Kul lev şâa(A)llâhu mâ televtuhu ‘aleykum velâ edrâkum bih(i)(s) fekad lebiśtu fîkum ‘umuran minkablih(i)(c) efelâ ta'kilûn(e)
De ki: "Eğer Allah dileseydi, ben size onu okumazdım, Allah da size onu bildirmezdi. Ben sizin aranızda bundan (Kur'an'ın inişinden) önce (kırk yıllık) bir ömür yaşadım. Hiç düşünmüyor musunuz?"
De ki, "Eğer Allah dileseydi ben onu size okumazdım. O da onu hiçbir şekilde size bildirmezdi. Bilirsiniz ki, ben sizin içinizde bundan önce yıllarca bulundum. Siz hâlâ aklınızı başınıza toplamayacak mısınız?"
Bu ayet, peygamberin kendi iradesiyle değil, Allah'ın dilemesiyle vahyi tebliğ ettiğini vurgulamakta ve muhatapların geçmiş tecrübelerinden ders çıkarmalarını istemektedir. Anahtar kavramlar, vahyin tebliği, Allah'ın dilemesi ve akletme üzerine odaklanmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şey' kelimesi, bir şeyin varlığını veya yokluğunu dilemek, irade etmek anlamına gelir. Ayetteki 'şâe' fiili, Allah'ın mutlak iradesini ve kudretini ifade eder; yani peygamberin vahyi tebliğ etmesinin Allah'ın dilemesine bağlı olduğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Meşîet (dileme), bir şeyin olmasını veya olmamasını irade etmektir. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın dilemesi olmadan hiçbir şeyin gerçekleşmeyeceğini, dolayısıyla peygamberin tebliğinin de ilahi iradeye tabi olduğunu belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Tilavet, bir şeyi ardı ardına okumak, takip etmek demektir. Ayetteki 'telavtuhu' ifadesi, peygamberin Kur'an ayetlerini insanlara okumasını, yani vahyi tebliğ etmesini ifade eder. Bu, peygamberin kendi sözleri değil, Allah'tan gelen vahiyler olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Tilavet, bir şeyi okumak ve onu başkalarına ulaştırmak manasına gelir. Ayetteki bağlamda, peygamberin Allah'ın dilemesi olmasaydı Kur'an'ı insanlara okuyup tebliğ etmeyeceğini belirtir, bu da tebliğin ilahi bir emirle gerçekleştiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Dirayet, bir şeyi idrak etmek, bilmek demektir. 'Edrâkum' fiili, Allah'ın insanlara bir şeyi bildirmesi, öğretmesi anlamına gelir. Ayette, Allah dilemeseydi peygamberin vahyi okumayacağı gibi, Allah'ın da insanları bu vahiyden haberdar etmeyeceği kastedilir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Dirayet, bir şeyi tam olarak kavramak ve onun hakkında bilgi sahibi olmaktır. 'Edrâkum bihi' ifadesi, Allah'ın insanları bu vahiyden haberdar etmesi, onlara öğretmesi demektir. Bu, vahyin kaynağının ve bilginin nihai sahibinin Allah olduğunu gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Lübs, bir yerde ikamet etmek, durmak demektir. Ayetteki 'lebis̱tu fîkum umuran' ifadesi, peygamberin vahiy gelmeden önce uzun yıllar kavmi arasında yaşadığını, onların tanıdığı bir kişi olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Lübs, bir yerde uzun süre kalmak, ikamet etmek anlamına gelir. Bu ayette, peygamberin tebliğden önceki hayatına atıfta bulunularak, kavminin onu yakından tanıdığına ve onun dürüstlüğüne şahit olduğuna dikkat çekilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ömür, insanın yaşam süresi demektir. Ayetteki 'umuran' kelimesi, peygamberin kavmi arasında uzun bir süre, yani kırk yıl kadar yaşadığını ifade eder. Bu, onların peygamberin karakterini ve güvenilirliğini iyi bildiklerini ima eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Ömür kavramı, Kur'an'da genellikle insanın dünya hayatındaki varoluş süresini ifade eder. Bu ayette, peygamberin 'uzun bir ömür' boyunca kavmi arasında yaşamış olması, onun tebliğden önceki hayatının şeffaflığını ve dürüstlüğünü vurgulayarak, muhatapların onu daha iyi anlamalarına zemin hazırlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Akıl, bir şeyi bağlamak, tutmak ve idrak etmek demektir. 'Ta'kılûn' fiili, insanlara hitaben 'düşünmüyor musunuz, akletmiyor musunuz?' sorusunu yöneltir. Bu, peygamberin uzun yıllar süren dürüst hayatının, tebliğ ettiği mesajın doğruluğuna bir delil olduğunu ve bu delil üzerinde düşünmeleri gerektiğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Akıl, Kur'an'da sadece zihinsel bir yetenek değil, aynı zamanda doğruyu yanlıştan ayırma, deliller üzerinde düşünme ve sonuç çıkarma yeteneği olarak geçer. Ayetteki 'efelâ ta'kılûn' ifadesi, muhatapların peygamberin geçmişini ve tebliğini mantık süzgecinden geçirmelerini, böylece hakikati idrak etmelerini teşvik eder.
Yûnus Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Kul lev şâa(A)llâhu mâ televtuhu aleykum velâ edrâkum bih(i) fekad lebistu fîkum umuran minkablih(i) efelâ ta’kilûn(e)” De ki: “Eğer Allah dileseydi, ben size onu okumazdım, Allah da size onu bildirmezdi. Ben sizin aranızda bundan (Kur’an’ın inişinden) önce (kırk yıllık) bir ömür yaşadım. Hiç düşünmüyor musunuz?” (10/16)
“ŞaaAllahu” Allah dileseydi. Onun dilemeside “kün” ol’dur.
“televtuhu” “Hu” Onu okumazdım. “Hu” yu okumazdım. “Hu” bâtında ismi azamdır. Onu okuyan ile zâhirde ismi azam olan Muhammed (s.a.v.) dir.
“edrâkum” size idrak ettirmezdi. Neyi “edrâkum” İdrakin sonundaki “Mim”i idrak ettirmezdim. Peki bu “Mim” nedir? “Mim” harfi hakikati Muhammedi’yi ifade etmektedir.
Sizin aranızda daha önce belli bir ömür geçirdim. Hiç akıl etmiyor musunuz?
Daha önce geçirilen ömür Muhammed’ül Emin, Kûr’ân nazil olduktan sonra ki süre ise Hazret-i Muahmmed dönemidir. Bu oluşumlarda Hakikat-i Muhammedinin nokta zuhur mahallidir. Muhammed ismininde 3 tane mim bu hakikatlerin ifadesidir.
Arab kabileri arası efendimiz (s.a.v) e risalet gelmeden önce Muhammed’ül Emin olarak kabul edilmesi hadisesini tekrar hatırlatalım;
Herkes kendisine düşen taraf için taş taşıyor ve duvarlar örülüyordu. Bina, Hacerü'l-Esved'in konulacağı yere kadar yükseltilmişti. Ancak, bu mübarek taşı yerine koymada kabileler arasında anlaşmazlık çıktı. Her kabile, kendisini diğer kabilelerden bu hususa daha lâyık görüyordu. Kabile taassubunun bütün şiddetiyle hüküm sürdüğü bir zamanda, hangi kabile bu şerefi başkasına kaptırmak isterdi? İş kızıştı, tartışma ve münakaşa son derece sertleşti. Öyle ki, birbirleriyle vuruşacaklarına dair yemin bile ettiler.[27]
Ortalığı bir kargaşalık kaplamıştı. Her an çarpışma bekleniyordu. Çarpışma vuku bulursa, çok kişi hayatını kaybedebilir, çok mal telef olabilirdi.
Bu duruma bir çare bulmak gerekiyordu. Dört beş gün Kâbe'nin duvarlarına tek taş koymadan, Kureyş kabileleri, bekleyip durdular. Sonra tekrar Mescid-i Haram'da toplandılar. Birbirleriyle konuştular, tartıştılar. Bu arada, kabileleri uzlaşmaya davet edenler de vardı.
Kanlı bir hâdisenin kopması her an beklenirken, Kureyş'in en yaşlılarından Ebu Ümeyye diye bilinen Huzeyfe bin Muğire, ortaya atıldı ve taraflara şu teklifi sundu:
"Ey Kureyşliler! Anlaşamadığınız şu işte, ma'bedin kapısından (Benî Şeybe kapısını eliyle işaret ederek) ilk girecek zâtı aranızda hakem yapın, o kimse bu işi bir neticeye bağlasın."[28]
Ebû Ümeyye'nin bu beklenmedik teklifi, taraflarca tereddütsüz kabul gördü.
Muhammedü'l-Emîn Geliyor!
Artık, bütün gözler Benî Şeybe kapısındaydı. Acaba kim çıkacaktı ve kabilelerin anlaşmazlığına nasıl bir çare ile son verecekti? Hiçbir kabilenin gönlünü kırmadan bu işi nasıl halledecekti? Merak dolu bakışlar, Mescid'in mezkûr kapısını dikkatle süzmekte idi.
Kapıdan bir zât belirdi. Uzaktan fark ettiler, kendisine mahsus boyu, posu ve yürüyüşüyle vakar içinde gelen bu zâtı derhal tanıdılar ve sevinç içinde bağırdılar:
"El-Emîn, o! Muhammed, o! Onun aramızda vereceği hükme razıyız."[29]
Evet, gelen Muhammedü'l-Emîndi (a.s.m.). Herkesin itimadını kazanmış olan dürüst insandı. Bu sebeple merak dolu bakışlar, birden sevinç bakışlarına döndü. Çünkü, âdil karar vereceğinden, hepsi, tereddütsüz emîndi.
Elbette, isabetli karar vermekten şaşmayan Efendimizin gelişi, tesadüf değildi. Vereceği hükümle, onlara, peygamberliğinden önce de isabetli görüşe, derin düşünceye sahip olduğunu tasdik ettirecekti.
Kureyş, durumu kendilerine anlattı. Kalbi gibi, zihni de tertemizdi, Efendimizin. İsâbetli kararı vermekte gecikmedi ve şu emri verdi:
"Hemen bana bir örtü getiriniz!" Ânında getirdiler. Bir rivâyete göre, bu Velid bin Muğire'nin elbisesi idi. Diğer bir rivâyete göre ise, Peygamber Efendimiz bizzat kendi ridâsını bu işte kullandı.[30]
Kâinatın Efendisi, getirilen örtüyü yere serdi. Küçük büyük herkesin dikkatli bakışları, Efendimizin üzerinde toplanmıştı. O, örtü ile ne yapacaktı?
Merakları fazla sürmedi. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), Hacerü'l-Esved'i bu örtünün ortasına koydu. Sonra da, "Her kabileden bir kişi bunun birer köşesinden tutsun!" diye emretti. Öyle yaptılar. Hacerü'l-Esved'i örtüyle konulacak yere kadar kaldırdılar.
Ve Resûl-i Kibriya Efendimiz, Hacerü'l-Esved'i bizzat kendi elleriyle yerine koyarak, bu şerefe nâil oldu. Bundan sonra duvar örülmeye başlandı ve kısa zamanda tamamlandı.[31]
Kelime-i Tevhid kitabımızdanda bunun hakikatini aktaralım;
“Beytül Atik/eski ev”in ma’nâ âlemindeki değişimine bir göz atalım.
Hz. Resullüllah’ın gençlik yıllarında henüz daha kendisine tebliğ görevi verilmeden bir müddet evvel Beytullah’ın tamiri gerekiyordu. Kureyş kabilesi buna karar vererek faaliyete başladılar. Bu arada bilindiği gibi Hz. Muhammed (o zaman ki ismi “Muhammedül Emin” idi) hakemlik ederek, yerine koymuştu. Ancak Beytullah’ı malzemeleri yetmeyeceği ifadesi ile boyu kısaltılarak bir kısmı dışarıda bırakıldı ve yaklaşık dört köşe şeklinde eni 11, boyu 12, yüksekliği 13 metre ölçülerde bir binaya dönüştü. Eskiden 15 metre olan boyu 4 metre öne alınarak 11 metrede kaldı.
Böylece önde iki (2) köşe, arkada iki (2) köşe olmak üzere dört (4) köşeli oldu. Dışarıda kalan bölüm ise, yarım daire şeklinde bir duvarla muhafaza altına alındı.
İşte bu dört (4) köşe halinden sonra Beytullah’ın bir ismine de dört köşe anlamında “Ka’be-i Muazzama” denmeye başlandı.
Bu tabii seyrinde olmuş gibi görünen tamir hadisesinin biraz düşünelim. İbrahim (a.s.) o imkansızlıklar içinde “Beytül Atik”i kendi asli hali üzere, o tarihten yaklaşık 2500 sene kadar evvel yapabilmişse, Kureyş’in aradan geçen bu kadar uzun süreden sonra ve son derece zengin oldukları bir devrede değil “Beytullah”ın malzeme yetmezliğinden 4 metre içeriye çekilmesi, gerekirse hemen on tane daha benzeri binayı inşa etme güç ve zenginlikleri vardı.
O halde bu olguyu çok iyi düşünüp gerçek sebebini idrak etmemiz gerekmektedir. Malzemeleri yetmedi sözü bu olgunun zahiren ifadesi olduğu gibi, batınen de perdesidir.
Bu halin gerçek ifadesi, Küreyş “Beytullah”ı eski haliyle yapamadı değil, yaptırılmadı’dır. Şöyleki, eğer “Beytullah” eski hali üzere inşası gerçekleştirilmiş olsa idi, o yine eskisi gibi “iki (2) köşeli” yani “iki (2)mertebeli” (Adem (a.s.) ve İbrahim (a.s.)) mertebelerinin beyti/evi olacaktı, dolayısı ile “Muhammed SAV” nin mertebeleri orada temsil edilmeyecekti, ki öyle birşey düşünülemezdi.
Beytullahda zahiren gerçekleşen bu değişimin Muhammed SAV Efendimize peygamberlik gelişinden yaklaşık beş sene kadar evveline de rastlaması bir tesadüf değil, büyük bir gerçeğin safha safha zuhura çıkışının açık delilidir.
Aradan geçen ikibin beşyüz (2500) sene kadar bir zaman içerisinde yapılan tamiratlar hep aynı şekilde devam etti. Batınen de aynı mertebeler devam etmekteydi. Fakat artık devir “zat” tecellisi olan “hakikati muhammediyye”nin şaşaalı olarak ortaya çıkacağı ve sancağını dikeceği zaman yaklaştığından onun için Beytullah dahi gereğini yerine getirerek, şeklen kendini ifade edeceği ma’nâ haline, zahir ve batın dönüşmüştür.[32]
Akıl etmemeniz, düşünmemeniz akıl tutulmasıdır. Bu hakikat-i bu hadise ile dile getirmiştiniz. Ama inkar ve inatçılığınız bu hadiseyi sizlere örtüp gizletiyor.