve o kimse ki ateşîn olan sol tarafa gitti, o sağ tarafa başını çıkardı."

Ya'ni dünyânın ashâb-ı yemîni âhiretin ashâb-ı şimâli ve dünyânın as- hâb-ı şimâli âhiretin ashâb-ı yemîni oldu. Bu beyitlerde sûre-i Şûrâ'da vâ- مَن كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الْآخِرَةِ نَزِدْ لَهُ فِي حَرْثِهِ وَمَن كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِن نَصِيبٍ (Şûrâ, 42/20) ya'ni "Kim dünyâ harsini isterse o cinsden ona ve- ririz, halbuki âhirette onun için nasîb yoktur!" âyet-i kerîmesine işâret bu- yurulur.

431. Az kimse bu muzmer olan sırra çarptı. Şübhesiz az kimse o ateşe gitti.

Ya'ni, az kimse bu dünyânın ters ve gizli olan sırrına vâkıf oldu. Şübhe- siz o az kimse dünyânın ateşli olan tarafına gitti ve riyâzet ve mücâhedât ta- rîkını ihtiyâr etti; ve bittabi' kendisini letâfet-i rûhâniyye içinde buldu.

432. Bir kimsenin gayrı ki onun başı üzerine ikbâl döküldü ki, o suyu terk et- ti ve ateşe kaçtı.

Ya'ni, dünyânın su mesâbesinde olan 'âcil lezzetlerini ve nefsânî hazları- nı terk edip ateş mesâbesinde olan riyâzet ve mücâhede tarafına kaçan bir kimse, ancak ezelde başı üzerine ikbâl ve saâdet ni'meti dökülmüş olan bir kimsedir. Yoksa bu lutf-i ilâhî olmaksızın dünyânın lezzetlerinden vazgeçmek herkes için kolay bir şey değildir.

433. Peşin olan zevki halk ma'bûd yapmıştır. Şübhesiz halk bu oyundan mağ- bûn oldu. Halk dünyânın peşin ve âcil olan zevklerini kendilerine ma'bûd ittihâz edip gece gündüz o zevklerin ve lezzetlerin tahsîline çalışırlar ve canlarını bi- le fedâ ederler. Binâenaleyh şübhesiz bu halk ters vurulmuş nal mesâbesin- de olan bu dünyânın sûretlerine aldanmışlar ve Hakk'ın vaz' buyurduğu bu oyunda mağbûn ve mağlûb olmuşlardır. Nitekim bu hayât-ı dünyâ hakkın- da Hak Teâlâ hazretleri إِنَّمَا الحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبَ وَلَهُو (Muhammed, 47/36) ya'ni "Ha- yât-ı dünyâ ancak oyun ve lehvdir" buyurur.

434. Bölük bölük ve saf saf hırsdan ve aceleden dolayı ateşten ihtirâz edici, su tarafına kaçıcıdırlar.

Bu halkın kısm-ı a'zamı bölük bölük ve saf saf nefislerinin hırsından ve acelesinden dolayı dünyânın peşin ve âcil olan su mesâbesindeki lezzetleri ta- rafına kaçar; ve ateş mesâbesindeki riyâzet ve mücâhededen ihtirâz ederler. Bu beyt-i şerîfde sûre-i A'raf'da vâki' وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيرًا مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَا أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُولَئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ (A'râf, 7/179) ya'ni "Muhakkak biz cehennem için cin ve insden çok kimseler yarattık. Onların kalbleri vardır, onunla idrâk etmezler; ve göz- leri vardır, onunla görmezler; ve kulakları vardır, onunla işitmezler. İşte on- lar hayvânât-ı ehliyye gibidirler, belki hayvanlardan daha şaşkındırlar ve on- lar gâfillerdir!" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

435. Şübhesiz ateşten baş yukarı getirdi. Ey bî-haber, ibret al, ibret al!

Şübhesiz halkın çoğu bu gafletten dolayı dünyânın lezzetlerine dalıp on- ların ateş olan bâtınlarından başlarını yukarı çıkardılar, ya'ni âhiretin ateşi ve azâbı tarafını ihtiyâr etmiş oldular. Ey sâlik, işte seni bu hâlden âgâh ediyo- rum, ibret al, ibret!

436. Ateş na'ra vurdu: "Ey ahmak olan perîşanlar, ben ateş değilim, kabûl çeş- mesiyim!"

"Gîc", perîşan ve perâkende; "gûl", ahmak ma'nâlarınadır. Ankaravî nüs- hasında گیجان و گول sûretinde olup "ey perîşanlar ve ahmaklar!" demek olur. Hind nüshalarında vâv-ı âtıfa yoktur. گیجان گول sûretindedir. "Gûl", "gîcân"ın sıfatıdır. "Ey ahmak olan perîşanlar!" demektir. Ya'ni, "Dünyanın ateşi mesâbesinde olan riyâzât ve mücâhedât na'ra vurdu da dedi ki: "Ey ahmak perîşanlar, benim sûretime bakmayın, ben ateş değilim! Ben Hakk'ın kabûlü çeşmesiyim!" Ba'zı nüshalarda da "çeşme" yerine "âb" vâki'dir. "Ben kabûl suyuyum" demek olur.

437. "Ey nazarsız, bir gözbağı yapmışlardır. Bana gel ve asla şererden kaçma!"

"Ey suver-i âlemin iç yüzüne nazarı olmayan kimse, bu âlemin sûret-i zâhiriyyelerini bir gözbağı yapmışlardır ve ters vaz' etmişlerdir. Beni ateş ve mihnet ve belâ sûretinde görüp aslâ bu mihnet kıvılcımlarından kaçma! Korkma, bana gel ve ibretle nazar et ve benim iç yüzümü gör!" Beyt-i Mısrî Niyâzî (k.s.):

Bir göz ki onun olmaya ibret nazarında Ol düşmanıdır sahibinin baş üzerinde

438. Ey Halil, burada kıvılcım ve duman yoktur. Nemrûd'un sihir ve hud'asından gayrı yoktur.

"Halîl"den murâd, hulûs-ı kalb ile Hakk'a müteveccih olan sâlik; "Nemrûd"dan murâd, şeytandır. Zîrâ bu âlem-i tabîat şeytanın hüküm sürdüğü bir mülktür ki, Hak Teâlâ hazretleri İblîs'e kıyâmete kadar bu salâhiyeti vermiştir ve huzûrundan kovmuştur. Nitekim âyet-i kerîmede وَإِنَّ عَلَيْكَ لَعْنَتِي إِلَى يَوْمِ الدِّينِ (Sad, 38/78) ya'ni, "Benim senin aleyhine olan la'netim ve tardım kıyâmete kadardır" buyurulur. Çünkü kıyâmet, ahkâm-ı tabîatın zâil olduğu bir mevtındır ki, bu mevtında İblîs'in tâc ve tahtı altüst olur. Binâenaleyh hükm-i tabîat bâkî oldukça İblîs efrâd-ı beşere husûmeti sebebiyle sihr eder ve türlü türlü hîleler ile onları aldatır. İyiyi fenâ ve fenâyı da iyi gösterir. Beyt-i şerîfin hulâsa-i îzâhı şöyle olur:

"Ey Hakk'a hulûs-ı kalb ile müteveccih olan Allah'ın dostu! Bu tarîk-ı Hak'ta ateş ve ateşin kıvılcımları yoktur. Bu sâha-i tabîatta ve âlem-i unsuriyâtta Nemrûd gibi Hak dostunun düşmanı olan İblîs'in sihrinden ve hud'asından başka bir şey yoktur! "Şeytana olan müsaade-i ilâhî ve fer- mân-ı rabbânî fakîr tarafından cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretlerinin et-Tedbî- râtü'l-İlâhiyye ismindeki kitâb-ı şerîfine yazılan şerhin dokuzuncu bâbında ve "Tevkî'-i şeytânî" bahsinde uzun uzadıya îzâh edilmiştir. Buraya nakli uzun olur.

439. Ey halkın halili, eğer ferzâne isen, ateş senin suyundur ve sen pervânesin.

"Ferzâne", burada hakîm ve âlim ve âkil ma'nâsınadır; ve muhakkıklar indinde mücerred ve mutlaku'l-inân olan kimseye derler (Burhân). "Ey Hakk'ın dostu, eğer hakîm ve âkil isen ve şeytanın sihrine ve hud'asına al- danmış değil isen, ateş mesâbesinde olan riyâzât ve nefs ile mücâhede senin için sudur; ve sen zâhirde ateş görünen bu meşâkk-ı dünyeviyyenin etrâfin- da dolaşan pervânesin!"

440. Pervanenin canı nidâ tutar, der ki: "Ey yazık! Yüz binlerce kanat olaydı!"

Yukarıki beyitteki "nidî", "nida" kelimesinin imâle olunmuşudur. "Riyâzet ve mücâhede ateşinin pervânesi olan Hak âşıkının canı nidâ edip der ki: "Ah, keşke benim nefsimin yüz binlerce kanadı, ya'ni sıfatları olaydı, hattâ dün- yânın nümayişine aldanan nâmahremlerin gözünün ve gönlünün körlüğüne amansız ya'ni hiçbir fırsat bulmaksızın hemen o riyâzet ve mücâhede ateşin- den yana idi!"

441. "Hattâ nâmahremlerin gözünün ve gönlünün körlüğüne amansız ateşten yana idi!"

Yukarıki beyitteki "nidî", "nida" kelimesinin imâle olunmuşudur. "Riyâzet ve mücâhede ateşinin pervânesi olan Hak âşıkının canı nidâ edip der ki: "Ah, keşke benim nefsimin yüz binlerce kanadı, ya'ni sıfatları olaydı, hattâ dün- yânın nümayişine aldanan nâmahremlerin gözünün ve gönlünün körlüğüne amansız ya'ni hiçbir fırsat bulmaksızın hemen o riyâzet ve mücâhede ateşin- den yana idi!"

442. "Câhil eşeklikten bana merhamet getirir. Ben ise bîniş-verlikten ona mer- hamet getiririm."

Ya'ni dünyanın hazlarına aldanan bir câhil, eşekliğinden ve ahmaklı- ğından dolayı benim çektiğim meşâkk-ı riyâzet ve mücâhedeyi görür ve bana acır da der ki: "Bu zavallı bir iki günlük hayât-ı dünyeviyyesini ken-disine zehir yapıyor ve kendisini lezzât ve râhattan mahrûm ediyor". Ben ise görüşlülüğümden nâşî o câhile acırım. "Bîniş-verî"de "bîniş" ism-i mas-dar, "ver" edât-ı nisbet ve âhirindeki "yâ" masdariyettir, "görüşlülük" de-mektir.

443. Hususiyle bu ateş ki suların canıdır, pervanenin işi bizim işimizin aksi-nedir.

"Husûsiyle bu riyâzet ve mücâhede ateşi ki suların canıdır, ya'ni ezvâk-ı dünyeviyyenin canı ve bâtınıdır, zîrâ zevkiyyet ma'nâsı altında nefsin ve rûhun zevkleri müctemi'dir. Fakat nefsin zevki fânî ve rûhun zevki bâkî ol-duğundan sıfatları ayrıdır. Binâenaleyh ma'nâsı i'tibâriyle zevk-i rûhânî zevk-i nefsânînin rûhu olur. Binâenaleyh zevk-i rûhânîyi te'mîn eden bu ateşin etrafında dolaşan pervânenin, ya'ni tarîk-ı Hak sâlikinin işi, bizim gi-bi ehl-i dünyânın işinin aksinedir." Cenâb-ı Pîr efendimizin "biz" ta'biriyle zât-ı şerîflerini de ehl-i dünyâ arasına katması üslûb-ı hakîmâne üzerine vâ-ki' bir beyândır.

444. O nûru görür ve nâra gider. Gönül ateşi görür ve nûra gider.

Zîrâ ehl-i nefis dünyânın nûrunu ve zevkini gördü, onun iç yüzü olan ate-şe gitti. Gönül, ya'ni gönül sahibi olan tarîk-ı Hak sâliki ise, dünyanın âteş-i mihnetini gördü ve pervâne gibi onun üzerine koştu ve onun iç yüzü olan nûra gitti.

445. Rabb-i celîlden böyle oyun geldi, tâ ki Halîl'in âlinden olan kimdir gö-resin!

İbrâhim Halîl (a.s.)ın âli ve taallukāt-ı ma'neviyyesi olanların kimler ol-duğunu görmen için işte dünyanın hâli, Rabb-i Celîl tarafından böyle bir oyun olmak üzere vaz' buyruldu. Zîrâ Halîl (a.s.) Nemrûd'un ateşine girmekten çe-kinmedi ve netîcede ateş gülzâr oldu.

446. Bir ateşe su şekli vermişlerdir; ve ateş içinden bir çeşme açmışlardır.

Birinci mısra'daki "bir ateş"ten murâd, cismânî ve nefsânî lezzetlerdir. İkinci mısra'daki "ateş"ten murâd, riyâzât ve mücâhedât müştaklarıdır. Ya'ni, "Cismânî ve nefsânî lezzetlerin bâtınları ateş olduğu hâlde onlara bu hayât-ı zâhiriyyede su, ya'ni lezzet ve ni'met şeklini vermişlerdir. Ve zâhirde ateş gibi yakıcı ve müz'ic olan riyâzât ve mücâhedât içinden dahi bir su çeşmesini, ya'ni lezzet ve râhat kapısını açmışlardır. İşte dünyânın sûretleri böyle ters bir oyun şeklinde vaz' edilmiştir."

447. Bir sâhir bir pirinç sahanını fenn ile meclisde bir kurt dolu sahan yapar.

"Meselâ bir sihirbaz pirinç ile doldurulmuş bir kabı bir cemiyette halkın gözlerine bağlayıp küçük kurtlar ile dolu bir hâlde gösterir." Ma'lûm olsun ki, sihrin envâ'ı çoktur. Bir nev'i de sîmyâdır. "Sîmyâ”, bir nevi' hayâlâttır ki ba'zı a'mâl sebebiyle hâzırûnun kuvve-i mütehayyilesinde tasarruf eder; ve nâsın nazarlarına hâriçte vücûdu olmayan birtakım misâlî hayaller gelir. Bu simyâ ameliyatından birisi bir misâl olmak üzere Hindistan'da tab' edilmiş olan Matlau'l-Ulûm ve Mecmau'l-Fünûn ismindeki kitâbdan bittercüme nakl olunur.

"Bir meclisde bir tohum ekerek derhal yeşillenip çiçek ve meyve vermesi murâd olunursa, şaîr-i Hindî veyâhud hıyar tohumlarını almalı ve hacamat veyâ fasd vâsıtasıyla alınan insan kanıyla ıslatmalı. Pişmek için yedi gün güneşe koymalı ondan sonra koku hâsıl olur ve yedi gün dahi gölgede kurutmalı. Sonra yeni bir kirbasa sarıp saklamalı; ve köylülerin kulübelerine sıvadıkları çamurdan dahi bir mikdâr alıp beraberce saklamalı. Hâcet vaktinde bir mikdâr o topraktan bir toprak çanak içine dökmeli; ve birkaç tâneyi de o toprağa gömmeli ve üzerine bir mikdâr sıcak su dökmeli ve kâsenin yüzünü kirbâs ile örtmeli. Bir müddet sonra yeşil bir fidan olur ve yaprak ve dal ve çiçek ve meyve verir ve meclisin hayretini ve taaccübünü celbeder."

Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' میکند کرمش میان انجمن sûretindedir. "Meclis ortasında o pirinci kurt yapar" demek olur. İşte bir kap içindeki pirinçleri kurt sûretinde göstermek dahi bu simyâ ameliyatından bir nevi'dir.

448. Haneyi o sihir deminden dolayı akreplerden dolu gösterdi. Halbuki o akrep değil idi.

"Dem", burada "hîle, hud'a" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Bir sihirbaz yaptığı bir sihir hîlesinden dolayı evin içini akrepler ile dolu gösterir. Halbuki o gösterdiği sûretler hakîkatte akrep değildir." Bu ameliyât-ı sihriyye dahi sihrin "rîm-yâ" ta'bîr olunan şubesine taalluk eder. Bunun bir misâli Matlau'l-Ulûm'dan bittercüme naklolunur: "Kara yılan derisinden bir fitil yapıp neft yağı ile yeşil ve siyah bir çerâğda yakılırsa, evin içi bütün kara yılanlar ile dolu bir hâlde görünür."

449. Mâdemki sihirbaz yüz böyle gösteriyor, sihirbaz yaradıcının mekri nasıl olur?

"Câdû", sihirbaz; "destân", burada "mekr ve hîle" demektir. Ya'ni, "Mâdemki bir sihirbaz fenn-i sihr ile böyle yüz türlü ma'kûs hayâlât gösteriyor, sihri ve sihirbazı yaratan Hak Teâlâ hazretlerinin ma'kûs mekrleri nasıl olacağını var kıyâs et!"

450. Şübhesiz Hâlık'ın sihrinden gürûh gürûh kadın gibi aşağı yaygın düştüler.

"Karn", burada gürûh ve tâife ma'nâsınadır. "Pehn", arîz ve yaygın demektir. Ya'ni, "Hak Teâlâ hazretlerinin sihr-i celîli o kadar müessirdir ki, bu halk-ı âlem onun te'sîrinden dolayı kadınlar erkeklerin altına nasıl yaygın bir hâlde düşerlerse, öyle yaygın bir hâlde düştüler ve mağlûb oldular." Sihir hakkında III. cildin 1162 numaralı beytinde îzâhât-ı sâire verildiği gibi ef'âl-i Hakk'a sihir isnâdı câiz olup olmadığı hakkındaki îzâhât dahi kezâ III. cildin 1191 numaralı beyt-i şerîfinde geçmiştir.

451. Onların sâhirleri bende ve gulâm oldular. Sa've gibi tuzağa düştüler.

"Sâhirân şân"daki zamîr, "karn karn" ta'bîrine râcidir. "Sa've", yunt kuşu dedikleri gāyet küçük bir kuşun ismidir. Ya'ni, "O tâifelerin sihirbazları Hakk'ın mekrine bende ve köle oldular ve yunt kuşcağızı gibi Hakk'ın mek- rinin tuzağına düştüler."

452. Agah ol, Kur'ân'ı oku, sihr-i helâli gör, dağlar gibi fikirlerin sernigûn- luğunu gör.

"Sihr-i helâl", lügatte "helâl olan sihir" ma'nâsına geldiği gibi, sihir men- zilesinde olan şiir ve fasîh ve belîğ olan sözden dahi kinâye olur. Beyt-i şe- rîfde bu ta'bîr ile Kur'ân-ı Kerîm'in iki hâssası beyân buyrulmuş olur. Birisi budur ki, sihir iki kısımdır: Birisi ibtâl-i hak için olan sihirdir ki, bu harâm- dır; ve diğeri ızhâr-ı hak için olan sihirdir ki, bu da helâldir. Sûre-i İbrâhim'de وَقَدْ مَكَرُوا مَكْرَهُمْ وَعِنْدَ اللَّهِ مَكْرُهُمْ وَإِنْ كَانَ مَكْرُهُمْ لِتَزُولَ مِنْهُ الْجِبَالِ vaki olan (İbrâhim, 14/46) ya'ni "Onlar mékre sa'y ile mekrlerine karar verdiler; ve her ne ka- dar onların mekr ve hîleleri dağları izâleye müsâvî ise de Allah'ın indinde onların mekirlerine mukābil mekr vardır." âyet-i kerîmesi beyânda kemâl-i fesâhat ve belâgati hâvî olmakla bir sihr-i helâldir. Ve Allah'ın ızhâr-ı hak için münkirlere karşı yaptığı mekr dahi lügat ma'nâsı i'tibâriyle sihr-i helâl- dir. Binâenaleyh bu beyt-i şerîfin kendisi dahi sihr-i helâldir. Ya'ni, "Agâh ol, Kur'ân-ı Kerîm'in belîğ ve fasîh olan sözlerini ve mekkârlar hakkındaki Hakk'ın mekrlerini gör ve münkirlerin ibtâl-i hak için her asırda mekr ve hî- leye müstenid olan mekrlerinin baş aşağı oluşlarını da nazar-ı ibretle müşâ- hede et!" Bu mekr hakkındaki îzâhât I. cildin 965 numaralı beyt-i şerîfinde de geçti.

453. "Ben Fir'aun değilim ki Nil tarafına geleyim! Ben Halîl gibi ateş ta- rafına giderim!"

Bu beyt-i şerîf yukarıda geçen 440 numaraları beyte merbûttur ve canın nidâsı cümlesindendir. Ya'ni, can nidâ edip der ki: "Ben Fir'avn meşrebinde değilim ki, dünyânın câh ve zevkine mübtelâ olup sonunda Nil tarafına gide- rek boğulayım! Ben Halîl (a.s.) gibi dünyanın ezvâkına göz yumup Nem- rûd'un ateşi mesâbesinde olan meşâkk-ı dünyevî tarafına giderim!"

454. "Ateş değildir, o akarsudur; ve o diğeri ise mekrden dolayı ateşîn sudur."

"Dünyanın riyâzâtı ve mücâhedâtı ve mihnetleri zâhiren ateş görünür ise de o ateş değildir. Hakîkatte bir akarsudur; ve o dîğeri ya'ni dünyanın huzûzât-ı nefsâniyyesi ve lezzâtı ise mekr-i ilâhîden dolayı ateşli bir sudur." Zîrâ ezvâk-ı dünyeviyyeden her birinin altından bin türlü mihnet çıkar. Nitekim evliyâullahdan birisi: "Evlâd fitnesi ve belâsı bizim meşrû' olan lezzâtımızın âkıbetidir. Artık gayr-ı meşrû' olan lezzâtın belâsı buna göre kıyâs olunsun!" demiştir.

455. Hoş-cevaz olan o Resûl çok iyi söyledi. Bir zerre akıl sana oruçtan ve namazdan iyidir.

"Cevâz", burada yol, tarîk ve meslek ma'nâsınadır. "Hoş-cevâz", "tarîk ve mesleki güzel olan" ma'nâsınadır. Bu ta'bîr ile sûre-i Ahzab'da olan لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ (Ahzab, 33/21) ya'ni "Allah'ın resûlünde sizin için güzel reîs ve muktedâ olmak vardır" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya'ni, "Mesleği ve tarîki güzel ve latîf olan Resûl-i Ekrem hazretleri hadîs-i şerîflerinde çok güzel buyurdu. O buyurduğu şey de budur ki: "Bir zerre akıl sana oruçtan ve namazdan iyidir." İsmail Ankaravî (k.s.) hazretleri şu hadisleri beyân buyurmuştur: Ebu Saîd el-Hudrî şu hadîsi beyân buyurur: لِكُلِّ شَيْءٍ دِعَامَةٌ وَ دِعَامَةُ الْمُؤْمِنِ عَقْلُهُ فَبِقَدْرِ عَقْلِهِ تَكُونُ عِبَادَتُهُ Ya'ni "Her bir şeyin direği ve temeli vardır ve mü'minin aslı ve temeli onun aklıdır. Binâenaleyh onun ibâdeti de aklı mikdârınca olur." Ve Hz. Aişe (r.a.) buyurdular ki: "Ben Resûl-i Ekrem hazretlerine dedim : يَا رَسُولَ اللَّهِ بِمَ يَتَفَاضَلُ النَّاسُ فِي الدُّنْيَا Ya'ni "Nâs dünyâda ne ile tefâzul ederler? Resûl-i Ekrem hazretleri بِالْعَقْلِ ya'ni "Akıl ile!" buyurdu. Ben dedim ki : وَفِي الْآخِرَةِ Ya'ni "Ya âhirette?" بِالْعَقْلِ ya'ni "Akıl ile!" buyurdu. Dedim ki: "Amelleriyle mücâzât ve mükâfât olunmazlar مِمَّنْ أَعْطَوْا مَا أَعْطَاهُمُ اللَّهُ الْعَقْلَ وَبِقَدْرِ مَا عَمِلُوا يَا عَائِشَةَ وَ هَلْ عَمِلُوا إِلَّا بِقَدْرِ مَا كَانَتْ أَعْمَالُهُمْ وَ بِقَدْرِ مَا عَمِلُوا يُجْزَوْنَ Ya'ni "Ya Aişe, onlar ancak Allah'ın kendilerine verdiği akıl mikdârınca amel ederler. Akıldan verilen şey mikdârınca da amelleri olur. Amel ettikleri şey mikdârınca da mücâzât ve mükâfât olunurlar."

İşte bu hadis-i şerîflerden dahi anlaşılacağı üzere akıl ibâdât-ı zâhirenin temelidir ve esâsıdır. Aklı nâkıs olan bir kimsenin a'mâl-i zâhiresi de noksan olur. Binâenaleyh bir zerre akıl elbette namaz ve oruç gibi ibâdât-ı zâhireden daha faydalıdır.

456. Zîrâ ki senin aklın cevherdir, bu ikisi arazdır. Bu ikisi onun tekmîlinde müfteraz oldu.

Ya'ni, aklın namazdan ve oruçtan iyi olmasının sebebi budur ki, senin aklın cevherdir; ve bu ikisi ya'ni namaz ve oruç ise arazdır; ve arazlar cevherler ile kāim olurlar. Binâenaleyh bu ikisi o aklın tekmîli husûsunda farz olundu. Nitekim deliler akıldan mahrûm ve çocukların akılları noksan olduğu için onlara namaz ve oruç farz olunmamıştır. Velhâsıl iyi ve kötü ve küfür ve îmân aklın kemâliyle bilinir.

457. Muhakkak o âyîneye cila oldukça der ki: "Sîneye taattan safa gelir."

"Âyîne"den murâd, akıldır. Ya'ni, o akıl aynasına ta'lîm ve terbiye ile cilâ verildikçe ve ilim ve irfân ile tenvîr olundukça insan ibâdât ve tââtın rûhunu anlar ve anladıkça da zevk hâsıl olur; ve bu zevkten dahi sîneye ve kalbe safâ gelir.

458. Fakat eğer ayna kökünden fâsid ise saykal onu geç ele getirir.

Ya'ni, eğer akıl fitratta fâsid ve bozuk ise ta'lîm ve terbiye saykalı onu ele geç getirir. Ba'zı nüshalarda باز آرد yerine می آرد vâki'dir. Böyle fâsid bir akıl kolay kolay tenvîr olunamaz.

459. Ve o makbûl ayna ki hoş-mağrestir, biraz saykalgerlik ona kâfidir.

"Mağres", ism-i mekândır, "ağacın dikildiği mahal" demektir ki, bir kişinin ilm-i ilâhîdeki ayn-ı sâbitesinden kinâyedir. Ya'ni, "Bir kimsenin ayn-ı sâbitesi isti'dâd-ı kâmili hâiz ise onun aklı, akl-ı küllün makbûl olan bir âyînesidir; ve nazarında mertebesi yüksektir. Binâenaleyh böyle bir akıl aynasına bir mürşid-i kâmilin biraz ta'lîm ve terbiyesi ona kifayet eder; ve âlem-i süflîye âit ulûm-ı nâkısa pasından temizlenir." Birinci mısra' Hind nüshalarında وا گزین آیینهء کو کیست است vâki'dir. "Bir âyîneyi ihtiyâr et ki, o ayna pek kiyâset sahibidir" demek olur. Bu sûrette bu beyt-i şerîf cenâb-ı Pîr efendimizin mürşidlere bir tavsiyesi makāmında olur.

Akılların tevâfütü asl-ı fıtratta olduğu beyânındadır. Mu'tezile hilafına ki, onlar "Aslında ukül-i cüz'î berâberdirler, ziyâdelik ve tefâvüt taallümden ve riyâzetten ve tecrübedendir," derler

460. Akıllar için yerden göğe kadar olan merâtibde bu tefavütü iyi bil!

Ya'ni, "En aşağıdan en yukarıya kadar akılların mertebeleri vardır. Binâ-enaleyh ey sâlik, sen bu mertebeler arasındaki farkı ve tefâvütü iyi bil! Her ne kadar Mu'tezile tâifesi aslında ve yaradılışta akılların müsâvî olduğunu ve aralarındaki farkın ve tefävütün ilim ve tecrübe vâsıtalarıyla hâsıl olduğunu beyân ederlerse de onların dedikleri gibi değildir. Tefâvüt asılda ve fıtrattadır." Bu husûstaki îzâhât III. cildin 1533 numaraları beyt-i şerîfi ile bunu ta'kîb eden beyitlerde geçti.

461. Bir akıl vardır, güneş kursu gibi. Bir akıl vardır, Zühre ve şihabdan daha aşağıdır.

"Zühre", seb'a-i seyyâreden birisinin adıdır. "Şihâb", burada "uçar yıldız" demektir. Ya'ni, "Bir akıl vardır, güneşin kursu kadar parlaktır ve bir akıl vardır ki, onun nûru Zühre yıldızının ve uçar yıldızın nûrundan daha aşağıdır."

462. Bir akıl vardır, sarhoş çerağı gibidir. Bir akıl vardır, bir ateşin kıvılcımı gibidir.

Ya'ni, bir akıl vardır ki, bir süflî sarhoşun külbesinde kör kör yanar bir kandil veyâ bir idâre lambası gibidir; ve yine bir akıl vardır ki bir ateşten sıçrayan bir kıvılcım gibidir ki pek cüz'î olan ışığı derhal söner.

463. Zîra ki bulut onun önünden geri sıçradığı vakit Hâlik'ın nûrunu görücü olan akıllar semere verir.

Ya'ni, bu muhtelif mertebelerdeki akıllar akl-ı küllün aksi ve pertevidir. Akl-ı küllün nûru nâsın fıtrî olan isti'dâdlarındaki tefâvüte göre kimine çok ve kimine az akseder. Fakat gerek çok ve gerek az aksetsin, hadd-i zâtında aklın bir hâssıyeti vardır ki, o da Hâlik'ın nûrunu görücü olmaktır. Velâkin bu her mertebedeki akılların önüne türlü türlü perdeler ve bulutlar gelmiş olduğundan bu nûru göremezler. Bu bulutlar dahi sû'-i fehm, cehil, taklîd ve işti-bâh gibi hallerdir. Vaktâki bu bulutlar o akılların önünden akl-ı küllün maz-harı olan bir insân-ı kâmilin ta'lîmi ve himmetiyle sıyrılır, bu muhtelif merte-belerdeki akılların her biri kendi isti'dâdları nisbetinde Hâlik'ın nûrunu görü-cü olur ve o vakit bu akılların semeresi ve fâidesi görülür.

464. Akl-i cüz'î aklı bednam etti. Dünyâ muradı âdemi muradsız etti.

Ya'ni, birtakım bulutlar ile örtülmüş olan akl-i cüz'î akıl dediğimiz o ma'nâ-yı şerîfi bednâm etti ve akl-ı cüz'î sahibi olan beşerin huzûzât-ı dün-yeviyyeye meyli ve dünyâ murâdı üzerine sa'yi, kendisini şerîf ve azîz olan murâd-ı uhrevîden mahrûm etti. Nitekim sûre-i Şûrâ'da vâki' olan âyet-i ke-rimede مَن كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِن نَّصِيبٍ (Şûrâ, 42/20) ya'ni "Kim ki dünyâ harsini ister, o cinsten ona veririz, halbuki âhirette onun için nasîb yoktur" buyrulur.

465. O saydlıkdan sayyâda mensûb olan güzelliği gördü; ve bu sayyâdlıktan bir saydın gamını çekti.

O bir akıl bir mürşid-i kâmilin saydı ve mürîdi olmaktan bir sayyâda ve mürşid-i kâmile mensûb olan Hakk'ın güzelliğini ve kemâlini gördü ve in-sân-ı kâmilin kıymetini bildi. Ve bu bir akıl dahi sayyâdlıktan ya'ni mür-şid-i kâmilin nâkıslara karşı olan avcılığından bir saydın ya'ni bir mürşid olup adam avlamanın gamını çekti. Ya'ni bu tarîkta ben de mürşid ve efen-di olayım da halk bana hürmet etsinler diye çalıştı ve hîle tarafına saptı.

466. O, hizmetten mahdûmluk nazını gördü; ve bu, mahdûmluktan izzet yolundan döndü.

Ya'ni, o evvelki akıl sahibi insân-ı kâmilin güzelliğini ve kemâlini görüp hizmet etti; ve bu hizmetten mahdûmluk nazını buldu, ya'ni mürşid tarafından kendisine hizmet olundu; ve âkıbet kemâle gelip ehl-i nâz zümresine iltihâk etti. Ve bu ikinci akıl sahibi ise mürşidin kendisine karşı vâki' olan hizmet-i ta'lîm ve terbiyesinden, ben filân kâmilin mürîdi ve halîfesiyim diyerek enâniyet ve varlık hâsıl edip izzet ve kemâl yolundan döndü. Çünkü insân-ı kâmile hizmeti efendi olmak niyeti ile ve hîle kasdıyla vâki' oldu.

467. O Fir'avnluktan suyun esîri oldu; ve Sibt esirlikten yüz Sührab oldu.

"Sibt", (سبط), Mûsâ (a.s.)ın kavmi ma'nâsınadır. "Sührâb", Îrân-ı kadîm pehlivanlarından Rüstem'in oğlu olan büyük bir pehlivanın ismidir. Ya'ni, "O ikinci akıl sahibi Fir'avn gibi hubb-i riyâset sevdâsına düştü ve bu Fir'avnluktan dolayı suyun ya'ni huzûzât-ı dünyeviyyenin esîri oldu. Ve Mûsâ (a.s.)ın kavmi mesâbesinde olan o birinci akıl sahibi mürîd ise, mürşid-i kâmilin esirliğinden yüz Sührâb kuvvetinde bir pehlivân oldu." Bu beytin ikinci mısrâ'ı Hind nüshalarında وز اسیری سبطه از ارباب شد sûretinde vâki'dir. "Ve Sıbta esirlikten erbâb-ı kemâlden oldu" demek olur.

468. Oyun ma'kûsdur ve pek ferzîn-benddir. Az hile yap, iş ikbalin ve bahtındır.

"Ferzîn", satranç oyununda “şâhın vezîri"nin ismidir. "Ferzîn-bend", vasf-ı terkîbîdir; "ferzîn" bağlayıcı demektir ki, satranç oyununda "ferzîn"in bağlanması, oyuncunun mat ve mağlûb olması demektir. Ya'ni, bu dünyânın sûretleri ma'kûs bir oyundur ve oyuncuları pek mağlûb edicidir. Binâenaleyh hubb-i riyâset ile makām-ı irşâda nâiliyyet için çokluk hîleye mütemâyil olma! Bu husûsta iş ikbâlin ve tâli'-i ezelîndir. Eğer Hak yolunda hilâfet ve rehberlik senin nasîbin ise istesen de istemesen de karşına çıkar.

469. Hayal ve hîle üzerinde ipliği az vur! Zîrâ ki Ganî mekârih yolu az verir.

"Târ", burada "iplik" ma'nâsınadır. Ya'ni, fikir ipliğini kendi enâniyetinin hayali ve tedbîri üzerine az ör! Zîrâ âlemlerden ganî olan Hak Teâlâ hazretleri mekr edicilere kendi cânibine az yol verir. Böyle hîle ile makām-ı irşâda nâil olmak isteyenlerden az kimselere bu makamın yolunu açmıştır; ve bu mekr edicilerin çoğu ma'nen helâk olmuşlardır.

470. İyi bir hizmet yolunda mekr et, tâ ki ümmet içinde nübüvvet bulasın!

Bu beyt-i şerîfde "nübüvvet" ta'bîri ile nübüvvet-i ta'rîfiyyeye işâret buyrulur. Zîrâ nübüvvet iki nevi'dir. Birisi, "nübüvvet-i teşrîiyye" ve diğeri "nübüvvet-i ta'rîfiyye"dir. Nübüvvet-i teşrîiyye sahib-i şerîat olan bir nebînin nübüvvetidir. Nübüvvet-i ta'rifiyye ise nübüvvet-i teşrîiyyeyi takviye ve te'yid eder. علماء امتى كانبیاء بنی اسرائیل ["Ümmetimin alimleri Benî İsrâîl'in nebîleri gibidir"] hadis-i şerîfinde bu nübüvvet-i ta'rîfiyyeye işaret buyrulur. Ya'ni, "Ey kimse, eğer senin tab'ında mekr etmek var ise bâri bu tabîatını iyi bir hizmette kullan, tâ ki ümmet içinde nübüvvet-i ta'rifiyye mertebesine nâil olup halkı irşad edesin!" Bu beyt-i şerîf yukarıki ebyât-ı şerîfedeki rumûzâtın miftâhı mesâbesindedir.

471. Kendi mekrinden kutulmak için mekr et, hasedden ferd olman için mekret!

"Tâ vârehî" ve "tâ ferd gerdî" deki "tâ" ta'lîl içindir. Ya'ni, "Ey kimse, sen mürşid-i kâmilin kemâlini ve halka karşı olan riyâsetini görüp hased ediyorsun; ve bu hased sâikasıyla kendin de böyle bir makāma nâiliyet için mekrediyorsun. Bu niyetle olan mekri bırak da kendi nefsinin mekrinden kutulmak için mekr et! Sıfât-ı nefsâniyyeden olan bu hasedden ferd olmak ve ayrılmak için mekr et! Eğer sen kendi varlığından ve enâniyetinden kurtulup Allah'ın kulları arasında en hakîr bir kul olmak için mekr edip hakîrliğe gidersen bir efendi olursun." Ba'zı nüshalarda "hased" yerine "cesed" vâki' olmuştur. Bu sûrette ma'nâ: "Cesed-i unsurînin hükmünden ferd olmak ve ayrılmak için mekr et!" demek olur.

472. Ey eski kurt, tilkiliği ve hizmeti efendilik kasdı üzerine etme!

"Eski kurt"tan murâd, bir tarîka intisâb edip havâss vâsıtasıyla nâsın ekâbir ve eşrâfını avlayarak onlara muktedâ-bih olmak dâiyesinde bulunan kimselerdir. Nitekim Fihi Mâ Fîh'in 34. faslında cenâb-ı Pîr efendimiz zamân-ı şerîflerinde bulunan böyle kimselerden birinin âlem-i mükâşefede gördüğü hâlini şöyle beyân buyururlar: "Onu hayvân-ı vahşî sûretinde gördüm. Üzerinde tilki derisi var idi. Onu tutmak istedim. Halbuki o bir küçük çardakta merdiven ayağında bakıyor idi. Ellerini kaldırdı, böyle böyle sıçradı. Ondan sonra onun yanında "dele" (bir nevi' hayvandır) sûretinde filânüddîni gördüm. Sıçrar idi, onu tuttum, beni ısırmak istedi; başını ayaklarımın altına aldım. İçinde ne varsa hepsi çıkıncaya kadar iyice ezdim. Ba'dehû cildinin güzelliğine bakıp dedim ki: "Bu cild, altın ve elmas ve inci ve yâkūt ve bunlardan daha kıymetli şeyler doldurulmaya lâyıktır". Ondan sonra: "Ben istediğimi aldım, ey zıplak, nereye istersen sıçra ve gözün hangi tarafı görürse, oraya sıçra!" dedim. Onun sıçraması o (ya'ni dele sûretinde görünen şahıs), rakāik-ı şihâbiyye ve sâireyi tasavvur edip kalbinde hifz eder. O muhafazasına cehd eylediği bu tarîkden her bir şeyi ve her bir kimseyi idrâk etmek isterse de bu mümkin değildir. Zîrâ ârif ve onun hâli bu ağ ile avlanamaz; ve sahîh ve müstakîm olsa dahi, bu ava, o ağlar ile yetişmek mümkin. olmaz. İmdi ârif, müdrekinin idrâki emrinde muhtârdır. Bir kimsenin onu idrâk etmesi, ancak ârifin ihtiyârıyla kābil olur. Nitekim sen sayd için mirsâda oturdun. O sayd senin niyetini ve hîleni görür. O muhtârdır. Onun geçeceği yollar senin tuzak kurduğun yola münhasır değildir. O senin mersadından geçmeyip yolların birinden geçer. Allah'ın arzı vâsi'dir. (...) Kâfir yedi mi'delik kadar taâm yer. Bîhaber olan ferrâşın (Pervâne'nin) ihtiyâr-kerdesi bulunan bu eşek sıpası şahıs dahi yedi mi'delik kadar yer. Eğer bir mi'delik kadar yemiş olsa idi, yetmiş mi'delik kadar yemiş olurdu. Mahbûb cinsinden olan her şey mahbûb olduğu gibi, mebgüz cinsinden olan her şey dahi mebgüzdür. Ve eğer ferrâş (Pervâne) burada olsa idi ben onun nezdine gidip nasîhat eyler idim ve onu teb'îd ve tard etmedikçe onun yanından çıkmaz idim. Zîrâ dînini ve kalbini ve rûhunu ve aklını ifsâd eder. Keşke şürb-i hamr ve muğanniye câriyeler ile meşgül olmak gibi fesâdâta mütemâyil olsaydı da sâhib-i inâyetin inâyâtına muttasıl olduğu vakit bu fesâdât salâha münkalib olsa idi. Velâkin o, hâneyi seccâdeler ile doldurdu. Ne ola idi ki, sen o şahsı seccâdeye sarıp yaksa idin de, Pervâne ondan ve onun şerrinden halâs olsa idi. Zîrâ onun i'tikādını sahib-i inâyetten ifsâd eder ve o sâhib-i inâyetin kudûmunda gözüyle işaret edip onu ta'yîb eyler. O ferrâş (Pervâne) ise sükût edip nefsini helâk eder ve onu tesbîhât ve evrâd ve ed'iye ile avladı. (...) Hak Teâlâ mazlûmları bunlar gibi yol kesicilerden ve tarîk-ı Hak mâni'lerinden halâs etsin!" Bu beyânât-ı aliyye bu beyt-i şerîfîn îzâhı makāmında olduğundan diğer îzâha hâcet yoktur.

473. Fakat pervâne gibi ateşe koş! Ondan bir kese dikme ve pâk oyna!

"Kîse ber çîzî dûhten", "bir şeyden fäide ümîd etmek"ten kinâyedir (Ba- hâr-ı Acem). Binaenaleyh کیسه زان بر مدوز "tarik-ı Hak'ta reîs ve efendi ol- mak niyetiyle çalışmaktan fäide me'mûl etme!" demek olur. Ba'zı nüshalar- da کیسه زر بر مدوز vâki'dir. "Altın kesesi dikme!" demektir. Bu da "menfaat me'mûl etmek" ma'nâsınadır. "Pāk-bâz", "temiz oyna" demek olup, "ga- razsız hizmet et" demek olur. "Ateş"ten murâd, aşk-ı ilâhîdir. Ya'ni, "Ey es- ki kurt, nefsin hazzına âit niyetlerden vazgeç de pervâne gibi aşk-ı ilâhî ate- şine koş! Tarîk-ı Hak'ta baş ve efendi ve mürşid olmak sevdâsıyla çalışmak- tan fâide ümîd etme! Garaz-ı nefsânîden temiz olarak hizmet et!" Ankaravî hazretleri bu beyt-i şerîfin şerhinde şu kıssayı nakil buyurur:

"Bâyezîd-i Bestâmî (k.s.) ibtidâ-yi sülüklerinde iki defa hacca gitmiş. Bir gün birisi demiş ki: "Ey Bâyezîd, ne saâdettir ki sana böyle kemâl-i hulûs ve takvâ ile haccetmek müyesser oldu." Cenâb-ı Bâyezîd'in nefsi bu hitâbdan haz ve zevk duymuş ve o kimseye demiş ki: "Gel bu benim iki haccımı sana iki akçeye satayım, alır mısın?" O kimse de muvâfakat edip iki akçe vermiş ve Hz. Bâyezîd o iki akçe ile ekmek alıp köpeklere doğramış ve bu sûretle nef- sinin hazzını berbâd etmiştir."

474. Kuvveti bırak zâriliği tut! Ey fakîr, rahmet bir zârın tarafına gelir.

"Zâr", burada "zayıf ve miskîn" ma'nâsınadır. Ya'ni, kuvveti ve izzet-i nefsi bırak da zayıflığı ve miskinliği ihtiyâr et! Ey Hakk'ın rahmetine muhtaç olan insan, bu rahmet-i ilâhiyye bir zayıfın ve miskînin tarafına gelir. Nite- kim insanların merhameti bile bir fakîr ve miskîn hakkında mebzûl olur.

475. Teşne olan muztarrın zârîliği ma'nevîdir. Yalan olan soğuk zârîlik gavî- nin lâyıkıdır. Ya'ni, vuslat-ı Hakk'a susamış olan âşık ile muztar bir kimsenin za'f ve meskeneti ma'nevîdir, sûrette görünmez; ve onun bâtınındaki bu meskenete nâs muttali' olmaz. Fakat içinde varlık ve benlik da'vâsı olduğu hâlde nâsa gösteriş olmak üzere yapılan soğuk ve yalan meskenet ve tevâzu' gavînin ve bâtını azgın olan kimsenin lâyıkıdır.

476. Yûsuf'un kardeşlerinin giryesi hîledir. Zîrâ onların içi hasedden pür-illettir.

Nitekim Yûsuf (a.s.)ın kardeşlerinin babaları Ya'küb (a.s.)a karşı ağlamaları ve münkesirü'l-kalb görünmeleri hîledir ve riyâdır. Zîrâ onların kalbleri ve bâtınları hasedden dolayı illetle ve maraz-ı ma'nevî ile doludur.