Velâ ted'u min dûni(A)llâhi mâ lâ yenfe'uke velâ yadurruk(e)(s) fe-in fe'alte fe-inneke iżen mine-zzâlimîn(e)
(105-106) Yine bana şöyle emredildi: "Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dine çevir. Sakın Allah'a ortak koşanlardan olma. Allah'ı bırakıp da sana ne fayda ve ne de zarar verebilecek olan şeylere yalvarma. Eğer böyle yaparsan, şüphesiz ki sen zalimlerden olursun."
"Ve Allah'dan başka, sana faydası da, zararı da dokunmayacak olan şeylere yalvarma! Eğer yalvarırsan, o zaman hiç şüphesiz sen zalimlerden olursun.
Yunus Suresi 106. ayet, tevhid inancının temelini oluşturan, Allah'tan başkasına ibadet etmeme ve O'na ortak koşmama prensibini vurgular. Ayet, fayda ve zarar verme gücünün yalnızca Allah'a ait olduğunu belirterek, bu ilkeye aykırı davrananların 'zalim' kategorisine gireceğini açıkça ifade etmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'دعاء' kelimesinin asıl anlamının 'bir şeyi kendine doğru çekmek' olduğunu belirtir. Ayetteki 'ولا تدع' ifadesi ise, Allah'tan başkasına yönelerek ondan yardım isteme, ona ibadet etme ve onu ilah edinme yasağını ifade eder. Bu, kişinin tüm ihtiyaçlarını ve yönelişini yalnızca Allah'a hasretmesi gerektiğini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'دعاء' kelimesinin Kur'an'da 'ibadet' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'ولا تدع من دون الله' ifadesi, Allah'ın dışında hiçbir şeye ibadet etmemek, tapmamak ve ondan medet ummamak gerektiğini mecazi bir anlatımla ifade eder. Bu, tevhidin özünü teşkil eden bir yasaktır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'dua' kavramının Kur'an'daki temel anlamlarından birinin 'Allah'a yönelme, O'na çağrıda bulunma' olduğunu ifade eder. Bu ayetteki olumsuz kullanım ('ولا تدع'), bu yönelişin ve çağrının yalnızca Allah'a özgü olması gerektiğini, başka varlıklara yönelmenin ise tevhid ilkesine aykırı olduğunu gösterir. Bu, Allah ile kul arasındaki ilişkinin tek yönlü ve aracısız olması gerektiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'نفع' kelimesinin 'bir şeyin iyi bir sonuca ulaşması' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ما لا ينفعك' ifadesi, Allah'tan başka varlıkların insana herhangi bir fayda sağlama gücüne sahip olmadığını vurgular. Bu, yalnızca Allah'ın gerçek fayda ve yarar sağlayıcı olduğunu, diğerlerinin ise bu kudretten yoksun olduğunu ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'نفع' kelimesini 'bir şeyin istenilen amaca ulaşmasına yardımcı olmak' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, Allah'tan başka ilah edinilen varlıkların, kullarına hiçbir şekilde fayda veremeyeceği, onların ihtiyaçlarını gideremeyeceği ve onlara bir iyilik ulaştıramayacağı belirtilir. Bu, şirkin anlamsızlığını ve boşluğunu ortaya koyar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ضرر' kelimesinin 'bir şeye eksiklik veya noksanlık getirmek' anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'ولا يضرك' ifadesi, Allah'tan başka ibadet edilen varlıkların insana herhangi bir zarar verme gücüne de sahip olmadığını belirtir. Bu, onların ne fayda ne de zarar verme kudretine sahip olmaları nedeniyle ibadete layık olmadıklarını gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'ضرر' kelimesini 'bir şeyin zıddı olan faydanın ortadan kalkması' olarak tanımlar. Ayetteki kullanım, Allah'tan başka tapılan şeylerin, kullarına bir kötülük dokundurma veya onlara bir musibet getirme gücünden mahrum olduğunu vurgular. Bu, tevhidin bir gereği olarak, tüm kudretin yalnızca Allah'a ait olduğunu pekiştirir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'فعل' kelimesinin genel olarak 'bir işi yapmak, bir eylemi gerçekleştirmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'فإن فعلت' ifadesi, 'eğer Allah'tan başkasına yalvarma eylemini gerçekleştirirsen' anlamındadır. Bu, önceki yasağa rağmen bu fiili işleyen kişiye yönelik bir uyarıdır ve eylemin sonucuna dikkat çeker.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'فعل' kelimesinin Kur'an'da genellikle bir irade ve kasıtla gerçekleştirilen eylemleri ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'فعلت' ifadesi, kişinin bilinçli olarak Allah'tan başkasına yönelme eylemini seçmesi durumunda karşılaşacağı sonucu vurgular. Bu, sorumluluğun tamamen kişiye ait olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ظلم' kelimesinin asıl anlamının 'bir şeyi ait olduğu yerden başka bir yere koymak' olduğunu belirtir. Ayetteki 'من الظالمين' ifadesi, Allah'tan başkasına ibadet etmenin, ibadeti hak etmeyen varlıklara yöneltmek suretiyle en büyük zulüm olduğunu ifade eder. Bu, Allah'ın hakkını başkasına vermektir ve bu nedenle en büyük haksızlıktır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): es-Sicistânî, 'ظلم' kelimesinin 'haddi aşmak ve adaletten sapmak' anlamına geldiğini açıklar. Bu ayetteki 'الظالمين' ifadesi, Allah'ın birliğini ve tek ilah oluşunu inkar ederek veya O'na ortak koşarak haddi aşan, adaletten sapan ve böylece kendine en büyük kötülüğü yapan kişileri tanımlar. Bu, şirkin bir tür zulüm olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zulm' kavramının Kur'an'da sadece başkalarına haksızlık etmek değil, aynı zamanda Allah'a karşı gelmek ve O'nun koyduğu sınırları aşmak anlamına geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'zalimler' tanımı, Allah'tan başkasına ibadet ederek tevhid ilkesini çiğneyen, dolayısıyla Allah'ın hakkını gasp eden ve bu yolla kendine en büyük zararı veren kişileri ifade eder. Bu, 'zulm'ün en ağır biçimlerinden biridir.
Yûnus Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Velâ ted’u min dûni(A)llâhi mâ lâ yenfe’uke velâ yadurruk(e) fe-in fe’alte fe-inneke izen mine-zzâlimîn(e)” Allah’ı bırakıp da sana ne fayda ve ne de zarar verebilecek olan şeylere yalvarma. Eğer böyle yaparsan, şüphesiz ki sen zâlimlerden olursun. (10/106)