Śümme ce'alnâkum ḣalâ-ife fî-l-ardi min ba'dihim linenzura keyfe ta'melûn(e)
Sonra, nasıl davranacağınızı görelim diye, onların ardından yeryüzünde sizi onların yerine getirdik.
Sonra onların ardından sizi yeryüzüne halifeler yaptık ki, bakalım nasıl ameller işleyeceksiniz.
Yûnus Suresi 14. ayet, Allah'ın önceki nesillerin ardından insanları yeryüzünde halife kıldığını ve bu halifeliğin imtihan boyutunu vurgular. Ayet, insanın yeryüzündeki rolünü ve sorumluluğunu, eylemlerinin gözlemleneceği bir bağlamda ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): C-a-l kökü, bir şeyi bir halden başka bir hale dönüştürmek, bir şeyi bir şey kılmak veya tayin etmek anlamlarına gelir. Ayetteki 'جَعَلْنَاكُمْ' ifadesi, Allah'ın insanları yeryüzünde halife olarak tayin etmesi, bu konuma getirmesi anlamındadır. Bu, bir yaratma değil, bir konumlandırma ve görevlendirmedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): C-a-l fiili, Kur'an'da bazen 'kılmak, yapmak' anlamında kullanılır. Burada 'جَعَلْنَاكُمْ' ifadesi, 'sizi kıldık, tayin ettik' manasına gelir ki, bu da Allah'ın insanlara belirli bir rol ve yetki verdiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'ca'ala' fiilinin Kur'an'da genellikle bir şeyi belirli bir duruma getirme, bir rol veya fonksiyon atfetme anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın insanı yeryüzünde belirli bir amaçla, yani halife olarak konumlandırmasını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Halife (خَلِيفَة) kelimesi, birinin yerine geçen, onun ardından gelen demektir. Çoğulu 'halâif' (خَلَائِف) veya 'hulefâ' (خُلَفَاء) gelir. Ayetteki 'خَلَائِفَ' ifadesi, Allah'ın önceki nesillerin ardından insanları yeryüzünde onların yerine geçirdiğini, onlardan sonra gelenler olarak tayin ettiğini belirtir. Bu, sadece bir ardıllık değil, aynı zamanda bir sorumluluk ve yetki devridir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Halife, birinin ardından gelip onun yerini tutan kişidir. Buradaki 'خَلَائِفَ' ifadesi, helak olan kavimlerin ardından yeryüzüne yerleşen ve onların yerine geçen nesilleri ifade eder. Bu, bir imtihan ve deneme sürecinin başlangıcıdır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'halife' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın yeryüzündeki temsilcisi, vekili ve imtihan edilen varlık anlamında kullanıldığını belirtir. 'خَلَائِفَ' ifadesi, bu temsilcilik ve vekillik görevinin önceki nesillerden sonraki nesillere aktarıldığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Arz (أَرْض), yeryüzü demektir. Kur'an'da hem genel anlamda yeryüzünü hem de belirli bir bölgeyi ifade edebilir. Bu ayette 'فِي ٱلْأَرْضِ' ifadesi, halifeliğin ve imtihanın gerçekleştiği genel yaşam alanını, yani tüm yeryüzünü kapsar.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Arz, üzerinde canlıların yaşadığı, bitkilerin bittiği ve insanların imtihan edildiği mekandır. Ayetteki kullanımı, halifelik görevinin sadece belirli bir coğrafyada değil, tüm yeryüzünde geçerli olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nazar (نَظَر), bir şeye bakmak, görmek, düşünmek ve tefekkür etmek anlamlarına gelir. Allah'a nispet edildiğinde ise, O'nun ilmini, denetimini ve eylemlerin sonuçlarını bilmesini ifade eder. Ayetteki 'لِنَنظُرَ' ifadesi, Allah'ın insanların yeryüzündeki halifelik görevlerini nasıl yerine getirdiklerini, yani amellerini gözlemlemesi ve buna göre karşılık vermesi amacını belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Nazar fiili, Allah hakkında kullanıldığında, O'nun her şeyi kuşatan ilmini ve her şeyi görmesini ifade eder. Bu ayetteki 'لِنَنظُرَ' ifadesi, Allah'ın insanların davranışlarını bilmesi ve buna göre hükmetmesi anlamındadır; bu, bir imtihanın ve hesap gününün habercisidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'nazar' kelimesinin Kur'an'da sadece fiziksel görmeyi değil, aynı zamanda dikkatli bir inceleme, değerlendirme ve sonuç çıkarma anlamlarını da taşıdığını belirtir. Allah'ın 'nazar' etmesi, O'nun insan eylemlerini tam olarak bilmesi ve buna göre adaletle muamele etmesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Amel (عَمَل), bir işi yapmak, bir fiili icra etmek demektir. Kur'an'da genellikle iradeli ve bilinçli eylemleri ifade eder. Ayetteki 'تَعْمَلُونَ' ifadesi, insanların yeryüzündeki halifelikleri süresince ortaya koyacakları iyi veya kötü tüm davranışları, fiilleri ve çabaları kapsar. Bu ameller, Allah'ın gözlemi altındadır ve karşılığı verilecektir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Amel, kasıtlı olarak yapılan her türlü fiildir. Bu ayetteki 'تَعْمَلُونَ' ifadesi, insanların yeryüzündeki yaşamlarında sergiledikleri tüm eylemleri, davranışları ve tutumları ifade eder. Bu eylemler, Allah'ın imtihanının temelini oluşturur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'amel' kavramının Kur'an'da sadece fiziksel işleri değil, aynı zamanda niyetleri ve kalbi eylemleri de kapsadığını belirtir. 'تَعْمَلُونَ' ifadesi, insanların yeryüzündeki halifelikleri bağlamında sergiledikleri tüm iradeli ve bilinçli davranışları, yani imtihanın konusunu oluşturur.
Yûnus Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Sümme ce’alnâkum halâ-ife fî-l-ardi min ba’dihim linenzura keyfe ta’melûn(e)” Sonra, nasıl davranacağınızı görelim diye, onların ardından yeryüzünde sizi onların yerine getirdik. (10/14)
Bu âyetlerina açılımına Tebareke sûresi 2. Âyet açıklaması ile bakalım.
(Ellezî halakal mevte vel hayâte li yebluvekum eyyukum ahsenu amelâ, ve huvel azîzul gafûr.) Mülk (67/2) “Sizin hanginizin en güzel ameli yapacağını” imtihan etmek için ölümü ve hayâtı halkeden O'dur. Ve O; Azîz'dir, Gafûr'dur.”
Bu Âyet-i Kerîme’de çok dikkat çekici bir ifâde vardır; öncelikli olarak “ölümü halketti” denilmekte ve sonra “hayâtı halketti” denilmektedir. Oysa normal bir beşeri okuyuş içerisinde hiç dikkat edilmez ise önce hayâtı halketti sonrada bizi öldürecek, gibi bir anlam çıkarılmaktadır.
Rûhlar birimsel hallerine gelmeden önce Allah’ın varlığında ilâhî varlık olarak “Hayy” idiler. Ve burada ayrı ayrı kimlikler yoktu. Şehadet âlemine gelerek et ve kemikten elbise giyilince birimsel kimlik olarak kendimizi diri zannettik oysa o anda, daha önce Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın varlığında “Hayy” olduğumuz ilâhî varlıktan öldük.
Birimsel olarak bu şekilde ölü hükmünde kendimizden habersiz, şuursuz bir şekilde hayâtımızı sürdürmeye başladık. Bundan sonra ne zaman ki “Hakk” yolundaki kervanlardan birine katılınacak ve Hakk yolunda yürünmeye başlanacak, işte hayât bundan sonra başlayacaktır. Allah ikinci ölüm gelmeden evvel her birerlerimize bu hayâtı yani gerçek diriliği en geniş haliyle nasip etsin…
(Bakara-2/28) “Allahü Teâlâ'yı nasıl inkâr ediyorsunuz ki sizi ölüler iken o diriltti. Sonra sizi öldürecektir, sonra da sizi diriltecektir, sonra da ona döndürüleceksinizdir.” Bu Âyet-i Kerîme’de de aynı ifade vardır. Ölüler iken demekki, aslında bizler bu âleme gelince beşeri benlik aldığımızdan İlâh-î benliğimiz ile ölmekteyiz, ancak buraya dikkat etmemiz gerekmektedir, aslında insanın hakikati itibari ile son bulması ölmesi mümkün değildir çünkü kendinde Hakk’ın nefhası vardır ve oda diridir. Ancak burada ölü’den kasıt bu hakikatin beşeri benlik elbisesi giyildiğinden bâtında kalmış olmasıdır. Zaman içinde kendini bulan ve bilen bir kimse gerçek hakikatine ulaştığında yeniden hayata gelmiş olacaktır. Aksi halde gaflet ve benlik içinde kendinden haberi olmadan ölü hükmünde bu âlemden haberi olmadan geçip gidecektir.
Civciv’in yumurtasından çıktıktan sonraki açıldığı yeni yaşam düzeyi, içinde olduğu yumurtaya göre nasılsa, bizlerinde ikinci doğum ile bulunduğumuz mekân o düzeyden daha da geniş olacaktır.
Bu dünyâya geliş ile sıradan ameller işleniyor ancak önemli olan kişinin gücünü sonuna kadar kullanarak en güzel ameli işlemesidir. Kişi gücünü sonuna kadar kullanırsa geçip geçmemesi artık onun sorumluluğundan çıkmaktadır. Kişiden gücünün üstünde bir şeyler beklemek ona haksızlık olur.
Genel olarak biz insanların ise en büyük eksiklliği ellerindeki imkânlarını sonuna kadar kullanamayışlarıdır.
O Allah öyle Azîz ve Gafûr’dur ki aynı zamanda kullarının yaptığı ufak tefek hataları da örter. Burada şuna dikkat etmek gereklidir ki şeytan “Allah affeder” diyerek kişilere kötü işler işletir, buna kanmamalıdır. Bizim yapmamız gereken elimizden geleni yapıp gücümüzün yetmediği yerlerde Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın suçlarımızı örtmesini istemektir.
Bütün ömrümüz boyunca samimi davranışlar sergilersek Cenâb-ı Hakk (c.c) inşallah bizim bütün günahlarımızı örtecektir.
Azîz ve Gafûr hükmünü kendimiz tarafından düşündüğümüzde ise bizim de, çevremize böyle olmamız gerekmektedir. Çevremizdekilerin mümkün olduğu kadar az suçlarını görmek ve mümkün olduğu kadar örtücü olmak durumundayız. Bu affedicilik ve örtücülük burada belirtildiği gibi Azîz hükmüyle yani kendi asaletimizi muhafaza ederek olmalıdır. Yani bu hoşgörü şımarık bir şekilde olmamalıdır.[26]