Veen akim vecheke liddîni hanîfen velâ tekûnenne mine-lmuşrikîn(e)
(105-106) Yine bana şöyle emredildi: "Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dine çevir. Sakın Allah'a ortak koşanlardan olma. Allah'ı bırakıp da sana ne fayda ve ne de zarar verebilecek olan şeylere yalvarma. Eğer böyle yaparsan, şüphesiz ki sen zalimlerden olursun."
"Ayrıca yüzünü tevhid dininden ayırma ve sakın müşriklerden olma!" (diye emrolundum).
Yunus Suresi 105. ayet, tevhid inancının temelini oluşturan yüzü dine döndürme, hanif olma ve şirkten uzak durma emirlerini içermektedir. Ayet, kişinin Allah'a yönelişinin samimiyetini ve şirkten arınmışlığını vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kıyâm' kelimesinin asıl anlamının 'bir şeyin ayakta durması' olduğunu belirtir. 'İkâme' ise bir şeyi dosdoğru kılmak, istikamet vermek demektir. Ayetteki 'akım vecheke' ifadesi, yüzünü (yani yönelişini, dikkatini) dine dosdoğru, eğriliksiz bir şekilde yöneltmek anlamında kullanılmıştır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kıyâm'ın bir şeyin kendi zatıyla veya başkasıyla ayakta durması olduğunu ifade eder. 'İkâme' ise bir şeyi düzeltmek, istikrarlı kılmak manasındadır. Ayetteki emir, kişinin dinî yönelişini sağlam, istikrarlı ve doğru bir zemine oturtmasını emretmektedir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'vech' kelimesinin bazen 'zat' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'vecheke' ifadesi, sadece fiziksel yüzü değil, kişinin tüm benliğini, yönelişini ve iradesini dine çevirmesi gerektiğini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'vech' kelimesinin mecazi olarak 'maksat' ve 'yöneliş' anlamlarına geldiğini ifade eder. 'Akım vecheke' ifadesi, kişinin tüm dikkatini, niyetini ve yönünü dine hasretmesi gerektiğini anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dîn' kelimesinin 'itaat, ceza, mükâfat' gibi anlamlara geldiğini ve şeriatın da bu anlamları kapsadığını belirtir. Ayetteki 'li'd-dîn' ifadesi, kişinin yönelişinin Allah'ın belirlediği şeriata, yani İslam'a olması gerektiğini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'dîn' kavramının, Allah ile insan arasındaki ilişkiyi düzenleyen kapsamlı bir sistem olduğunu vurgular. Bu sistem, hem inançları hem de amelleri içerir. Ayetteki 'li'd-dîn' ifadesi, kişinin tüm varlığıyla bu ilahi sisteme teslim olmasını emreder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'hanîf' kelimesinin 'doğru yola yönelen, eğrilikten uzaklaşan' anlamına geldiğini belirtir. Özellikle Hz. İbrahim'in tevhid inancını temsil eden bir sıfattır. Ayetteki 'hanîfen' ifadesi, kişinin dine yönelişinin şirkten arınmış, saf ve doğru bir tevhid inancı üzere olması gerektiğini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hanîf' kelimesinin 'eğrilikten doğruya meyleden' anlamına geldiğini ve özellikle putperestlikten uzaklaşıp Allah'ın birliğine inanan kimse için kullanıldığını ifade eder. Ayetteki bu kullanım, müminlerin şirkten tamamen uzak durarak tevhid inancına sıkıca sarılmalarını emreder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'şirk' kelimesinin 'ortak koşmak, bir şeyi başkasıyla paylaşmak' anlamına geldiğini belirtir. Dinî bağlamda ise Allah'ın uluhiyetinde, rububiyetinde veya isim ve sıfatlarında başkasını ortak koşmaktır. Ayetteki 'el-müşrikîn' ifadesi, Allah'tan başkasına ibadet eden, O'na ortak koşan kimseleri ifade eder ve onlardan uzak durulması emredilir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'şirk' kavramının Kur'an'da Allah'ın mutlak birliğini zedeleyen her türlü inanç ve eylemi kapsadığını açıklar. 'Müşrikîn' ise bu inanç ve eylemleri gerçekleştirenlerdir. Ayetteki yasak, müminlerin bu tür inanç ve eylemlerden kesinlikle uzak durmaları gerektiğini vurgular.
Yûnus Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Veen akim vecheke liddîni hanîfen velâ tekûnenne mine-lmuşrikîn(e)” Yine bana şöyle emredildi: “Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dîne çevir. Sakın Allah’a ortak koşanlardan olma. (10/105)
Vechini hanif dine çevir, Allah’a ortak koşanlarda olma… Peki hanif din nedir? Bunu müşrikler bal gibi biliyorlardı.
Kûr’ân-ı Keriym; Nisâ Sûresi; (4/125) Âyetinde şöyle ifade edilmiştir.
وَمَنْ أَحْسَنُ دِينَا مِمَّنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلَّهِ وَهُوَ
مُحْسِنٌ وَاتَّبَعَ مِلَّةَ إِبْرَهِيمَ حَنِيفًا وَاتَّخَذَ اللَّهُ إِبْرَهِيمَ
خَلِيلًا
“Ve men ahsenü dinen mimmen esleme vechehü lillâhi ve hüve muhsinün vettebea millete İbrâhime hanifen vettehazellahu İbrâhime haliylâ.” Meâlen: 125. “Ve din itibariyle daha güzel kimdir, o kimseden ki, muhsin olduğu halde yüzünü “vechini” Allah Teâlâ'ya teslim etmiş, ve hânif olarak İbrahim'in milletine tâbi olmuştur. Allah Teâlâ da İbrahim'i bir dost edinmiştir.” Âyet-i Kerime de belirtildiği gibi bu mertebenin gerçek hâli, İbrâhîm milletine tabi olup, “vechini” mutlak mânâ da Ulûhiyyet mertebesine teslim etmiş olmaktır.
Bu teslimiyyet neticesinde kendisine “haliyl” (Esmâul hüsnâ) dostluk elbisesi giydirilen sâlik bu mertebe de yol almağa başlar, ve varlığını Esmâ-i İlâhiyyeler kaplamış olur. Böylece kendinde zuhura gelen yaşantı, “fiiller” o isimlerin mânâları ve zuhurları olmuş olur.
Kûr’ân-ı Keriym; Nahl Sûresi; (16/120) Âyetinde şöyle ifade edilmiştir.
إِنَّ ابْرَهِيمَ كَانَ أُمَّةً قَانِتًا لِلَّهِ حَنِيفًا
وَلَمْ يَكُ مِنَ الْمُشْرِكِينَ
Meâlen: “İnne İbrâhime kâne ümmeten kâniten lillâhi hanifen ve lem yekü minel müşrikin.”
120. “Muhakkak ki İbrâhim, -başlıca- bir ümmet idi. Allah'a itaat ediyordu, batıldan uzak idi ve müşriklerden olmuş değildi.” İbrâhîm (a.s.) kendi zamanına kadar gelmiş olan insanlığın en üst idrak seviyesine ulaşmış gönül ehli bir Peygamber idi. İlk def’a kendinde bütün Esmâ-i ilâhiyye toplu olarak zuhurda idi. Her bir isim kendi özelliği ve görevi itibariyle bir ümm’mettir, ve üreticidir, Ef’âli İlâhiyye bu isimlerin mânâlarıyla sûretlenip zuhura çıkmaktadırlar.
Hâl böyle olunca bir kimse varlğında ne kadar çok esmâ-i ilâhiyyeyi faaliyyete geçirebiliyorsa o kadar ümmet-i vardır, demektir.
Yaşadığı devre kadar en geniş şekilde İsimlerin mânâlarını fiiller olarak zuhura çıkarabilen İbrâhîm (a.s.) bu yüzden Esmâ-i İlâhiyye Ümmet-i idi.
Bütün bunları varlığında cem ettiğinden kendisi tek bir ümmet-ti vasfını almış ve Tevhid-i Ef-âl mertebesinin babası olmuştur.
Âdem (a.s.) ma İsimler öğretildi:
İbrâhim (a.s.) ma ise İsimler giydirildi: Bu yüzden ALLAH-ın dostu oldu.
وَقَالُوا كُونُوا هُودًا أَوْ نَصَارَى تَهْتَدُوا
قُلْ بَلْ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ
“Ve kâlû künü hüden ev nasâra tehtedü, kûl bel millete İbrâhime hanifen ve mâ kâne minel müşrikin.”
135. “Ve dediler ki: Yahudi veya Hırıstiyan olunuz ki hidayete ermiş olasınız. De ki: Biz hânif olarak İbrahim'in milletine tâbi bulunmaktayız. O müşriklerden değildir.” Kendisinde bütün Esmâ-i İlâhiyyenin zuhuru olduğundan genel mânâ da eşyanın hakikatine vakıftı, her varlıkta Hakk-ı müşahede ettiğinden, Hakk-tan gayrı bir şey göremedi. Bütün varlığı birlediğinden, gayr-a yer kalmadı ki; şirk ihtimali olsun.
Bu anlayış ve idrâke gelen kişilerde ancak şirk-i zâhiri ortadan kalkmış olabilir.
Bu mertebe fiiller şirkinin ortadan kalkıp Tevhid-i Ef’âlin başlayıp, yaşandığı yerdir.
طقَالَ إِنِّي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ إِمَامًا قَالَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِي
“Kâle inni câilüke linnâsi imamen, kâle ve min zürriyyeti.” Meâlen: Cenâb-ı Hak- dedi ki: Ben seni insanlara İmam kılacağım. O da dedi ki: Zürriyetimden de;
Bu Âyet-i Kerime de İbrâhîm (a.s.) mın Tevhid-i Ef’âl mertebesinin İmam-ı olduğunu açık olarak görmekteyiz. Kendisinin; Zürriyyetimden de; duası bu günlere Hatta; kıyamete kadar gelecek sâliklerin de üzerinedir. Kim ki bu mertebeye ulaştı.
Seyrinde fiili şirkten kurtulmuş, mânen İbrâhîm (a.s.) mın zürriyyetinden olmuş olur.
ALLAH (c.c.) lühü cümlemizin idrakini açsın. Âmin.[79]