Şahsiyeti ve Lakabları
İlim ve mârifetin menbaı, kudsî nurların otağı, sûfilerin efendisi, şeyhlerin şeyhi, hakikat ehlinin sultanı Cüneyd-i Bağdâdî tasavvufî muamelelerde, yaptığı riyâzetlerde, ulaştığı kerametlerde, latif manaları dile getirmede üstündü. Tarikat, hakikat ve mârifette müctehiddi. Her fırka tarafından sevilir, herkesçe övülürdü; sözleri tarikatta delil, hâli hep saygın ve makbuldü. Hiç kimse ne zâhirde ne bâtında Kur'ân ve Sünnet'e aykırı bir hal ve hareketine rastlamamıştı. Körler dışında kendisine itiraz eden çıkmamıştı.
Hayatı ve Yetişmesi
Bağdat'ta doğdu. Ailesi aslen Nihâvendli olup cam ticaretiyle meşguldü. Bu nedenle Cüneyd ailesinin yaptığı işten dolayı "Kavârirî" nisbesiyle anıldığı gibi kendisi de bir dönem ipek ticaretiyle meşgul olduğundan "Hazzâz" lakâbıyla anıldı. Küçük yaşlardan itibaren dinî ilimleri tahsil etmeye başladı. Bu esnada dayısı Serî-i Sakatî'nin meclisine giderek ona bağlanıp tasavvufî terbiye görmek istedi. Ancak zâhirî ilimleri henüz tamamlamadığı için dayısı bunu kabul etmedi; onu dinî ilimleri öğrenmeye teşvik ettikten sonra "Allah sana önce tasavvufa girip sonra hadis öğrenen bir sûfî değil, önce hadis öğrenen sonra tasavvufa intisab eden bir sûfî olmayı nasip etsin" diye dua etti. Özellikle hadis ve fıkıh alanında iyi bir eğitim alan Cüneyd yirmi yaşına geldiğinde fetva verebilecek dereceye ulaşmıştı. Kendisi de ilim yolunu tasavvufî hayatın başlangıcı kabul ettiğinden, bağlılarına seyrü sülûka yönelmeden önce dinin esaslarını ve sünneti öğrenmelerini ısrarla tavsiye etmiştir.
Yetişmesinde dayısı ve mürşidi Serî-i Sakatî'nin etkisi büyük olan Cüneyd, hem tasavvufî hâlinin yüceliği hem de dinî ilimlerdeki otoritesi sebebiyle "seyyidü't-tâife", "sultânü'l-muhakkikîn" ve "tâvûsu'l-ulemâ" gibi unvanlarla anılmıştır. Bağdat sûfilerinin tartışmasız üstadı ve bu dönemin kutbu idi. Sûfiyâne hayatı dünyadan koparmamış, bir taraftan tasavvufî faaliyetlerini sürdürürken diğer taraftan geçimini sağlamak için ticaretle meşgul olmuş, dükkânında perde ile ayırdığı bir köşede ibâdet ve irşada devam etmişti. Tasavvufta şekilciliğe karşı çıktığından dolayı sûfî kıyafeti giymemiş, nedenini soranlara "Önemli olan yamalı hırka giymek değil, bağrı yanık olmaktır" diye cevap vermişti.
Tevhid Anlayışı
Cüneyd-i Bağdâdî'ye göre tasavvufun amacı, Allah ile insan arasında sağlam bir köprünün kurulmasını gerçekleştirmektir. Bundan dolayı tasavvufu "Her şeyden alâkayı kesip Allah'la olmaktır" şeklinde tarif eder. Yine onun "Tasavvuf, Allah'ın seni senden alıp kendisiyle diriltmesidir" anlamındaki tarifinin temelinde bu bakış yatmaktadır. Bu tür bir tevhid anlayışı ve buna bağlı olarak fenâ ve mîsâk nazariyeleri Cüneyd'in tasavvuf anlayışının temelini oluşturmaktadır.
Cüneyd'e göre tevhid, Allah'tan başka bir şeye varlık vasfı yüklememek ve mahlûkatı ilahî sıfatların tecelligâhı olarak kabul etmektir. Tevhidi, biri avâmın diğeri havâssın tevhidi olmak üzere ikiye ayırır. Avâmın tevhidi ikrar, tenzih, akıl ve aklî delillere dayalı tevhiddir. Havâssın tevhidi ise rûhî müşâhedelere dayanan, yaşanan ve tadılan (şuhûdî ve zevkî) bir tevhiddir. Bu tevhidin iki mertebesi vardır. Birinci mertebede Allah'ın birliğini dile getiren ârifin gözü O'ndan başkasını görmez; O'ndan başka hiçbir şeyden korkmaz, hiçbir şeye rağbet etmez. İkinci mertebede ârifin Allah'ın huzurundaki varlığı bir gölge ve hayalden ibarettir. Tevhid deryasına dalan ârif hakiki birliği bulduğundan ve fenâ hâlinde olduğundan benliğinden sıyrılmıştır. Artık onda tasarruf eden ve onu yönlendiren sadece Hak'tır. Cüneyd'e göre bu mertebeyle kul maddî âleme gelmeden önceki birlik hâline, yani evveline dönmüş olur.
Fenâ ve Mîsâk Nazariyeleri
Cüneyd'in tevhid anlayışının temel unsurlarından olan fenâ hâli, kulun beşerî varlığını unutması ve kendi ferdî varlığının Hakk'ın varlığında, iradesinin de ilâhî irade içinde eriyip kaybolmasını ifade eder. Fenânın üç mertebesi bulunmaktadır: Birinci mertebede fenâ, sâlikin Hakk'ın emirlerini ve iradesini kendi şahsî istek ve arzularına tercih etmesidir. İkinci mertebede fenâ, Hakk'ın iradesine tamamıyla bağlanan sâlikin ibâdetlerdeki haz ve zevklerden fânî olması, Hak ile kendi arasına hiçbir istek ve amacın girmemesidir. Üçüncü mertebede fenâ, Hakk'ın tecellileriyle kendi benliğinden sıyrılan sâlikin içinde bulunduğu fenâ hâlini de görmemesidir. Bu durumda kul nefsinden fânî, Hak'la bâkîdir; cisim olarak vardır fakat isim olarak yoktur. Burada dikkat edilmesi gereken husus, sâlik maddî varlığından yok olmadığı gibi Hak'la birleşmesinin (ittihâd) asla söz konusu olmadığıdır.
Cüneyd-i Bağdâdî'nin tevhid ve fenâ anlayışını tamamlayan bir diğer unsur mîsâk nazariyesidir. Burada mîsâktan kastedilen, kul ile Allah arasındaki elest bezminde yapılan ahittir. Cüneyd'e göre bu âleme gelmeden çok önce Allah insanların ruhlarını halk etmiş, sonra onlara "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sormuş, Allah'ta fânî, kendi varlıklarından gâib olan ruhlar da lisân-ı hâl ile "Evet Rabbimizsiniz" cevabını vermişlerdir (A'râf, 7/172). Fakat şehadet âlemine geldikten sonra perdelerin indiğiyle bu ahdi unutmuştur; ona düşen bu ahdi hatırlayıp mümkün mertebe önceki hâline dönmesidir. Bu dönüşün gerçekleştirilmesi ise imkân ölçüsünde bedenî kayıt ve bağlardan kurtulmakla mümkündür. Seyrü sülûkla gerçekleştirilen bu hâlin sonunda kişi, elest bezminde Hakk'ı mutlak olarak birlediği mertebeye yani tevhidin hakikatine ulaşır. Cüneyd tevhidin son mertebesi için "Kulun sonunun evveline dönmesidir" derken bunu kastetmiştir.
Şeriat ve Sünnet'e Bağlılığı
Cüneyd'e göre tevhid ve fenâ hallerine ulaşmada tasavvufun vecd ve zevke dayanan yönünün etkisi büyüktür. Ancak bütün bu derûnî haller gerçekleşirken zâhirî hükümlere bağlı kalınması, zorlama ve yapmacıklıktan uzak durulması ve şerî ölçülerin dışına çıkılmaması gerektiğini ısrarla vurgulamıştır. Bu nedenle Cüneyd şeriata aykırı tasavvufî hal ve hareketleri eleştirmiş, sâlikin amel ve mükellefiyetlerden kurtulacağı bir seviyeye ulaşmasının mümkün olduğundan söz eden ibâhî sûfilere şiddetle karşı çıkmıştır. "Yolumuz Kitap ve Sünnet'le sınırlıdır" diyerek Peygamberimizin sünnetine sarılmanın, ibâdet ve taate devam etmenin dışındaki yolların hiçbiriyle Allah'a ulaşılamayacağını belirtmiştir.
Muahhar kaynaklar Cüneydiyye'nin esasları olarak şu sekiz prensibi kaydeder: Az yemek, az uyumak, az konuşmak, uzleti tercih etmek, devamlı abdestli bulunmak, kalbi mâsivâ ile meşgul etmemek, sürekli zikir hâlinde olmak ve mürşidinin meclisini önemseyip kalbini ona rabt etmek. Onu örnek alarak sahvı sekre tercih edenlere Cüneydî, açtığı bu yola da Cüneydiyye denmiştir.
Menkıbeler
Nakledilir ki Cüneyd'in müritlerinden biri artık kemâl mertebesine erdim, yalnız kalmam benim için daha iyi diyerek şeyhinin meclisinden ayrılıp kendi zaviyesine çekilmişti. Bir müddet sonra her gece ona bir deve getiriyor ve üstüne bindirip "Haydi, seni cennete götürüyoruz" diyorlardı. O da devenin sırtına binip gayet hoş ve güzel bir yere gidiyordu. Burada genç ve güzel kişiler, nefis yemekler, gürül gürül akan sular vardı. Saher vaktine kadar burada kaldıktan sonra uykuya dalıyor, uyandığında da kendisini zaviyesinde buluyordu. Zamanla bu durum onda öyle bir benlik meydana getirdi ki etrafındakilere "Ben her gece cennete gidiyorum" demeye başladı. Onun bu hâli Cüneyd'e haber verilince kalkıp zaviyesine gitti ve onu korkunç bir kibir ve gurur içinde gördü. Hâlini sordu. O da başından geçenleri bir bir anlattı. Cüneyd ona "Bu gece seni oraya götürdükleri zaman üç kere 'Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahilâliyyilazîm' de" diye öğüt verdi. Gece onu alıp götürdüler. Her zamanki yere varınca Cüneyd'in sözü aklına geldi ve lâ havle duasını okudu. Derhal etrafındakiler büyük bir gürültüyle kaybolup gittiler. Mürid kendine gelince bir mezbelelikte olduğunu ve önüne hayvan kemiklerinin konduğunu gördü. Hatasını anlayıp tövbe etti ve Cüneyd'in meclisine aralıksız devam etti.
Cüneyd-i Bağdâdî'ye göre sûfî o kimsedir ki gönlü, Hazreti İbrahim'in gönlü gibi dünya sevgisinden kurtulup selamete ermiş ve Allah'ın emrini onun gibi yerine getirmiş, Hazreti İsmail gibi teslimiyet göstermiş, Hazreti Dâvûd gibi hüzünlenmiş, Hazreti İsa gibi fakr hayatı yaşamış, Hazreti Eyyûb gibi sabretmiş, niyaz zamanı Hazreti Musa gibi iştiyak duymuş ve Hazreti Muhammed gibi bir ihlâs ve içtenliğe sahip olmuştur. Bu vasıflara ulaşmada temel etken ise nefsin terbiye edilmesidir. Nitekim "Biz tasavvufu dedikodu ile değil, aç kalmak, dünyayı terk etmek, nefsin hoşuna giden ve alışılan şeyleri bırakmak suretiyle elde ettik" sözünü bu minvalde söylemiştir.
Vefatı
Vefatı yaklaşınca dostları Cüneyd'i ziyarete gelmişlerdi. Cüneyd yanındakilere "Sofrayı getirip kurun ve dostlara ikram edin" dedi. Hâli iyice daralınca kendisine abdest aldırmalarını istedi. Ama abdest aldırılırken sakalını hilalleme sünnetini unutmuşlardı. Hemen eliyle sakalına işaret ederek bu sünneti yerine getirmelerini emretti. Sonra secdeye kapandı ve bir müddet öyle kaldı. Ardından Kur'ân okumaya başladı. Müritlerden biri "Sen de mi Kur'ân okuyorsun?" deyince, "Şu anda Kur'ân okumaya benden daha muhtaç durumda kim var! Baksanıza şu anda ömür sayfam dürülmekteyken yetmiş yıllık ibâdet ve tâatimi havada asılı bir tüy gibi görmekteyim. Bir rüzgâr çıkmış ve onu sallamakta! Bu rüzgârın hicran mı yoksa vuslat mı getireceğini bilmiyorum" dedi. Sonra Bakara suresinden yetmiş kadar ayet okudu. Durumu iyice kötüleşmişti. Bu sırada ona "Allah'ı hatırla, Allah de" diye telkin edenlere tebessümle "O'nu hiç unutmadım ki!" diye cevap verdi. Ardından şehadet parmağını uzatıp "Bismillahirrahmanirrahim" dedi ve gözlerini kapayıp ruhunu teslim etti.
Ebû Bekir eş-Şiblî, Ebû Muhammed el-Cerîrî, Mimşâd Dîneverî, Ebû Bekir el-Vâsıtî gibi dönemindeki pek çok ünlü sûfî Cüneyd'in sohbetine katılıp onun müridi ve halifesi olmuştur. Bu nedenle adı tarikatların çoğunun silsilesinde yer alır. 297 (909) yılında vefat eden Cüneyd, Bağdat'ın Şünûziyye mezarlığında dayısı ve şeyhi Serî-i Sakatî'nin yanına defnolundu. Tasavvuf alanındaki görüşleri tüm sûfî çevrelerince delil sayılan Cüneyd'in bazı mektupları er-Resâil başlığı altında toplanarak günümüze kadar gelmiştir.
Ölümünden sonra müritlerinden biri Cüneyd'i rüyasında gördü ve "Münker ve Nekir'e nasıl cevap verdin?" diye sordu. Cüneyd de şöyle anlattı: "Bu iki melek heybetle gelip 'Rabbin kim?' diye sordular. Kendilerine şöyle bir bakıp güldüm ve 'Elest meclisinde iken ben senin Rabbin değil miyim diye sorulunca evet cevabını vermiştim, şimdi siz gelip Rabbin kimdir diye mi soruyorsunuz?' dedim."
Hikmetli Sözleri
Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) izini takip edenler, sünnetine tâbi olan ve yolundan ayrılmayanlar hariç, Allah'a giden bütün yollar insanlara kapatılmıştır. Zira hayır yollarının tamamı Hazreti Peygamber'e açılmıştır.
Belâ, başa gelen dünyevî sıkıntılar değildir; asıl belâ, belâyı verenden gâfil olmaktır. Aynı şekilde âfiyet de dünyevî rahatlığı elde etmek değil, kalbin bir an olsun Allah'la karar kılmasıdır.
Şükür, Allah'ın verdiği nimete dayanarak O'na âsi olmamak ve nimetini günah için sermaye yapmamaktır. Sabır ise yüzü ekşitmeden acıları yudumlamaktır.
Allah kullarından iki şeyi bilmelerini ister: Bunlardan biri kullukla (ubudiyet) ilgili bilgiler, diğeri rubûbiyetle ilgili bilgilerdir. Bunun dışında kalan her şey nefsin hazzından ibarettir.
Hak'la kul arasında dört derya vardır; bir kimse bu deryaları geçmeden Allah'a ulaşamaz. Biri dünyadır, bunun gemisi zühddür; dünya deryasından zühdle geçilir. Diğeri insanlardır, bunun gemisi uzleti tercih etmektir. Bir diğeri şeytandır, onun gemisi kendisinden nefret etmektir. Sonuncusu da nefistir, onun gemisi de arzu ve isteklerine muhalefette bulunmaktır.
Allah Teâlâ, kendisini hatırlamaları ve yönelmeleri nisbetinde kalplere lütfuyla teveccüh eder. Şu halde kalbinin neyle meşgul olduğuna bak!
Cüneyd'e "Ârif kimdir?" diye sorulunca "Sen konuşmadan sırrından haber veren kimsedir" dedi.
Hak'tan başka bir şey seni esir almışken gerçek anlamda O'nun kulu olamazsın. Allah'a hakiki manada kulluk etmede bir kusurun olduğu sürece tam hürriyete eremezsin. Dolayısıyla sadece Hakk'a kul olunca, O'ndan başka her şeye karşı hür olursun.
Vakit elden kaçmaya görsün, bir daha asla telafi edilemez. Vakitten daha değerli bir şey yoktur.
Sâdık bir kul binlerce yıl Allah'a yönelse ve sonra bir an O'ndan yüz çevirirse, bu bir an içindeki kaybı, binlerce yıldaki kazancından çok daha büyük olur.
Cüneyd'e "Kiminle dostluk edelim?" diye sorulduğunda "Sana karşı yaptığı iyiliği unutup üzerine düşeni yerine getirenle" dedi.
Rıza, mârifet derecelerinin ikincisidir. Bir kimse Allah'tan razı olursa, rıza hâli devam ettiği sürece Allah hakkındaki mârifete de sahip olur.
Allah'ı tanıyan, O'ndan başkasıyla mutlu olamaz.
Kaynak: Silsile-i Uşşâkiyye — Prof. Dr. Abdurrezzak Tek, Bursa Akademi 2021