Tevhidin hakikatlerinde irfân sahibi, mürşidlerin seyyidi, zâhir ve bâtın ilimlerin mazharı ve hakikat yolunun meşalesi olan Mehmed Hazmi Tura, 1298 (1882) yılında Malatya'nın Arapgir ilçesinin Yukarı Şeyhler mahallesinde dünyaya geldi. Babası bu mahalledeki Beşlizâde Camii imam hatibi Abdullah Hamdi Efendi'dir. Hazmi Efendi'nin dedeleri de bu camide imamlık yaptıkları için aile "Hocazâde" lakâbıyla tanınmaktadırlar. Abdullah Hamdi Efendi'nin Hatice Zeliha Hanım'la olan evliliğinden Mehmed Hazmi ve Fehmi isminde iki çocukları dünyaya gelmiştir. Fehmi Efendi Arapgir'de hocalık yapmıştır.
Tahsil Hayatı
Mehmed Hazmi Efendi memleketi Arapgir'de ilk mektebi tamamladıktan sonra Arapgir Rüşdiyesi'ne (ortaokul) girdi ve dört yıl okuduktan sonra 1308 (1892) senesinde pekiyi derecesiyle mezun oldu. Ardından Arapgir'de Ispanakçızâde Medresesi müderrislerinden Hocazâde Ahmed Hilmi Efendi'nin derslerine devam ederek yüksek ilimlerin bir kısmını okudu. Kıraat ilmini öğrenmek üzere Malatya ve Harput'a gitti. 1318 (1902) tarihinde ilim tahsilini ilerletmek amacıyla İstanbul'a doğru yola çıktı ancak Sultan II. Abdülhamid tarafından talebe-i ulûmun İstanbul'a gelmesi yasaklanınca Karahisar'dan dönmek zorunda kaldı. Kemah ve Erzincan yolu üzerinden Erzurum'a gelerek bir yıl Erzurum müftüsü Narmanlızâde Hüseyin Hâkî Efendi'den ders gördü. Bu sırada tasavvufa olan meyli sebebiyle Kadirî şeyhlerinden Ali Rıza Efendi'ye intisab etti ve bir müddet hizmetinde bulundu.
Ancak Hazmi Efendi'nin gönlündeki İstanbul'a gitme arzusu hiç dinmediğinden ilk fırsatta Dersaâdet'e gitmenin yollarını aradı. Nihayet 1319 (1903) tarihinde İstanbul'a ulaşarak Beyazıt Camii'nde Arapgirli Hüseyin Avni Efendi'nin halkasına katıldı ve derslerine üç yıl devam ederek icazetname aldı. Ardından 1324 (1908) yılındaki ruûs imtihanına katılarak başarılı oldu ve 95 kuruşluk maaşla Beyazıt Camii dersiâmları arasına katıldı. Dokuz sene burada ders okuttu, ardından yeni kurulan Dârü'l-Hilâfeti'l-Aliyye medreselerinde iki yıl Türkçe, Arapça, Farsça, Mantık, Âdâb-ı münâzara dersleri verdi. 1329 (1913) yılında açılan imtihanı kazanarak Murad Molla Kütüphanesi hafız-ı kütüplüğüne atandı. 1334'de (1916) huzur dersi muhataplığına tayin oldu ve üç yıl bu vazifesini sürdürdü. 1339'da (1923) Sahn Medresesi'ne terfi ederek iki sene kelam müderrisi olarak görev yaptı. 1924 yılında Tevhîd-i Tedrîsat kanunuyla medreseler kapanınca Heybeli Ada Deniz Harp Okulu'nda sekiz yıl din dersi muallimliğine tayin edildi. Din dersinin mektep programlarından kaldırılması üzerine de bir sene kadar aynı okulda felsefe ve ictimaiyyat (sosyoloji) derslerini okuttu ve sonrasında istifa etti.
Mesnevi Dersleri ve İlmî Faaliyetleri
Mehmed Hazmi Efendi müderrisliği döneminde aynı zamanda Nuruosmaniye Camii ve Pertevniyal Valide Camii'nde Buhârî dersleri verdi. Kasımpaşa Cami-i Kebir, Süleymaniye ve Fatih Camii'nde Mesnevî okutmaya devam etti. 12 Kasım 1958 tarihli Fetih gazetesinde yayımlanan ilana göre, önceleri Süleymaniye Camii'nde okuttuğu Mesnevî dersleri, caminin tamiri münasebeti ve gelen talepler doğrultusunda Fatih Camii'ne alınmıştır. İlanda, Mesnevî takririne, cumartesi ikindi namazından sonra caminin hünkâr mahfeli altında devam edileceği duyurulmuştur. Hazmi Efendi, camide Mesnevî takriri için izin almak üzere dönemin İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen'e resmî olarak başvuruda bulunduğunda, Ömer Nasuhi Bilmen tâzim ile ayağa kalkmış ve "İzin ne demek Efendi hazretleri, buyrunuz, keşke ben de gelebilsem, dinleyebilsem" diyerek hürmet ve muhabbetini izhâr etmiştir. Hazmi Efendi buradaki derslerine vefatına kadar devam etti. Bu derslere daha ziyade ilim ehli ve kalem erbabı kimseler katılmaktaydı.
Bunlardan biri olan Ahmed Mahir Gedikoğlu Mesnevî dersiyle ilgili bir hâtırasını şöyle anlatmaktadır: "Mehmed Hazmi Efendi bir Ramazan akşamı, cemaatle beraber iftarı unutarak yatsıya kadar ders yapmışlardı. Dersleri böylesine dikkatle ve aşkla dinlenirdi. Hazmi Efendi en mühim mevzuları tel tel çözerlerdi. Ayet-i Kerime, Hadis-i Şerif, Tarih, Edebiyat, menkibe ve hatta mahalli tabir ve mesellerle tafsilatlı ve mükemmel Mesnevî okutuyorlardı. Hazreti Mevlânâ'ya hayranlardı ve hiç şüphesiz onu en iyi anlayanlardan biriydi. Bu sene, görmeyi çok arzu ettikleri Konya'da yapılan Mevlânâ ihtifaline de gitmişlerdi. Derslerde ehemmiyetli noktaları izah ederlerken çok nazikâne 'Sizlerden rica ediyorum, istirham ediyorum, bu ince hikmetleri anlatabilmem için bendenize yardımcı olun, dikkatli dinleyin. Dilimi aciz irfânınıza bırakıyorum' derlerdi. Derslerine sohbetlerine ne zaman bedbin ve hüzünlü girsem, her defasında ufkum aydınlanarak çıkardım. Ekseriya dersler Hafız Kânî'nin müstesnâ hançeresinden dökülen Kur'ân-ı Kerim'le mühürlenir ve Efendi Baba âyetleri huşû içinde dinlerdi. Cemaatin de büyük haz ve hayranlıkla dinlediği bu sesler, mübarek caminin taşlarına, duvarlarına, direklerine siniyor sanırdınız. 'Ağzı, dili olsa da söylese' tabiri buradan gelse gerek."
Ayrıca Hazmi Efendi'nin Edirne, Bursa, Selanik gibi gittiği şehirlerde Mesnevî okutmaya özen gösterdiği bilinmektedir. Nitekim bir gün Fatih Camii'ndeki Mesnevî dersinden sonra yaşlı bir zat Hazmi Efendi'nin ellerini öperek "Bendeniz tam kırk yıl evvel Bursa Ulucami'de sizlerin Mesnevî derslerinizi dinlemiştim. Cenâb-ı Hak himmetinizi daim eylesin" diye dua etmiştir.
Kütüphanecilik Görevi ve Yazarlığı
Mehmed Hazmi Tura yirmi beş sene görev yaptığı Murad Molla Kütüphanesi'nden 1937 yılında Süleymaniye Kütüphanesi müdürlüğüne nakledildi. On sene kütüphane müdürlüğünün ardından 1947 yılında emekli oldu. Emekliliğinden sonra beş sene daha aynı kütüphanenin tasnif komisyonunda çalıştı. Bu yıllarda Abdullah Salâhî Uşşâkî'nin vahdeti vücûdla ilgili yazdığı Miftâhu'l-Vücûd isimli eserini ve İbn Sina'nın ölüm korkusundan kurtulma, namaz, hüzün, kan alınacak damarlar, yolculuğa çıkacak kişinin tıbbî açıdan nelere dikkat etmesi gerektiğiyle ilgili risalelerini tercüme etti.
Mehmed Hazmi Tura döneminin siyasî ve ictimâî meseleleriyle de yakından ilgilenmiştir. Nitekim "Cerîde-i Sûfiyye" isimli dergide o dönemin güncel ve tartışmalı konusu olan cihad hakkında, "Cihad ve Fezâil-i Cihad" başlıklı bir yazı kaleme almıştır. Yine medreselerin ıslahı hususunda 1913 yılında Beyazıd Dersiâm Müderrislerinin Sebilürreşad'da yayımladıkları "Medreselerin Islahı Mesâil-i Umûmiyyedendir" başlıklı beyanatta imzası bulunmaktadır. Yine dergilerde tasavvufa ve sûfilere dair çeşitli yazılar kaleme almıştır.
Tasavvuf Hayatı ve Şeyhliği
İlk şeyhi Ali Rıza Efendi'nin vefatının ardından 1336 (1918) yılında Mustafa Safi hazretlerine intisab eden Mehmed Hazmi Tura aynı zamanda şeyhinin kızı Mürşide Hanım'la evlendi. Altı yıl süren tasavvufî terbiyesinin bitiminde 17 Rebîülevvel 1343 (16 Ekim 1924) tarihinde Âsitâne'de gerçekleştirilen mevlid cemiyeti sonrasında şeyhlerin huzurunda icazet aldı. Daha sonra yapılan imtihanda başarılı bulununca Meclis-i Meşâyih tarafından Fatih Keçeciler'de Bedreddin Dergâhı'na şeyh olarak tayin edildi. Ancak bir yıl sonra (1925) tekkeler kapatılınca bir taraftan memuriyetine devam ederken diğer taraftan dergâhın harem dairesinde dervişlerinin manevî terbiyesiyle meşgul oldu.
Vefatı
Mehmed Hazmi Tura 1959 yılında Hac farizasını ifa edip İstanbul'a döndükten sonra rahatsızlandı ve Haseki Hastanesi'ne kaldırıldı. Kendisini ziyaret eden dervişlerinden Ahmed Mahir Gedikoğlu son günlerini şöyle anlatmaktadır: "Efendi Baba çok yatmakla beraber, son günlerini oldukça ıstıraplı geçirmişti. Son gece, hastanede kan verilince kriz gelmiş, sevdiklerinden, yakınlarından ayrı, kimsesiz vedâ ettiler hayata… Hicazdan döndükten sonra ziyaretlerine gitmişim. Yataktaydılar. Beni görünce sevindiler. Çok kansız ve dermansız kalmıştı. Dudakları bembeyazdı. Doktor, konuşmamalarını tavsiye etmiş. 'Siz konuşun da ben dinleyeyim, iyileşirsem ben konuşurum siz dinlersiniz' dediler. Hicaz'a Mısır yoluyla gitmişler, görülecek yerleri çok sıcaktan hastalanmış. Yirmi gün hiç bir şey yemeden buzlu su içmiş ve Mekke bronşiti almış. Hasta olarak Hac farizasını edâ etmiş ve yine Mısır yoluyla ve uçakla yurda dönmüşler. Başına konan buzlardan, uçak gürültüsünden kulakları ağır işitiyordu. Beraber giden arkadaşının yardımı ile gelebilmişler. Bunları yanındakilerinden dinledim. Konuşmak istememelerine rağmen arada bir şeyler söylüyorlardı. Bir ara, 'Beyâzıd-ı Bistâmî hazretleri bir gün Cenâb-ı Hakk'a niyâz ederek lütfunu ziyâdesiyle gördüm, bana zahmetini tattır Ya Rabbî demişti' buyurduktan sonra büyük bir teslimiyet ve tevekkül içinde 'O da bu olmalı' deyişi vardı ki çok hazindi. Fazla yormamak için kalktım. Ayrılırken 'Yine gel' dediler."
29 Haziran 1960 (4 Muharrem 1380) Çarşamba günü 79 yaşında vefat eden Mehmed Hazmi Tura'nın cenazesi, meşihat görevinde bulunduğu Keçeciler'deki dergâhın harem dairesine getirildi ve burada yıkanıp techiz ve tekfin işleminden sonra ertesi gün Fatih Camii'ne taşındı. Öğle namazına müteakip büyük bir kalabalık eşliğinde kılınan cenaze namazının ardından Cerrahî şeyhi Muzaffer Ozak'ın rehberliğinde tekbir ve zikirlerle Feriköy Mezarlığı'nda mürşidi ve kayınpederi Mustafa Safi hazretlerinin ayakucuna defnedilmek istendi fakat yer bulunamayınca başucuna defnedildi. Orada bulunan herkesin "Allah için başucuna lâyıktı" dedikleri aktarılmaktadır. Kabir taşında "Tarîkat-ı Aliyye-i Uşşâkiyye Meşâyıhından ve Beyazıt Dersiâmlarından Mesnevîhan Arapgirli Hacı Muhammed Hazmi Tura, Ruhuna el-Fatiha" ibaresi yazılıdır.
Mehmed Hazmi Tura'nın üç halifesi olup tarikat silsilesi bunlardan Mehmet Nusret Tura ile devam etmiştir.
Nutk-ı Şeriflerinden
Cezbe-i aşk-ı Hudâ kim şu'le-i candır bize
La-mekândan nazil olmuş dilde mihmandır bize
Bâdiye peymâ-yı aşkız hânumândan geçmişiz
Yekke-tâz-ı vahdetiz bu arsa meydandır bize
Hüsn-i mutlak âşıkıyız her ne ki manzûrumuz
Pertev-i nûr-ı Hudâ'dır vech-i Rahmân'dır bize
Zâhidâ her zerrede bir şems-i tâbân gizlidir
Suretâ her gördüğün bir katre ummandır bize
Sırr-ı mirâc-ı hakikat her zamanda cilve-ger
Kâbe kavseyni ev ednâdan nümâyândır bize
Biz kemer-bend-i tevellâ ve teberrâ olmuşuz
Hamse-i âl-i abânın hubbu imândır bize
Yok hücum-ı leşker-i gamdan cihanda bâkimiz
Pîr Hüsameddin-i Uşşâkî ki sultandır bize
Hazmiyâ ifşâ-yı râz et âşıkâna kıl salâ
Feyz-i Sâfî neş'e-bahş-ı sırr-ı Yezdân'dır bize
***
Ağla ey dîde yine mâh-ı Muharrem geldi
İnle ey dertli gönül kim dem-i mâtem geldi
Kerbelâ fâciâsın yâd ederek uşşâkın
Ciğeri hûn olarak dîdelerinden dem geldi
Toprağa düştüğü dem nazlı Hüseyn'in kanı
Hemân az kaldı ki âlem birden yıkıla bir dem geldi
Nühfelek, cümle felek tuttu Hüseyn'e mâtem
Biz de mâtem tutalım, mâteme âlem geldi
Kanlı yaşları akıtıp eyle sükût ey Hazmî
Dehşet-i fâciâdan tûtî-i dil ebken geldi
***
Nâr-ı aşk-ı yâr ile sûzân olan anlar bizi
Anlamaz handân olan giryân olan anlar bizi
Terk-i hâb-ı râhat ettik firkat-i cânân ile
Geceler tâ subha dek nâlân olan anlar bizi
Bu fenânın varlığına bağlananlar anlamaz
Taht-gâh-ı fakrda sultân olan anlar bizi
Hâlimizden anlamaz hiç aklına mâğrûr olan
Câm-ı vahdetten içip sekrân olan anlar bizi
Hazreti Pîr-i mugâna baş eğen şeydâlarız
Bâde-nûş-i aşk olup mestân olan anlar bizi
Biz harâbât küşesine postumuz serdik bugün
Ol serây-ı devlete der-bân olan anlar bizi
Sırrımızı etmez idrâk bâtını hayvan olan
Zâhiri hem bâtını insan olan anlar bizi
Hüsn-i Leylâyı ne bilsin olmayan Mecnûn-ı aşk
Hüsn-i Leylâ uğruna kurban olan anlar bizi
Biz ki cânân aşkına cân u cihandan geçmişiz
Vech-i cânâna bakıp hayran olan anlar bizi
Çehresinde hüsn-i aşkın mest ü medhûş olmuşuz
Hüsn-i aşkta Yusuf-ı Kenân olan anlar bizi
Sâlik-i râh-ı Cenâb-ı Hazreti Uşşâkî'yiz
Bu tarîke Hazmîyâ şâyân olan anlar bizi
Kaynak: Silsile-i Uşşâkiyye — Prof. Dr. Abdurrezzak Tek, Bursa Akademi 2021