İçeriğe atla
Silsile

41. Halka

Abdullah Salâhî Uşşâkî

Abdullah Salâhî Uşşâkî (1117/1705 - 1197/1783), Uşşâkiyye tarikatının üçüncü pîri olarak kabul edilen ve "câmiu't-turuk" unvanıyla tanınan büyük Osmanlı mutasavvıfıdır. Kurduğu "Salâhiyye" kolu ve kaleme aldığı iki yüzü aşkın eseriyle tasavvuf düşüncesine önemli katkılar sağlamıştır. "Osmanlı'nın İbnü'l-Arabî'si" olarak da anılan Salâhî hazretleri, Halveti-Uşşâkîliğin günümüze intikalini sağlayan silsilenin en önemli halkalarından biridir.

Enbiyanın vârisi, evliyanın serdârı, âriflerin sultanı, kemâl ehlinin mümtazı ve hakikat sırlarının mahzeni olan Abdullah Salâhî Efendi, 1117'de (1705) bugün Yunanistan sınırları içinde bulunan Kesriye'de (Kastorya) doğdu. Asıl adı Abdullah Selâhaddin, mahlası "Salâhî"dir. Babası Mehmed Abdülaziz Efendi Saraybosna'da doğmuş ve sonrasında ailesiyle birlikte Kesriye'ye hicret etmiştir. Tahsil hayatına memleketinde başlayan Abdullah Salâhî, babasından devraldığı kâtiplik mesleğini sürdürmek ve öğrenimini tamamlamak için yirmili yaşlarda İstanbul'a gitti. Burada resmî yazışmaların düzenlendiği Bâbıâli Tahvil Kalemi'nde çalışmaya başladı ve bildiği diller sayesinde kısa zamanda kabiliyetiyle öne çıktı. Bunun üzerine Hekimoğlu Ali Paşa'nın mektupçuluk hizmetine getirildi ve onun mâiyetinde birçok yere seyahat etti.

İlk seyahatini Ali Paşa'nın vali olarak tayin edildiği Bosna'ya gerçekleştirdi. Osmanlı ordusunun Avusturya kuvvetlerine karşı zafer kazandığı 1150'deki (1737) Banyaluka savaşına Hekimoğlu Ali Paşa ile birlikte katıldı. Ardından paşanın 1153'te (1740) Mısır'a vali olması üzerine Kahire'ye gitti. Burada Halvetî şeyhi Şemseddin Muhammed el-Hifnî ile tanıştı. Nakşibendî Hasan Demenhûrî'den cifr, vefk ve ilm-i hurûf gibi havas ilimlerini öğrendi. Hekimoğlu Ali Paşa'nın Mısır'dan Anadolu'ya gönderilmesiyle onunla birlikte İstanbul'a döndü.

Paşa ile çıktığı bir Edirne seyahati sırasında Cemâleddin Uşşâkî ile tanışıp intisab etti. Devlet hizmetindeki görevinden ayrılarak yedi yıl boyunca şeyhinin gözetiminde halvet, riyâzet ve çileden sonra seyrini tamamladı. Ardından Cemâleddin Uşşâkî ile İstanbul'a gelerek Eyüb civarında bir eve yerleşti. 1157'de (1744) şeyhinin kızıyla evlendi ve bu evlilikten, Muhyiddin ve Mehmed Ziyâeddin adlı iki oğlu oldu.

Abdullah Salâhî Uşşâkî, Fatih Âşık Paşa mahallesinde bulunan ve Nakşibendî dergâhı olarak kurulan Tahir Ağa Tekkesi'nin şeyhi Mehmed Sâbir Efendi'nin ölümünün ardından, bu tekkenin postnişinliğine getirildi. Yaklaşık kırk yıl süren irşadı sayesinde Halveti-Uşşâkîliğin günümüze intikalini sağlayan ve silsilenin en önemli halkalarından biri olan Abdullah Salâhî Efendi, kurduğu "Salâhiyye" kolunun yanı sıra yetiştirdiği halifeler ve yazdığı eserlerle tasavvuf ve tarikatların doğru anlaşılmasına, âdâb ve erkânının zayi olmamasına büyük katkı sağladı. Nitekim Tuhfetü'l-Uşşâkiyye adlı eserinde Uşşâkî tarikatının âdâb ve erkânını ayrıntılarıyla anlatmış, yine Nakşibendîliğin âyîn-i şerifi olan hatm-i hâcegândan ilk defa o bahsetmiştir.

Câmiu't-Turuk Unvanı

Uşşâkiyye'nin üçüncü pîri kabul edilen Abdullah Salâhî hazretleri, diğer belli başlı tarikatlardan da nasip almış ve bu sebeple kendisine "câmiu't-turuk" unvanı verilmiştir. Divanında; "Celvetî, Bektâşî, Bayrâmî ve Sa'dî, Kâdirî / Nakşibendî, Mevlevî ve Gülşenî, Uşşâkîyiz" beytiyle buna işarette bulunur. Nakşîliğe Hasan Demenhûrî ve Mehmed Emin Kerkûkî, Mevlevîliğe Galata Mevlevîhânesi şeyhi Nâyî Osman Dede, Celvetî ve Bayrâmîliğe Üsküdar Bandırmalı Tekkesi şeyhi Hâşim Baba, Gülşenîliğe Şeyh Hasan Sezâî, Şâbânîliğe Üsküdar Nasûhî Tekkesi şeyhi Seyyid Alâeddin Efendi veya Mısır'da tanıştığı Şâbânî-Bekriyye'den Hifnî vasıtasıyla intisab ettiği belirtilir.

Bağlı olduğu yolların usûllerini gözeten Abdullah Salâhî'nin, postnişini olduğu Tahir Ağa Tekkesi'nde vakfiye şartının gereği olarak Uşşâkîliğin yanında Nakşî usûlünü de icra ettiği bilinmektedir. Yine Nakşibendî ve Sa'dî yolundan bazı müridleri de terbiye etmiştir. Mesela küçük oğlu Mehmed Ziyâeddin'e Nakşibendî, Eyüp Sa'dî şeyhlerinden Abdullah Efendi'ye de Sa'dî hilâfetnamesi vermiştir.

Vefatı

Salâhiyye kolunun âsitânesi olarak faaliyet gösteren Tahir Ağa Tekkesi, 1196'da (1782) çıkan Tüfekhâne yangınında yanınca Abdullah Salâhî Uşşâkî, Eğrikapı'daki şeyhinin tekkesi olan Hırâmî Ahmed Paşa Tekkesi'ne geçti. Burada dört ay süren postnişinliğinin ardından seksen yaşında iken 29 Muharrem 1197 (4 Ocak 1783) tarihinde vefat etti. Naaşı müridleri tarafından uzun yıllar şeyhlik yaptığı Tahir Ağa Tekkesi'nin hazîresine defnedildi. Salâhî hazretleri vefatından evvel ölümüne şu beyti tarih düşmüştür:

Girip kasr-ı cinânda dediler kerrûbiyân tarih
Salâhî şevk-i envâr-ı cemâle oldu pervâne

Hüseyin Vassâf, tekkenin son şeyhi Ali Behcet Efendi'den naklen Salâhî'nin, mezarının üstünün açık bırakılmasını ve başucundaki mezar taşının ulema kavuğu şeklinde yapılmasını istediğini söyler. Türbesi Hüseyin Vassâf tarafından 1921 yılında tamir ettirilerek bugünkü hâline getirilmiştir.

Salâhî'nin en meşhur halifesi Nazilli müftülüğü yapan Muhammed Zühdî Efendi'dir. Diğer bir halifesi, kabri Balçık Baba Tekkesi'nde bulunan Muhammed Sâdık Efendi'dir.

Eserleri ve Tasavvufî Düşüncesi

İki yüz küsür eseri bulunan Abdullah Salâhî Uşşâkî'nin tasavvufî düşüncesinin temel kaynağını, İbnü'l-Arabî'nin fikirleri ve kitapları oluşturur. Mârifete dair meselelerde karşılaştığı zorlukları öncelikle İbnü'l-Arabî'nin ruhaniyetine dayanarak çözüme kavuşturduğunu söyleyen Salâhî hazretleri, İbnü'l-Arabî'nin anlaşılmasının sadece onun tarafından yazılan metinleri okumakla değil bundan daha önemlisi bâtınından istimdâdla gerçekleşeceğine işaret eder. Örneğin İbnü'l-Arabî'nin remiz ve muammalarla dolu olan Mevâki'u'n-Nücûm adlı eserini okuduğunda bunların akıl ve kıyasla anlaşılmasının mümkün olmadığı kanaatine vararak şeyhin ruhaniyetinden yardım dilediğini, bunun üzerine kendisine onun nurundan bir katre ulaştığını ve bu nurla aydınlanıp sırlara vâkıf olduktan sonra esere şerh yazabilir hâle geldiğini şöyle dile getirir:

"Şeyhimin manevî mevcudiyetine iltica ettim: 'Ey Üstadım! Sen benim yardımcım ve destekçimsin. Ben sana iki yoldan bağlıyım. Öncelikle bâtınen bağlıyım, ikinci olarak da sen Muhyiddin İbnü'l-Arabî'sin ben ise Abdullah Salâhî'yim. (Senin ismin ebced hesabına göre 304 ediyor, benim adım da nisbet y'sini hesaba katmazsak 304 ediyor.) Bu sebeple sen benim manevî babamsın, ben de senin manevî oğlunum. Öyleyse beni feyzinden mahrum etme!' Nihayet o mübarek nurundan bir inci ve dostluğunun deryasından bir damla bana ulaşıp beni fethetti. Böylelikle onun yüce nuruyla aydınlandım ve sırrıyla mest oldum."

Şeyh-i Ekber'in öğretileri üzerine yazdığı risaleler sebebiyle "Osmanlı'nın İbnü'l-Arabî'si" olarak adlandırılan Abdullah Salâhî'nin bu minvalde Arapça yazdığı Miftâhu'l-Vücûd isimli eseri son derece önemlidir. Bunun yanı sıra Ebû Saîd-i Ebü'l-Hayr, Şebüsterî, Muhammed Pârsâ, İmam Gazzâlî, İbnü'l-Fârız, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî ve Yunus Emre gibi tasavvuf tarihinin önemli simalarının metinlerine dair şerh ve tercüme türü çalışmaları bulunan Abdullah Salâhî Uşşâkî hazretleri Eşrefoğlu Rûmî, Niyâzî-i Mısrî, İsmail Hakkı Bursevî, Mehmed Nasûhî Efendi gibi Osmanlı tasavvufunun meşhur şahsiyetleri üzerine yaptığı çalışmalarla da Osmanlı tasavvuf düşüncesi tarihine önemli katkılarda bulunmuştur. Divan sahibi bir şair olan Salâhî hazretlerinin birçok manzum eseri de bulunmaktadır.

Nutk-ı Şeriflerinden

Cüdâdır zevk-i dünyadan Salâhî çün hayalinle
Hayalinle kalır bir bî-nevâdır Ya Resûlallah

Salâhî tâb-ı firkatle sivâ savmın tamam etti
Visâlin cilve-i bayramı geldi Ya Resûlallah

Kesret-i emvâc ile derya revâcın gösterir
Remz edip vahdetle kesret imtizâcın gösterir
Zulmet-i kesrette kalma çün değilsin şeb-pere
Nûr-ı vahdet nice rûzundan sirâcın gösterir
Nükte-i temsil-i kandile kemâl-i dikkat et
Sadr-ı mişkâtında misbah-ı zücâcın gösterir
Dîde-i ibretle bak rûz u şeb, sayf u şitâ
Kâinata kahr ile lütfun mizâcın gösterir
Kahrına takat götürmez çün Salâhî derd-mend
Lütfunu eyler temenna ihtiyacın gösterir

Gülşen-i vaslında ey bülbül bu efgânın nedir?
Aşkı fâş etmek midir kastın bu destanın nedir?
Yar ile olmaktasın sîne be-sîne, leb be-leb
Nûr-ı vechinden mi yandın nâr-ı sûzânın nedir?
Bezm-i vahdette Salâhî yar ile hem dem iken
Kesreti kalbinde cem ettin bu divanın nedir?

Hikmetli Sözlerinden

Hakikat sultanının zuhurunda beşeriyetin bekâsı olmaz. Zira kul beşerî sıfatlarını silip benliğini bir kenara bıraktığında Hakk'ı bulur.

Bir kimse hakikat ilmine vasıl olsa, fakat bu vuslat, tarikatte terakki ederek gerçekleşmezse o kişinin hâli bozulur, delâlete düşer. Aynı şekilde bir kimse şeriata gerektiği ölçüde riayet etmezse, o kişinin tarikatı heva ve vesveseden ibaret kalır.

Sâlik azimetlerle amel ederek ve bu amellerde iradesini sıkı tutarak makamlara yerleşir ve sonrasında daha yüksek mertebelere terakki eder. Bu terakki ise hakikatte, sâlikin kendi benliğinde bir değişim ve dönüşüm yaşaması demektir. Böylece sâlikin bir taraftan nefsi yetkinleşip terakki ederken diğer yandan bilme ve idrâk etme süreci de birlikte ilerler. Nefisteki bu dönüşüm, onun idrakinin de dönüşümü anlamına gelir.

Bir kimse manevî olarak hangi mertebeye ve hâle ulaşırsa ulaşsın ilâhî emir ve yasaklar ondan sâkıt olmaz; daima teklife muhataptır.

Senin aslın ruhânî neş'ettendir. Hakikat-ı Muhammediyye kendisinden bahsedilen ilk akıldır. Çünkü ümmü'l-kitab tabiri ile levh-i mahfuz, akl-ı küll, akl-ı evvel, kalem-i a'la ve rûh-ı Muhammedî kastedilendir. Zira Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) varlıkların anasıdır. Bu sebepten ötürü ümmî diye isimlendirilmiştir.

İnsan-ı kâmilden başka âlemde ilâhî ve kevnî hakikatleri kendinde toplayan başka bir varlık yoktur.

Mutlak kemâl Hakk'a aittir. Kullardaki noksanlık ve acizlik ise bütünüyle ortadan kalkmayıp onların takdiridir.

Veliler ezelde verdikleri ahitlerine sahip çıkma hususunda korunmuşlardır (mahfuz). Rubûbiyet ve ubudiyet ahdinin korunması, her hak sahibine hakkını teslim etmektir.

Kaynak: Silsile-i Uşşâkiyye — Prof. Dr. Abdurrezzak Tek, Bursa Akademi 2021