Femen azlemu mimmeni-fterâ ‘ala(A)llâhi keżiben ev keżżebe bi-âyâtih(i)(c) innehu lâ yuflihu-lmucrimûn(e)
Artık, Allah'a karşı yalan uydurandan veya O'nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir? Şüphe yok ki (böyle) suçlular asla kurtuluşa ermezler.
Artık bir yalanı Allah'a iftira eden veya O'nun âyetlerini inkar edenden daha zalim kim olabilir? Hiç şüphesiz o mücrimler iflah olmayacaklar.
Yûnus Suresi 17. ayet, Allah'a iftira atanların ve O'nun ayetlerini yalanlayanların en zalim kişiler olduğunu vurgulamakta ve mücrimlerin felah bulamayacağını bildirmektedir. Ayet, 'iftira', 'yalanlama' ve 'mücrim' kavramları üzerinden hakikatten sapmanın ve ilahi mesajı reddetmenin ciddiyetini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zulüm (ظلم), bir şeyi ait olduğu yerin dışına koymaktır. Ayetteki 'azlem' (أظلم), ism-i tafdil olup, Allah'a yalan isnat eden veya ayetlerini yalanlayan kişinin, bu fiiliyle en büyük haksızlığı ve haddi aşmayı gerçekleştirdiğini ifade eder. Bu, kişinin hem kendisine hem de hakikate karşı işlediği en ağır günahtır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Zulüm, hakkı sahibine vermemek veya bir şeyi layık olmadığı yere koymaktır. Ayetteki 'azlem' ifadesi, Allah'a karşı yalan uydurmanın veya O'nun ayetlerini yalanlamanın, tüm zulüm çeşitleri içinde en şiddetlisi ve en çirkini olduğunu belirtir. Bu, ilahi hakikate karşı işlenen bir cürümdür.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İftira (افتراء), bir şeyi aslı olmaksızın uydurmak ve birine isnat etmektir. Ayetteki 'iftara alallahi keziben' (Allah'a karşı yalan uydurmak), Allah hakkında doğru olmayan sözler söylemek, O'na ortak koşmak veya O'nun hakkında yanlış hükümler ileri sürmek anlamındadır. Bu, en büyük yalan ve iftiradır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): İftira, bir şeyi icat etmek, uydurmaktır. Ayetteki 'iftara' fiili, Allah'a isnat edilen yalanın, tamamen kişinin kendi zihninden uydurulmuş, hiçbir gerçekliği olmayan bir iddia olduğunu gösterir. Bu, ilahi hakikati tahrif etme girişimidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İftira (iftirā'), Kur'an'da genellikle Allah'a veya peygamberlere karşı yapılan asılsız iddiaları ifade eder. Bu ayette 'Allah'a karşı yalan uydurmak', O'nun varlığı, birliği, sıfatları veya gönderdiği mesajlar hakkında yanlış beyanlarda bulunmak, yani ilahi hakikati çarpıtmaktır. Bu, Kur'an'ın en şiddetle kınadığı eylemlerden biridir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tekzib (تكذيب), bir sözün veya haberin doğru olmadığını söylemektir. Ayetteki 'kezzeb bi-âyâtihî' (ayetlerini yalanlamak), Allah'ın gönderdiği delilleri, mucizeleri ve vahyedilmiş mesajları kabul etmemek, onların hakikatini inkâr etmek anlamına gelir. Bu, ilahi rehberliği bilinçli olarak reddetmektir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Tekzib, Kur'an'da genellikle peygamberlerin getirdiği mesajları ve Allah'ın ayetlerini inkâr etme bağlamında kullanılır. Bu ayetteki 'ayetlerini yalanlamak', Allah'ın varlığına, birliğine ve kudretine işaret eden evrensel delilleri ve özellikle de Kur'an'ın mucizevi içeriğini reddetmek demektir. Bu, hakikate karşı körleşme ve inatlaşmadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Felâh (فلاح), dünya ve ahiret saadetine ulaşmak, kurtuluşa ermektir. Ayetteki 'lâ yüflihu' (felah bulamazlar), mücrimlerin, yani Allah'a iftira atan ve ayetlerini yalanlayanların, ne dünyada gerçek bir başarıya ne de ahirette kurtuluşa ve cennete ulaşamayacaklarını ifade eder. Bu, onların çabalarının boşa çıkacağı ve kötü bir akıbetle karşılaşacakları anlamına gelir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Felâh, hayra ulaşmak ve şerden kurtulmaktır. Ayetteki olumsuzluk edatıyla birlikte kullanıldığında, mücrimlerin, yani suçluların, hiçbir zaman arzu ettikleri iyi sonuca, huzura ve kurtuluşa erişemeyecekleri kesin bir dille belirtilir. Bu, ilahi adaletin bir tecellisidir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Cürüm (جرم), günah ve suç demektir. Mücrim (مجرم), bu günahı işleyen kişidir. Ayetteki 'el-mücrimûn' ifadesi, Allah'a iftira atma ve ayetlerini yalanlama gibi büyük günahları işleyenleri kapsar. Bu kişiler, ilahi sınırlara tecavüz eden ve hakikate karşı çıkanlardır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Mücrim (mujrim), Kur'an'da genellikle Allah'ın emirlerine karşı gelen, O'nun mesajını reddeden ve kötülük işleyen kişiler için kullanılır. Bu ayette 'el-mücrimûn', Allah'a yalan isnat eden ve O'nun ayetlerini yalanlayanları özel olarak niteleyerek, onların bu fiilleriyle en büyük suçu işlediklerini ve bu nedenle felah bulamayacaklarını vurgular.
Yûnus Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Femen azlemu mimmeni-fterâ ala(A)llâhi keziben ev kezzebe bi-âyâtih(i) innehu lâ yuflihu-lmucrimûn(e)” Artık, Allah’a karşı yalan uydurandan veya O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kimdir? Şüphe yok ki (böyle) suçlular asla kurtuluşa ermezler. (10/17)
Allaha karşı yalan uydurmak, hakikat-i Muhammediyenin âlemdeki varlığını ve birimsel varlıkta bulunan Hakk’ı örtüp gizliyerek inkar ederek uyduran nefsi emaresinin karanlığının katılığındadır bundan daha zalim kimdir. Vücüd-varlık günahında olan mücrim-suçlular asla felaha ve hakikate eremez.
وَيَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللّهِ مَا لاَ يَضُرُّهُمْ وَلاَ يَنفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هَؤُلاء شُفَعَاؤُنَا عِندَ اللّهِ قُلْ أَتُنَبِّئُونَ اللّهَ بِمَا لاَ يَعْلَمُ فِي السَّمَاوَاتِ وَلاَ فِي الأَرْضِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ {يونس/18}
“Veya’budûne min dûni(A)llâhi mâ lâ yadurruhum velâ yenfe’uhum veyekûlûne hâulâ-i şufe’âunâ inda(A)llâh(i) kul etunebbi-ûna(A)llâhe bimâ lâ ya’lemu fî-ssemâvâti velâ fî-l-ard(i) subhânehu vete’âlâ ammâ yuşrikûn(e)” Allah’ı bırakıp, kendilerine ne zarar, ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve “İşte bunlar Allah katında bizim şefaatçılarımızdır” diyorlar. De ki: “Siz, Allah’a göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz!? O, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir.”.
1- Bunlar, her bir iklim için yüce ruhlardan birer belli ruh vardır diye inanıyorlardı. Bundan dolayı onlar adına birer put yapıp dikiyorlardı ve o puta tapmaktan maksatları o ruha tapmak ve onun yardımını dilemek oluyordu.
2- Yıldızlara tapıyorlardı ve o yıldızlar adına diktikleri putlara tapıyorlar ve esas maksatları da o putun temsil ettiği yıldıza oluyordu.
3- Putlara ait bazı tılsımlar uyduruyorlardı ve tılsımlarda bir takım esrarlı güçlerin bulunduğuna inanıyor ve hayal ediyorlardı. O konudaki beklentileri için de onlara tapıyorlardı.
4- Büyük saydıkları kimselerin suretlerini yapıyorlar ve bu timsallere saygı gösteriyor ve tapınıyorlardı. Böyle yapmakla o yüce ruhların, azizlerin kendilerine şefaat edeceklerine inanıyorlardı. Allah katında onlar makbul kimseler oldukları inancıyla onlardan şefaat umuyorlardı.[33]
Taif halkı el-Lât adındaki puta, Mekke ahâlisi "Uzza, Menat, Hübel, İsaf, Nâile" adındaki putlara taparlardı.
İslam halifesi Hz.Ömer, İslamiyet öncesi dönemi anlatırken şunu aktarır; “Tanrı diye helvadan put yapar, onlara tapardık. Uzun bir yolculuğa çıktığımızda karnımız acıkınca, yaptığımız putları yerdik.” Aktarımlardan görüldüğü gibi bu putların kendilerine faydası olmadığı gibi nefsi ihtiyaçları doğrultusunda kullanıldığı anlaşılmatadır. Âyet-i kerimede;
Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın? (25/43) De ki: “Siz, Allah’a göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz!?
Gönül göğü ve beden arzında Allah’ın (Uluhiyet mertebesinin) bilmediği bir şey mi vardır. İlm-i İlahi program neticesinde bu veriler zaten elinin altındadır. Bugün bilisayarda bir tuşla istenilen bir bilgiye ulaşılmaktadır. Bu âlemlerin müsebbibi, zuhur ve tecelli edicisinin bu bilgiden uzak olması düşünülecek bir şey midir?
“subhânehu vete’âlâ ammâ yuşrikûn” şirk koşanlardan yücedir ve sübnah dır, tenzihtedir.