Hayatı ve Yetişmesi
Hidayet yolunun rehberi, mana hazinesinin sahibi, velâyet sırlarının mazharı, şeyhlerin kutbu olan İbrahim Zâhid Gîlânî, 615 (1218) yılı civarında Hazar denizinin güneybatı sahili boyunca uzanan Gîlân şehrinde doğdu. Lakabı "Tâceddin", künyesi "Ebû Safvet"dir. Dedelerinin şeyh olduğu ve bunlardan Şeyh Bîdâr'ın Horasan taraflarından gelerek bölgeye yerleştiği rivayet edilmektedir. Seyyid Cemâleddin Şirâzî, şeyhinin emriyle Gîlân'a geldiğinde İbrahim mektebe giden küçük bir çocuk idi. Şeyh onu yolda görünce mübarek elini onun başına koyup "Bizi şeyhimiz Şihâbüddin hazretleri Gîlân'a bu masumu irşad için göndermiştir" diyerek himayesine aldı.
İlim Tahsili ve İntisabı
İbrahim buluğ çağına geldiğinde zâhirî ilimlerde ilerlemek için Şiraz'a gitti ve burada fıkıh, hadis, tefsir başta olmak üzere dini ilimleri tahsil etti. Ancak zâhirle yetinmeyerek dedelerinden duymuş olduğu bâtın ilmini de öğrenmek istedi ve Ebü'n-Necîb es-Sühreverdî'nin halifesi Sadi-i Şîrâzî'ye intisab etti. Şeyhinin emriyle defalarca halvete girip riyâzetle meşgul oldu. Fakat ulaştığı manevî hal ve makamları yeterli görmeyince Şeyh Sadi "Ey oğul, ben seni ancak bu makama kadar getirebildim. Bundan böyle memleketin Gîlân'a git ve orada Seyyid Cemâleddin'in hizmetinde bulun. Ümit ederim ki muradın onunla tecelli eder" diyerek kendisine izin verdi.
İbrahim de şeyhinin tavsiyesiyle Gîlân'a döndü ve Lâhicân beldesinde oturan Seyyid Cemâleddin Şirâzî'ye intisab etti.
"Zâhid" Lakabının Menşei
İbrahim Zâhid, elinin emeğiyle geçinir ve kimseden yardım kabul etmez, şeyhiyle birlikte tarlada çalışır ve ürettiklerini pazara götürüp satardı. Kendisine "Zâhid" lakabının verilmesiyle ilgili olarak şöyle bir menkıbe anlatılır: Bir gün İbrahim şeyhinin emriyle tarladaki pirinçleri çuvala koyarak sırtındaki çuvalları tekkeye götürürken dinlenmek için bir yere oturdu. Bu esnada sırtındaki çuvaldan bir pirinç tanesi yere düştü. İbrahim onu alıp ağzına atmak istedi fakat hemen riyâzet hususunda şeyhine verdiği sözünü hatırlayarak bundan vazgeçti ve pirinç tanesini çuvala koydu. Sonra çuvalları tekkeye getirdiğinde şeyhi kapıda karşılayarak "İbrahim evladım, sadıklardan olduğunu gösterip ahdinde vefa eyledin ve Zâhid lakabını hak ettin" dedi.
Hilafeti ve İrşad Faaliyetleri
Zâhirî ilimlerde geniş birikimi olan İbrahim Zâhid, dervişlerin cezbe ile semâa kalkmalarını benimsemez, bir şey söylemese de aralarına katılmayıp halkanın dışında dururdu. Bir gün şeyhi onu imtihan etmek için devrâna kaldırdı ve halkaya soktu. Devrânın kapısında cezbesine kapılan İbrahim daha fazla dayanamadı ve kendinden geçerek yere düştü. Şeyhi bu durumuna hiç iltifat etmeyip zikrin bitiminde onu tevhidhanede yalnız bırakarak evine gitti. Hanımına "İbrahim'i tevhidhanede yalnız başına bıraktım. Eğer bundan dolayı kırılır da çeker giderse, biz onu kaybederiz. Yok, gitmez kapımıza gelirse niyazda bulunursa, emaneti ona tevdi ederiz. Bu onun son imtihanı idi" dedi. O gece İbrahim geç vakitte ayıldığında kendisini terk edip gittiklerini anladı. Hiç vakit kaybetmeden şeyhinin evine doğru yola koyuldu ve kapısının eşiğine yüzünü koyup ağlayarak kabulünü niyaz etti. Şeyhi gece teheccüd için kalktığında kapının eşiğinde İbrahim'i görünce kaldırıp gözlerinden öptü ve "Oğul, biz seni sınamıştık. Allah'a hamdolsun bunu da yüz akıyla başardın" diyerek ona sırrı teslim etti. Ertesi gün tekkede hilâfet tacını giydirdi ve "Biz sana irşad vaktin geldiğinde haber veririz. Sen mücâhedene devam et" buyurdu.
İbrahim Zâhid şeyhinin vefatından sonra irşada başlamayıp mücâhedeye devam etti. Menkıbelerde kaydedildiğine göre geceleri az bir uykuyla yetinip ibâdete devam eder, sürekli oruç tutar, yılda iki defa erbaîne girerdi. Yirmi yıl sonra manevî bir işaretle Gîlân'ın kuzeyindeki Güştâsfî'ye giderek irşad faaliyetine başlayan İbrahim Zâhid daha sonra Şîraz'a geçti, birkaç defa Doğu Azerbaycan'ı dolaştı. Hiyâv ve Serâb'ı ziyareti sırasında halkın büyük ilgisiyle karşılaştı. Gazân Han ile görüştükten sonra dervişleriyle birlikte Erdebil'e giderek Şeyh Râsim Zâviyesi'ne yerleşti. Erdebil halkı kendisi için büyük bir zâviye inşa edip çeşitli vakıflar kurdu. Bölgede İslâm'ın yayılmasında emeği geçen ve özellikle Şirvan'da sözü dinlenen bir şahsiyet olan Seyyid Burhâneddin Muhammed, ona bu bölgelerde irşad faaliyetinde bulunmasını önerdi.
İbrahim Zâhid'in çalışmaları sonucunda Şirvanşah kendisine mürid oldu ve onun için Güştâsfî'de bir zâviye yaptırdı. Yoğun irşad faaliyetleri neticesinde 679 (1280) yılından itibaren İbrahim Zâhid'in adı Şirvan başta olmak üzere Doğu Azerbaycan ve Horasan'a kadar yayıldı. Bu durum, Şirvan bölgesinde faaliyet gösteren bazı sûfî grupları rahatsız etti. Nitekim Şirvanşah'ın davetini kabul ederek bir grup müridiyle birlikte Şirvan'a giden İbrahim Zâhid'e, Kalenderîler cephe alıp suikast düzenlemeyi planladılar ancak bunu gerçekleştiremediler. Bu sıralarda Şirvanşah'ın oğlu Siyâmek ona ve mensuplarına karşı düşmanca bir tavır takındı. 771 (1369) yılında Güştâsfî'de hastalanan İbrahim Zâhid, vasiyeti üzerine halifesi ve damadı Safiyyüddîn-i Erdebilî tarafından Lâhicân'ın bir nâhiyesi olan Siyâvrud'a getirildi ve iki hafta sonra burada vefat etti.
Halifeleri ve Tarikat Mirası
Ardında sayısız derviş ve birçok halife bırakan İbrahim Zâhid'in öne çıkan dört baş halifesi şunlardır: Aynı zamanda kızı Fatıma ile de evli olan Safiyyüddin Erdebilî, Ahî Yusuf, Pîr Hikmet ve Ahî Muhammed. Bunlardan Ahî Yusuf Anadolu'da Niğde'nin Tepeviran mevkiinde inşa ettirdiği zaviyede, Pîr Hikmet de Azerbaycan Gence'de irşada devam etmiştir.
Damadı Şeyh Safiyyüddin, Erdebil'deki tekkesinde kurduğu Erdebiliyye tarikatı ile İbrahim Zâhid Gilânî'nin mirasını geniş kitlelere ve coğrafyalara ulaştırma imkânı bulmuş ve ileride bu tekkede yetişecek olan Somuncu Baba tarafından tarikat, Anadolu'ya ulaştırılmıştır. Somuncu Baba'nın halifesi Hacı Bayram Velî gerek Erdebiliyye'nin Şiîleşmeye başlaması gerekse Osmanlı'nın Safeviyye ile olan mücadelesini dikkate alarak Bayramiyye isminde müstakil bir tarikat oluşturmuştur.
İbrahim Zâhid Gilânî'nin baş halifesi Ahî Muhammed ile ana silsile devam ederek Halvetiyye tarikatının temelleri atılmıştır. Haddizatında tarikatta içtihat sahibi olan İbrahim Zâhid Gîlânî'ye Zâhidiyye isminde bir tarikat nispet edilmekte ise de bu yol daha sonra Halvetiyye ile birleşince, Zâhidiyye ismi yerini Halvetiyye'ye bırakacaktır.
Seyrü Sülûk Anlayışı
İbrahim Zâhid Gîlânî, ilahî isimlerin özü olarak kabul ettiği on iki isimden oluşan esmâ zikriyle seyrü sülûk metodunu uygulayan ilk sûfidir. Bu on iki ismin ilk yedisine "esmâ-i seb'a" (Lâ ilâhe illallah, Allah, Hû, Hak, Hay, Kayyûm, Kahhâr), diğerlerine de "esmâ-i hamse" (Vehhâb, Fettâh, Vâhid, Ahad, Samed) adı verilir. İbrahim Zâhid'in bu isimleri zikrederek halvete girdiği, fenâ ve ardından bekâ mertebelerine ulaşıp celvete erdiği kabul edilir. Bu bakımdan hem halvet hem de celveti bir meşreb olarak benimseyen sûfilerdendir.
Bazı Menkıbeleri
Hacı Ali isminde bir zat şöyle nakletmişti: Şeyh Zâhid'le birlikte bir gemi yolculuğu yapıyorduk. Yolumuzu neredeyse yarılamıştık ki denizde büyük bir fırtına çıktı. Gemi batma tehlikesiyle karşı karşıya kalmış, herkes korkuyla bir köşeye sinmişti. Bu hâli görünce içimden "Ey Şeyh, böyle bir yanda sessiz oturacağına, bizleri kurtarmaya sebep olsan olmaz mı?" diye geçirdim. Şeyh bir müddet sonra yerinden doğrularak geminin dümenine geçti ve bana hitaben "Hacı Ali, gönlünü ferah tut, gemiyi selamete çıkarırız, inşallah" dedi. Salimen karaya ulaştığımızda şeyhin yanına gittim, selam verip elini öptüm. "Efendim beni nasıl tanıdınız ve ismimi nasıl öğrendiniz?" diye sorunca, gülümseyerek "Evladım gönlünden geçeni bilen, seni ve ismini bilmez mi?" cevabını verdi.
Vefatına yakın yanında bulunan dervişlerden bazıları "Sultanım, uzun zamandır ağzınıza dünya nimeti olarak bir lokma dahi koymadınız. Ne olur bir şeyler yesiniz, iyice halsiz düşmenizden korkuyoruz" dediler. Şeyh de onlara "Güzel bir yahni olsa da yesek" dedi. Dervişler hemen yahni ve pilav pişirip güzel bir sofra kurdular. Şeyh dervişleri sofraya davet etti ve yemeğe başlamalarını söyledi. Kendisi de onlarla sofraya oturdu ve onlara ikramda bulundu. "Efendim, siz de yemiyorsunuz" denilince "Dervişlerimin büyük bir afiyetle yemek yemelerinden başka benim için safa var mıdır?" demiş ve oruçlu vefat etmişti.
Kaynak: Silsile-i Uşşâkiyye — Prof. Dr. Abdurrezzak Tek, Bursa Akademi 2021