Ve-iżâ tutlâ ‘aleyhim âyâtunâ beyyinâtin(ﻻ) kâle-lleżîne lâ yercûne likâenâ-/ti bikur-ânin ġayri hâżâ ev beddilh(u)(c) kul mâ yekûnu lî en ubeddilehu min tilkâ-i nefsî(s) in ettebi'u illâ mâ yûhâ iley(ye)(s) innî eḣâfu in ‘asaytu rabbî ‘ażâbe yevmin ‘azîm(in)
Ayetlerimiz kendilerine apaçık birer delil olarak okunduğunda, (öldükten sonra) bize kavuşmayı ummayanlar, "Ya (bize) bundan başka bir Kur'an getir veya onu değiştir" dediler. De ki: "Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edecek olursam, elbette büyük bir günün azabından korkarım."
Böyle iken, âyetlerimiz, kesin birer belge olarak kendilerine okunduğu zaman, o bizimle karşılaşmayı ummayanlar, "Bundan başka bir Kur'ân getir veya bunu değiştir." dediler. De ki, "Onu kendiliğimden değiştiremem, benim açımdan bu olacak bir şey değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Rabbime isyan edersem, şüphesiz büyük bir günün azabından korkarım."
Bu ayet, Kur'an'ın ilahi menşeini ve değiştirilemezliğini vurgularken, inkarcıların taleplerine karşı Peygamber'in (s.a.v.) teslimiyetini ve ahiret azabından duyduğu korkuyu dile getirmektedir. Anahtar kavramlar, vahyin okunması, karşılaşma beklentisi, değiştirme talebi ve ilahi azap korkusu etrafında şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tilavet (تلاوة), bir şeyi takip etmek, izlemek demektir. Kur'an için kullanıldığında, lafızları ve manalarıyla takip etmek, okumak ve amel etmek anlamına gelir. Ayetteki 'tütlâ' fiili, ayetlerin insanlara açıkça okunarak tebliğ edildiğini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tütlâ' kelimesini 'yükrâ' (okunur) olarak tefsir eder. Ayetlerin okunması, onların içeriğinin insanlara ulaştırılması ve açıklanması demektir. Bu, Kur'an'ın tebliğ ve irşad yönünü vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Lika (لقاء), bir şeyle karşılaşmak, yüz yüze gelmek demektir. Allah'a nispet edildiğinde, ahirette O'nun huzurunda bulunmak, O'nun hükmüyle karşılaşmak ve cezasını veya mükafatını görmek anlamındadır. Ayetteki 'lâ yercûne likâenâ' ifadesi, ahiret inancı olmayanların veya ahireti önemsemeyenlerin durumunu anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'lika' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın huzuruna çıkma, O'nunla karşılaşma ve hesap verme anlamında kullanıldığını belirtir. Bu karşılaşma, müminler için bir mükafat, kafirler için ise bir azap ve pişmanlık vesilesidir. Ayetteki kullanım, inkarcıların bu karşılaşmaya dair bir beklenti veya korku taşımadığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Bedel (بدل), bir şeyi başka bir şeyle değiştirmek, bir şeyin yerine başka bir şey koymaktır. Ayetteki 'beddilhu' emri, inkarcıların Kur'an'ın içeriğini kendi isteklerine göre değiştirmesi veya tamamen başka bir kitap getirmesi talebini ifade eder. Bu, Kur'an'ın ilahi ve değiştirilemez niteliğine karşı bir meydan okumadır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Bedel kelimesi, bir şeyin yerine başka bir şeyin geçirilmesi anlamına gelir. Ayetteki bağlamda, Kur'an'ın ayetlerinin hükümlerini veya lafızlarını değiştirmek, tahrif etmek veya tamamen farklı bir metinle ikame etmek kastedilmektedir. Peygamber'in bu talebi reddetmesi, vahyin korunmuşluğunu ve ilahi kaynağını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vahy (وحي), gizli ve hızlı bir şekilde bildirmek demektir. Allah'tan peygamberlere gelen ilahi mesajlar için kullanılır. Ayetteki 'mâ yûhâ ilayya' ifadesi, Peygamber'in (s.a.v.) sadece kendisine vahyolunanı takip ettiğini, kendi nefsinden bir şey uydurmadığını ve değiştiremeyeceğini açıkça belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, vahyin Kur'an'daki merkeziyetini vurgular. Vahiy, Allah'ın insanlığa doğrudan hitabı ve iradesinin tecellisidir. Peygamber, vahyin pasif bir alıcısı ve tebliğcisidir; kendi iradesiyle vahyi değiştiremez veya ona ekleme yapamaz. Bu ayet, vahyin mutlak otoritesini ve Peygamber'in ona olan bağlılığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Havf (خوف), bir şeyden dolayı kalpte oluşan endişe ve korku halidir. Ayetteki 'innî ehâfu' ifadesi, Peygamber'in (s.a.v.) Allah'ın emirlerine karşı gelmesi durumunda büyük günün azabından duyduğu derin korkuyu dile getirir. Bu, Peygamber'in Allah'a olan saygısını ve sorumluluk bilincini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Havf, bir şeyin sonucundan emin olmamak ve ondan çekinmektir. Peygamber'in 'korkarım' demesi, Allah'ın emirlerine muhalefet etmenin getireceği ilahi cezadan sakınma ve sakınma halini ifade eder. Bu, aynı zamanda müminlere bir örnek teşkil eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Azab (عذاب), bir şeyi engellemek, alıkoymak ve acı vermek demektir. Kur'an'da genellikle Allah'ın günahkarlara verdiği ceza anlamında kullanılır. Ayetteki 'azâbe yevmin azîm' ifadesi, ahiret gününün şiddetli ve büyük azabını ifade eder ki bu, Allah'ın emirlerine karşı gelenleri bekleyen akıbettir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, azabı, Allah'ın isyancılara verdiği ceza olarak açıklar. 'Yevmin azîm' (büyük gün) ile birlikte kullanılması, bu azabın şiddetini ve dehşetini vurgular. Peygamber'in bu azaptan korkması, vahyin değiştirilmesinin ne denli büyük bir günah olduğunu gösterir.
Yûnus Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Ve-izâ tutlâ aleyhim âyâtunâ beyyinâtin kâle-lleżîne lâ yercûne likâenâ-/ti bikur-ânin gayri hâzâ ev beddilh(u) kul mâ yekûnu lî en ubeddilehu min tilkâ-i nefsî in ettebi’u illâ mâ yûhâ iley(ye) innî ehâfu in asaytu rabbî azâbe yevmin azîm(in)” Âyetlerimiz kendilerine apaçık birer delil olarak okunduğunda, (öldükten sonra) bize kavuşmayı ummayanlar, “Ya (bize) bundan başka bir Kur’ân getir veya onu değiştir” dediler. De ki: “Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben ancak bana vahy olunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edecek olursam, elbette büyük bir günün azabından korkarım.” (10/15)
“Beyyinat” sayısal değerine bakalım;
“Be: 2” “Ye: 10” “Ye: 10” “Nun: 50” “Te: 400” toplarsak (2+10+10+50= 472) 4+7+2= 13 tür…
(13) Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye ile işaretler apaçık okunduğunda, “Be” Risalet, “Ye” İlm’el Yakîn, “Ye” Ayn’el Yakîn, Nun: Nuru Muhammedi,
Te: Tevhid.
Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye işaretleri apaçık Risalet mertebesinden ilmi yakınlık, müşahadeli yakınlık nuru ile Tevhid edilerek okunduğunda Mecburi hakta fani olarak zatımıza lika/mülaki olacaklarını ummayanlar bize başka Kûr’ân yani zât getir ya da onu değiştir dediler. Şimdi bu okunan açıklamadan bunun olması akıl alabilir şey midir? Hakk’ın zât-ı birdir. Ne bölünür. Ne görünür. Ne değişir. Zaten değişecek olsa ki buda muhaldir. Bunu isteyen diye bir şey de ortada kalmayacağı açıktır. Bu istek saçma sapan bir istektir.
Rahmaniyet mertebesi de ki; nefsimden onu değitiremek, Uluhiyet mertebesinden bana vahy olunuyor.
Mevlânâ hazretlerinin vucüd birdir ama mertebelere riayet şarttır hikmeti de burada ortaya çıkıyor. Memur kendinden bir iş ortaya koyamaz, amirin tebliğ etmiş olduğu hükmü ancak icra edebilir. Emrin dışına çıkarsa sorumlukta kendine ait olur.