Velev yu'accilu(A)llâhu linnâsi-şşerra-sti'câlehum bilḣayri lekudiye ileyhim eceluhum(s) feneżeru-lleżîne lâ yercûne likâenâ fî tuġyânihim ya'mehûn(e)
Eğer Allah, insanlara onların hemen hayra kavuşmayı istedikleri gibi, şerri de acele verseydi, elbette onların ecellerine hükmolunurdu. İşte biz, bize kavuşmayı ummayanları, kendi azgınlıkları içinde bocalar halde bırakırız.
Eğer Allah, insanlara, hayrı çarçabuk istedikleri gibi, şerri de alelacele verseydi, onların hemen ecellerini getiriverirdi. Fakat bize kavuşmayı ummayanları kendi hallerine bırakırız da azgınlıkları içinde bocalayıp giderler.
Yunus Suresi 11. ayet, insanların aceleciliklerini ve Allah'ın bu aceleciliğe karşılık vermemesinin hikmetini ele almaktadır. Ayet, Allah'ın insanlara şerri de hayrı istedikleri hızda vermesi durumunda karşılaşacakları akıbeti ve ahirete inanmayanların durumunu dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Acele (عجل), bir şeyi vaktinden önce istemek veya yapmak demektir. Ayetteki 'yüaccilu' fiili, Allah'ın insanların aceleci isteklerine karşılık olarak şerri de aynı hızla vermesi durumunu ifade eder. Bu, Allah'ın hikmetinin bir tecellisi olarak, insanların aceleci tabiatlarına rağmen onlara hemen karşılık vermediğini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Buradaki 'yüaccilu', 'hızlandırır, çabuklaştırır' anlamındadır. İnsanların hayrı acele istemeleri gibi, Allah'ın da şerri acele vermesi durumunda ortaya çıkacak vahim sonuçlara işaret eder. Bu, Allah'ın insanlara karşı lütfunu ve merhametini mecazi bir anlatımla vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'acele' kavramının Kur'an'da genellikle insanın sabırsızlığı ve dünya nimetlerine olan düşkünlüğü bağlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette ise, Allah'ın bu insanî aceleciliğe karşı takındığı tavır, O'nun sonsuz sabrını ve hikmetini gösterir. Eğer Allah da insanlar gibi aceleci olsaydı, dünya düzeni bozulurdu.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şerr (شرّ), hayrın zıddıdır ve genellikle istenmeyen, kötü sonuçlar doğuran her şeyi ifade eder. Ayetteki 'eş-şerr', insanların aceleci isteklerine karşılık olarak Allah'ın onlara hemen verebileceği musibetleri ve felaketleri simgeler. Bu, Allah'ın insanlara karşı merhametinin bir göstergesidir ki, onların her istediklerini, özellikle de şer olanı hemen vermez.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Şerr, nefsin hoşlanmadığı, zarar veren her şeydir. Bu ayette, insanların aceleci bir şekilde hayrı talep etmeleri gibi, Allah'ın da şerri aynı hızla vermesi durumunda karşılaşacakları kötü akıbeti vurgular. Bu, Allah'ın insanlara karşı lütfunu ve onlara mühlet tanımasını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ecel (أجل), bir şey için belirlenmiş son vakit demektir. Ayetteki 'ecelühüm', insanların dünya hayatındaki ömürlerinin sonunu ifade eder. Eğer Allah, insanların aceleci isteklerine karşılık olarak şerri de hemen verseydi, onların belirlenmiş ömürleri hemen sona ererdi. Bu, Allah'ın insanlara tanıdığı mühletin ve merhametinin önemini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Ecel, bir şeyin nihayetidir. İnsan için ecel, ölüm vaktidir. Ayetteki kullanım, insanların aceleci isteklerinin hemen karşılık bulması durumunda, ömürlerinin beklenenden çok daha kısa sürede sona ereceğini anlatır. Bu, Allah'ın insanlara verdiği zamanın kıymetini ve O'nun hikmetli yönetimini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Recâ (رجاء), bir şeyin gerçekleşmesini ummak, beklemek demektir. Ayetteki 'lâ yercûne likâenâ' ifadesi, Allah ile karşılaşmayı, yani ahiret hayatını ve hesap gününü ummayan, inanmayan kimseleri tanımlar. Bu, onların dünya hayatına aşırı bağlılıklarını ve ahiret bilincinden yoksunluklarını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Recâ, genellikle hayırlı bir beklenti için kullanılır. Ancak burada olumsuz bir bağlamda, 'umursamamak, inanmamak' anlamında kullanılmıştır. Allah ile karşılaşmayı ummayanlar, ahiret sorumluluğundan kaçan ve dünya hayatına dalan kimselerdir. Bu, onların azgınlıkları içinde bocalayıp durmalarının temel nedenidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tuğyan (طغيان), haddi aşmak, sınırı geçmek demektir. Ayetteki 'fî tuğyânihim', Allah ile karşılaşmayı ummayanların, Allah'ın koyduğu sınırları aşarak, isyan ve azgınlık içinde olmalarını ifade eder. Bu durum, onların dünya hayatına aşırı düşkünlüklerinin ve ahireti inkarlarının doğal bir sonucudur.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Tuğyan, zulüm ve haddi aşmaktır. Ayetteki 'fî tuğyânihim ya'mehûn' ifadesi, bu kişilerin azgınlıkları içinde şaşkın ve kör bir şekilde bocalayıp durduklarını, doğru yolu bulamadıklarını anlatır. Bu, onların ahireti inkar etmelerinin bir cezası olarak, dünya hayatında da doğruyu görememelerini simgeler.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, tuğyan kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın emirlerine karşı gelme, haddi aşma ve kibirlenme anlamlarında kullanıldığını belirtir. Bu ayette, ahirete inanmayanların içinde bulundukları azgınlık hali, onların Allah'ın belirlediği sınırları tanımamalarının ve dünya hayatına aldanmalarının bir sonucudur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ameh (عمه), basiretsizlikten dolayı şaşkınlık içinde kalmak, doğru yolu görememek demektir. Ayetteki 'ya'mehûn', Allah ile karşılaşmayı ummayanların, azgınlıkları içinde şaşkın bir şekilde, doğruyu bulamadan, körcesine dolaşıp durduklarını ifade eder. Bu, onların manevi körlüklerini ve hidayetten uzaklaşmalarını sembolize eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Ameh, bir şeyi bilememek, şaşırmak ve yolunu kaybetmektir. Ayetteki 'ya'mehûn' fiili, ahireti inkar edenlerin, azgınlıkları içinde hakikatten uzaklaşarak, ne yapacaklarını bilmez bir halde bocaladıklarını anlatır. Bu, onların dünya hayatındaki amaçsızlıklarını ve ahiretteki kötü akıbetlerini ima eder.
Yûnus Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Velev yu’accilu(A)llâhu linnâsi-şşerra-sti’câlehum bilhayri lekudiye ileyhim eceluhum fenezeru-llezîne lâ yercûne likâenâ fî tugyânihim ya’mehûn(e)” Eğer Allah, insanlara onların hemen hayra kavuşmayı istedikleri gibi, şerri de acele verseydi, elbette onların ecellerine hükm olunurdu. İşte biz, bize kavuşmayı ummayanları, kendi azgınlıkları içinde bocalar hâlde bırakırız. (10/11)
“Yu’accilullah” ın hayır yönü cennet-i acil olarak tarif edilmiştir. Mesnevi-i Şerifte çeşitli beyitlerde ve açıklamasında mevcuttur.
1815. Tâ ki benler ve senler hep birlikte ola; âkıbet cânânın gark olmuşluğu ola.
Bu beyt-i şerîfte de vücûdun inişinden sonra, çıkışına işâret buyrulur. "Benler ve senler"den kasıt çokluk taayyünleridir. Bu taayyünlerin birlikteliği, biri enfüsî ya’nî içe dönük ve diğeri âfâkî ya’nî dışa dönük olmak üzere iki türlü olur.
İçe dönük olanı seyr ü sülûk ve yoğun mücahedelerden sonra olur. Kâmil bir mürşidin terbiyesiyle sâlikin bakışından kendisinin vehmî olan benliği ve âlemin vehmî olan vücûdu kalkar; ve bütün taayyünlerin vücûdu birliktelik edip vâhid ya’ni bir şey olur ve bakışında ancak Hakk’ın vücûdu kalır. Buna "irâdî ve tercihli ölüm" derler. "Ölmeden evvel ölünüz" buyrulması bu ma’nâyı beyân eder. Ve bu hâl sâlikin kıyâmetidir; ve sâlik bu kıyâmetten sonra, artık berzahî hayât ile yaşar. Buna "âcil cenneti" derler; ve onun bakışında sûrî ve tabîî ölüm korkusu kalmaz. Gaflet ehlinin içe dönük kıyâmeti sûrî ölüm gerçekleşir. "Ölen kimsenin kıyâmeti kopar" hadîs-i şerîfi bu ma’nâyı beyân buyurur. Ve bu kimselerin bakışlarında berzaha âit sûretlerin çokluğu ve kendilerinin vehmî benlikleri kalıcıdır. Çünkü bunlar bu âlemde a'mâ idi, orada da a'mâ olurlar. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: “Ve men kâne fî hâzihî a’mâ fe hüve fîl âhıreti a’mâ” (İsrâ, 17/72) Ya’nî "Bu dünyevî hayâtta a'mâ olan kimse, ahirette de a'mâdır." Bu taayyünlerin âfâkî ya’nî dışa dönük olanına gelince, bu da büyük kıyâmette gerçekleşir ki, Kur’ân-ı Kerîm bundan pek fazla bahis buyurur. Ondan sonra hüküm berzaha ya’nî melekûta geçer. Ve melekûtiyyet ve rûhâniyyet gâlip olmak üzere cismânî cennet ve cehennem âlemi vâki' olur. Çok uzun süren cemâlî ve celâlî tecellîlerden sonra, bunların sûretleri de latîfleşir ve hepsi mutlak vücûdun kudret avucunda birlikte olur.
“Fe subhânellezî bi yedihî melekûtu külli şey’in ve ileyhi turceûn” (Yâsîn, 36/83) "Her şeyin mülkü kendi elinde olan Allah’ı tesbîh ve takdîs ederim; siz elbette sadece O'na döndürüleceksiniz" ve “küllü şey’in hâlikun illâ vechehu, lehül hükmü ve ileyhi turceûn” (Kasas, 28/88) "O'nun vechinden başka her şey helâk olucudur; hüküm O'nundur ve siz ancak O'na döndürüleceksiniz" ve benzeri âyet-i kerîmede beyân buyrulduğu üzere, Hakk’ın vücûdundan açığa çıkan her şey, yine Hakk'ın vücûdunda gark olur.
Bu anlatılan ma’nâ cennet ve cehennemin dâimi ve ebedî oluşu hakkındaki haberlere aykırı değildir; çünkü ilâhî ilimde sâbit olan eşyânın hakîkatleri için, sırf yokluk düşünülebilir değildir. Hak sübhânehû ve teâlâ Hazretleri yükseldikten sonra yine onları nefeslendirir. Sonsuz fezâda bir taraftan var olan ve bozulan âlemlerde o âlemlerin gereklerine göre yine birer taayyün kisvesi ile açığa çıkarlar; ve cemâli olanlar yine cemâli ve celâli olanlar da yine celâli olmak üzere kendi işlerinde kâim olur. Ve bu iniş ve çıkışın sonu yoktur. Bu bahiste pek çok sırlar ve ayrıntılar vardır; fakat maksâd beyt-i şerîfde işâret buyrulan taayyünlerin birlikteliğini ve daha sonra Hakk’ın vücûdunda gark oluşunu beyândır.[25]
Şerri de acele verseydi, elbette onların ecellerine hükm olunurdu.
İşlemiş olduğu günah, azgınlık, inkarlarının karşılığı acele hemen verilmiş olsa ceza ve azabın korkunçluğundan zaten ödleri kopacağından ecelleri gelmiş olacaktır.
Lika/mülaki yakıyn olmayanları tuğyan-azgınlık içinde bocalar bırakırız.