Marûf-ı Kerhî
Tarikat ve hakikat yolunun rehberi, nefislerin mürebbîsi, nâkısların noksanlarını kemâle erdiren, çağındaki âşıkların efendisi, vaktin kutbu Marûf-ı Kerhî muazzam bir lütfa ve kurbiyete mazhar olmuş, üns ve şevk mertebelerinde nihayete ulaşmıştı. Ayrıca verâ ve fütüvvetle anılan meşâyıhın ileri gelenlerindendi. Iraklı Hristiyan veya Sâbiî bir ailenin oğlu olup hayatının büyük çoğunluğunu Bağdat'ın Kerh mahallesinde geçirdi. Çocukluğunda ailesi tarafından Hristiyanlara teslim edildi, teslis inancına karşı çıktığı için hocası tarafından dövülünce ailesini terk edip kaçtı. Bu sırada sekizinci imam Ali Rıza ile karşılaştı ve onun vasıtasıyla müslüman oldu. Anne ve babası "Keşke geri dönse, hangi din üzere olursa olsun biz buna razı oluruz" diyorlardı. Aradan bir süre geçtikten sonra ailesine döndü. Anne ve babası da ona uyarak müslüman oldular.
Marûf'un zühd hayatına yönelmesinde Davud-ı Tâî'nin müridi İbnü's-Semmâk'ın rolü olmuştur. Küfe'de İbnü's-Semmâk'ın vaazını dinlerken onun, Allah'tan yüz çeviren kimseden Allah'ın da yüz çevireceğini, Allah'a bütün kalbiyle yönelen kimseye de O'nun, rahmetiyle yöneleceğini ve tüm mahlûkatı da ona yönelteceğini ifade eden sözlerinden etkilenmiş ve zühd yoluna girmişti. Uzun yıllar Davud-ı Tâî'nin meclislerine devam edip ondan hırka giydi ve önde gelen müridi oldu.
Marûf-ı Kerhî "tasavvuf" kelimesini kullanarak tasavvufu tarif eden ilk sûfî olup bu konudaki görüşleriyle bazı tasavvufî uygulamalara öncülük etmiştir. Onun tanımına göre tasavvuf "Hakikatleri elde etmek için halkın elindekilerden ümidi kesmektir." Tanımda hakikatleri elde etmekten kastedilen şeriatın sadece bâtınına yönelmek değil, zâhirine ilaveten bâtınına da dikkat etmenin gerekliliğidir. Tarifin ikinci kısmında ise zühde vurgu vardır. Yine ilahî aşktan bahseden ilk sûfilerden olan Marûf-ı Kerhî'nin aşkı, Allah'ın lütfu olarak tanımlaması ve aşkın kazanılan bir şey olmadığını söylemesi aşk konusunda tasavvufî düşünceyi ciddi biçimde etkilemiştir. Kerhî'nin bir başka önemli yönü ise Sünnî ve Şiî birçok tarikatın silsilesinde yer almasıdır. Önde gelen müridi Serî-i Sakatî'ye "Allah'tan bir şey dilersen Marûf'un hürmetine diyerek iste" şeklindeki nasihati, tasavvuf tarihinde şeyhlerden istimdâd ve tevessül geleneğinin başlamasına öncülük etmiştir. Yine ilk kaynaklardan itibaren nakledilen "Marûf'un kabri tecrübe edilmiş bir ilaçtır" anlayışı, tasavvufta veli kabirlerini ziyaret edip şifa bulma geleneğinin başlangıcı kabul edilmiştir.
Fütüvvet ehli sûfiler arasında sayılan Marûf-ı Kerhî'ye göre fütüvvet ehlinin üç alameti vardır: Vefalı olmak, karşılık beklemeden övmek ve istenmeden vermek. 200 (815) yılında vefat eden Kerhî Dicle'nin kıyısındaki zaviyesine defnedildi. Zamanla kabrinin bulunduğu yerde bir kabristan ve külliye oluşmuştur. Ahmed b. Hanbel başta olmak üzere dönemin önemli simalarının Kerhî'yi ziyaret edip kendisiyle bazı konuları istişare ettikleri ve onu duası makbul zatlar arasında saydıkları bilinmektedir. Bu nedenle daha hayatta iken zâviyesi herkesin rağbet ettiği bir yer hâline gelmiştir. Ahmed b. Hanbel'in Marûf-ı Kerhî hakkındaki olumlu tavrı sebebiyle olsa gerek, Hanbelî fakihi İbnü'l-Cevzî tarafından Kerhî'nin faziletlerini dile getiren bir eser yazılmıştır.
Menkıbeleri
Marûf-ı Kerhî'nin tasavvuf anlayışını yansıtan menkıbelerden biri şudur: Rivayete göre Marûf bir gün beraberinde bir toplulukla giderken gençlerden oluşan bir grubun kayık içinde içki içip eğlendiklerini gördüler. Dicle nehrinin sahiline varınca yanındakiler "Ey Şeyh! Dua edin de Hak Teâlâ bunların tümünü suya batırsın, böylece uğursuzluklar ortadan kalksın" dediler. Bunun üzerine Marûf "Ellerinizi gökyüzüne kaldırın, ben dua edeceğim siz âmin deyin" dedi. Sonra "İlahî! Şu gençlere bu âlemde nasıl hoş bir hayat verdinse, öbür dünyada da öyle güzel bir hayat bahşet" diye dua etti. Oradakiler bu söze şaşırıp "Ey Şeyh! Biz bu duanın sırrını anlayamadık" dediler. Kerhî de "Bekleyin göreceksiniz" dedi. Bir müddet sonra gençler Kerhî'yi görünce utanıp şişelerini attılar ve birden hepsini bir ağlama tuttu. Sahile çıktıklarında eline sarılıp tövbe ettiler. Bunun üzerine Kerhî yanındakilere dönüp "Gördünüz mü, kimseyi batırmadan ve kimsenin canını yakmadan nasıl da herkesin muradı gerçekleşti!" dedi.
Bir kere Dicle nehrine gidip abdest aldığı sırada ihtiyar bir kadın zaviyesine giderek oradaki Mushaf'ını ve seccadesini alıp gitmişti. Kadının peşinden giden Marûf ona yetişince hayâsından yüzüne bakmamış ve başını önüne eğip kadına "Hiç Kur'ân okumasını bilen çocuğun var mı?" diye sormuştu. Kadın "Hayır," deyince Marûf "Öyleyse Mushaf'ı bana ver, seccade senin olsun" dedi. Onun halim selim tavrı karşısında hayrette kalan kadın ikisini de götürüp yerine koyunca Marûf "Seccade senindir, helal olsun, al götür" dedi. Bu manzara karşısında mahcup olan kadın oradan apar topar gitti.
Serî-i Sakatî şöyle anlatmıştı: Bayram günü Marûf'un hurma çekirdeği topladığını gördüm. "Efendim, bunlarla ne yapacaksınız?" diye sordum. "Şurada bir çocuk var ağlıyordu. Niçin ağladığını sordum: 'Ben yetimim, arkadaşlarımın oyuncakları var, benim yok' dedi. Ben de bunları satıp ağlamasın diye ona oyuncak alacağım" deyince, "Efendim, ben çocukla ilgilenirim sizin gönlünüz rahat olsun" diyerek çocuğu çarşıya götürdüm elbise ve oyuncak alarak sevindirdim. Daha çarşıdan ayrılmamışım ki o anda gönlümde bambaşka bir hal meydana geldi.
Naklederler ki, Marûf bir gün abdestini bozmuş ve derhal teyemmüm etmişti. "İşte Dicle nehri şuracıkta, neden teyemmüm ediyorsun?" diye sorduklarında "Olur da ölürüm de oraya ulaşamam" dedi.
Marûf nefsini kınayarak şöyle diyordu: "Ey zavallı! Ne kadar da çok ağlayıp sızlandın! İhlâslı ol, kurtulasın."
İmam Ali Rıza vasıtasıyla müslüman olan Marûf, müslüman olduktan sonra onun kapıcılık görevini üstlenmişti. Bir gün Şiî bir grup ziyaret sebebiyle Ali Rıza'nın kapısında izdihama sebep olunca, kapıdaki Marûf'un kaburga kemikleri kırıldı ve yatağa düştü. Bir müddet hasta yattıktan sonra 200 (815) tarihinde vefat etti ve Bağdat'ta Şünûziyye mezarlığına defnedildi.
Yine anlatıldığına göre Marûf bir gün oruçlu idi. Gün ikindi vaktine ulaşmıştı. Pazardan geçerken bir saka, "Bu sudan içene Allah rahmet etsin" diye bağırıyordu. Marûf suyu alıp içti. Oruçlu değil miydin diyenlere "Evet öyleydim, ancak sucunun duasına rağbet ettim" dedi. Vefatından sonra rüyada görüp sorarlar: Aziz ve Celil olan Allah sana nasıl muamele etti? Şöyle cevap verdi: "O sakanın suyunu içmem nedeniyle beni bağışladı."
Serî-i Sakatî demişti ki Marûf'u vefatından sonra rüyada arşın altında dehşet ve hayret içinde kalmış bir halde gördüm. Hak Teâlâ'dan meleklere "Bu kimdir, biliyor musunuz?" diye bir ses geldi. Melekler "Ya Rab! Bunu sen daha iyi bilirsin" dediklerinde Cenâb-ı Hak "Bu, Marûf'tur. Muhabbetimden sarhoş olup kendinden geçmiştir. Bizi temaşa etmeden aklı başına gelmez, bize kavuşmadan kendine gelemez" buyurdu.
Hikmetli Sözleri
* Allah bir kuluna hayır murad ederse ona amel kapısını açıp gevşeklik ve tembellik kapısını kapatır.
* Amel etmeden cenneti talep etmek günahtır; sünnete saygı göstermeden şefaat beklemek aldanmaktır; itaat edilmeyen bir zattan rahmet ummaksa tam bir cahillik ve ahmaklıktır.
* Sâlihler ne de çoktur. Ama sâlihler arasında sâdıklar ne kadar da azdır.
* Allah'a tevekkül et ki muallimin, enîsin ve şikâyet makamın O olsun. Zira insanlar sana ne fayda sağlayabilir ne de zarar verebilirler.
* Cömertlik, zor ve sıkışık durumda iken ihtiyacın olanı bir başkasına verebilmektir.
* Fütüvvet ehlinin alâmeti üçtür: Her hâlükârda vefalı olmak, karşılık beklemeden övmek ve istenmeden vermek.
* Allah'ın kuluna kızmasının alâmeti, onun kendisini ilgilendiren işleri bırakıp gereksiz şeylerle meşgul olmasıdır.
* Temiz olanların kalpleri takva ile ferahlar ve iyilikle aydınlanır. Günahkârların kalpleri ise günahtan dolayı kararır ve kötü niyet sebebiyle körleşir.
* "Velilerin alâmeti üçtür: Tüm dertleri Allah'tır, meşguliyetleri Allah'ladır ve kaçışları Allah'adır."
* Ârif için bir tek nimet yoktur; o, her nimettedir.
Kaynak: Silsile-i Uşşâkiyye — Prof. Dr. Abdurrezzak Tek, Bursa Akademi 2021