İçeriğe atla
Silsile

50. Halka

Mustafa Safi Hilmî

Mustafa Safi Hilmî Efendi (1858-1926), Uşşâkî silsilesinin 50. halkası olup Hasan Hüsameddin Uşşâkî Âsitânesi'nin son şeyhi sıfatıyla İstanbul'da irşad faaliyeti yürütmüş mürşid-i kâmil bir veliyyullahtır. Burdur doğumlu olan Mustafa Safi Efendi, İstanbul'da hem müderris hem şeyh olarak tanınmış; Nakşibendî hilâfeti de alarak tekkesinde her iki tarikatın âyin ve hatimlerini birlikte icra etmiştir. 1926 yılında tekkeler kapatıldıktan kısa süre sonra vefat etmiş, Kasımpaşa Feriköy Mezarlığı'na defnedilmiştir.

Doğumu ve İlk Hayatı

Mürşid-i kâmil ü mükemmil, ilmî ve kevnî kerametleri zâhir, seyrü sülûkun sırlarına bi-hakkın ârif, tevhid ilmine âgâh bir veliyyullah olan Mustafa Hilmi Efendi, 1274 (1858) yılında Burdur'da doğdu. Babası Dervişağazâde Ali Efendi'dir. İlk tahsilini Burdur'da Çınaraltı mektebinde tamamladı. Bu dönemde bir taraftan da hafızlığını ikmal etti. Hatta ailesi karşı çıkabilir diye hafızlık yaptığını onlardan gizlediği ancak tamamladıktan sonra düzenlenen cemiyet esnasında ailesinin bundan haberdar olduğu rivayet edilir. Burdur'da iken dayısı Ahmed Ağa'nın kızı Hatice Hanım'la ilk evliliğini gerçekleştirdi. Bu hanımdan Cemal isminde bir oğlu ile Mürşide adında bir kızı dünyaya geldi.

İstanbul'a Gelişi ve İlmî Faaliyetleri

Mustafa Safi Efendi dini ilimlerde daha ileri bir eğitim almak için 13 Şevval 1296 (30 Eylül 1879) tarihinde İstanbul'a geldi. Fatih'te Hafız Şakir Efendi'nin ilim halkasına katıldı ve dört yıl sonra 1300'de (1883) icazet aldı. Bu tarihten itibaren talebe okutmaya başlayan Mustafa Safi Efendi'nin tedris halkası günden güne genişledi. 1304'de (1887) Fatih Camiî'nde ders vermeye başladı ve 1330 (1912) tarihinde padişahın huzurunda yapılan huzur dersleri muhataplığına kadar yükseldi.

İstanbul'da Kuleli İ'dâdisi, Soğukçeşme, Fatih, Eyüb, Kocamustafapaşa ve Baytar Mekâtib-i Rüşdiye-i Askeriyesi'nde Arapça, Farsça, Akaid ve diğer dini ilimlerde dersler verdi.

Tasavvufa İntisabı ve Seyrü Sülûku

Tedris faaliyetlerine devam ederken tasavvufa olan muhabbeti sebebiyle bir taraftan da tekkeleri ziyaret ederek ehl-i hal sahibi zatların meclislerinde bulundu. Bu ziyaretleri aynı zamanda meşrebine uygun bir mürşid arayışı idi. Hacı Muhammed Tahir Efendi'den Mesnevî okudu. Nihayetinde 1300 (1883) tarihinde Nazilli'ye giderek Ali Gâlib Vasfî Efendi'nin oğlu Şeyh Şihâbüddin Efendi'ye (ö. 1316/1898) intisab etti. Şihâbüddin Efendi de terbiyesini Şeyh Fahreddin Himmetî'ye tevdi etti. Mustafa Safi Efendi seyrü sülûku esnasında İzmir, Üsküp, Selanik, Kosova, Edirne, Manastır, Konya, Bursa gibi çeşitli şehirlere seyahat ederek buralardaki müderris ve sûfilerle görüşerek istifade etti. Üsküp'te iken Mevlevî Niyazî Dede'yi sohbet şeyhi olarak benimsedi. Edirne'de de Gülşenî şeyhi Şuayb Şerefeddin Efendi'nin meclislerinde bulundu.

Mürşidi Fahreddin Efendi'nin gözetiminde süren tasavvufî terbiyesinin tamamlanmasının ardından 27 Ramazan 1324 (14 Kasım 1906) tarihinde icazet alarak halife oldu. 1326'da (1909) Fatih'teki Fındıkzâde Tekkesi şeyhliği boşalınca buraya tayin oldu. Bu tekkenin Nakşibendî tekkesi olması hasebiyle vakfiye şartı gereğince Nakşî tarikatı usûlü de icra edilmesi lazım geldiğinden Mustafa Safi Efendi, Nakşibendî hilâfetini Şeyh Arab Saîd Efendi'den almıştır. Böylece tekkesinde hem hatm-i hacegân hem de Uşşâkî âyin-i şerifini icra ederek tarikat faaliyetini sürdürmüştür.

Hasan Hüsameddin Uşşâkî Âsitânesi Şeyhliği

1918 yılındaki büyük yangında Fındıkzâde Tekkesi tamamen yanınca açıkta kalan Mustafa Safi Efendi, iki üç gün sonra Şeyhülislam Musa Kazım Efendi tarafından o sırada münhal olan Hasan Hüsameddin Uşşâkî Âsitânesi şeyhliğine atandı. Âsitâne şeyhi olunca günden güne tanınmaya ve dervişlerinin sayısı artmaya başladı. Ârif ve âşıkların meclisi hâline gelen tekkedeki âyin günü perşembe olup Mustafa Safi hazretleri zikirden önce ezberinden Mesnevî okuyup şerh eder, yine ezbere bildiği Abdullah Salâhî Uşşâkî, Niyâzî-i Mısrî, Hasan Sezâî Gülşenî'nin divanlarından sohbeti esnasında sık sık örnekler verirdi. Ancak ilerleyen yaşlarında her ne kadar zihni zinde olsa da konuşmasında meydana gelen rekâbet ve bedeninin zayıflaması üzerine bu dersleri sürdürememiştir.

Hüseyin Vassâf'ın Aktardığı Hatıralar

O günleri dervişlerinden Hüseyin Vassâf şöyle anlatmaktadır: Bir gün Mesnevî-i şerifi okuyorlardı. Ancak ihtiyarlığı sebebiyle dişlerinden bir kısmı olmadığından beyitleri eskisi gibi sık sık örnekler veremiyordu. "Keşke azizimin dişleri olsa da önceki gibi güzel bir şive ile okusalar, daha hoş bir tesiri olurdu" diye gönlümden geçirdim. Ders bitti. Zikirden sonra şeyh odasına geçtiklerinde yanlarında idim. Yüzüme bakarak: "Evladım, biz lafızdan manaya intikal ettik. Mesnevî'yi güzel bir şive ile dinlemek isteyenler Tönbekçi Acemlere gitsinler. Biz bu kadar okutabiliriz. Hoş görmeli, yaşım ilerledi. Esasen okuduk, okuttuk, unuttuk" dediler. Kalbimden geçen hâlimi bana beyan edip hâlâ işin kabuğunda kaldığımdan dolayı uyarıda bulundular.

Yine bir gün zikir cemiyeti esnasında zâkirbaşı Şeyh Cemal Efendi, Niyâzî-i Mısrî'nin:

Halk içre bir âyineyim herkes bakar bir ân görür / Her ne görür kendin yüzün ger yahşi ger yamân görür

Ol dilber-i mehdî adı sükker dürür halka tadı / Mısrî çeker bu mihneti ol râhat-ı Rahmân görür

gazelini durak hâlinde okumuş idi. Okurken bunun manasıyla kalben çok meşgul oldum. Devrâna kalkıldı. Azizim ortada devrânı idareye başladı. Yakası terden kirlenmiş bir entari giyiyordu. Kalbimden geçti "Bugün Perşembe'dir. Azizim halk arasına çıkacak diye ailesi bu zata niçin temiz bir entari giydirmediler?" diye üzüldüm. Zikirden sonra şeyh odasında oturduk. Damatları Hazmi Efendi'ye hitaben "Yukarıda kitapların arasında Sezâî Efendimizin Divan-ı şerifleri vardır. Getiriniz" diye emir buyurdular. Divan geldi. Bendenize okunmasını emretti. "Oğlum, onun nihayetinde Mısrî Efendimizin: 'Halk içinde bir âyineyim' nutku şerhi vardır. Onu oku" buyurdular. Okudum. Fakat okurken keşfettim ki azizim bana "Evladım, ben bir mirât-ı mücellâ-yı hakikat olmuşum. Bir insan aynaya baktığı zaman üzerindeki elbise ne halde ise kendisini öyle görür. Senin o entarinin yakasının kirine takılman, kendi kirli düşüncelerinden başka bir şey değildir. Daire-i edebe gel. Eşyanın suretinden hakikatine geç. Suret-perest olma. Lafzından kurtul, manayı bul" demektedir.

Yine bir gün huzurlarına girdim. Mübarek ellerini öptüm. Emrettiler bir kenara oturdum. "Bizim Behcet Dede bugün bir garip halde bulundu. Geldi, tam elimi öpeceği zaman geri çekildi. Tekrar geldi, öptü. Bu vaziyetinin sebebini sordum. 'Efendim, elinizi abdestsiz öpmediğim gibi, besmelesiz dahi öpmezdim. Nasılsa bugün gaflet ettim. O gafleti izale için çekildim. Besmele ile tekrar öpmek üzere ikinci defa harekette bulundum' dedi. Vâkıa şahsımda hiçbir kıymet, ehemmiyet yoktur. Lakin şeyhine insan böyle nazar etmeli; böyle râbıta-bend olmalı. Bir Kur'ân-ı sâmut vardır, bildiğimiz Mushaf-ı şerîftir. Bir de Kur'ân-ı nâtık vardır ki onlar mürşidlerdir. Mürşidler ilahî hakikatleri ve Kur'ân'ın sırlarını müridlerine anlatırlar. Mushaf kırk yıl rafta dursa sessiz ve suskundur. Onun mevzularını bildiren mürşidlerdir. Demek ki mürşidler hâmil-i Kur'ân'dır. O sebeple onlara Kur'ân-ı nâtık demişlerdir. Nasıl ki Mushaf-ı şerife abdestsiz ve besmelesiz dokunmak caiz değilse, mürşidin de eli abdestsiz ve besmelesiz öpülmez. Bizim Behcet Dede'de bu esrar tecelli etmiş, takdir ettim" buyurduklarında çok utandım.

İlmî Kişiliği ve Tasavvufî Vasfı

Azizimin hem İstanbul'un seçkin müderrislerinden olup hem de tarîk-i sûfiyyeye meyl ü muhabbeti diğer müderrislerin dikkatini çekiyordu. Zincirleme müderris olmak ve zâhirî ilimleri belli bir tertip üzere okuyup okutmakla her şeye vâkıf olacağını zanneden gafliler ve tasavvufu şeriat dışı bir yol bilen zevat, Mustafa Safi hazretlerinin böyle sûfilerin meslek ve meşrebinde olmasını bir türlü havsalalarına sığdıramıyorlardı. İlmî derecesi mürşidi Fahreddin Himmetî Efendi'den çok yüksek olmasına rağmen ona teslim olmasını, huzurunda hiç mertebesinde imiş gibi durmasını, dergâhta kapısında ayakta hizmet için beklemesini bir türlü zihinleri almıyordu.

Zamanımızın Nakşibendî şeyhlerinin büyüklerinden Ahmed Hüsameddin Dağıstanî hazretleri azizimi metheder "Meşâyih içinde Mustafa Safi Efendi hazretleri mümtaz ve üstündür" diye buyururlardı. Azizim önceleri bazı dergâhlara gider, cemiyetlerde bulunurlardı. Son zamanlarında yaşlarının yetmişe yakın olması ve yaşadığı bazı olayların tesirinde kalması hasebiyle vücutları zayıflamıştı. Bu nedenle inzivayı tercih etmişlerdi. Zamanın meşâyihi artık ziyaretlerine gelmez ve Hazreti Pîr'e uğramaz olmuşlardı. Bu hususu kendilerine söylediğimde şöyle buyurdu: "Evladım, meşâyih-i kirâm hâzeratı bize grev yaptılar, artık semtimize uğramaz oldular. Ne yapalım ben mazurum, hastayım, ihtiyarım. Gidecek hâlim yok. Gelenlerin iltifatına mazhar oluyoruz, gelmeyenlerin muhabbetini de kalbimizde taşıyoruz. Suretten ziyade siret, merasimden ziyade ihlâs makbulümüzdür. Gelen de gelmeyen de sağ olsun. Cümlesine hürmet ve muhabbet" buyurdu.

Gül yüzlü, güzel sözlü, pâk özlü idi. Taassubları olmayıp herkesin hâline göre tenezzülleri vardı. Sohbetleri pek latifti. Eser yazmaya pek meyletmemiş olup kütüphanesi de Fındıkzâde Tekkesi yangınında kül olmuştu. Ancak daima okur ve mütalâada bulunurdu. Özellikle Yunus Emre'nin Divanı'nı elinden düşürmezdi. Beyaz sakalı, arakiye üzerine sardıkları yeşil sarıkları simalarına ayrı bir güzellik katıyordu. Tarikattaki mahlasları "Hilmî" olup hiddetlenmez, meşrebleri celâlden ziyade cemâle nazırdı.

Vefatı

1925 yılında tarikatların yasaklanması ve tekkelerin kapatılmasına sebep olan kanun gereği Uşşâkî Âsitânesi'nin mühürlenmesi üzerine Mustafa Safi Efendi, harem dairesindeki odasında uzlete çekildi ve ziyaretine gelen dervişlerine böyle ay kadar bu şekilde devam ettikten sonra 22 Şevval 1344 (5 Mayıs 1926) Çarşamba günü aniden hastalandı. Üç gün hasta yattıktan sonra 25 Şevval 1344 (8 Mayıs 1926) Cumartesi gecesi yarısı vefat etti. Cumartesi öğlen gibi ilk halifesi İnegöl müftüsü Şeyh İzzet Efendi ve damadı Mehmed Hazmi Efendi'nin riyasetinde gasil, techiz ve tekfin edildi ve bir gece Âsitâne-i Hazreti Pîr'de bulundurulduktan sonra pazar günü Kasımpaşa Camiî'nde öğle namazını müteakip cenaze namazı Rifâî şeyhi Hafız Faik Efendi tarafından kıldırıldı. Büyük bir kalabalık eşliğinde Kasımpaşa Feriköy Mezarlığı'na defnedildi. Âsitâneye defnedilmemesinin sebebi yeni kurulan Cumhuriyet hükümetinin aldığı kararlardır. Hatta cenazesinin tekbir ve tehlillerle götürülmesine dahi izin verilmemiştir.

Mezarı Hüseyin Vassâf tarafından yapılmış ve Üsküdar Mevlevî şeyhi Remzi Dede'nin vefatına dair söylediği şu beyitler mezar taşına yazılmıştır:

Pîr Hüsameddin-i Uşşâkî-i mahbûbu'l-kulûb / Kâbe-i kûyun gönüller daima eyler tavaf

Âsitanı hizmetinde sâbıkan şeyh-i celîl / Mustafa Safi Efendi-i kemâlât-ittisâf

Mevlidi Burdur ulûm u fazlda bir dür idi / Mesnevîhan ârif-i sırr-ı rumûz-ı kef ü kâf

Bir zaman tedrik ile tullâbı kıldı müstefid / Müstefiz etti nice süllâkî bî-lâf u güzâf

Ba'de ez-în tarihini Remzi oku ihlâs ile / Nezd-i Hakk'a Mustafa Safi Efendi gitti sâf

Mustafa Safi Efendi on iki halife yetiştirmiş olup bunlar arasında öne çıkanlar, İnegöl Müftüsü İzzettin Seyfullah Efendi ile damadı Mehmed Hazmi Efendi'dir. Tarikat silsilesi Hazmi Efendi ile devam etmiştir. Hem tedris hem de tarikat faaliyetiyle İnegöl'de ilim meclislerinin oluşmasında ve Uşşâkîliğin yayılmasında büyük gayret gösteren İzzeddin Efendi'nin kabri buradaki Hocaköy Mezarlığı'ndadır. Hüseyin Vassâf'ın hilâfeti de bu zatın elindedir.

Kaynak: Silsile-i Uşşâkiyye — Prof. Dr. Abdurrezzak Tek, Bursa Akademi 2021