İçeriğe atla
Silsile

15. Halka

Şihâbüddin Tebrizî

Şihâbüddin Tebrizî, Tebriz doğumlu, Uşşâkiyye silsilesinin 15. halkasını oluşturan büyük bir tasavvuf ehlidir. Şeyh Rükneddin Sücâsî'ye intisap ederek tasavvufî terbiyesini tamamlamış, hem halife hem de damat olmuştur. 702 (1302) yılında Ebher'de vefat etmiş olup tarikat silsilesi Cemâleddin Şirâzî tarafından sürdürülmüştür.

Lâhut âleminin kapılarının kendisine açıldığı, erbâb-ı hâlin sırdaşı, tarikatte vaktin sultanı ve Kur'ân'ın esrarına vâkıf Şeyh Şihâbüddin hazretleri Tebriz'de doğdu. Adı Mahmud, lakabı "Şihâbüddin"dir. Erken yaşlarda memleketi Tebriz'den ayrılarak Bağdat'a geldi ve dini ilimleri burada tamamladı. Özellikle Kur'ân ilimlerinde ve kırâat-i seb'ada dönemin tanınmış âlimleri arasına girdi. Medrese tahsili süresince Bağdat'ın meşhur şeyhlerinden Rükneddin Sücâsî'nin tekkesine devam ederek tasavvufî terbiyesini tamamlamaya çalıştı. Şeyh Sücâsî'ye intisabı ile ilgili şöyle bir olay anlatılmaktadır:

Medresede öğrenci olduğu yıllarda fakirlikten dolayı çok sıkıntı çekmekteydi. Son derece muhtaç ve çaresiz bir halde medreseden dönerken yolunun üzerindeki mescide uğradı. Şeyh Rükneddin hazretleri kürsüde vaaz veriyor ve tevekkülün anlamını izah ediyordu. Şihâbüddin de cemaatin arasına oturarak vaazı dinlemeye başladı. Şeyh Rükneddin'in "Tevekkül ehlinin rızkı mutlaka kendilerine ulaşır. Takva ehli de kanaatkâr olup bununla yetinir. Onların bu halleri avâmın hallerinden daha üstündür" sözlerini işitince sohbet boyunca tevekkül ehlinin hallerini tefekkür etti. Sohbetin ardından şeyhin sözlerinin doğruluğunu denemek için mescitten çıkarak, şehrin dışında bir mağaraya yerleşti, takva ve tevekkül üzere yaşamaya başladı. Dışarı çıkmıyor ve rızkının kendisine geleceğine itimat ediyordu. Uzun süre mağarada kaldı ve açlığa takat getiremeyecek bir halde iken mağaranın köşesinde uyudu. Bu esnada şiddetli yağmur yağmaya başlamış ve oradan geçmekte olan bir kervan da mağaraya sığınmıştı. Kervandakiler bir köşede Şihâbüddin'in halsiz yattığını görünce acıyarak onun için bir çorba hazırlayıp içirdiler. Şihâbüddin kendine geldiğinde gülümseyerek onlara başından geçen olayları anlattı. Sonra da mağaradan ayrılarak Şeyh Rükneddin'in tekkesine gidip yaşadıklarını haber vererek biat etti. Şeyh de ona "Ey Hak yolunun tâlibi olan genç! Sakın bir daha velilerin sözlerini sınamaya kalkma, yoksa helak olursun. Seni bu seferlik ihlâsın kurtardı" diyerek onu bağrına bastı.

Sıkı bir terbiyenin ardından mürşidinin gözetiminde tasavvufî terbiyesini tamamlayan Şihâbüddin Tebrizî, şeyhinin hem halifesi hem de damadı oldu ve onun tarafından irşad için Ebher'e gönderildi. Tebriz ve Ebher gibi şehirlerde uzun yıllar irşad vazifesini sürdürdü ve 702 (1302) yılında Ebher'de vefat etti. Dört halifesi olup bunlar; İbrahim Hemedânî, Hüseyin Sa'dâd, Muhammed Yemenî ve Cemâleddin Şirâzî'dir. Tarikat silsilesi Cemâleddin Şirâzî tarafından sürdürülmüştür.

Hikmetli Sözleri ve Menkıbeleri

* Sadık rüyası olmayan kimse ölü hükmündedir. Zira sadık rüyalar vahdetin aynasıdır ve nübüvvetten bir pay taşır.

* Rivayet edildiğine göre bir gün Şeyh Şihâbüddin'i çok seven bir zat, şeyhi ve dervişlerini evine davet ederek onlara ziyafet verdi. Ziyafetten sonra âdeti olduğu üzere şeyh dervişlerle Kur'ân'ı hatmetmek amacıyla okumaya başladı. Ev sahibi olan zatın yürüyemeyen bir oğlu vardı; fakat sesi çok güzeldi. Şeyh çocuğun durumuna keşfen muttali olmuş ve huzuruna getirmelerini emretmişti. Çocuk gelince şeyh ona "Evladım bizimle birlikte hatm-i şerif oku ki, Kur'ân'ın sırlarına nail olup sıhhat bulsun" dedi. Çocuk da onlarla birlikte hatme katıldı. Hatim tamamlanıp duası okunduktan sonra dervişler cezbeye gelerek devrâna kalktılar. Felçli olan çocuk da hâlini unutup aşka gelerek ayağa kalktı ve devrâna başladı; böylece şifa bulmuş oldu.

* Şeyh Şihâbüddin gençliğinde uzun süre bekâr yaşamış ve evlenmekten kaçınmıştı. Dostlarından bazıları "Sultanım, evlenmeniz bekâr kalmanızdan daha iyi olmaz mı?" diyerek kendisini evlilik hususunda sıkıştırıyorlardı. Şeyh de evlilikle ilgili bazı şartlar ileri sürerek bundan kaçınıyordu. Nihayet dostlarından biri saliha bir hanımefendiyi alarak şeyhin huzuruna geldi. Kadın şeyhe "Efendim, her ne emiriniz ve şartınız varsa ben razıyım. Yeter ki beni nikâhlayın" diye ricada bulundu. Şeyh de "Peki, inşallah evlendikten sonra çocuklarımız olunca onların ağlamalarından sıkılmaz, fakirliğimize ve hâlimize şükredersiniz" diyerek kadınla evlendi. Aradan yıllar geçti üç erkek evlatları dünyaya geldi. Her biri hafız olup şeyhle birlikte Kur'ân'ı hatmederlerdi. Görenler onlara gıpta eder ve hayretle bakardı. Bir müddet sonra çocuklardan biri hastalanıp vefat etti. Kadın diğer iki çocuğuyla avunup acısını kalbine gömdü. Ancak bir yıl sonra çocuklardan biri daha vefat etti. Kadın yine bağrına taş basıp sabretti. Ama birkaç gün sonra üçüncü evladı da aniden ölünce, dayanamayıp feryat etti, gözlerinden kanlı yaşlar aktı. Şeyh hazretleri hanımının bu hâlini görünce onu "Allah için yaşadıklarına sabredebilseydin çocuklarının ruhaniyetleriyle görüşürdün" diye teselli etmeye çalıştı.

* Yine anlatıldığına göre Şeyh Şihâbüddin Bağdat'ta hacca gitmek için hazırlık yapmakta iken pek çok kişi onunla hacca gitmek isteyerek kendisine biat etti. Ancak şeyh kalabalıklardan bunalarak Tebriz'e dönmeye karar verdi. Yeni müritlerinin hepsi "Biz de seninle geliriz" dediler. Şeyh de sadık dervişlerinden Cemâleddin-i Şirâzî'ye "Hazır ol, sabah namazından sonra yola çıkacağız" dedi. Ardından yatsı namazından sonra namaza durdu. Müridleri de ona katıldılar. Şeyh âdeti üzere hatimle namaz kılmaya başlayınca pek çoğu buna dayanamayıp namazı bırakıp gittiler. Şeyh sabah namazı vaktine kadar hatmi tamamladı ve selam verdikten sonra ardına baktığında sadece Cemâleddin'in kaldığını görünce "Elhamdülillah, sen sabrettin ve hilâfete layık oldun" deyip halifesi yaptı.

Kaynak: Silsile-i Uşşâkiyye — Prof. Dr. Abdurrezzak Tek, Bursa Akademi 2021